"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Dünyadaki en pratik zekalı insanlar Türklerdir

Biz burada haftanın beş günü, yüzmek , güneşlenmek için, spor yapmak için üye olduğumuz kulübe gidiyoruz.

Haftanın beş günü.

Tanı artık bizi, değil mi?

Ih ıh...

Kapıdaki görevlilerden söz ediyorum. Hadi insan yüzüdür, fazla girintili çıkıntılı, tanıyamadın diyelim. Arabayı tanı. Haftanın beş günü kapıda...

Yok.

Cama burnunu dayayan o kızı tanı...

I ıh.

Her seferinde aynı soru: "Üye misiniz?"

"Üyeyiz."

Buraya kadarı yine tamam da, en fena soru: "Kart numaranızı söyler misiniz?"

Yine mi?!?

İşin yoksa çantayı bul, içine dal, bulama, bütün çantayı boşalt cüzdanı içindeki karta ulaş, baka baka, tane tane numarayı söyle...

Hiç bana gelmez.

*

Bir gün dayanamadım artık...

Dedim ki, "Ne kadar üyeniz varsa, onların arabalarının camına üyelik kartı yaptırsanız ya da bir sticker yapıştırsanız... Her seferinde insanlar kart aramak, kart göstermek zorunda kalmasalar..."

Bir an boşluk. Karşısında Einstein gibi duruyormuş bakan bir adam...

"Müthiş bir fikir!" dedi.

"Lütfen bunu müdüriyete söyler misiniz?"

"Geçen gün bir lokantada yemek yiyorum. Bizim muska böreğine benzeyen sambos isimli bir yiyecek çeşidi var burada. Bir porsiyonda altı adet veriyorlar. Ben sadece üç adet yemek istedim ve yarım porsiyon istedim. Ama bunu anlatabilmek ne mümkün!

Yani "Bunun yarısını vereceksin ve yarı parasını alacaksın".

İşlem bu kadar basit. Ama maalesef başarılı olamadım.

En son, "Yetkili burada değil ve biz buna karar veremeyiz" dediler.

Yani durum bu kadar vahim!

Tabii yarım porsiyon gibi, 1,5 porsiyonu da yiyemiyorsunuz!

Hani McDonald’s tarzı bir yer olur, "Kasa sistemimiz buna müsait değil" derler, anlarsınız.

Ama burada yazar kasa bile yok...

Tavaya altı yerine üç börek atacaksın, ya da dokuz, hepsi bu..."

*

Tahmin ettiğiniz gibi yukarıdaki örnek, okurumdan mail kanalıyla geldi.

Zafer Yazgan, Madagaskar’dan yolladı.

Sebebi de şu, bir tezi var, diyor ki:

"İddia ediyorum: Dünyadaki en pratik zekalı insanlar, Türklerdir. Türkler, bu dünyada leb demeden leblebiyi anlayabilen tek canlıdır. Geri kalanı, ancak leb dedikten sonra leblebiyi anlayabilir. Ve bence Türkiye’nin en büyük problemi bu kadar çok akıllı insanın bir arada bulunmasıdır. Bu kadar akıllı insanın bir arada olduğu bir yerde, kimse kimseyi idare edemez ve istikrarsızlık meydana gelir. Lütfen kimse ırkçılık yaptığımı falan düşünmesin, ben sadece bir tespitte bulunuyorum. Türklerin gerçekten pratik zekası gelişmiş insanlar olduğunu söylüyorum...

Zaman içinde bazı Türk yazarlar ve düşünürler, Türklerin zekasına hakaret etmişlerdi, o kişilerden hálá hayatta olanlar varsa, onlara Afrika’yı dolaşmalarını tavsiye ederim. Şimdi kimileri diyecek ki, "Bunun için kıstasın Afrikalılar mı? Hayır, sadece Afrikalılar değil. Burada dünyanın her yerinden insan var..."

*

Kesinlikle katılıyorum.

