"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Bu bir baba-oğul röportajıdır

Babalar ve oğulları hep ilgimi çekmiştir. Onların ilişkileri ve ilişkisizlikleri.

Hasan Bülent Kahraman’ın, denizde kalp krizi geçirip 45 gün komada kaldıktan sonra hayatını kaybeden babasına dair yazdıklarını merakla okudum. O zaman düştü aklıma bu röportajı yapmak. Hepimizin öyle ya da böyle annemizle ya da babamızla meselelerimiz var, işte o meseleler biraz da bizi şu an olduğumuz insanlar yapıyor. Bu da bana son derece büyüleyici geliyor. Aşırı bilgili bir adam Hasan Bülent Kahraman. Beni uyardılar, "Müzede bir resmin önünde 20 dakika konuşabilen biriyle röportaj yapacaksın, hazırlıklı ol!" diye. Ağır entelektüel yani. Saymakla bitmeyecek /images/100/0x0/55eaf640f018fbb8f8a1f1f1kadar çok kitabı var. Üniversitede sevilen bir hoca. Sabah Gazetesi’nde köşe yazıyor. Daha önce Radikal’de yazıyordu. Her yazısı beni yakalamıyor ama bazen, bir cümlesi yoluma acayip ışık tutuyor. Fildişi kulesinde yaşayan çok yalnız ve sevilesi bir adam. Benim kendisi hakkında naçizane izlenimim bu. Ama kendisini isteyerek o kuleye hapsetmiş. Babası da, kendisi de fevkalade ilgimi çekti. Ayıptır söylemesi sevgilisi de. Çünkü o sevgili, Hasan Bülent Kahraman’dan hamile kalıyor ve "Ben bu çocuğu doğuracağım!" diyor. Şu an 7 aylık hamile. Bu zaten başlı başına bir tartışma konusu. Hayatınızdaki kadın, size rağmen hamile kalırsa ve ben doğuracağım, derse ne yaparsınız? Bu okuyacağınız röportajda bu meseleye Kahraman’ımın izin verdiği ölçüde girebildim. Bana vakit ayırdığı için kendisine teşekkürü borç biliyorum...

Baba deyince zihninizde beliren şey?

- Korumaya, büyütmeye, biçimlendirmeye dönük, güçlü ve güvenilir bir imge.

Nerede duruyor güçlü imge? Kütüphanenin yanında mı mesela? Ayakta mı?

- Yok hayır. Bir masanın arkasında oturuyor, ya da bir koltukta. Bacak bacak üstüne atmış vaziyette. Elinde bir dergi ya da kitap var. Sürekli yazıyor, çiziyor. Cumhuriyet döneminin bütün olumlu katkılarıyla yetişmiş biri. Soyu tükenmiş bir neslin ürünü. Hayata onur, direnç, irade ve dürüstlük olarak bakıyor.

Sevgi?

- Ha o ayrı mesele, babamın beni kucağına aldığını hatırlamıyorum. Başımı bile okşamazdı. En fazla, yaptığımız uzun yürüyüşlerde elini omzuma koyardı. Ya da sofrada bir soru sorulmuşsa, ben de akıllı bir cevap vermişsem, elimi sıkardı. Bir çocuk düşünün, fiziksel temastan tamamen yoksun, hiç öpülmüyor, okşanmıyor, kucağa alınmıyor, omuza tırmandırılmıyor, buna rağmen bir sevgisizlik hissetmedim.

Babayı hatırlatan koku?

- Kitap kokusu. Ben de bağımlısıyım şimdi.

En çok hangi görüntüsü size etkiler?

- Karşıdan yürüyerek gelmesi. Heybetli bir adamdı. Müthiş bir sükunet ve kararlılık içinde gelirdi. Bir de iyi giyinirdi. Ben de iyi giyinmeye çalışıyorum.

Babanızı kaç yaşında dondurmak isterdiniz?

- 50’li yaşlarında.

Babanız hayattaki rol modeliniz miydi?

- Evet, o ve Attila İlhan.

En çok nesine hayrandınız bu iki adamın?

- İkisi de kendilerine anlatılan zor, uzun ve karmaşık sorunları dinler ve bir tek cümle söylerlerdi. Ne olurdu biliyor musun? Birden bire, evrenin, insanlığın ve tarihin bütün sırları gözünün önünde, Yahya Kemal’in tabiriyle, beyaz mermerler gibi açılırdı. Bir tek cümle ya da küçük bir tanım ve her şey yerli yerine otururdu. Bazı insanlar, hayatı daha basitleştirmeye, sadeleştirmeye; bazıları ise daha karmaşıklaştırmaya dönük olarak yaşarlar. Onlar birinci gruba aitti.

Siz?

- Hiç şüphe yok ki ikinci gruba aidim!

Babanızın asla unutmayacağınız öğüdü?

- "Bir şey seninle de sensiz de olacaksa, varsın seninle olsun!" derdi. Bir de "İnsan zorluklarla uğraşa uğraşa onların bir parçası haline gelir." Onun için zorluklardan kaçmak bir erdemdi. Babam insanları severdi ama insan ilişkilerini sevmezdi.

