"Kanat Atkaya" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Kanat Atkaya" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Kanat Atkaya

En İyi On listelerinin perde arkası

Hürriyet Cuma’daki ‘En İyi On’ hadisesi malumunuz. Kitabı bile çıktı hatta.

Bu listeler hazırlanmaya başladığı günden bu yana peynirci, lahmacuncu, turşucu, nargileci, balık lokantası, esnaf lokantası, piknik alanı, yayla, plaj, parti mekanları; aklınıza ne gelirse ele alındı.

Ben de ara sıra jüri seçildim. Parti mekanları, konser salonları ve bir de kitapçıların seçiminde oy kullandım. Ha, bir de pasajlar konusunda.

Açıkçası, köfteci seçiminde, kebapçı seçiminde, balık restoranı seçiminde jüri olmayı tercih ederdim ama o konularda hakikaten uzman kişileri jüri üyesi seçiyorlar haklı olarak.

Şimdi ben bunları yazıyorum ya; Hürriyet’te Hürriyet reklamı yapıyorum sanılmasın. Ben işin göz ardı edilen ve biraz da trajik bir boyutuna dikkat çekeceğim sorumluluk sahibi bir insan olarak...

Şimdi bu listelere bakıyorsunuz ‘Şurada da süper muhallebi yapılıyormuş, gidip yiyelim’ diyorsunuz değil mi?

Peki bu arada o listelerin hazırlanma aşamasında çalışan ekibin halini düşünüyor musunuz?

Çarşamba günü gazeteye geldim. Tam masaya oturdum Sanlı Ergin’den telefon geldi.

‘İşin yoksa iki dakika gelsene, sana bir şey göstermek istiyorum’ dedi. Ben de ‘Bir sayfa hazırladı fikrimi soracak herhalde’ diyerek yanına gittim.

‘Şunlara bak abi ya, şunlara bak abi ya!..’ diye karşıladı.

Baktım hakikaten acayip şeyler var bunun ekranında. Acayip şeylerden kastım, üç tabak mıhlama yemiş ve hareket kabiliyetini geçici olarak kaybedecek kadar şişmiş bir insanın bile kendisini aç hissetmesini sağlayacak görüntüler, yani kebap görüntüleri!

‘Bunlar ne usta? Tanışmak istiyorum ben bunlarla!’ dedim, salyamı tutmaya çalışarak.

‘En İyi On Kebapçı’ yapılıyor dedi.

‘En İyi On Kebapçı, Tek Kollu Kahramana Karşı demek istiyorsun herhalde. Yapılmamış mıydı bu? Hatta yapıldığı hafta, sayfayı bitirdikten sonra İkitelli’den Beyoğlu Ocakbaşı’na kadar koşarak gidip kebaba vurmamış mıydık biz kendimizi?’ dedim.

‘Doğru tespit. 2005 model liste yapıldı tekrar...’

‘Birinci kimmiş?’

‘Tike...’

‘Beyoğlu Ocakbaşı var mı?’

‘Yok...’

‘Vallahi Zübeyir’e siz anlatırsınız derdinizi...’

Zübeyir, Beyoğlu Ocakbaşı’nda hadisenin merkezinde yer alan, çok sevdiğimiz bir kardeşimiz. Beyoğlu Ocakbaşı’nın listeye girmemesi üzerine kırıldığını net bir şekilde belirtmişti.

Ben kendimi ‘Bak jüride yokum ben... Kebaptan anlamayan adamlara yaptırıyorlar kardeşim işte listeyi. Acaba ufak bir kaburga da atsak mı o kebabın yanına...’ şeklinde savunmuştum.

Sanlı ‘Ama o ocakbaşı dalında yarışacak’ dedi.

‘Siz söylersiniz, benim suçum yok bu işte...’ dedim.

Tabii şimdi ben böyle Sanlı’yla konuşuyorum ama arkadaşın durumu pek parlak değil. Beni bir fındık lahmacun, bir dondurmalı irmik helva, bir gavur dağı, bir patlıcanlı kebap olarak algılıyor o esnada...

