Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Cumhuriyet, sen muhteşemsin

Tufan TÜRENÇ

Bugün, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Osmanlı'dan nasıl bir enkaz devraldıklarını genç bir gazetecinin kaleminden, Cumhuriyet düşmanları ile onlara koltuk değnekliği yapanların gözlerinin önüne sereceğiz.

1914 yılında 26 yaşında olan Ahmet Emin Yalman'ın ilginç saptamaları Osmanlı İmparatorluğu'nun o yıllardaki perişan durumunu ortaya koyuyor.

Önce bu ibret satırlarını okuyalım. Sonra Cumhuriyet düşmanları ile yandaşlarına bir çift sözümüz olacak:

‘‘Harbin (Birinci Dünya Savaşı) başladığı sırada memleketin bilgi seviyesi çok düşüktü. İlköğretim zoru kâğıt üzerinde kalmıştı, 1860'da kurulmasına rağmen mekteplerin sayısı mahduttu. En büyük şehirlerde bile mevcut okullarda ancak tahsil çağındaki çocukların dörtte birine yer vardı.

Azınlıklar, kazanç sağlamanın yollarını rüşvet yoluyla Türkler' den daha kolay buluyorlardı. Bu sayede iktisadi kudretleri genişliyordu.

Memlekette 5.750 kilometre demiryolu vardı ki, bunlardan yalnız 1.750 kilometrelik Hicaz hattı devletin elindeydi; gerisi on iki ecnebi şirketin arasında paylaşılıyordu. Rusya'nın muhalefeti yüzünden Doğu vilayetlerine demiryolu yapılamamıştı.

................

Rus donanması Zonguldak'tan taşıtıma imkân vermediğinden, memleketin ihtiyacı olan kömürün büyük kısmı Almanya'dan karayoluyla geliyordu.

Türkiye sanayi kudreti bakımından çok fakir ve iptidai bir halde idi. 1915'de bütün imparatorlukta 282 sinai müessese vardı. Bunlardan yetmiş ikisi gıda maddeleri, yirmi üçü yapı malzemesi, on üçü deri, yirmi dördü kereste işlemekle meşguldü. Yetmiş müessesenin dokuma tezgahları vardı. On üç müessese küçük ölçüde kimya imalathaneleri idi. Elli beşi matbaa idi. Bunların dışında ispirtolu içkiler, kundura ve hazır elbise yapan veya maden işleyen küçük imalathaneler vardı.

Türkiye, ticari muvazenesi bozuk olan, mesela 1911'de 44.990.700 liralık ithalata karşılık 24.712.000 liralık ihracat yapan bir memleketti. Mali durum berbattı. Her yıl eski borçların faiz ve amortismanı için 7.426.000 altın lira ödeniyordu. Ecnebi demiryolları, kilometre garantisi adı altında yılda 887.000 altın lira alıyorlardı. Bütçe açığını kapatmak ve aydan aya maaş ödeyebilmek için boyuna kıvranmak, fena şartlarda yeni borçlar ve ecnebi bankalardan avanslar almak lazım geliyordu. Bütçe açığı 9.516.021 tahmin edilirken, gerçek olarak 22.638.531 lirayı bulmuştu. Her manasıyla sıkıntı, kavga ve gürültü içinde bulunan memleket için böyle bir mali durumun ne gibi bir perişanlık olduğu ve ıslahat tedbirleri almayı ne kadar güçleştirdiği kolayca göz önüne getirilebilir.

............

İdare-i Mahsusa adı altında bir denizcilik müessesesi mevcut bulunmasına rağmen, asıl denizcilik faaliyetleri ecnebi şirketlerin ve bilhassa Yunanlıların elinde idi.

Milli gelir bakımından Türkiye modern dünyaya ayak uydurmuş bir memleket olabilmekten uzaktı. İptidai vasıtalarla yapılan istihsaller halka ancak küçük bir gelir sağlıyordu. Taşıt vasıtalarının yokluğu, bir milli piyasa kurulmasını mümkün kılmıyordu. Altmış milyon hektar tahmin edilen ve harbin arifesinde 5.909.980 hektarı devletin elinde bulunan ormanların muhafazası için hiçbir şey yapılmıyordu. Hemen hepsi ecnebi ellerinde bulunan madenlerden 1913'te elde edilen gelir 2.040.000 liradan ibaretti.’’

Bu perişanlık içindeki Osmanlı İmparatorluğu yenik çıktığı Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra parçalanmıştı.

Atatürk ve arkadaşları Kurtuluş Savaşı'nı zaferle bitirdikten sonra ellerinde yerle bir olmuş bir ülke, perişan ve aç bilaç bir halk kalmıştı.

İşte o Türkiye'yi alıp bugünlere getirdiği için ‘‘Cumhuriyet sen muhteşemsin’’ diyoruz.

Ve işte onun için Cumhuriyet'e düşman olanlarla ona burun kıvıran yozlaşmış beyinleri affedemiyoruz.

X