Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Bir yargı kıyaslaması: ABD’de birikmeyen Türkiye’de neden tıkanıyor?

YARGIDAKİ sorunları, bir türlü sonuçlanmayan dosyaları, Yargıtay’daki tıkanıklığı ve en önemlisi geciken adaleti konuşuyoruz, çözüm yolları arıyoruz.

Geçen gün Yargıtay Başkanı çıktı, istinaf mahkemelerinin bir an önce hayata geçirilmesini istedi. Evet 2005’te Türkiye yerel mahkemelerle Yargıtay arasında bir ara temyiz işlevi görmek üzere bu mahkemeleri kuran yasayı çıkardı ama aradan geçen beş yılı aşkın sürede yasa hayata geçmedi.
Öte yandan hükümet kanadının bugün yaşanan tıkanıklığı aşmak için Yargıtay’a en az on yeni daire daha eklemeye hazırlandığı da anlaşılıyor.
Bana soracak olursanız kısa dönemde sorunu çözmek için Yargıtay’daki daire sayısını en az ikiye katlamak gerekir, orta uzun vadede ise istinaf mahkemeleri dahil bir dizi formülü tartışmak gerekiyor.
Yargıtay Başkanının verdiği rakamlara göre yılda 1 milyon 600 bin dosya geliyor Yargıtay’a ve bunların yaklaşık yarısı da sonuçlandırılıyor. Öteki yarısı bekliyor, birikiyor. Birike birike dağlar oluşmuş durumda.

Bir yargı kıyaslaması: ABD’de birikmeyen Türkiye’de neden tıkanıyor

Bizim Yargıtay’ımızda halihazırda 253 yüksek yargıç görev yapıyor, kararları onlar veriyor.
Sorun tek başına Yargıtay üyesi yargıç sayısının azlığı, daire sayısının azlığı ile açıklanabilir bir sorun değil bence. Taa en başa dönüp, ‘Bizde neden yılda 1 milyon 600 bin dosya Yargıtay’a kadar geliyor’ sorusunu sormak lazım.
Gelin minik bir kıyaslama yapalım önce. Amerika Birleşik Devletleri’nin nüfusu bizim nüfusumuzun dört katından biraz fazla. Bu ülkede, bizdeki Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi’nin görevini Yüksek Mahkemeler yapıyor. Her eyaletin bir Yüksek Mahkemesi var, bir de federal Yüksek Mehkeme. Bu mahkemeler genellikle 11 üyeli. Yani, koca Amerika’da 500’den biraz fazla Yüksek Mahkeme üyesi yargıç var.
Türkiye’nin nüfusu ABD’nin dörtte birinden az, bizde 253 Yargıtay, 150 civarında Danıştay ve Anayasa Mahkemesi üyesiyle neredeyse ABD kadar yüksek yargıca sahibiz. Bir de buna istinaf mahkemesi yargıçları eklenirse bizim yargıç sayımız ABD’yi geçecek, dörtte birlik nüfusumuza rağmen.
Ama buna karşılık ABD bir ‘mahkemeler’ ve hukuk ülkesi, Türkiye ise hala adaletini arıyor, iktidar partisinin adında bile ‘Adalet’ kelimesi var.
Onların daha az insanla becerdiğini biz daha fazla insanla neden beceremiyoruz?
Basit bir sebebi var: Orada temyiz edilen ve yüksek mahkemelerin incelemesine sunulan dava sayısı Türkiye’dekinden çok daha az.

Gerek hukuk gerekse ceza mahkemelerinin alanına giren pek çok durum, iki tarafın bir ceza veya tazminatta anlaşmasıyla, yani temyize gidilmeyecek şekilde çözülüyor zaten. İlk derece mahkemelerin yargıçları usul hukuku konusunda çok hassaslar, o yüzden temyizde usulden bozulan dava olmuyor gibi bir şey.
Orada ülke veya eyalet çapında her türlü bilirkişilik görevini yapan ‘Adli Tıp’ diye bir kurum yok, davalarda taraflar kendi bilirkişi incelemelerini yaptırıyor, hangisinin daha doğru olduğuna mahkemede karar veriliyor.
Orada ‘adli kolluk’ diye bir kavram var, savcı soruşturmaları çok daha hızlı yapılıyor, avukatların delil toplama yetkisi bizdeki gibi göstermelik değil, savcının ve avukatın elindeki tüm delilleri anında karşı tarafla paylaşması şart, bizdeki gibi son dakikada şapkadan deliller çıkmıyor.
Kıyaslamaya daha devam etmeyeceğim, çünkü belki zaten haksızlık yapıyorum Türkiye’yi Amerika ile kıyaslamakla ama bizde yargının yavaşlığı ve dolayısıyla hızlanması gereği tartışmasının daha yeni başladığını hatırlatmam gerek.
Bu tartışma adam gibi yapılmalı, gerçek akademik katkılarla ilerlemeli, amaç bağcıyı dövmek değil üzüm yemek olmalı.

Türklükle malul olmak: Üst sınırı hak saymak!

BEN ortaokul ve lisede okurken bir öğrenciye verilen maksimum devamsızlık süresi 20 gündü. Eğer 20 günden fazla devamsızlık ederseniz ve bu devamsızlığı tıbbi bir nedene bağlayan bir doktor (bazen de hastane heyet raporu) raporunuz yoksa sınıfta kalırdınız.
Bakardım, etrafımdaki bütün arkadaşlarım bu maksimum devamsızlık süresini bir ‘hak’ gibi görürlerdi; sanki yıllık izin hakkı gibi. Ve yıl sonunda 20 günlük ‘hak’larını tamamlamak için okuldan kaçarlardı.
Oysa, izaha bile gerek yok, bu bir ‘hak’ değil, 20 gün okula gelmemezlik yapmak zorunda değilsiniz!
Şimdi benzer bir bakış açısını tutuklama sürelerinde görüyorum. Yasa demiş ki, ağır cezalık suçlarda en fazla 2 yıl tutuklu kalabilir bir sanık. Burada yazan ‘en fazla’ kalıbı hiç okunmuyor ve bu süre doğrudan ‘2 yıllık tutuklama HAKKI’ diye yorumlanıyor.
Sonra yasa bir ayrım getirmiş, zorunlu hallerde toplam 3 yıl uzatma öngörmüş. Bizim mahkemelerimiz hemen bunu 2 yıl artı 3 yıl uzatma diye okuyor. Ve elbette bu da bir ‘HAK.’
Etti mi size sanığı 5 yıl tutuklama HAKKI.
Sonra başka bir madde özel yetkili mahkemelerde yargılananlarda bu sürenin iki kata kadar artabileceğini söylüyor. Üstünde düşünmeye bile gerek yok: 10 yıl tutuklama HAKKI.
Kimsenin aklına ‘Yahu bunlar maksimum süreler, mecbur değilsiniz bu sürenin tamamını kullanmaya’ demek gelmiyor.
Dünyada başka ülke var mı acaba tutuklama süresine sınır getiren? Pardon, biz sınır falan getirmedik, mahkemelere o kadar süreyle insanları tutuklama HAKKI verdik, pardon...
X