Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Bu hafta size Çin’i anlatacağım

Bayram tatilinde Çin’e gittim. Dünya’nın her yerini dolaşmıştım, ancak yolum bir türlü buralara düşmemişti. Gözlerime inanamadım. Kafamdaki Çin’i aradım, onun yerine karşıma Miami-Los Angeles-Çin karışımı bir manzara çıktı. Bu hafta boyunca politika ile aynı konular yerine bu müthiş ülkeyi ve korku veren izlenimlerimi paylaşmak istiyorum.

Size belki garip gelebilir, gazetecilik hayatımda dünyanın hemen hemen her yerini dolaşmış, ama yolum bir türlü Çin’e düşmemişti. 9 günlük bayram tatilini fırsat saydım ve yakın arkadaşlarla kısa bir Çin turu yaptık.

“Çin’i gördüğümü” iddia etmiyorum. Zira  burası, yaklaşık 1,5 milyar nüfusuyla zaten kendi başına  bir kıta. Beijing (Pekin)- Şanghay- Suço’yu görmekle yetindik. Ancak gördüklerim beni o kadar şaşırttı, o kadar etkiledi ki, Bayram ertesi dönüp dolaşıp yine eski iç politika konuları yerine, bu hafta sizinle Çin izlenimlerimi paylaşmak istedim.

İstanbul’dan Beijing direkt THY ile 8 saat.

Uçak inişe geçtiği sıradaki beklentim, muazzam pirinç tarlaları ve küçük çapalarıyla çalışan Çinlilerdi. Beni Çin konusunda  çok geride kalmakla suçlayabilirsiniz, ancak kafamdaki imaj böyleydi. Müthiş kalabalık caddeler, yüzbinlerce bisiklet  üzerinde dolaşan  milyonlarla karşılaşmayı bekliyordum.

İlk şoku, havaalanında yaşadım.

Aman Allahım nedir o?

Ne biçim şey?

Olimpiyatlar için yapılmış. Bunun kadar güzel, modern çizgilerle, Çin motiflerini  bir arada toplayan bir inşaat görmedim.

Uçaktan çıktıktan sonra, bagajlarımızı alacağımız yere kadar yaklaşık 15 dakika yürüdük, trene binip bir başka bölüme geçtik ve sonunda valizlerimize kavuştuk.

Sanki havaalanı değil, büyük bir şehirden  çıkmış gibiydik. Beijing’in 15 yıl sonraki kapasitesi hesap edilerek inşa edilmiş. Müthiş bir renk cümbüşü ve derinlik, bambaşka bir hava yaratmış.

Sürprizler şehre doğru yola çıktıktan sonra başladı.

Ne beklersiniz?

BEİJİNG’E İNİNCE ŞOK GEÇİRDİM

Fakir mahalleler, hatta gecekonduların arasından geçip, başkent’in zengin ve modern bölgesine girmek ve otelimize varmayı beklerken, kendimizi 4-5 şeritli oto yolların ortasında buluverdik. Ne gecekondu, ne dökülen mahalleler... 1 saatlik yolda, sadece  göz kamaştırıcı dev gökdelenler ve bitmek bilmeyen dev oteller...

Daha da ilginç olan, bunca inşaata rağmen, kent yemyeşil. Otoyolların kenarlarında çiçekler ve özellikle dikildiği  besbelli ağaçlar. Böylesine bir  taşlaşma, ancak aynı zamanda da yeşilliği hiçbir yerde görmedim.

Diğer bir sürpriz, Beijing’in temizliği idi.

Unutmayalım ki, burası 16 milyonluk bir kent. Buna rağmen, sokaklarda tek bir çöp yok. Aramızda “ herhalde çok ceza verildiği için insanlar korkuyordur” diye konuştuk.  Merak edip sordum. Bizi dolaştıran rehber “okuldan  itibaren bize, yeri pisletmenin ne kadar kötü birşey olduğu öğretilir. Kimse, çöp atmaz” demez mi, birbirimize bakışmakla yetindik.

Beijing’in böylesine değişimi, 2000 yılından itibaren başlamış, hem 2008 olimpiyatlarına hazırlık, hem de başkentin giderek büyümesi üzerine, inanılmaz bir inşaat yarışına  girilmiş. Hala da sürüyor.

Eski Beijing’den (eski dediğimizde, 1980’lerden söz ediyorum)  hemen hemen hiçbir şey kalmamış gibi.

İşte, bir başka sürprizde buydu...

“Eskiyi” maalesef büyük  oranda yok etmişler.

Özellikle şehrin göbeği tümüyle yeni ve modern binalarla dolu. Daha önce dediğim gibi, sanki Beijing’de değil,  Los Angeles veya New York’ta dolaşıyor gibi hissediyorsunuz.

BU MAĞAZALARDA KİM ALIŞVERİŞ EDİYOR?

Aman Allahım nedir bu mağazalar?

Bu ne zenginlik?

Bu malları kimler alıyor?

Avrupa ve Amerika’daki hangi markayı biliyorsanız, hepsi Beijing’in göbeğindeki yüzlerce mağaza ve büyük alışveriş merkezine yayılmış.

Ama herşeyden söz ediyorum.

Elektronikten giyim kuşama, kozmetikten mücevherata kadar.

Herşey yabancı.

Herşey, Çin standartlarına göre pahalı.

Herşey birbirinden güzel.

Üstelik, herkes herşeyi satın alıyor.

Şaşkınlık içine düştüm.

Hala da, bu mekanizmanın  nasıl döndüğünü anlayabilmiş değilim.

Yüzbinlerce bisikletliyi de bulamadım. Onun yerine, yeşil dahi yansa yayaların arasından geçmeye çalışan yüzbinlerce otomobil ile karşılaştım.

Otele yerleşmemle kendimi dışarı atmam bir oldu. Eski Çin İmparatorluğunu  görmek istiyordum.

Dolaş dolaş, birkaç eski bina ve sarayın dışında hiçbir şey bulamadım. Zaten Mao’nun  resimleri sadece paralarda kalmış, bir de, yaş ortalaması 60 olanların,  mezarını ziyaret için oluşturdukları uzun kuyruk...

HEM KOMİNİST REJİM HEM LİBERAL EKONOMİ

Çin, inanılması zor bir karışım.

Hala, Komünist Parti tarafından yönetiliyor. Lider, partiden çıkıyor. Son derece merkezi bir yönetim, çok yavaş ilerleyen bir bürokrasi, buna karşılık serbest bir ekonomi ve son derece canlı bir toplum. Bu toplumun bir bölümü çok zengin, büyük bölümü fakir. 30 milyon kişi, yoksulluk çizgisinin altında yaşıyor.

Çin’in zayıf karnı bu gelir farkı. Uzun vadede nasıl çözüm bulacaklar, kimse bilmiyor.

Şu sıralarda tek düşünülen, büyümek ve zenginliği mümkün olduğunca yayabilmek.

Ertesi gün, büyük heyecanla Çin Seddi’ne hareket ettik. Yıllar boyunca kitaplarda  okuduğum, filmlerde gördüğüm, dünya’nın 7 harikasından birine gitmenin heyecanı içindeydim...

Rehberimiz, “İşte Çin Seddi” dediğinde gözlerim faltaşı gibi açıldı...

Yeni bir sürprizle karşı karşıya idim.

X