"Mehmet Y. Yılmaz" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Mehmet Y. Yılmaz" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Mehmet Y. Yılmaz

Bir provokasyonu dile dolamak

“CAMİDE bira içtiler” Başbakan’ın ağzında sakız hale geldi ve bu yolla inanmış insanlar kendileri gibi olmayanlara düşman hale getirilmeye çalışılıyor.

AB Bakanı Egemen Bağış, Gezi Parkı eylemcilerinin ne kadar kötü insanlar olduğunu ispat etmek için AB büyükelçilerine aynı şarkıyı çalmış.
Ayakkabılığın üzerinde ezilmiş bira kutusundan başka bir şey gösterememiş ama!
İnsanın birazcık aklını kullanması, bu iddianın nasıl bir palavra olduğunu ve o ezik teneke kutunun oraya sırf provokasyon için konduğunu bulmasına yeterdi oysa.
Ağır bir gaz saldırısına maruz kalmış, yaralanmış insanlar can havliyle camiye sığınırlarken yanlarında bir de âlem yapmak için bira mı getireceklerdi?
Öyle bir ortamda bunu kim akıl edebilir, akıl eden çıksa orada toplananlardan hangisi bunu hoş görebilir?
Ama bunu düşünmek yerine hassasiyetleri kaşımak Başbakan’ın işine daha çok geliyor, çünkü amacı toplumu ikiye bölmek, iktidarını korumak uğruna topluma nefret tohumları saçmak.
Oysa Türkiye’de AKP döneminde “camiye saygısızlık” olarak niteleyebileceğimiz çok olay oldu, bugüne kadar bunların konuşulduğunu bile duymadık.
Cami yaptırma derneklerinin sahte makbuzlarla para toplaması, cami tuvaletlerindeki uyuşturucu satışı–kullanımı ve tecavüz girişimleri gibi saygısızlıklar ve suçlar üçüncü sayfa haberi olmaktan ileri gidemedi.
Bir camide işlenebilecek en ağır suç sayılması gereken cinayet ve linç, üstelik önemli bir tarikatın camisinde işlendi, üzerinde durulmadı bile.
Bir provokasyon olduğu çok açık ezik bir kutunun camideki ayakkabılığın bırakılmasının en önemli konu haline gelmesi, toplumu bölme çabasından başka neye hizmet eder ki?

Eski filmi başa sarmayalım

POLİSİN kendisinden beklenen görevi yerine getirebilmesinin bir tek yolu vardır: Toplum polise saygı duymalıdır!
Polis gücü istediği kadar korkutucu olsun, toplumda bir saygı uyandırmıyorsa, görevini tarafsız şekilde yerine getirdiğine kimse inanmaz, polis uygulamaları her zaman tartışılır hale gelir.
Bir gazetede köşe yazmaya başlayalı aşağı yukarı 18 yıl oluyor. Sırasıyla Posta, Radikal, Milliyet ve şimdi de Hürriyet.
Bütün bu süre boyunca bunu yazdım: İşkence ve kötü muamelenin ağır şekilde cezalandırılmadığı bir toplumda bu tür insanlık dışı uygulamaları bitirmek mümkün değildir.
Bunu yazmak, bunu takip etmek polisi itibarsızlaştırmak değildir.
Tam tersine! Bizzat polisler de işkence ve kötü muamele ile mücadele etmelidirler ki toplum onlara saygı duysun, onları kendi yanında hissedebilsin.
Gezi Parkı eylemlerine müdahale sırasında aşırı güç kullanımının tek sorumlusu elbette polisler değildi.
Başbakan zaten bunu saklama gereği de duymuyor, gösterilere böyle müdahale edilmesini bizzat kendisi emretmiş. Sorumlu Başbakan ve İçişleri Bakanı’dır.
Böyle bir emrin varlığı, sokaklarda insanların öldüresiye dövülmesini, genç insanların ağır travmaya maruz kalmalarını açıklamaya yetmez. Evlerinin içine bile gaz fişeklerinin atılmasını, kapalı alanlarda gaz kullanılmasını mazur göstermez.
Belli ki Türkiye’de polisin çok eskilere dayanan (Başbakan mutlu olsun, bu onu rahatlatacak ise tek parti dönemine dayandığını da söyleyebiliriz) alışkanlıkları devam ediyor ve bunun bir türlü kırılamamış olmasının nedeni şiddetin, işkence ve kötü muamelenin önlenmek bir yana, teşvik ediliyor olmasıdır.
Elbette polis teşkilatının tümü böyledir diyemeyiz. Kuşkusuz ki bu tür uygulamalara karşı olan polislerin sayısı, bu tür uygulamaların içine girenlerden çok çok daha fazladır.
Ama içlerindeki çürük yumurtaların varlığı bütün bir teşkilatın prestijini eziyor, güven ve saygı duygusunu yok ediyor.
AKP iktidarı ile birlikte polis teşkilatının daha siyasallaştığını, tıpkı Başbakan gibi halkın bir bölümüne “onlar” diye baktığını görüyoruz.
Polis Akademisi’nin mezuniyet töreninde, esasen bir siyasal kişilik olan Başbakan’a mezun olan polislerin “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye tezahürat yapması, işin nereye geldiğini ve giderek de vahimleşmekte olduğunu gösteriyor.
Siyasallaşmış bir polis gücünün ne demek olduğunu ve nelere yol açabileceğini 12 Eylül öncesinde yaşadık, aynı yere geri dönmeyelim.

Sorularımı yine hatırlatıyorum

1– “Sayıları 70 ile 100 arasında, üstleri çıplak, elleri eldivenli, başlarında garip sargılar olan erkekler” neden hâlâ yakalanamadı?
2– Bu saldırganların bir yaşlı adam ve kızını da “öldüresiye” dövdükleri ileri sürülüyor, hastanelerde ya da acil servis ambulanslarında bu kişilerin kayıtları neden bulunup ifadeleri alınmadı?
3– Yıldız Teknik Üniversitesi’nin ırkçı nefret suçu işleyen profesörü Ahmet Atan hakkında üniversite, YÖK ve savcılık nasıl bir işlem yaptı?
4– İstanbul Büyükşehir Belediyesi, bu ırkçı profesörü “danışman” olarak tutmaya devam edecek mi?
5– Irkçı nefret suçu işleyen küfürbaz güreşçi Rıza Kayaalp hakkında GSGM ve savcılık nasıl bir işlem yaptı?
6– TOMA’ların sularına kimyasal gaz doldurarak halkı “yakma” emrini kim verdi? Savcılık, TOMA’ları kimyasal silaha dönüştürenler hakkında soruşturma başlattı mı?

X