Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

CHP içindeki gizli düşman

Hiç düşündünüz mü: Kamuoyunun büyük bir bölümü, 8 yıldır iktidarda olan partiyi muhalefette sanıyor!

CHP içindeki gizli düşman
CHP’yi ise yıllardır iktidardaymış gibi, tüm sorunların müsebbibi olarak görüyor. Niye? İşte CHP’nin temel sorunu bu. Kamuoyundaki kafa karışıklığının sebebi, CHP’nin 9 Mayıs 1935’teki kongre kararlarında gizli...

 

ÖNCE bir tespit yapmalıyım:

CHP...

Cephede savaşmış bir partidir.

Kurtuluşu gerçekleştirmiş bir partidir.

Kurucu bir partidir.

Büyük dönüşümü sağlamış bir partidir.

Bu nitelikleriyle bağımsızlığın, cumhuriyetin ve devrimlerin erozyona uğramaması için mücadele veren bir partidir.

Ancak bu ilkeli duruşa rağmen, on yıllardır siyasi, ekonomik, kültürel erozyonun önüne geçememiştir. Aksine bu süreçte Kemalist Devrim sürekli kan kaybetmiştir.

O halde...

Bu siyasal duruşunu ele alması, masaya yatırması elzemdir.

Çünkü bir türlü iktidar olunamamanın sebebini bulmak, tartışmak zorundadır.

Bakınız...

Meseleyi CHP’ye oy verip vermeme olarak görmüyorum.

CHP’yi önemsiyorum; Türkiye’nin bu partiye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Bunun çok nedeni var. Demokrasi kültürünün kökleşmesi için CHP’ye büyük görev düştüğünü bugün daha iyi anlıyorum.

Siyasi terbiyenin yerleşmesi için bu partiye mecbur olduğumuzu görüyorum.

Şimdi gelelim ana konumuza...

Düzenin bekçisi

Tarih: 9 Mayıs 1935.

Yer: Ankara.

CHP 4’üncü büyük kurultayını yapıyor.

Bu kurultaya bugünden bakınca aslında bir sorunun da yanıtını buluyorsunuz:

Kemalist Devrim niye yarım kaldı?

Büyük devrimci Atatürk, üstyapı (örneğin harf gibi) devrimleri yaptıktan sonra, altyapı devrimlerini (örneğin toprak reformunu) gerçekleştireceği sırada, 1929 dünya ekonomik kriziyle karşı karşıya kaldı.

1929 krizi, yeniden yapılanan Türkiye’ye “nasıl kalkınacağı” konusunda kafa karışıklığı yaşattı. Aklı Sovyetler Birliği’nin devletçiliğinden, gönlü ise Batı’nın serbest pazarından yana oldu.

1930’lar, CHP içindeki bu iki görüşün birbirlerine üstünlük sağlama mücadelesiyle geçti. Bunun somut örneği 4’üncü kurultayda yaşandı.

(Bu kongrede “Kadınların kıyafetlerine karışmayınız; kadınlar istediği takdirde Halkevleri onlara bedava manto-eşarp verebilir” kararının çıktığını bu sayfada daha önce yazmıştım. (30 Kasım 2008, Hürriyet) CHP’nin kılık kıyafetle hiç sorunu olmadı. 12 Eylül darbecilerinin meselesiydi bu. Neyse...)

Atatürk’ün katıldığı bu son kongrede CHP’de iki grup mücadele etti:

Aferistler/liberaller ve devletçiler.

Devletçilerin başında Başbakan İsmet İnönü; liberallerin başında ise Maliye Bakanı Celal Bayar vardı.

Kürsü tartışmalarında birini eski asker Recep Peker diğerini toprak ağası Emin Sazak temsil etti. Karşıtlık teoriden değil pratik uygulamalardan kaynaklanıyordu. Örneğin kâğıt sanayiini kim kuracaktı? Ya da ithalata sınırlamalar getirilecek miydi? Toprak reformu yapılacak mıydı? Vs.

Başbakan İnönü, ziyaret ettiği Sovyetler Birliği’nin plan anlayışına hayrandı. Devletçilikten yanaydı; toprak reformunu isteyenlerin başında geliyordu. Öyle ki, 1970’lerde Bülent Ecevit’in söylediği “Toprak işleyenin su kullananın” sloganını ilk kullanan İnönü’ydü. “Toprak ürününü ancak bir durumda verir; bu durum da o toprağı işleyenin malı olmasıdır.”

Parti içindeki hizipleşmede Atatürk hangi taraftaydı?

Her iki kesime de aynı mesafedeydi. İnönü’nün katı devletçiliğinden biraz rahatsızdı. Bu nedenle Celal Bayar’ı önce Maliye Bakanı sonra da Başbakan yaptı.

Evet bugünden bakınca 1935 kongresinin CHP’nin kafa karışıklığının miladı olarak görebiliriz.

Aferistler/liberaller yollarını çizip yürüdüler; partiler kurdular; iktidar oldular.

Devletçilerin ise kafası hâlâ karışık!