Bakın yanlış anlamayın, ben çok bilgili çok alim bir millet olduğumuzu söylemiyorum. Ama Allah vergisi bir algılama hızımız var, idrak, idrak!

Zafer Yazgan’ın dediği gibi leb demeden leblebiyi anlayabilme kabiliyetimiz yüksek.

Bunu dünya ülkelerinin çok da fazla kuzey olmayan yerleriyle kıyasladığınızda, gözlerinizle görüyorsunuz.

Dubai’de ben de çok sık yaşıyorum.

İklimden mi, beslenmeden mi, psikolojiden mi artık bilemiyorum.

Ama algılama ve inisiyatif kullanmada görüyorum ki, bizden iyisi yok.

Sizin de bu türden anlatacağınız öyküler varsa...

Pratik sayfamız, pratik zekamızı kanıtlayan öykülerinize amadedir...

Madagaskar’da bir TÜRK

"Siz hiç yurtdışında yaşayan bir Türk oldunuz mu?" yazılarına gelen mail’lerin çokluğundan anladım ki, maşallah Türkler, dünyanın her tarafına yayılmış durumdalar! Zafer Yazgan, Madagaskar’da yaşıyor mesela. Ve bize Madagaskar’ı anlatıyor. Siz de yaşadığınız yeri anlatın. Ama... Madagaskar kadar orijinal ve ilginçse... Anlaştık mı? Hiç görmediğimiz ama merak ettiğimiz yerler olsun...

Öpüyorum ve sizi ilginç bir Madagaskar yazısıyla baş başa bırakıyorum...

Madagaskar, kolay anlatılabilecek bir yer değil. Sebebi karmaşık olması değil, bizlerle onların arasında hayata bakış ve yaşayış anlamında 180 derecelik farklar bulunması.

Madem merak ediyorsunuz...

Coğrafi konumundan başlayalım:

Madagaskar, Afrika’nın güneydoğusunda bulunan bir ada ülke. Dünyanın dördüncü büyük adası. Kimi bilim adamları, burayı dünyanın 8. kıtası olarak tanımlıyorlar. Çünkü dünyadaki canlı türlerinin %5’i, Madagaskar’daki canlı türlerinin %90’ı sadece bu adada bulunuyor. Her ada ülke gibi, kendine özgü yaşayış ve düşünce biçimleri var.

*

Gelelim insanlarına:

Dedim ya, bizlerden 180 derece farklılar diye. Bunun altında yatan önemli gerçek de şu, aslında biz Türkler diğer insanlardan çok farklıyız. Zannetmiyorum ki, dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan bir Türk, "Buranın insanları da bize çok benziyor!" diyebilsin. Vefa, minnet duygusu, karşılıksız iyilik yapmak, adam olmak, gönül vermek, gönül koymak vs. gibi bize has davranışları ve kelimeleri dünyanın diğer yerlerinde görebilmek gerçekten çok zor. Mesela, "adam olmak" "gönül vermek" gibi kelimelerin yabancı dillerde karşılığı bile yok...

Madagaskar, klasik bir sömürge ülkesi...

Fransızlar tarafından yıllarca sömürüldükten sonra, şimdi kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bir ülke. Ama tabii ki bu kolay olmuyor. Gizli ve derinden sömürü, tüm hızıyla devam ediyor. Değişen tek şey, daha önce sadece Fransızlar sömürüyormuş, şimdiyse sömürebilen herkes sömürüyor. Ama kötünün iyisi diye bir şey var. Kanımca, Fransızlar tarafından sömürülen ülkeler, İngilizler tarafından sömürülenlerden çok daha şanslılar. Fransızlar, İngilizlere oranla çok daha olumlu şeyler bırakmışlar sömürdükleri ülkelerde...

