Ayşe ARMAN

“Din elden gidiyor” diyenler dini ayağa düşürdü!

24 Mart 2014
Kadıköy, Mart güneşi...

“Din elden gidiyor” diyenler dini ayağa düşürdü!

Mühürdar Sokak’ta çay içiyoruz.
Hava o kadar güzel, sokak o kadar baştan çıkarıcı ki...
Kediler, güler yüzlü esnaf, sokak satıcıları, öğrenciler, genç pırıl pırıl insanlar... Memlekette neredeyse her şeyin ters gittiğine inanasım gelmiyor! Karşımda da Murat Menteş.
Ülkenin şirazesinden çıkmış halini konuşuyoruz...
Murat Menteş, genç kuşağın en önemli romancılarından biri.
Ondaki hayal gücü kimsede yok abi!
Hâlâ insanlar ‘Ruhi Mücerret’ diyor, başka bir şey demiyor.
Kurgusu ve dili inanılmaz farklı ve başarılı. Bir dönem Yeni Şafak’ta da köşe yazmıştı, sonra bıraktı.
Tam da benim onunla röportaj yaptığım zamanlara denk gelmişti, üzerime alınmamama rağmen doğrusu biraz suçluluk duydum.
Dindar kesimi iyi tanıyor.
Çünkü kendisi o çevreden geldi.
Ama olan biteni, bir sosyolog gibi değerlendirebilen biri.
Bakın neler anlattı...

Bir süredir ortalıkla görünmüyorsun, konuşmuyorsun... Neden?
-Çünkü konuşmaya elverişli ortam yok. Uçurumda futbol oynayamazsın!
Sence Türkiye’de neler oluyor?
-Türkiye, kavga çıkmış bir mahkeme salonu gibi. Kim yargıç, kim suçlu, kim şahit, kim masum, kim savcı, kim zanlı belli değil. Ben, filmlerdeki gibi, elimi kaldırıp “Gerçeği, yalnızca gerçeği” söyleyeceğime yemin ediyorum!
Hadi anlat o zaman... Politik manzarayı nasıl değerlendiriyorsun?
-Aslında siyaset konuşmayı sevmiyorum. Hep söylüyorum: Edebiyatçılar politikadan bahsetmek zorunda kalmamalıydı. Tersine, politikacılar edebiyattan söz etmeliydi. Tanpınar, “Türkiye, evlatlarının, Türkiye’den başka bir şey düşünmesine izin vermiyor” der.
Ya sen? Sen ne diyorsun?
-Maalesef vaziyete bakılırsa... Devlet baba, evlatlarının mürüvvetini görmek istemiyor!
Sence bu günlerin en büyük kaybı ne?
-Tabii ki İslamî değerler. Dün “Din elden gidiyor” diyenler, bugün dini ayağa düşürdü! Dürüstlük, zarafet, merhamet, hoşgörü, tebessüm silindi, gitti. Beş yıl öncesine kadar kimileri arabalarına ‘Huzur İslam’da’ yazılı sticker’lar yapıştırırdı. Artık kayboldu o sticker’lar. Evet, başörtüsü artık serbest, bu çok önemli bir kazanım. Fakat eski saygınlığının kalmadığı da bir gerçek. Bir liderin, başörtüyü sımsıkı sahiplenmesi; açıkları dışlamanın sembolü haline getirildi. Laikler, diyelim ki içki içip günaha girerek kendilerine zarar veriyorlar. İslamcılar da, güya sevap işlemek adına tüm topluma zarar verdiler. Bir insanın mahremiyetini ihlal etmek haramdır...
Cemaati mi kastediyorsun...
-Tapeleri kimin yayımladığı kesinleşmedi. Fakat cemaat lideri, iddiaları açıkça reddetmiyor. Gülen grubu, modern bir cemaatti. Cemaatin mensupları, sempatizanları yurtiçi ve yurtdışında iyi okullara giderdi. Kitabevi zinciri kurdular. Gazete, dergi çıkardılar, televizyon kurdular. Türkçe Olimpiyatları düzenlediler. Bu insanların, bir TV dizisinde Hazreti Muhammed’i kamyonete bindirmelerini aklım almıyor. “Tweet’leri iki katına çıkarın” gibi ifadelerin, rüyada görülen Peygamber’e atfedilmesi çok yadırgatıcı. Bunlar, önceki yıl Danimarka’da çizilen Peygamber karikatüründen çok daha rahatsız edici.