Gelelim CHP’nin üzerine yapışıp kalmış kurultaydaki ikinci önemli olaya...

Devlet partisi

CHP’nin 4’üncü kurultayında parti tüzüğüne bir madde eklendi: (Madde 95)

“Parti, kendi bağrından doğan hükümet örgütü ile kendi örgütünü birbirini tamamlayan bir birlik tanır.”

Yani başta valiler olmak üzere her bürokrat partili sayılır! Bu kararla ülkedeki tek parti egemenliği doruğa ulaştı.

İşte bu tüzük maddesi yıllardır CHP’nin boynunda bir urgan gibi dolaşmasına neden oldu/oluyor.

Yıllar geçmiştir ama zaman algıyı yok edememiştir. Algıyı yok edecek politikalar üretilememiştir çünkü.

Bu nedenle CHP ne zaman mevcut durumu savunsa bellekler harekete geçirilmektedir. Ve CHP’nin “düzeni savunan-koruyan siyasal duruşu” kamuoyunda yıllardır iktidardaymış gibi algılanmasına neden olmaktadır.

Cumhuriyet’in kazanımlarını sürekli korumada olan CHP’nin bu “süreklilik hali” kamuoyunda partiyi, kötü yanlarıyla da düzenin koruyucu hüviyetine sokmaktadır.

İşte işin bamteli burası.

Çünkü...

Siyasal tarih göstermiştir ki “düzenin bekçisi” imajıyla iktidar olunamıyor.

Seçmen, koruyanı değil; değiştirmek-dönüştürmek-yapmak isteyeni iktidara getiriyor.

Bu nedenle mevcut iktidarın yıpranmasına rağmen, CHP’nin oylarında büyük bir artış olmamasının sebebi bu.

Ne yazık ki kamuoyundaki “mevcut düzeni koruyup kollayan parti” algısı yıkılmadığı sürece, CHP’nin sandıktan birinci parti olarak çıkması zor.

Ayrıca CHP’nin kendini kandırmadan şu sorunun yanıtını da bulması gerekiyor:

Halktaki bir algı yanılması mı? Yoksa gerçeğin ta kendisi mi?

Yeni kurultaya hazırlanan CHP’nin, aşması gereken asıl sorunu bu.

Peki ne yapılmalıdır?

Devrimci parti

Sonda söyleyeceğimi hemen yazayım:

CHP genlerindeki devrimci özüne/kimliğine dönmelidir.

Yarım bırakılmış, dondurulmuş Kemalist Devrim’i tamamlama kararlılığında olmalıdır.

Bu şişmiş, hantallaşmış düzeni değiştirme heyecanını, arzusunu taşımalıdır.

CHP’yi sinikleştiren “bekle gör politikaları” terk edilmeli; “öncü parti” kimliğine bürünmelidir.

Evet...

CHP, Türkiye’nin ikinci büyük değişiminin öncüsü olmalıdır. Radikalleşmelidir. Kemalist Devrim bayrağını, bırakıldığı 1930’lardan alıp yürüyüşe devam etmelidir. Yeteri kadar yerinde saymıştır. Hedef ileri gitmektir.

Ne yapacağı bellidir...

Bu uzun yürüyüşüne özeleştiri yaparak devam etmelidir.

Tarihiyle yüzleşmelidir. Hatalarından ders çıkarmalıdır.

Sürekli geçmiş övgüsüyle bir yere varılamayacağını artık anlamalıdır.

Siyasal inancını sözle değil eylemle göstermelidir.

Bu nedenle...

Yıllar içinde partiye sinsice girip, partinin dinamizmini öldüren “muhafazakârlık virüsünü” ve “liberal-yeni sağ” etkileri bünyesinden koparıp atmalıdır.

Popülizme teslim olup vitrinine yeni yüzler değil, yeni düşünceler koymalıdır.

Siyasal inancından şüphe etmemelidir. Düzen değişikliğinden yana olduğunu bağırmalıdır.

CHP önümüzdeki günlerde yapacağı büyük kongresinde şunu bilmelidir:

İktidarın yolu kafa karışıklığına son vermekten; içindeki safraları atarak, safını netleştirmekten geçiyor.

İktidarın yolu, Kurtuluş Savaşı’yla birlikte yola çıktığı halkıyla tekrar kucaklaşmasını sağlayacak yeni politikalar üretmesinden geçiyor.

İktidarın yolu CHP’yi umudun partisi yapmaktan geçiyor.

İktidarın yolu en az namussuzlar kadar cesur olmaktan geçiyor.

 

İnönü sertlik yanlısı mıydı/images/100/0x0/55ea0b75f018fbb8f866b081

BAŞBAKAN Erdoğan’ın Hitler benzetmesini ele alacak değilim. Başbakan adına talihsiz bir konuşmaydı.

Benim üzerinde duracağım konu başka.

Birileri TV ekranlarında İnönü’nün ne kadar sertlik yanlısı olduğu söylemeye başladı. Bunu dayandırdıkları olay ise Şeyh Said isyanıydı!

