Hadi Bebek Kahve’ye gidelim

Artık hayatta evde maç seyretmem arkadaş.

Deli miyim?

Adres belli, Bebek Kahve.

Orada nabız, şapşahane tutuluyor!

Bebek Kahve'ye gidilecek, ‘‘bir büyük ada’’ söylenecek, ıspanaklı börek istenecek, Affan ve Özcan'la sohbet edilecek, bütün tanıdıklara n'aber denilecek, sonra da gözler içerideki televizyona dikilecek.

Arada ‘‘Hop! İndir abi kafanı, göremiyoruz ya’’ lafları...

90 dakika boyunca bütün tırnaklar yenilecek.

Erkeklerin yorumlarına kulak kesilecek.

Arada kendini kaldırımın kenarına atmış olan köpeklerin kulakları sevilecek.

Ve bizimkilerin yenmesi için dua edilecek!

En hoşuma giden de rakip takım, bizim kalenin etrafına yoğunlaştığında Bebek Kahve müdavimlerinin ‘‘Şşşşşşştttttt’’ yapması.

‘‘Hoşt! Kuçu kuçu’’ dersin ya, işte o hesap.

Futbolla zerre kadar alakam olmamasına rağmen, milli maçlar beni de mahvediyor. Kazanınca milliyetçi duygularım mı kabarıyor nedir, duygulanıyorum, yaşlılar gibi içli içli ağlıyorum.

İnşallah, Affan ve Özcan bu maçın sonunda da şampanya patlatır!

Ve ben yine ağlarım...

Amin.


Ümit Davala’nın kafası


Ümit Davala'yı kutluyorum.

Çeyrek finale kalmamızı sağlayan o golü attığı için değil sadece, kafasını da o hale getirdiği için.

Ciddiyim.

Cesaret ister.

Helal olsun ona.

Üstelik yakışmış da...

Gerçi kafatası öyle olan bir adamla ortalıkta dolanmak ister miyim bilmiyorum ama Davala, yanlardan yolunmuş saçlarıyla, milli takımın resmen çehresini değiştiriyor.

Dolayısıyla Türkiye'nin de.

Sanki bir hoşgörü toplumuymuşuz havası yaratıyor. Oysa, hepimiz biliyoruz ki, hayatımız boyunca bu ülkede saçımıza, başımıza kafayı taktı insanlar. Hoşgörü, yerlerde sürünen bir kavramdı. Lisede okurken saçını açık bırakamazsın, yok örmek zorundasın, yok bilmem ne. Tek tiptik anasını satayım. Oysa bakın bizim oyunculara, hepsinin saçı, başı farklı şimdi. Biri saçlarını topluyor, biri açıyor, biri tuhaf bir şekilde kazıtıyor.

Yadırgayana da rastlamadım bugüne kadar.

Oh be!

Ülkelerin sadece milli takımlarına, oyuncularına, saç traşlarına, takılarına bakarak bile yüzeysel sosyolojik tahminlerde bulunmak mümkün.

Değişimi onlardan takip edebiliyorsun yani.

Japonlar şaşırttı mesela beni.

Çünkü kafamdaki Japon imajına uymuyorlardı.

Bunun adı önyargı belki.

Ben Japon deyince, orasından burasında kamera sarkan minik adamlar ya da kimonolu beyler hayal ediyordum demek ki...

O adamlar Japon'dan başka herşeye benziyordu!

Ümit Davala da o kafasıyla klasik Türk şablonuna uymuyor.

Haritadaki yerini bilmediği halde fikir sahibi olduğunu zanneden futbolseverler için eminim, Türkiye sadece bıyıklı maço erkeklerin ülkesi değil artık...



HAMİŞ: Bakın, çabalıyorum, deniyorum ama çok zorlanıyorum. Anlıyorsunuz değil mi, konuya hakim değilim. Konu bana yabancı! Demek istiyorum ki, benim yazacağım futbol yazısı ancak bu kadar olur...



