Bunların hepsi kurmaca!

Bazen çok uyanık geçinen okurlarım çıkıyor arada bir, bana akılları sıra ne kadar uyanık olduklarını anlatmaya çalışıyorlar...

İşte Selçuk G. adlı bir okurum, bana "Bu yazıların hepsini uyduruyorsunuz değil mi? Tam bir ekip işi. Başarılı bir çalışma ama yazık, daha gerçekçi olabilir, daha çok çalışmalısınız" diye yazmış.

Çok güldüm, hem de çok... Doğrusu bugüne kadar, annemden bu yana 40 yıldır bu mektuplara cevap vermişiz. Şu anda 5 bini geçkin mektup var yayınlanmamış elimde, seçim yapmakta zorlanıyorum, keşke gelip bana yardım etseler, birlikte seçebilsek bu mektupları. Hiç de kolay iş değil... Ben günde üç mektuptan yılda hemen hemen 1000 mektup yayınlıyorum... Doğrusu bunca seneye çarpacak olursanız, bunca hikáyeyi uydurabilmek için müthiş bir hayal gücüm olmalı, valla süper bir yazar olabilirdim ve milyarlar vururdum. Üstelik ne yazık ki ekibim yok, sadece tek başıma binlerce okur sorunuyla uğraşıyorum...

Ve de inanın, şu aşağıda sizin için yayınladığım mektup gibi bir mektubu belki kaleme alamazdım. Bu kadar açık yüreklilikle, bu kadar güzel dile getirilmiş duyguları, değil 16 yaşındaki bir genç kızın, olgun yaştaki yazar çizer takımının bile böylesine içten, böylesine olgun ve böylesine güzel ifade edebileceğinden emin değilim.

Bazen inanılmaz mektuplar alıyorum gerçekten ve bu gerçek hayat öykülerine işte çok bilmiş ve uyanık birileri inanmak istemiyor. Sanıyorlar ki, hayat onların küçücük dünyasından, daracık pencerelerinden görünen kısıtlı çevrelerinden ibaret.

Ama hayır... Yine söylüyorum ve hep tekrarlayacağım. Okurlarım benimle gerçek dünyalarını paylaşıyorlar, tüm içtenlikleriyle... Kimselere anlatamadıklarını bana yazıyorlar.

Ve bu öyküler, bazıları kabul etmeseler de, çarpıcı gelse de, onların gerçek dünyası ve asıl toplumumuzun aynası.

İşte anne ve babaların ibretle okuyacakları ve eminim ders alacakları bir öykü bu. Lütfen gözlerinizi biraz da kendinize çevirerek okuyun.

BU BİR YAVAŞ YAVAŞ DELİRME ÖYKÜSÜDÜR

Kimse anlamadı, görmedi... Oysa o söyledi "İyi değilim ben" dedi. "Güçlüsün" dediler... Yanıldılar... Elbet her anne baba ceza verir ama abartıldı. Zaten tam düzgün olmayan psikolojisi alt üst oldu. Artık arkadaşlarınla gezmeyeceksin, dediklerinde o 16 yaşındaydı. Kolay mıydı?.. Bütün yaşıtları hatta ondan küçükler bile arkadaşlarıyla buluşuyorlardı.

Bu ceza erkek arkadaş yüzünden gelmişti ve onlar bu konuda soru sormadan ceza verdiler. Telefonunu da aldılar elinden. Saçmaladılar. Neye yaradı bu cezalar? 16 yaşındaydı o! Hem en deli çağı, hem düşüncelerin oluşmaya başladığı çağlar. Böyle zamanda böyle ceza neye yarardı?

İki şeye sebep oldu bu cezalar: Onu ailesinden uzaklaştırdı. Ailesi ise bunu hiç fark etmedi ama içten koparttı o her şeyi! Onlarsa bunu bile göremeyecek kadar kördüler. İkincisi ise: O giderek delirdi... Düzelmeye toparlamaya çalıştı ama başaramadı. Nasıl başarsın? Öyle yalnızdı ki. 5 aydır yalnızdı o...