‘İstersen patlatalım bir kebapçı güzel arkadaşım...’ dedim.

Hadise çıkar diye kostümünü içine giymiş süper kahraman hızıyla pardösüsünü giydi ve ‘Haydi, Tike’ye... Tike’yeeeee!..’ dedi. Bu ‘Tike’ye... Tike’yee’ kısmını, ‘Hücuuuuum’ diye bağıran bir komutan edasıyla söylediğini ayrıca belirtmek isterim.

Tike’de öğle yemeği demek, öğleden sonra sürekli uyuklamak demek. Çünkü çok yiyorsun ve haliyle uyku bastırıyor.

Yemeği tamamladığımızda ben oracıkta uyuyacak kıvama gelmiştim. Birbirimize tutunarak filan kalktık masadan...

*

Kıymetli okur!..

Bu durum sadece kebapçılar için geçerli olsa ve yılda bir kez gerçekleşse tamam. Ama tur tamamlandığına ve sıra yeniden kebapçılara geldiğine göre, bunun balıkçısı var, pidecisi var (bu en sakatlarından biri), işkembecisi var, turşucusu var, lahmacuncusu var, köftecisi var, börekçisi var, mantıcısı var...

Haydi kebapçı gazetenin yakınında. Kuru fasulyeci seçilen hafta ne yapacağız? Rize’ye mi gideceğiz?..

Bu hazin durum, bu listeleri hazırlarken kendini harap eden arkadaşların durumu tarihe bir not olarak düşülmeliydi. Düştüm...

Günah Şehri pek yakında

Frank Miller’ın ‘Sin City’ adlı çizgi romanını ilk olarak bundan 10 yıl kadar önce Barbaros Devecioğlu’nun evinde görmüştüm. Bu arada konuyu giriş aşamasında keserek, Barbaros’un ‘Otoyol Kenarında Yanan Ateşler’ adlı kitabını hemen almanızı ve okumanızı tavsiye ediyorum. Emir telakki edebilirsiniz!

Sonra bütün Sin City kitaplarını topladım, sonra Frank Miller ne çizdiyse, hatta ne yazdıysa topladım vesaire.

Basin City diye bir şehirde, pislik herifler, sert sokak insanları ve güzel kadınlar arasında cereyan eden hadiseleri konu alan ve belki de en çok sevdiğim çizgi romandır.

Daha önce de bahsetmeyi düşünmüşlüğüm vardır.

Fakat açık konuşmak gerekirse sizden gelecek ‘Nereden bulurum. Bulamayacağımız şeyi niye yazıyorsun?.. Uyuz musun?’ türü elektronik postalarla uğraşamayacağımı düşündüm ve vazgeçtim.

Ama artık Sin City’den bahsedebiliriz. Çünkü, nisan ayında ABD’de filmi gösterime giriyor. Bizde de çok gecikmez herhalde. Bruce Willis, Mickey Rourke, Jessica Alba, Michael Madsen, Benicio Del Toro gibi isimler oynuyor. Kadro, kaymaklı ekmek kadayıfı gibi bir şey yani.

Yönetmen Robert Rodriguez ve Frank Miller. Fragmanını seyrettim ve beğendim. Çizgi romanlardan iyi film pek çıkmıyor görüşüne katılırım ama n’olur bu kötü olmasın noktasında beklemeye aldım kendimi.

Bir başka güzel gelişme de, ‘Sin City’lerin tamamının Türkçe yayımlanacak olması. Arka Bahçe Yayıncılık’ın ‘Gerekli Şeyler’ adlı gazetesinde ‘Günah Şehri’nin müjdesi veriliyor. Tarih belirtilmemiş ama herhalde yakında çıkacaktır.

İyi bir haber vermiş olduğumu düşünüyorum çizgi roman sevenlere. Zamanında Batman’i düştüğü yerden kaldırmış kişi olarak da bilinen Frank Miller’ın ‘Sin City’sini okuduktan sonra çizgi romana bakışınız değişmezse adımı Marv (Günah Şehri’ndeki favori karakterim) olarak değiştiririm.
X