Suç oranı düşük Madagaskar’da. Oysa Güney Afrika Cumhuriyeti’nin bazı bölgelerinde hava karardıktan sonra sokakta yürürseniz en fazla 1-2 dakika hayatta kalabiliyorsunuz. Hırsızlık, gasp almış başını yürümüş. Orada yaşayan bir çok Türk var, bu yazdıklarımı okuyorlarsa, teyit edeceklerdir. Ya da Kongo’da, kara büyü ile korkutarak insanlara her istediğinizi yaptırabiliyorsunuz.

*

Madagaskar’ın bizden bir farkı da, tamamen kadınların sözünün geçtiği bir ülke olması.

Biz hep, kadınların söz sahibi olmasını bir medeniyet göstergesi olarak algılamışızdır ama değil.

Burada medeniyet yok fakat aileden tutun, iş hayatına kadar her yerde kadınlar egemen.

Son sözü kadınlar söylüyor.

Burada yaşayan Müslüman Hindularda durum aynı.

Buraları görmeden, yaşamadan, anlayabilmek gerçekten çok zor.

Burası gerçekten de ayrı bir dünya. Benim bulunduğum başkent Antananarivo’da bile evlerin yarısında su ve elektrik yok. Ama bundan şikayet eden de yok. Çünkü daha önce elektriği ve suyu olan bir evde yaşamadıkları için bunun eksikliğini hissetmiyorlar.

İnsanlar hava kararınca uyuyor, güneş doğarken uyanıyorlar. Sabahın 4’ünde 5’inde sokaklar insan dolu. Genelde herkes işe yürüyerek gidiyor ya da sabah koşusuna çıkıyorlar. Çok ilginç, o evinde suyu elektriği olmayan insanlar, sabah koşusunu asla ihmal etmiyorlar. Spora düşkün bir millet. Ama buna rağmen her iş, çok ağır yapılıyor. Para üzeri vermeleri bile 1-2 dakika sürüyor maalesef. Ağır kanlı insanlar.

*

En önemli gıda maddeleri pirinç.

Ekmek niyetine pilav yiyorlar ama yedikleri bizim bildiğimiz pilav değil. Pirinci suyun içine atıp haşlıyorlar. Ne tuz ne de yağ. Böyle alışmışlar. Eskiden ne tuz ne de yağ varmış ve damak tatları böyle gelişmiş. Bizim yaptığımız tereyağlı, sebzeli, etli pilavları beğenmiyorlar. "Pilava tuz mu konulur, yağ mı konulur?" diyorlar.

*

Çocukları çok seviyorlar. Öyle tek çocuklu aileler görmek oldukça güç. Elektrik falan olmadığından hava kararınca yatmak ve güneş doğunca kalkmak zorunda olmalarının da bu olayda etkisi var diye düşünüyorum. Yapacak başka bir iş yok yani. Bu kadar fakir ve sağlık koşullarının yetersiz olduğu bir ortamda çok çocuk, problemden başka bir şey getirmiyor tabii ki.

Madagaskar’da insanlar ayda 25-30 dolara çalışıyorlar. Yani insanların evine elektrik bağlasanız, elektrikle çalışan bir aleti alacak paraları yok, aleti alsalar dahi elektrik faturasını ödeyecek paraları yok. Böyle bir kısır döngü anlayacağınız.

*

Burada taksiler de ayrı bir alem. Taksi olarak eski Fransız otomobilleri kullanılıyor. En çok yaşanılan olay da yolda taksinin benzininin bitmesi. Benzini hep 1-2 litre alıyorlar. Daha fazlasını alacak sermayeleri yok çünkü. Benzin bitmese bile, hemen her taksi, yolda benzinciye girer, sizden parayı ister ve benzin alır. Taksimetre yok, binmeden gideceğiniz yeri söyleyip pazarlık ediyorsunuz. Beyaz insanların hepsinden 2 kat para isteniyor. Zaten burada beyaz bir tene sahipseniz, zamanınızın büyük bir kısmı pazarlık ederek geçiyor... (Zafer Yazgan)
X