Bazen bir arkadaşı gelirdi eve. Zaten bir onu severdi bir teyzesini bir de başına bu olayları getiren o çocuğu... Arkadaşı sık sık gelemiyordu, teyzesi uzakta oturuyordu, çocuğu ise ailesi istemiyordu. Ona iyi gelen her şeye karşıydı ailesi. Her şeye rağmen güçlü duruyordu hayallerinden inançlarından caymıyordu. Konuşacak kimsesi olmadığı için kendiyle paylaşırdı dertlerini.

Ölümü seçmeyecek kadar mantıklıydı

Zaten kime nasıl anlatırdı? 12 yaşına kadar her yaz nefret dolu babaannesinin yanına göndermesinin onda bıraktığı izi. Kim üç ay anne babasından ayrı kalmış, telefonla dahi konuşturulmamış, kim hayatında önem verdiği tek insan kocası olan bir anneyle büyümüş? Kim 16 yaşında delirmiş? Belki vardı onun gibiler ama çevresinde pek çok değildi.

Fazla iyi bir çevrede, fazla kötü bir hayat yaşıyordu. Bu çelişki onu yoruyordu. Tüm bunlara rağmen güçlü başlamıştı. Düzelir diyordu, istediği hayatın hayali ile yaşıyordu. Her sorun bitecekti... Hayallerini yaşamaya başlayacaktı. Herkesin sorunları vardır bunun bilinceydi o sorunlara dayanıklıydı çünkü... İnsan duygularına şekil vererek mutluluğa ulaşabilirdi; buna inanırdı. İnancını kaybettirdiler ona... Mutluluğunu sağlayan duygularını kaybettirdiler.

Şimdi hiçbir şeyi kalmamıştı işte. Artık kendine yardım edemiyordu eskisi gibi. Avutucu düşünceler tükendi, umutları bitti. En çok korktuğu şey olan ölüm bile sempatikleşmişti gözünde. Neyse ki ölümü seçmeyecek kadar mantıklı ve cesurdu.

Şimdi o hem yaşamı istiyor hem de ölümü.

Ailesinden nefret ediyordu

O ailesinden nefret ediyor ama onlara tek kötü söz etmeye kıyamıyor.

O çok arkadaşa sahip ama bir o kadar da yalnız.

Onun pek çok hayalleri var ama hayallerini önleyenler de.

O mantıklıydı ama şimdi, deli.

Hem de bir hiç yüzünden. Ama işte sonuç ortada... Oysa hayat onun hayatıydı. Onun hayalleri onun arzuları onun fikirleri vardı. Kim karışabilirdi ki ona? Oysa herkes karıştı. Ne işe yaradı? Hiç...

Kimi zaman gizli yaptı, kimi zaman hayalini kurmakla yetindi. Zaten önemli olan düşünceleri benimsemekti. Hangi yasak, düşüncelerini değiştirebilirdi ki insanın? Aklından çıkarırdı? Anne- baba nasıl böyle kör olabildiler! Onlar anne-baba olarak mı doğdular? Onların gençlik arzuları olmadı mı hiç? Hiç cezanın nefret uyandıran duygusunu yaşamadılar mı? Hata yapmadılar mı? Cezalardan, yasaklardan kaçıp gizlice dilediklerini yapmadılar mı?

Çocukluğuna dair aklında hep ceza, kavga, içinde kalmış geziler, gizlice yürütülmeye çalışılan sosyal hayat kalan biri nasıl bir yetişkin olur? Hatayı affetmeyen anne babayla büyümüş biri yetişkinliğinde affedilmemiş bütün hataları yapmaz mı? Ve böyle yetişmiş bir gencin sonu nedir? Ben yaşadım, biliyorum, sizlerle de paylaşayım istedim... Eminim beni anne ve babamdan çok daha fazla, çok daha iyi anlayacaksınızdır.

Rumuz: Delirmek...
Yazarın Tüm Yazıları