Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Bülent Ecevit'in babası, Cavit beyin idamında...

Ankara Altındağ'daki Ulucanlar müze cezaevinin karanlık koridorlarında yürüyerek, burada yatmış, idam edilmiş insanların öykülerini okuyarak; 1925-2006 yılları arasındaki sivil tarihimizin özünü de anlayabiliriz. Aydınlarını karanlık zindanlara mahkum eden bir ülkenin tarihi bu.

26/27 Ağustos 1926 gece yarısıydı. Bugün müze olan Ulucanlar Cezaevi’nin önüne, dört darağacı kuruldu. Sehpaya ilk götürülen, eski İttihatçı Maliye Nazırı Cavit bey oldu. İzmir'de Atatürk'e karşı planlanan suikastle ilişkisi olduğu gerekçesiyle Büyükada'daki evinden alındı, önce İzmir'e götürüldü. İttihatçıların önde gelen isimlerinden Dr. Nazım ile birlikte, Ankara'ya getirildi. "Üç Aliler Divanı"diye anılan İstiklal Mahkemesi’nde, diğer iki İttihatçı Nail Bey ve Filibeli Hilmi Bey’le birlikte yargılandılar. Mahkemenin haklarında verdiği idam kararından, haberleri yoktu. İstiklal Mahkemesi kararları, hiçbir onaya gerek olmadan uygulanıyordu. Temyize gidilemiyordu.

İmam, Cavit Bey’e telkinde bulunuyor, birileri de idamlık beyaz gömleği giydiriyordu. Son isteği soruldu. Biraz önce rastladığı hapishane hekimi Fahri beye gözü ilişti. Ona döndü, "Hüseyin Cahit beye selam söyleyiniz. Eşim ve evladımın gözlerinden öpsün..."

O gece, dört İttihatçı'nın ölüm raporlarını düzenlemek görevi, hapishane hekimi Dr.Fahri Bey’e düşmüştü.

Fahri Bey, uzun yıllar sonra, bir askeri darbe döneminde, Ulucanlar Cezaevi’ne konacak olan Bülent Ecevit'in babasıydı.

BİR TARİH RESMİ GEÇİDİ

Ankara'da, ne zamandır ziyaret etmek istediğim mekanlardan birisiydi, Ulucanlar Müze Cezaevi. Müze sorumlusu Zübeyde Karala Uzunoğlu'nun rehberliğinde, eski hapishaneyi dolaştım.

Cavit Bey ve arkadaşlarından bir kaç ay önce de, 4 Şubat günü, sabaha karşı (1926) İskilipli Atıf Hoca ve Babaeski müftüsü Ali Rıza Hoca idam edilmişti.

Albay Talat Aydemir ile suvari Binbaşı Fethi Gürcan ise, bir darbe girişimi sonrasında, 27 Haziran 1964'te, yine burada asılmışlardı.

Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan(6 Mayıs1972), Mustafa Pehlivanoğlu, Necdet Adalı,(8 Ekim 1980) Erdal Eren(13 Aralık 1980), Fikri Arıkan(27 Mart 1982) Ali Bülent Orkan(13 Ağustos 1982), bu cezaevinin avlusunda idam edildi.

NECİP FAZIL'DAN NAZIM HİKMET'E...

Necip Fazıl Kısakürek, Nazım Hikmet, Ahmed Arif, Feride Çiçekoğlu, Fakir Baykurt gibi çok sayıda edebiyatçı da, bu cezaevinin karanlık dehlizlerinde, yıllarını geçirdi.

Gazeteciler; Hüseyin Cahit Yalçın, Metin Toker, Cevat Şakir Kabaağaçlı, Zekeriya Sertel, Ahmet Emin Yalman, Cüneyt Arcayürek de bu cezaevinde yattı.

Bülent Ecevit, Osman Bölükbaşı, Behice Boran, Leyla Zana, Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Muhsin Yazıcıoğlu, Mihri Belli, Hikmet Kıvılcımlı gibi bir çok siyasetçi, Ulucanlar cezaevinin duvarları arasında yaşadı...