Minik bir Safran yazısı


Yaaa işte.

Aslı Altan yaptı yine yapacağını.

Reina'nın tepesine açtı Safran'ı.

Bakın kalıbımı basıyorum orası bu yazın mekanı. Madara olacağımı düşünsem, yani en

ufak bir şüphem

olsa, salak değilim herhalde, rezil olmak var sonunda, böyle yazmam. Ama şüphem yok. Öyle bir yer ki, insanı çağırıyor. Daha adımını attığın anda başına gelecekleri biliyorsun. Hissetmiyorsun, biliyorsun. Boku yedik, bu yaz da buradan çıkmayacağım diyorsun. Manzara uçuk. Ve bencil. Ondan başka bir şeye konsantre olmak asla mümkün değil. Ve o manzara konuşuyor, gel her akşam beni sev, okşa, ye, iç, seyret diyor. Ama tabii her gece her gece olmaz. Alkolik olur insan sonunda. Ama pekala akşam üzerleri minicik, küçücük bir şey içmek için gidilebilir. Zamanı gelince kalkacaksın ama. Bir tane daha, bir tane daha, yok

öyle yağma...

Yaaa işte.

Aslı Altan yaptı yine yapacağını.

Reina'nın tepesine açtı Safran'ı.

Ayrı bir kapıdan girmek, bir stadyuma değil de, özel bir kulübe gittiğini bilmek, tepeden o Reina kalabalığını dikizlemek, ne kadar yakınız bu insanlara ama bir o kadar da uzağız demek, ukalalık etmek, kendini ayrıcalıklı hissetmek, tüm bunları Marsilya salatasını yerken düşünmek, karşındaki adama gülümsemek, gözlerinle onu arzuladığını göstermek, dudaklarınla öpücük göndermek, kendini genç hissetmek, hafif rüzgarda tatlı tatlı ürpermek, yemek bitse de bara geçsek sarılsa artık bana demek ve Altan'ın müziklerini dinlerken yazı bütün hücrelerinde hissetmek...

İyi yani.

Ama aynı zamanda tehlikeli.

İşimiz gücümüz var değil mi?

Yazılar, röportajlar bekliyor.

Sahi neden yazın çalışmak gerekiyor?


Her yer tanıdık istiyor be abi!

İsmim Erol. Soyadım Çalışır. Ama çalışamıyorum, çünkü işim yok. 31 yaşındayım. 8 yıldır bir tekerlekli sandalyede yaşıyorum. Trafik kazası geçirdiğimden beri belimden aşağısını kullanamıyorum. Ama bu durum, çalışmama engel değil. Bulunduğum çevrede (İstanbul, Gaziosmanpaşa) her yerde iş aradım. Maalesef sonuç sıfır. Bu yıl bilgisayar aldım (zaten 10 yıldır kullanıyordum) otel ya da bir tatil köyünün Bilgi İşlem Bölümü'nde belki bana iş verirler diye umutlandım. Ama kimseyi tanımıyorum. Siz gazetecisiniz Mehmet Ali Yılmaz Bey'e ulaşabilirsiniz ya da en azından ona ulaşacağım bir telefon numarası verebilirsiniz. Sahibi olduğu Zigana Tatil Köyü'nün Bilgi İşlem Bölümü'nde bakarsınız çalışabilirim. Ama her yer de tanıdık istiyor be abi! Yardımcı olmanızı istiyor, çalışmalarınızda kolaylıklar diliyorum...

- Derdini kıvırtmadan bu kadar açık ve net söyleyen insanları çok seviyorum. Erol Bey, mail adresinizi buraya yazıyorum: erolturkey@superonline.com. Elimden bu kadarı geliyor. Umarım birileri yazdıklarınızı okur ve iş sahibi olursunuz. Gelişmelerden beni de haberdar ederseniz sevinirim. Hoşçakalın.
Yazarın Tüm Yazıları