Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Evet, kötümserim

Serdar TURGUT

Çevik ve zeki politikacılarla dolu olan ülkemiz, nihayet Fransız Devrimi'nin koşullarını yakalamayı başardı.

Biliyorsunuz o Devrim'in simgesi haline gelen cümlelerden bir tanesi de ‘‘Eğer ekmek bulamıyorlarsa, pasta yesinler’’ lafıydı.

Geçen gün 50 insanımızın öldüğü kazadan sonra kendisine düşünceleri sorulan Ulaştırma Bakanı Necdet Menzir de şu çözümü ortaya attı:

‘‘Halkımız daha güvenli olduğu bilinen trenlere binsin. Böylece otobüs kazaları azalır.’’

Nasıl, ama harika değil mi?

Sanki Cumhuriyet döneminin demiryolları politikası bilinçli bir şekilde tahrip edilmemiş, araba satılacak diye çarpık politikalar sonucu demiryolları yok edilmemiş ve sanki biz sadece keyfimizden trene değil de otobüse biniyormuşuz gibi konuşuyorlar şimdi de.

Bravo vallahi, politikacıların ufku böylesine geniş olunca bu memleketin hızla ileriye doğru gitmekten başka yapacağı bir şey tabii ki yok.

Bilmem anlatabiliyor muyum?

***

Yani anlayacağınız 50 kişinin ölebildiği kazalardan kurtulabilmek için tek çözüm memleketin demiryolu ağlarıyla örülmesini beklemeye kaldı.

Bu da ortalama 20 yıl filan süreceğinden, trafik kazalarına günde ortalama 30 kayıptan hesaplarsak 20 yıl sonra 329 bin kişi daha öldükten sonra bir çözüm bulma ihtimali belki ortaya çıkacaktır.

Ona da ‘‘belki’’ dediğime dikkat edin, çünkü ben bizim halkımıza güveniyorum.

Bizimkiler olumsuzlukta istikrarlıdır.

İnanıyorum ki 20 yıl sonra trenle gezme adeti başladığında bu kez de demiryollarında günde ortalama 30 ölü verilmeye başlanacaktır.

***

Şimdi diyeceksiniz ki ‘‘Ne yapalım yani, madem durum böyle, problemlerin hiçbirinin üstüne gitmeyelim mi?’’

Benim bu konuda kişisel tavrım net. Osmanlı ve yakın tarihimizin incelenmesi göstermektedir ki dünyada sadece Türkler, olmayan yerde durup dururken problem çıkarmakta ve sonra da yine bu aynı problemi hiç olamayacak bir şekilde çözmeye gayret etmektedirler.

Bu arada nüfusun yüzde 80'i de olumsuzluk hakkında çözüm üretmek yerine var olan durumdan nasıl olup da para kazanırım diye düşünmeye başladığından her şey tamamen içinden çıkılmaz hale gelmektedir.

Onun için ben umudumu tamamen yitirdim. Ne yapılırsa yapılsın bazı şeylerin iyileşmeyeceğine karar verdim ve ona göre tedbirler alıyorum kendime göre.

***

Her konuda ortaya çıkıyor bu tavır. Alın mesela Güneydoğu meselemizi.

Başbakan Mesut Yılmaz diyor ki ‘‘Sorun ancak ekonomik kalkınma yoluyla çözülebilir.’’

20 yıl önce, yani ortada daha sorun katiyen yokken olacakları görüp, bu yöre kalkınsın diyenleri marksist diye hapse atıyorlardı.

Şimdi Mesut Yılmaz kendisi açısından hiç de şaşırtıcı olmayan bir normal gecikme süresiyle aynı sonuca geldi.

Ancak bu kez de söylediklerinin bir anlamı yok. Çünkü çözüm sadece yörenin ekonomik kalkınmasına bırakıldığında mesele yine uzak bir tarihe ertelenmiş ve sorumluluktan kurtulunmuş olunur.

Tren çözümünü beklerken yaşananlar aynen orada da yaşanır.

Bunu dört yaşındaki çocuklar bile görebiliyorken devlet adamlarımız neden göremiyorlar, anlamak çok güç.

***

Aslında ben Mesut Yılmaz'dan umudumu tatile çıkmadan önce kaybetmiştim.

Hatırlarsınız eylül ayında Mesut Yılmaz Almanya'ya gitmişti.

Büyükelçimiz Volkan Vural kendisine elçilikte bir resmi yemek düzenlemiş.

Ve yemekte kendi özel koleksiyonundan çıkardığı Chateauneuf-du Pape şarabından ikram etmiş.

Yemekten sonra Mesut bey yemekte bu şarap yerine Türk şarabı ikram etmediği için büyükelçiyi eleştirmiş.

İşte bu tavır bana Türkiye'nin bu tür liderlerle ileriye doğru gitmesine imkân olmadığını göstermektedir.

Anlamsız bir populizm ve halkı kandırmaya yönelik bir siyaset madrabazlığı buram buram akmaktadır bu tavırda.

İnsanlara kötüyü iyi diye kakalamanın siyaset yapmak olduğunu sanan insanlar, ne Güneydoğu sorununu çözebilirler ne de ekonomiyi düzeltebilirler.

Millete ‘‘ekmek bulamıyorsanız, pasta yiyin’’ demek tabii ki hoş bir şey değil.

Ancak kendisi pastayı bulmuşken, ‘‘Hayır, ben illa ekmek yiyeceğim’’ diye tavır almak daha da kötüdür.

Çünkü o tavırda milleti çocuk yerine koyup kandırma niyeti vardır.

***

Sosyal demokratlara gelince...

Kanal 7 olayı, Türkiye'de sosyal demokrat siyasetçilerin sadece yeteneksiz değil aynı zamanda yalancı olduklarını gösterdi.

Bu Kanal 7'yi Nurettin Sözen kurdu. Seçimi kaybetmeyeceğini düşünüyordu.

İstanbul kendi döneminde nötron bombası yemiş hale geldiği halde seçimi kazanabileceğini nasıl düşünüyordu, onu bilemem...

Yani, Kanal 7 aslında sosyal demokrat belediyelerce hortumlanarak kuruldu.

Şimdi aynı ekip çıkmış ortaya Refah'ı hortumlamakla suçluyor.

Haydi canım sizde. Alın birini vurun ötekine... İşte o kadar hepsinin çapı.

X