“Din elden gidiyor” diyenler dini ayağa düşürdü!

Sadece Cemaat mi? Hükümet de dinî değerlere zarar vermedi mi?
-Vermez olur mu? Üç ay öncesine kadar hükümette bakanlık yapmış bir zat, Kur’an’a, ayetlere saygısızlık etti. “Dindar nesil yetiştirme” iddiasıyla bağdaşıyor mu bu?
Dindar nesil yetiştireceğiz” sözü de Başbakan Erdoğan’a ait...
-İnanç; laf dinlemeyen, kimseye boyun eğmeyen kişilerin kalbinde kök salar ancak. Kula kulluğa varan itaatkârlık, seni insanlıktan çıkarır. Muhtemelen, dinden de çıkarır. Kamu eğitimiyle gelen dindarlık da yüzeysel, şekilci, tek-tipleştirici ve ister istemez baskıcı olacaktır. İnanç, kişisel bir tercih olarak saygı görmeli. Siyasi kimliğin ambalajı olmamalı.
Cemaat-hükümet çatışması hakkındaki yorumun nedir?
-Necip Fazıl’ın, ‘Bir Adam Yaratmak’ adlı eserinde ilginç bir cümle var: “Bunların, birbirlerine edebilecekleri hiçbir hakaret yoktur!” der. Gerçekten de savaşta ve müsabakada mertlik elzem. Bir yandan hakaretle, öbür yandan bedduayla memleketin bereketi kaçırıldı!
Çocuğu ölmüş bir anneyi yuhalamak ne demek?
Berkin Elvan’ın ölümüne Başbakan’ın tepkisi çok eleştirildi. Sen ne diyorsun?
-Bir anne evladını kaybettiğinde, melekler onun gözyaşlarına eşlik eder. Sezai Karakoç’un ‘Balkon’ adlı enfes bir şiiri var: “Kaçar herkesten, durmaz bir yerde / Anne ölünce çocuk, çocuk ölünce anne” diye biter. Çocuğu ölmüş bir anneyi yuhalatmak ne demek? Hiç mi merhametiniz yok? Hiç mi şiir okumadınız? Diyelim ki, arabanızla bir çocuğa kazaen çarptınız ve çocuk öldü. O çocuğun anne babası size ağzına geleni söylese bile hiç ses çıkarmaz, elinizi bağlar, üzgün bir halde durursunuz. Çünkü siz de üzülürsünüz. Evlat acısı, insanı çileden çıkarabilir, hatta delirtebilir; bunu anlarsınız. Başbakan, o anneye laf yetiştirdi, onu yuhalattı. Olacak şey mi? Ayrıca, Sayın Gülen de Berkin Elvan’a ‘rahmet’ dilemedi, yalnızca ailesine başsağlığı diledi. Bir imam, neden bir cenazeye söylediği rahmet kelimesini, diğerinden esirger?
