Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Ergenekon davalarının özü ve Özkök’ün tanıklığı

BANA soracak olursanız o kadar dallanıp budaklandırmaya, tarih öncesinden gelen örgütler bulmaya, kim tarafından ve nasıl yazıldığı belli olmayan bir metne güvenmeye hiç gerek yoktu.

Bugün Ergenekon adı altında sürdürülen yargılamanın özü, 2003-2004 yıllarındaki darbe girişimleri, teşebbüsleri, yapılanmalarıdır.
Bu öz çerçevesinde baktığınızda, elbette esas sanıklar o darbe planlarını yapanlardır. Durum o kadar fütürsuzcadır ki, darbe planları için Power Point sunumlar bile hazırlanmıştır.
Darbe planları dediklerimiz de, Sarıkız ve Ayışığı-Yakamoz adını taşıyan iki plandır, birbirinin devamı niteliğindedir.
O dönemde komuta kademesinde görev yapan bir orgeneral, Sarıkız’ın emir komuta zinciri içinde ve emirle yapılabilmesi için çok ciddi çaba harcamış, diğer komutanlar da zaman zaman ona yardımcı olmuşlar ama Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök onlara izin vermemiştir.
O komutanın emekli olmasından sonra bu kez Ayışığı-Yakamoz planları devreye girmiş, orduyu müdahale zorunda bırakacak, darbeye ortam yaratacak provokasyonlar planlanmıştır.
Keşke Ergenekon davaları bu bakış açısı ve bu öncelik sıralamasıyla açılmış olsaydı. Hem bugünküne göre çok daha az sanıklı bir dava olurdu bu, hem de belki bugüne kadar davadan karar bile çıkardı.
Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün dün ve önceki günkü tanıklığı, davanın bu yönünün aslında en kuvvetli yön olduğunu, hatta belki yegane yön olduğunu gösterdi.
Oysa bu böyle yapılmadı, efsanelerin peşinden koşuldu, genel örgütlenme içinde çok önemi olmayan kişi ve kurumların peşinde büyük enerjiler harcandı, hatta davaların meşruiyeti üzerine gölge bile düştü.
En sonunda da Ergenekon bir nevi her niyete yenen muza dönüştü, internet andıcı davası bile buna bağlandı, İlker Başbuğ da ‘Ergenekoncu terörist’ oluverdi. Oysa, 2003-2004 döneminde darbe olmadıysa bunda Özkök kadar olmasa da Başbuğ’un da bir önleyici rolü vardı.
Belki o dönemin en yetkili ağızlarından biri olarak Hilmi Özkök’ün iki günlük tanıklığı, Ergenekon davalarının özüne dönmesine yardımcı olur.

Bir kez daha: 2014’ü konuşmak için erken mi, geç mi?

CUMHURBAŞKANI Abdullah Gül’ün basın danışmanı Ahmet Sever’in Vatan gazetesinde Ruşen Çakır’a verdiği mülakatla başlayan tartışma bitecek gibi durmuyor.
Acaba Cumhurbaşkanı Gül, 2014’te yeniden Cumhurbaşkanı adayı olacak mı olmayacak mı? Eğer o aday olursa, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yine de aday olur mu, olmaz mı? Gül-Erdoğan ikilisi, birbirleriyle yarışmak ve çatışmak pahasına adaylık yarışına girer mi?
Bu sorular ister istemez soruluyor, cevapları hakkında da bir sürü spekülasyon yapılıyor, okuyorsunuz zaten.
Peki ama bunca yıldır bu konulara sessiz kalan, kendi görev süresi konusunda bile konuşmayan Abdullah Gül, bugün neden danışmanı aracılığıyla kamuoyuna mesaj vermeyi seçti?
Bence esas soru budur ve bir konuda spekülasyon yapılacaksa bu sorunun cevabı hakkında yapılmalıdır.
Okuyucular belki hatırlayacak, geçenlerde bu köşede ‘2014’ü konuşmak için geç mi, erken mi?’ başlıklı bir yazı yazdım. O yazıda, Başbakan Erdoğan’ın kendisinden sonra Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ne olacağına dair endişeleri olduğundan söz etmiştim.
Erdoğan’ın endişeleri, Yeni Şafak yazarı Abdülkadir Selvi tarafından yazılmıştı ve o yazıya bir yalanlama da gelmedi.
Acaba Cumhurbaşkanı Gül’ün ölçülü biçili çıkışı ile o yazıya yansıyan Başbakan Erdoğan’ın duygu dünyası ve gelecek planları arasında bir ilişki var mı?
Gül acaba kurucularından biri olduğu partinin geleceğinin şekillenmesinde Başbakan Erdoğan’ın tek başına belirleyici olmasını mı çok istemiyor?
Daha açık söyleyelim: Acaba Gül, 2014’te partinin başına kendisinden başka kimsenin geçmemesi gerektiğini, Başbakanlığın da kendi hakkı olduğunu mu düşünüyor?
Bence temel tartışma burada düğümleniyor: Erdoğan sonrası AK Parti’nin belirlenmesinde yani...

Hani kısa ve öz anayasa olacaktı?

MECLİS’teki Anayasa Uzlaşma Komisyonu’ndan haberler gelmeye devam ediyor.
Anlaşılan o ki, yazılmakta olan Anayasamız bir hayli detaylı olacak. Bu detaylardan biri de, çocukların anne babalarını bilme hakkının anayasaya yazılması olacak.
Allah aşkınıza aile kurumunun korunması gerektiği ile ilgili bir maddenin Anayasada işi ne? Bu işi Medeni Kanun’la halledemiyor musunuz da, çocuğun anne-babasını bilme hakkını Anayasaya koyuyorsunuz?
Tahminimce, Anayasamız gençliğin korunması, ormanların korunması, spor hakkı gibi aslında pek bir anlam ifade etmeyen ama güzel temenniler olan cümlelerle dolu bir sürü madde içerecek.
Bu tuhaf ve gereksiz maddelere harcanan enerji yüzünden bizim anayasadan esas beklentimiz olan kuvvetler ayrılığı rejimin güçlendirilmesi, özgürlüklerin nasıl kısıtlanacağının değil nasıl hayata geçirileceğinin vurgulanması gibi konular da güme gidecek korkarım.

X