Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

‘Bir kadın cinayeti daha’ haberinden önceki son çıkmaz!

“Beni bıçakladı, sakat bıraktı. Bir gece bile cezaevinde yatmadı. Osman arkamda Azrail gibi dolaşıyor, öldürüleceğim günü bekliyorum.”

Medyada “Bir kadın cinayeti daha” haberlerinden önceki son çıkmaz bu. Arada bir değil, münferit değil, istisnasız her gün, bilebildiğimiz kadarıyla en az bir kadın kocası tarafından katlediliyor.

Çoğundan öldürüldükten sonra haberimiz oluyor; ismi ve soyisminin baş harfleriyle aldığı bıçak darbesinin sayısı kadar... Rakamlar her zaman haberde işe yarar. Ve en kolay unutulan unsurlardır.

Ancak, Hürriyet muhabiri Fırat Alkaç’a içini döken Sena’nın yukarıdaki sözleri gibi, uzaklaştırma kararına rağmen kocası, evin karşı fırınında çalışmaya devam eden Hasret gibi, çok azının -öldürülmeden- nefesi ulaşıyor bize.

Peki bir şey değişiyor mu? Pek değil. Ayşe Paşalı da öldürülmeden önce defalarca şikayet etmiş, uzaklaştırma kararları aldırmıştı, diğer adsız kadınların önemli bir bölümü de öyle.

Devlet, en yakını erkekler tarafından sistematik bir şekilde öldürülen kadınları cinayetten koruma konusunda hiç iyi değil. Koruma deyince, baş tarafa “aile”yi almaya, o aile içinde her türlü eziyeti gören kadını ise sonraya bırakmaya devam ettikçe de böyle olacak.

Yok, o PR’ları çok güzel yapılan “İlk Türkiye’nin imzaladığı” İstanbul sözleşmeleri, büyük tantanalarla yapılan yasa değişiklikleri, tanınan uluslararası sözleşmeler, hiçbiri cinayetleri, baş harfleri ve rakamları değiştirmiyor. Bıçak yarası ya da kurşun sayıları, toplam 29 harften oluşan baş harfler, hepsi birbirine benziyor. Kadının adı gibi yaşam hakkı da yok.

Büyük ve “yeni” Türkiye’de, nüfusun yarısını oluşturan kadınların canları da mezar taşlarının üzerindeki işaretlerden ibaret.

Hani sizin yeni “şiddetten koruma” yasanız? Neredeyse iki yıldır yürürlükte. Hani ilk imzaladığınız İstanbul sözleşmesi? Kendi yurttaşlarınızdan geçtiniz, hani Avrupa Birliği’ne verdiğiniz sözler, demeyeceğim. Hakimlerinizin eğitimini gözden geçirin, diyorum.

Çünkü onlar, Sena’nınki gibi, “bıçaklayıp bıçaklayıp öldü diye kaçan” kocaları, polis gözaltına alsa bile tutuklamıyor, kadının üstüne salıyor.

Çünkü onlar, karısını öldüren kocaların kravatına, bükük boynuna tav olup, iyi hal indirimi vermeye devam ediyor.

Çünkü onlar, mahkemede uyuyor, ama başlarına hiçbir şey gelmiyor, tıpkı serbest bıraktıkları katil kocalar gibi… “Hakim, koca, bizim oğlan” düzeni tutturmuş, yaşıyorlar.

İŞTE YASA BURADA!

Oysa, ellerinden düşürmemeleri gereken yasalara bir baksalar, mesela Sena’nın davasında TCK 86’yı akıllarına getirseler, karısını 17 yerinden bıçaklayıp ortadan kaybolan ama ölmediğini duyunca her gün kapısına dayanıp tehdit eden koca içerde olacaktı şimdi.

TCK 86’ya göre, basit yaralama fiillerinin cezası 4 aydan 1 yıla kadar. Bu suç “eşe karşı işlenirse” yarı oranında artırılıyor. Sormak lazım, hukukçulara; bu madde orada dururken, bu kadınlar neden sürekli tehdit alıp öldürülüyor? Bugün bu madde nedeniyle hapse giren erkek sayısı yok denecek kadar az, niye? “Basit yaralama” mı yanlış anlaşılıyor acaba?

Peki ya TCK 96? Bu madde şiddeti, sistematik olarak uygulandığında “eziyet” olarak tanımlıyor ve suç “eşe karşı işlendiğinde” cezayı 3 yıldan 8 yıla kadar artırıyor. Üstelik hakaret, yaralama, tecavüz, özgürlüğünü kısıtlama gibi eylemleri de içeriyorsa, her biri için ayrıca ceza verilmesini öngörüyor.

Hukuk “basit” kelimesini kullanacaksa, başlayacağı yer bu kadar basit! Yargı, yasaları okusun, işletsin. Elbette sonrasında da yapılacak şeyler çok, ama önce şu Azrail gibi ortada serbestçe dolanan adamlardan kurtulalım, kadınlar hayatta kalsın.

Kadın cinayetlerinde ‘çıkmaz’ın ‘çıkış’ olabilmesi için, bir yerlerden başlayın artık.

Fırat Alkaç’ın bugünkü haberi için: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/27083497.asp

X