Bunca öfke, ötekileştirme sence neden kaynaklanıyor?
-Roman okumamaktan! Bence, insan ilişkileriyle ilgili en değerli bilgi şu: “Nasıl davrandığın önemli, fakat nasıl tepki verdiğin daha önemli!” Romanlar bize, empati kurmayı ve bir duruma bir davranışa doğru reaksiyon göstermeyi öğretir. Dikkat et, insanlar sürekli Başbakan’a itidal, sağduyu ve barış çağrısında bulunuyor. Dünyada bir ilk. Normalde liderler, halkı itidale davet eder. Bizde ise millet, hükümet liderinin doğru reaksiyon vermesini bekliyor. Gençlere nazik davransın... Evladını kaybedenlere taziyelerini bildirsin... Vatandaşa bağırmasın... Kendi çalışma arkadaşlarını küçük düşürmesin... Medya mensuplarıyla buyurgan bir tarzda konuşmasın...
Ne yani, Başbakan ya da liderler roman okursa işler düzelir mi?
-Hükümdar, yazarın okuru değilse, hiçbir şeyi değildir. “Kitaplar, bombalardan daha tehlikeli olabilir” demişti Başbakan. Öte yandan, cemaatin kitabevlerinde birçok romanın satışı yasak. Obama’yı, Clinton’ı elinde romanlarla görürdük. Çekoslovaklar bir yazarı, Vaclav Havel’i cumhurbaşkanı seçmişlerdi. Edebiyatını bilmediğin bir milleti tanıyamazsın. Yazarların tutuklandığı, hapsedildiği ülkede umutlar söner.
İyi de İslamî kaynaklar bu terbiyeyi vermiyor mu? Roman okumasa da bir dindar, hadislerden, ayetlerden öğrenemez mi?
-Kur’an’da da çok sayıda kıssa, yani hikâye anlatılır. Bir konuyu söylenince anlarız ama hakkında bir hikâye okuyunca iyice kavrarız. Roman bunun için gerekli. Bir hadis-i şerifte şöyle denir: “Her mahalleye bir kasap lazımdır, o siz olmayın.” Avcılık, cellatlık, yargıçlık gibi meslekler, tasavvuf ehli tarafından benimsenmez. Gel gelelim şimdi her şey, kasap, avcı, cellat, yargıç kaynıyor. Bağırmak, ağlamak, yuhalamak, ayakta alkışlamak gibi aşırı ifadelerle dolu ortalık. Sakin olmalıyız...