Burası, yalnızca siyasilerin kaldığı bir yer değildi. Kendilerini "kader mahkumu" diye tanımlayan kadın ve erkek adli mahkumlar, hırsızlar, cinayet işleyenler, mafya babaları, garibanlar da, bu cezaevinin acısını tatmıştır.

BURADA ÖLEN ÇOCUKLAR İÇİN GELENLER

26 Eylül 1999 gecesi, Ulucanlar Cezaevi’nin 4. Koğuşu, jandarma tarafından basıldı. 10 tutuklu, acımasızca bir saldırıyla, sopalarla, kurşunlarla, bir kısmı kafaları ezilerek, öldürüldü. Olayın sorumlularından biri, o dönemin jandarma subaylarından, yarbay Ali Öz'dü.(Hrant Dink'in öldürülmesinde Trabzon Jandarma komutanı olarak karşımıza çıktı).

Bu katliam, Meclis Araştırma Komisyonu raporuyla da kanıtlandığı gibi, bir devlet katliamıdır. Ne yazık ki, sorumluları bir ceza almadı.

4. koğuşun kapısında, delik yerleri kapatılan kurşunların izleri duruyor. Bu katliamda, yaşamını yitiren gençlerin aileleri, çocuklarının son günlerini yaşadığı 4. koğuşa sık sık geliyor, ranzaların arasında, ziyaret gününde imişçesine dolaşıyorlar.

GEÇMİŞLE YÜZLEŞMEK

Müzenin giriş koridorunda; Deniz Gezmiş’lerle birlikte yargılanırken, kadınlar koğuşunda kalan ressam Sevim Onursal'ın renkli çizimleri asılı. Cezaevi, hamamı, mutfağı, tuvaletleri ve ranzalarıyla sanki yaşıyor gibiydi. Tabii gerçek eşyalar, sergilenenlere göre çok daha eski püskü, odalar bugünküne göre çok daha karanlık ve nemliydi.

Ankara Altındağ'daki Ulucanlar müze cezaevinin karanlık koridorlarında yürüyerek, burada yatmış, idam edilmiş insanların öykülerini okuyarak; 1925-2006 yılları arasındaki sivil tarihimizin özünü de anlayabiliriz. Aydınlarını karanlık zindanlara mahkum eden bir ülkenin tarihi bu.

Hala yüzleşemediğimiz bir tarihten söz ediyoruz. Ulucanlar Cezaevi’nin müzeye dönüştürülmesi, bir yüzleşme adımı olarak da görülebilir. "Biz insanlarımıza bunları yapmıştık" diyoruz açıkça.

Bu yüzleşme, toplumun da ilgisini çekiyor. Cumartesi günü, yoğun bir izleyici kitlesiyle karşılaştım. Hafta içi 600-700 kişinin, hafta sonlarında 1200-1500 kişinin ziyaret ettiği müzeyi, açıldığı 16 Haziran 2011 tarihinden bu yana 500 bini aşkın ziyaretçi gezmiş. Yeni bir müze olmasına rağmen, ziyaretçi sayısı bakımından müzeler arasında, ilk 10 içine girmiş.

Burada kalanların, idam edilenlerin aileleri, yakınları; onların eşyalarını müzeye bağışlayarak, müzeyi zenginleştirmişler. Fakir Baykurt'un daktilosu, Deniz Gezmiş'in hırkası, Bülent Ecevit'in şapkası, Cavit beyin puro kutusu, Hüseyin Cahit Yalçın'ın gözlüğü vb...

Müzeye gösterilen ilgi; toplumun, tarihiyle, acılarıyla yüzleşmeye hazır olduğunu gösteriyor. Siyasetçilerin de, bu gerçeği görerek hareket etmelerini dileriz.

Müzenin yapılmasında büyük emeği olan Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki'ye, tüm projeye emeği geçenlere, Deniz Yavuz ve Zübeyde Karala Uzunoğlu'na teşekkür etmek gerekiyor.

Ulucanlar, bir tarih hesaplaşması...

X