Depremler ve dereler(1)

ÖNCELİKLE şunu unutmayalım; Türkiyemiz nasıl ki Asya ve Avrupa arasında bir uygarlık köprüsü, aynı zamanda da Asya ve Avrupa arasında adeta bir ’fay köprüsü’dür...

Evet, dünya coğrafyasına egemen, afetlerin efendisi ’deprem’, Ankara için hiç mi tehlike arz etmiyor! ’Afetlerin efendisi’; coğrafyamızın bir yerinde kükrese hemen İstanbul ve çevresinin depremselliğini işlemeye başlarız. İstanbul elbetteki konumu ve stabil olmayan yapı stoku ile özel bir konuma sahip. Sözde yatırım adına Marmara ve İstanbul’a çöreklenip iç göç dalgasına neden olan ve ardından oluşan çarpık kent dokusuyla depremin şiddetini, yani yokediciliğini artıran, ekonomik rantçılar açısından ise İstanbul’un ayrı bir konumu var. ’Siyasi sit alanı’ diye tanımladığım, varoşları rant adına korumaya alan siyasiler için de ayni şeyleri söyleyebiliriz.

Farklı bir konuya değinmek istiyorum. Tarihte en az İstanbul kadar afetlerin efendisi deprem tarafından saldırıya uğramasına karşın, nedense bir zamanların var olan, ama yok edilen derelerle süslü kenti Ankaramızın yok edici depremlerle sarmalandığı akla getirilmez.

Şu soruyu sormak istiyorum: "İstanbul’un gelecekteki 30 yılı için deprem senaryoları hazırlayanlar, neden ayni senaryoları Ankara için düşünmezler?"

Neymiş efendim; İstanbul 10.9.1509 tarihinde ’küçük kıyamet’ denen depremle yerle bir olmuş. 17 ağustos 1999 Marmara felaketi yaşanmış... Buna Yerbilimcilerinin bulgularını da eklediniz mı? İyi güzel de benzer süreçleri Ankara için de işletebiliriz. 1668 Ankara depremi, Ankara’yı tümüyle yok etmedi mi? İşte O felaketten tarihe düşen küçük bir anekdot:

"Ankara’ya yaklaştığımda insanların kentten kaçtığını gördüm. Ankara’dan dumanlar yükseliyordu. Kaçışan kadın ve çocuklar ağlıyordu. Erkeklerin içine düştüğü dehşet anlatılır gibi değildi. Herkes şehri boşaltarak dağlara, bahçelere, bağlara çekildi... Kalenin bulunduğu tepeden aşağıya devasa kayalar yuvarlandı. Yer yarıldı ve içinden alevler yükseldi."

Günümüze dek Ankara böylesi bir felaketin yaşanabileceği uyarısını sürekli aldı. En son uyarı da; 6.6.2000 tarihinde meydana gelen 6.5 büyüklüğündeki Çankırı depremi idi. Tüm bunlar demek değildir ki İstanbul’un depremi var, başkentimizin de olsun. Burdaki amacım ilgililerin bu bağlamdaki duyarlılığını öne çıkarmaktır. Kim ister afetlerin efendisine hedef olmak... Deniyorsa ki, Ankara’nın ’siyasi depremlerlerle’ başı zaten dertte, bir de jeolojik depremlerle mi uğraşsın? Hayır öyle değil. Bakın sayın Prof. Süleyman Pampal ne diyor?

NELER SÖYLEDİ

Ankara,
Kuzey Anadolu Fayının (KAF) tehdidi altında. Dört tarafı küçük faylarla çevrili. Doğru; Ankara adeta fay gölünde bir ada gibi... Türkiyemize, genel boyutuyla; Doğudan Batıya hareket eden Fay kervanıyla yüklü ’fay köprüsü’ de diyebiliriz. Bu nedenle, özellikle birinci derece deprem bölgelerinde; sağlam yapı sağlam zeminde bulunur ilkesinden yola çıkarak; güvenilir arsalar üretip, güvenilir yapı projelerini yaşama geçirmeliyiz... Afetlerin Efendisi Deprem genellikle Proje yoksunu ve yoksulu ülkeleri vurmaktadır. Bakın Küresel Efendilere; hepsi bu konuda kendileri için üstün teknolojili önlemlerini geliştirerek Afetlerin Efendisi’ne nasıl kafa tutuyorlar. Deprem evrensel bir tehlikedir. Gezegen için ortak küresel projelerin geliştirilmesi gerekmektedir.

(Sürecek...)

Şevket ÇORBACIOĞLU- İnşaat Müh., Teknopolitikalar Platformu Sözcüsü

evesbere@mynet.com

GÜNÜN SÖZÜ

"Hayatın her anı mana doludur."

(Laot Tse)

Göbeğini kaşıyan adam...

2007 yılının son günlerinde, dünyaca ünlü piyanistimiz Fazıl Say’ın "ülkeyi tekedeceğim" sözleri aniden ülkemizin gündemine oturunca; Say’ın bu sözleri hakkında, olumlu ve olumsuz yorumlar söylenip yazıldı.

Ben, kendi görüşüm olarak hiçbir vatandaşımın, şartlar ne olursa olsun ülkeyi terketmesini normal karşılamam.

Ancak ülkemizde insanları "terkederim" dedirtecek bir çok olaya ne yazık ki tanık olmaktayız. Burada sadece bir dönemi ve bir kitleyi neden göstermenin ise son derece haksızlık olduğunu düşünüyorum.

Vatandaş olarak hepimiz bu toplumun birer ferdiyiz. Acaba toplum kurallarına ve başkalarının haklarına ne kadar saygılı oluyoruz ?

1- Trafik kurallarına tamamen uyuyor muyuz ?

2- Apartman hayatında, kurallara uyup komşularımızı rahatsız edecek davranışlardan kaçınıyor muyuz?

3- Bir toplumda bir kişi konuşurken onun sözünü kesmeyip dinlemeyi biliyor muyuz?

4- Velhasıl her konuda, birbirimizin haklarına ne kadar saygı gösteriyoruz?

Bunlar aklıma gelenlerin sadece bir kaçı. Bugün Ankara’da genellikle aydın kişilerin yaşadığı semtlerin sokaklarında, sık sık köpek pisliğine rastlıyorsunuz. TV’lerdeki magazin programlarında görmekteyiz, alkollü araba kullanırken trafiğe yakalan, ülke çapında bazı sanatçılar görevli memura neredeyse hakaret ediyor.

Atasözleri, toplumu iyiye yönlendirmek maksatı ile üretilmiştir. Bizde öyle atasözleri vardır ki, zihinlerimize bencilliği nakış gibi işlemektedir. Örneğin "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın", "Her koyun kendi bacağından asılır."

Onun için bazı aydınlarımız ’göbeğini kaşıyan adam’ yakıştırması ile yanlızca belli bir halk kesimine yüklenirken biraz insafsız olmuyorlar mı?

Unutmasınlar ki bu ülkede göbeğini kaşıyanların yanında, köpeğini pisletenler de var. Ali ÖZTÜRK
Yazarın Tüm Yazıları