“Din elden gidiyor” diyenler dini ayağa düşürdü!

Başbakan artık siyaseti bırakmalı mı?
-Kendisinin ve hepimizin iyiliği için evet! Çünkü 1-Adı, yolsuzluk iddialarına karıştı. Adını temize çıkarmadan, hiçbir şey olmamış gibi devam edemez. 2-Mitinglerde fazla agresif, ayrımcı bir dil kullanıyor. ‘Biz’ ve ‘onlar’ diyor sürekli. Türkiye’yi çatışmaya çekiyor. Artık ‘Türkiye mi, Erdoğan mı?’ tercihiyle karşı karşıyayız. Erdoğan’ın fanatik taraftarlarıyla Erdoğan’ı istemeyenler kavgaya tutuşursa, ülke cidden karışabilir. 3-Mehmet Akif’ten ‘Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu / Gelir de adl-i İlahi sorar Ömer’den onu’ mısralarını sık sık söyleyen biri, Taksim’de öldürülen çocuklara ‘terörist’ diyorsa, artık ruhu yıpranmış, vicdanı eprimiş demektir.

Bakara-makara camide içki içilmesinden daha vahim bir durum!

İktidarın savunduğu “Bu bir darbe! Bunların arkasında Amerika var!” argümanı inandırıcı mı?
-Bence değil. 2009’a kadar, hükümet, içeride ve dışarıda büyük övgüler alıyordu. Dışişleri Bakanımız, ‘Türkiye’nin Kissinger’ı’ ilan edilmişti. Başbakan, ‘dünya lideri’ diye anılıyordu. Önceki dönemlerde, “Dış güçler bize düşman” ifadesi, kendi yanlışlarını örtmek ve baskıcı davranmak için bir bahane bulmak amacıyla kullanılırdı. Bence şimdi de öyle...
Batı, bugün Türk hükümetini neden eleştiriyor?
-Berlin, Brüksel gibi Avrupa kentlerinde miting düzenleyip insanlara tekbir getirtmek, normal bir şey mi? Merkel, Antalya’da miting düzenlese, “Duble yol yaptık” dese; kitleler, istavroz çıkarsa, biz ne deriz? Türkiye, İslam kültürünü koruyarak demokratik ve zengin bir ülkeye dönüşebilirdi. Avrupa Birliği’ne girebilirdik. Almanya ve İspanya’nın desteğini alabilirdik. Avrupa’da birçok ülke genç nüfusa ihtiyaç duyuyor. Dengeli ve karşılıklı fayda sağlayacak ilişkiler kurmak yerine; içe kapanan, sandık demokrasisiyle yetinen; cezalar ve yasaklarla sorun çözebileceğini zanneden bir ülke konumuna düştük.
Egemen Bağış’ın ‘Bakara–makara’ şeklindeki telefon konuşmasına hükümetten tepki gelmemesi kabul edilebilir bir şey mi?
-Açıkçası bu, camide içki içilmesinden çok daha vahim bir durum! Gene de Başbakan’ın bu konuda susmasına bir bahane bulunabilir. Beni asıl şaşırtan, İslamcı yazarların susması. Durumdan hiç rahatsız olmamış gibi görünüyorlar.
Gülen grubunun ‘modern’ olduğunu söyledin. Peki sınav sorularının çalınması iddiası?
-Cemaat lideri, o konuda da bir beyanda bulunmadı. “Biz asla böyle bir haksızlık yapmayız!” demedi. Öte yandan hükümet lideri, okullarda ücretsiz kitap dağıtmakla övünüyor. Gel gelelim, o ders kitapları anlatım hatalarıyla dolu. Grafikler, resimler çok kötü. Üç çocuğum var ve ders kitaplarının hepsini okudum. İnsan gerçekten üzülüyor. Sırf ‘bedava’ diye bu kitapları öpüp başımıza koyamayız.

MEĞER GERÇEK DİNDARLAR BİZMİŞİZ!

Geçenlerde, liberal bir genç anne, bana dedi ki: “Meğer gerçek dindar bizmişiz!” Gerçekten de doğru. Dürüst, alnının teriyle kazanan, nazik, anneanneleri, babaanneleri namaz kılan temiz kalpli insanlar, sahnedeki din sömürücülerinden çok daha dindarlar aslında!

“Din elden gidiyor” diyenler dini ayağa düşürdü!

Her kuşun eti yenmez!!!