Elinizde olsa babanızın hangi özelliklerini değiştirmek istersiniz?

- Seyahat sevmezdi. Dışarı çıkmayı sevmezdi. Evinde kitaplarıyla olsun ve karısıyla. 60 senelik bir evlilik. Toplam birbirlerinden ayrı geçirdikleri süre bir ay bile değil. Babamın hayattan daha fazla zevk alan biri olmasını isterdim.

Küçükken kiminle konuşur, dertleşirdiniz: Annenizle mi, babanızla mı?

- Hiç kimseyle hiçbir şey konuşan biri olmadım. Ben kendi meselesini, kendi halleden bir adam oldum. Daima yalnızdım. Yalnızlığı ben seçtim. Gerçi babam buna üzülürdü, bunun yanlış olduğunu, neşenin, mutluluğun, sevincin hayatın bir parçası olduğunu söylerdi. Ama o da eğlenmeyi sevmeyen bir adamdı.

Peki siz baba-oğul birlikte eğlenmek için ne yapardınız?

- Edebiyat konuşurduk, ya da şiir ezberlerdik. Bazen de matematik problemi çözerdik. Birlikte Divan edebiyatı okuyup, Osmanlı müziği dinlediğimiz de olurdu. Top oynamak, maça gitmek bu tür şeyler bana uzaktı.

Siz, babanızın olmanızı hayal ettiği adam oldunuz mu?

- Fazlasıyla. Babam, beni şu an olduğum kişi yapmak istedi. Ama itiraf ediyorum, ben böyle bir adam olunca da "Galiba bu biraz fazla oldu!" dedi. Beni başka bir yöne çekmeye çalıştı ama iş işten geçmişti. Ben hayata yaşlı gelmiş olanlardanım. Edebiyatla uğraşanlar, insana ait bilgiyle ve sezgiyle dünyaya gelirler. O zaman da ne yaşlarının insanı olurlar ne de gündelik hayatın. Ben de öyleyim, doğuştan yaşlı!

Sizinle sevgili olmak nasıl bir şey?

- Çok zor.

Neden?

- Çünkü babam gibi ben de kendime ait olan hayatı yaşamak istiyorum. Bir nüfuza, sızıntıya izin vermiyorum.

Aşk kabiliyettir

"Her şeyi bilen adam" olmak sıkıcı değil mi?

- En zoru insanın kendini bilmesi, onu bileyim yeter!

Sanat, sanat tarihi, siyaset bilimi, resim, edebiyat, sinema, kültür tarihi... Nasıl bilebilirsiniz ki bunların hepsini?

- Çünkü bu saydığınız şeylerin eğitimini aldım. Her biriyle ilgili kazandığım formasyonlar var. Sanat tarihi çalıştım. İktisat master’ı yaptım. İnşaat mühendisliği okudum. Siyaset bilmi doktorası yaptım. Üçer beşer sene bunların her birine zaman ayırdım, kendimi yetiştirdim. Belli sentezler, perspektifler geliştirdim. Sanat tarihinden bir şeye bakarken yaptığım sentezle politikada bir şeye bakarken yaptığım sentezler birbirinden çok farklı değil.

Size boşuna "malumatfuruş" demiyorlar yani, aşırı bilgili...

- Ben çok okurum. Bu benim mesleğim. Hayatta sadece okurum, yazarım, ders anlatırım, film izlerim, CD dinlerim, bunun dışında da hiçbir şey yapmam. Yapmak da istemiyorum. Elektrik düğmesine basmak dahil. Bir de aşk ve kadınlar var. Aşk bir kabiliyettir. Bazı insanlar o aşk kabiliyetiyle yeryüzüne gelirler.

Siz?

- Ne yazık ki benim o kabiliyetim yok. Ama kadınları hep çok sevdim.

Peki bu kadar çok şeyi bilebilmek için kendinizi yetiştirirken neleri ıskaladınız?

- Hayatı, uykuyu, her şeyi ıskaladım ben!

Türkiye’nin Foucault’su olarak tanımlanıyor olmak size gurur veriyor mu?

- Bilmem, beni çok ilgilendirmiyor. Ben varken Foucault yoktu, dolayısıyla benim için rahat. Fiziksel benzerlik de var diyorlar, onun için de yapabileceğim bir şey yok.

Birden gitmesi mi, gözünün önünde tükenmesi mi

Babanızı nasıl kaybettiniz?/images/100/0x0/55eaf641f018fbb8f8a1f1f3

- Denizde yüzerken enfarktüs geçirmiş, "A Hüseyin Amca, batıp batıp çıkıyor!" demişler, meğer o esnada boğuluyormuş. Sudan çıkarıp 40 dakika kalp masajı yapmışlar, kalp tekrar çalışmış ama tabii beyin ölümü gerçekleşmiş: Bitkisel hayat. 45 gün yoğun bakımda kaldı ve sonra aramızdan ayrıldı.

Denizle arası nasıldı?

- Dünyanın en iyi yüzücülerinden biriydi. Denize girdiği zaman 1000 kulaç atmadan sudan çıkmazdı. Boğularak ölmesi şaka gibi yani.