Olayların büyümesinin sebebi ılımlı, uzlaşmacı Ali Fethi Okyar’ın Başbakanlıktan alınıp, sertlik yanlısı İnönü’nün Başbakanlığa getirilmesiymiş!

Peki öyle mi?

Şeyh Said isyanı bastırıldıktan sonra, bakın İnönü, “Hatıralar”ına ne yazmış:

“(Şeyh Said’e yönelik) seferberlik bittikten sonra, seferber olarak gelmiş olan kıtaatın yerlerine iadesi icap ediyordu. Bunları geri gönderme kararına vardık. Ordu kumandanı bulunan rahmetli Kazım İnanç Paşa askeri tedbirlerin kaldırılmasında ve kıtaatın yerlerine gönderilmesinde mahzurlar olduğunu ciddi olarak ileri sürdü. ‘Askeri tedbirlerin kalkması zamanı değildir, vaziyeti yakından görüyorum, mesele bitmemiştir, uğraşılacak henüz çok şey vardır, bu mesuliyeti üzerime alamam’ dedi. Bu sebepten aramızda bir ihtilaf oldu.

Halbuki biz bundan sonra asayiş tedbirleriyle işlerin yürütülmesinin kâbil olacağına inanıyorduk. Muharebeden çıkalı daha 2 sene olmuştu. Vatandaşları seferber hayatta tutmak son derece ağır bir yüktü. Ayrıca, vatanda huzur meselesinin büyük askeri tedbirlere ihtiyaç göstermekte devam ettiği kanaatini yaratmamak lazımdı.

Askeri tedbirleri vaktinde alıp vaktinde kaldırmak hükümet için esaslı bir karar konusudur.

Kazım İnanç Paşa’yı vazifeden ayırmaya mecbur olduk.” (s. 466, Bilgi Y.)

Fazla söze gerek var mı?..


HİTLER’E KAHKAHALARLA GÜLDÜ

TARİH, 1941 yazının başıdır.

Naziler Balkanlar’a sarkmışlar, bizim Bulgar hududumuzda mola vermişlerdir.

Türkiye’de bir adam geç saatlere kadar gözünü kırpmamaktadır.

Bu, İsmet İnönü’dür.

Ankara’da, Çankaya’da ve İstanbul’da Dolmabahçe veya Yalova’da olayları hem büyük dikkatle, hem de geniş endişeyle izlemektedir.

Hele haziran ayında tansiyon tamamıyla gerilmiştir. İnönü, Alman ordularının mutlaka harekete geçeceklerini bilmektedir.

Ama, hangi yöne?

Almanlar için iki muhtemel karar vardır: Ya Türkiye üzerinden güneye inmek ya da Sovyetler Birliği’ne karşı taarruza geçmek.

Bilhassa Bulgaristan’daki ajanlarımız oradaki Alman birliklerinin hareketlerinden manalar çıkarıp bu bilgileri günü gününe Türkiye’ye göndermektedirler. Bunlar da değerlendirilerek derhal Cumhurbaşkanı’na ulaştırılmaktadır. Ama haziranın üçüncü haftasına girilirken henüz hiçbir şey kesinlikle belli değildir.

Hitler yüzünü güneye mi dönecektir, yoksa kuzeye mi çevirecektir?

İsmet İnönü Yalova’dadır ve müthiş bir sinir gerginliği kendisine hâkimdir.

Cumhurbaşkanı’nın Özel Kalem Müdürü Süreyya
Anderiman gece-gündüz radyoları dinlemekte bir haber kapmaya çalışmaktadır. Gerçi siyasi sahada ateşin bize sıçramaması için yapılabilecek olan yapılmıştır. Fakat nihayet karar Hitler’in kafası içindedir.

Ve bir sabah, pek erken saatte beklenen haberi Anderiman radyosundan alır. Alman orduları harekete geçmiştir. Kuzeyde Sovyetler Birliği’ne karşı...

Ankara’daki Anderiman derhal telefonla Yalova’yı arar. Haberin İsmet İnönü’ye ulaştırılmasını istemektedir. Fakat Cumhurbaşkanı uyumaktadır. Odasına kim girecek, onu durumdan haberdar edecektir.

Nöbetçi yaverin aklına, o sırada Yalova’da bulunan Ömer İnönü gelir.

Babasını Ömer uyandırır:

“Almanlar Rusya’ya karşı taarruza geçmişler...”

İsmet İnönü bir an oğlunun yüzünü seyreder. Sonra yatağının üzerine bağdaş kurar ve başlar kahkahalarla gülmeye. Bir dakika, iki dakika, üç dakika...

Babasını hiç böyle görmemiş olan Ömer şaşkınlıkla bakar. İsmet İnönü kahkahalarına devam etmektedir.

Bu üzerinden bir kâbus kalkmış olan adamın boşanmasıdır...

(M. Toker, Tek Partiden Çok Partiye,
Bilgi Y.)

Atatürk, İsmet Paşa’nın savaş anlayışı/askerliği için “Dâhidir” der.

Bu konuda da Hitler’e benzemez yani...

X