Başbakan “Twitter’ın kökünü kazıyacağız” dedi ve perşembe gecesi Twitter kapatıldı. Bunun anlamı ne?
-Topluma rest çekmek ve ifade özgürlüğünü engellemek. Ülkemizin itibarını zedelemekten başka işe yaramayacak bir tavır. Türkiye’de 10 milyondan fazla kullanıcı var. Gerçekten kargaşa çıkabilir. Umarım öyle bir şey olmaz. Öte yandan, trajikomik. İran’da Facebook yasak, fakat 4 milyon kullanıcı var. Bu yasak, Türkiye’yi, Twitter’ı yasaklamış Çin, İran, Mısır gibi ülkelerle aynı seviyeye düşürdü. Avrupa Komisyonu ‘Yersiz, anlamsız ve ödlekçe’ diye açıklama yapıyor. ‘İsabetli, anlamlı ve cesurca’ diyebilir miyiz? Twitter’ı yasaklamak, çağın ruhundan habersiz olmaktır. İnsanlar zaten girer Twitter’a, DNS ayarlarını değiştirir girer. Nitekim AK Partili danışmanlar, vekiller de yasaktan sonra tweet attılar. Düşünsene, yasak başladıktan sonraki 10 saat içinde 500 bin tweet atıldı...
Hükümet yetkililerinin, ‘kişi hakları’ ve ‘seçimlerin sağlıklı yapılması’ türünden açıklamaları oldu...
-Tamam, hepimiz sosyal medyadaki laf atmalardan, sataşmalardan payımızı alıyoruz. Fakat sosyal medya aynı zamanda bir ülke gibi. 10-12 milyon kullanıcı demek, birçok ülkenin nüfusundan fazla insan demek. Sosyal medyada farklı kültürler, farklı yaşlar, farklı sınıflar, farklı cinsler, farklı uyruklardan milyonlarca insan buluşuyor. Farklı ruh halleriyle, farklı entelektüel birikimlerle fikir beyan ediyorlar. Bu da olağanüstü ve de etkileşimli bir zihin enerjisi ortaya çıkarıyor. Kesintisiz bir beyin fırtınası. Zekânın, dehaya dönüştüğü, fikirlerin çarpıştığı, aynı zamanda bir bilgilendirme süreci anlamı taşıyan platformlar bunlar. Twitter’ı mahkeme kararıyla da olsa yasaklamak, bu kolektif zekâyı, kamu vicdanını da baskı altına almaktır.
Twitter’da gerçekten büyük bir zekâ olduğuna emin misin?
-Kesinlikle. Çok hızlı işleyen bir zekâ hem de. Mesela gece yasak gelince, “Her kuşun eti yenmez” yazayım diye düşündüm. Sonra arama yaptım, baktım ki yüzlerce kişi zaten bu espriyi yapmış bile. Bir yazar olarak, tek başına Twitter karşısında çok rahat olamıyorsun. Topluluğa konuşuyorsun ve o insanların zihinlerinden geçenleri görebiliyorsun. Ortam böyle. Yani hem bir antrenman hem de bir sınav salonu gibi.
Bu devirde ‘yasak’la sorun çözülebilir mi gerçekten?
-Bak, yumuşak ifadeler vardır, sert ifadeler vardır, tamam mı? Mesela sitem, özür dileme, incinme, teşekkür, mahcupluk, rica, tebrik gibi ifadelerle birçok meseleyi çözebilirsin. Çözemiyorsan hayatın çok zor demektir. Yani ille de öfke, bağırma, kin, meydan okuma, hakaret, yasak, nefret, dışlama, beddua, kovma, lanetleme gibi ifadelere başvuruyorsan, barışı tesis edemezsin, koruyamazsın. Kimseyi de barışçı bir tarzda yönetemezsin. “Twitter’a yasak, ona beddua, şunlar düşman, bizimki şehit, onunki terörist...” dersen, üzersin, üzülürsün. Utanırsın, utandırırsın. Gönül inciterek, kalp kırarak, haysiyet zedeleyerek, insanı küçümseyerek salim, aydınlık bir yere varılamaz. Ayıptır, yazıktır, günahtır!

Alay konusu oluyorlar

İslamcı yazarları, gazetecileri tepki göstermedikleri için eleştiriyorsun. Ne yapmalılar?
-TRT’de Başbakan’la yapılan söyleşiyi izledik. Tanıdığımız, saygı duyduğumuz hatta örnek aldığımız yazarlar, çok üzücü bir biçimde, lidere kaside gibi, methiye gibi konuşuyorlar ve soru yok. Ekrem Dumanlı Bey, Fethullah Bey’le söyleşi yapıyor, sahici bir soru sormuyor. Ne sormaları gerektiğini onlar zaten benden çok daha iyi bilirler. Fakat soru sormayan gazeteci, bağımlı gazeteci saygı uyandırmıyor işte. Gençlerin alay konusu oluyorlar. Bu da hem liderler hem aydınlar açısından çok acıklı bir hal...

Salı: “Bu dönemin kahramanları Berkin’in, Burakcan’ın ve Ahmet’in babası...”

Fotoğraf: Emre YUNUSOĞLU

Yazarlar Ana Sayfa
HaberleraçıklamaTürklertürk kökenlilerparti kuruyorsiyasi partiistanbulyağmur