En son ne zaman konuştunuz?

- Denize girmeden 15 dakika önce. Gazetede o gün çıkan yazımı tartıştık. "Gelince konuşuruz baba" dedim. Ben annemle babamı Marmaris’e yazlığa getirmiş, sonra İstanbul’a dönmüş, oradan da Almanya’ya gitmiştim. İlk uçakla geri döndüm tabii.

Ağladınız mı?

- Hayır. Ben böyle zamanlarda apoletlerimi takıp, kurmaylığa başlıyorum. Profesör arkadaşlarımı aradım bilgi aldım. Aklımca durumu kontrol altına almaya çalışıyorum.

Aldınız mı?

- Yok canım. Kardeşim arayıp, babamın hastaneye kaldırıldığını söyleyince, ben bu işin bittiğini anladım. 45 gün boyunca babamı bitkisel hayatta gördüm. Koma dediğimiz durum. Orada, o yatakta çok kendisi olarak yatıyordu, o süre zarfında değişecek mi diye onu dikkatle inceledim ama hayır o mağrur ifadesi hiç değişmedi. Fakat sağına, soluna hortumlar, tüpler takılıyor, elleri, kolları şişiyor. Koma aynı zamanda bir insanın tükenişinin süreci.

Deselerdi ki "Babanızı bu halde 3-5 yıl daha yaşatabiliriz..."

- Ben istemezdim. Aile olarak onun istemeyeceğine de karar verdik. Bülent Ecevit’in koması 6 ay sürdü mesela, çok zor olmalı...

Gitmek isteyen kişiyi, ölümle yaşam arasındaki istasyonda tutmak gibi mi?

- Aynen. Bana acıklı geliyor ama herkesin kararına saygım var.

Peki "45 gün komada kalacağına o anda ölseydi!" diye hiç geçti mi aklınızdan?

- İtiraf ediyorum ki geçti. Hayatı boyunca hep vakur, mağrur ve heybetli olmuş birinin bir anda gitmesi mi, gözlerinizin önünde tükenmesi mi? Bence o an gitmesi. Uzayan dönemlerin geride kalanlar açısından avantajı oluyor tabii, kendinizi sevdiğiniz kişinin ölümüne hazırlayabiliyorsunuz.

Bir insan ne hissediyor babası ölünce?

- Morgdayken Süleyman Demirel aradı ve dedi ki: "Bir zamandan sonra insan babasıyla arkadaş oluyor!" Evet, gerçekten öyle olmuştu. Çok çok yakın bir dostumu kaybetmişim gibi derin bir sızı hissettim. Tarifi zor. Babalık imgesi tuhaf bir şey, biraz tanrısal bir imge. Baba olmayı seçmek de öyle.

O yüzden mi baba olmak istemiyorsunuz?

- Ben zaten babayım. Eski sevgilimin oğlu, ben onu tanıdığımda 2 yaşındaydı, şimdi 26. Doktorasını yapıyor. Annesiyle ilişkimiz 10 sene sürdü ama oğlumla hep devam etti. Benim bir çocuğum var yani.

Şimdi bir tane daha geliyor. Biyolojik olarak da baba olacaksınız.

- Ama bu durum, benim tercihim değil. İnsanların baba olmak için bir sürü gerekçesi vardır, soyun aktarılması gibi şeylerden bile söz ederler. Benim hiçbir zaman, "Bana ait olanlar, benden sonrakilere geçsin" gibi düşüncelerim olmadı. Bana ait olanlar zaten kitaplar aracılığıyla geçer. Çocuk istemedim ben.

Vazektomi yaptırsaydınız.

- Alzheimer’a yol açtığına dair bulgular var.

Başka doğum kontrol yöntemleri de var...

- Bunları konuşmayacağız herhalde!

Ama ortada bir gerçek var: Sevgiliniz sizden 7 aylık hamile.

- Bakın beraber olduğum insanla, hatta hayatıma giren diğer bütün kadınlarla bunu defalarca tartıştık ve ben her defasında hayır cevabını verdim. Ben çocuk- mocuk istemiyorum. Ama bu olayda benim fikrim sorulmadı.

Sizi seven bir kadın baba olarak sizi seçmiş.

- Ne dememi istiyorsunuz? Müteşekkir olduğumu mu? Ben kendi hayatımı kendimle yaşamak ve kendimle tamamlamak istiyorum. Bir de işin gerçeği, bir çocuğa, doğru dürüst babalık yapabilecek yaşı geride bıraktığımı düşünüyorum. Benim açımdan yanlış, çocuk açısından da yanlış.

İsteseniz de istemeseniz de iki ay sonra çocuğunuz dünyaya gelecek. Bir erkek ne hisseder böyle bir durumda?

- Korkunç bir pranga. Bu, beni kendi hayatım dışında bir hayata mahkum etmek. Ama sana rağmen böyle bir şey yaşanıyorsa, yapacak bir şey yok. Ne yapabilirsin ki?

Hukuki gereklerini yerine getireceksiniz öyle mi?

- Elbette. Başka çarem yok. Üstelik bana yakışan da odur.
X