Beyaz gömlekli ölüm ya da 267/41’in izini sürmek

İz sürenler aslında aynı kişinin peşindeydiler de, birbirlerinden haberleri yoktu.

Bir bölümü, 1940’ların ilk yıllarında Viyana’nın ünlü Spiegelgrund Yurdu’na yerleştirilen küçük akrabalarına ne olduğunu araştırıyor, bir bölümü hemen yurdun yanındaki hastaneye yatırılan çocuklarının neden öldüğünü öğrenmeye çalışıyordu. Meslektaşları ise, insan beyni ile ilgili bu denli önemli araştırma bulguları yayınlayan, ünü Avusturya’yı çoktan aşmış doktorun, yüzlerce olguyu nereden bulduğunu merak ediyordu. Birbirlerinden haberleri olsaydı, aynı kişiyi aradıklarının farkına varacak ve onu yargıç önüne çıkartmak için 60 yıl beklemek zorunda kalmayacaklardı. Aslında, çıkartmış olmaları da pek işlerine yaramadı. 800 kadar engelli çocuk üzerinde bilimsel araştırmalar yapmak ve ailelerin haberi olmaksızın ötanazi uygulamakla suçlanan Dr. Heinrich Gross, 21 Mart 2000 günü duruşma salonunda sadece yarım saat kaldı. Avusturya Bilim ve Sanat Yüksek Şeref Madalyası’nı taşıyan ünlü psikiyatrın, 90’ına yaklaştığından ve bunadığından yargılanamayacağına karar verildi. Doktor, mahkeme salonunu Sosyal Demokrasi Partisi’nden eski dostları ile sohbet ederek terk etti.

HİTLER’İN KARDEŞİ İLE NİŞANLI BAŞHEKİM

Ağustos 2005’te Moskova arşivlerinde ulaşılan yeni belgeler, Dr. Heinrich Gross’un 1940-45 arasında Spiegelgrund’da öldürdüğü çocuk sayısının, tahminlerin çok üzerinde olduğunu gösterdi.

Uzun yıllar boyunca izini sürenler arasında Bayan Pernegger de vardı.

Bayan Pernegger, 16 Kasım 1941 günü bir erkek çocuk doğurdu. Çocuğun ‘akrosefalodaktili’si vardı, yani kafasının tepe kısmı biraz sivri, el parmaklarının arası da perdeliydi, tıpkı ördek ayağı gibi. Gerçi üzülmüştü ama olsun, iyi bir Hıristiyandı, ailesinde zaten sağır-dilsizler de vardı, demek Tanrı küçük Günther’in böyle olmasını istemişti.

Altı hafta sonra bir doktor, kendisini ziyarete geldi, kusurları düzeltmek üzere çocuğu Avrupa’nın en büyük ve en modern sağlık kuruluşu olan Spiegelgrund’a götüreceğini bildirdi. Çok sevinen Pernegger’ler, çocuklarını 267/41 protokol numarasıyla 15. kliniğe yatırdılar.

2 ay sonra eve bir mektup geldi. Günther, beslenme bozukluğu göstermiş, akciğer iltihabı tanısı konduktan 6 gün sonra, 25 Ocak 1942’de ölmüştü. Klinik şefi Dr. Heinrich Gross ve başhekim Dr. Erwin Jekelius üzüntülerini bildiriyordu. Benzeri mektuplar alan yüzlerce aile, çocuklarının ölmeyip, klinik şefi tarafından öldürüldüğünü yıllar sonra öğrendiler. Ağustos 2005’te de başhekim Jekelius’un, Adolf Hitler’in kızkardeşi Paula’nın nişanlısı olduğu ortaya çıktı.

ÖLÜ ÇOCUKLAR MAKALELERE GİRDİ

1942 yılında Dr. Heinrich Gross, Viyana Biyoloji Derneği üyelerine ‘akrosefalodaktili’si olan üç aylık bir erkek çocuğun kafatası ve beyin bulgularını sundu. Savaş sona erdi. Dr. Gross, 1952’de aynı olguyu bu kez Morfoloji Yıllığı adlı Almanca dergide makale olarak yayınladı. İlk bilimsel yayınına konu olan ‘protokol No: 267/41’ aslında Günther Pernegger’di. Gerçek ölüm nedeni ise hiç kimseyi ilgilendirmiyordu.

Bunu izleyen 35 yıl boyunca Doktor Gross, kimi zaman tek başına, kimi zaman Viyana Üniversitesi Nöroloji Enstitüsü Başkanı ve 70’li yılların rektörü Prof. Dr. Franz Seitelberger ya da psikiyatr Hans Hoff gibi ünlü hekimlerle birlikte, yüzlerce doğumsal kusurlu çocuğun, ölüm öncesi ve sonrası tıbbi bulgularını içeren 40 kadar yayına imza attı. Almanya’nın ünlü Max Planck Beyin Araştırmaları Enstitüsü gibi merkezler, onun gönderdiği beyin preparatları ile araştırmalar yaptı, yeni hastalıklar buldu, yeni tanı yöntemleri geliştirdi. Viyanalı doktor Gross’un çocuklara ait hasta kayıt bilgilerine, fotoğraflara, idrar, kan ve omurilik sıvısı analizlerine, hava ensefalografi sonuçlarına, otopsi bulgularına, beyin preparatlarına nasıl ulaştığını soran olmadı. Nöroloji, psikiyatri, genetik hızla ilerliyordu.

267/41 SAYILI DOSYADAKİ EL YAZISI

1998’de Viyana Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan ve savaş dönemindeki sağlık uygulamalarını incelemek üzere görevlendirilen araştırma komisyonu, Spiegelgrund Hastanesi’nin bodrumunda, kavanozlar içerisinde, yüzlerce beyin ve histopatolojik inceleme için hazırlanmış binlerce preparata el koydu. Beyinlerden biri, 267/41 protokol sayılı Günther Pernegger’e aitti.

Aynı yıl, o sırada Spiegelgrund’un 3. psikiyatri kliniğinin şefliğini yürüten Dr. Heinz Pfolz’un evi arandı ve 267/41 dahil olmak üzere 232 hasta çocuk dosyasına el kondu. Çocuklarda denenen tanı yöntemleri, aşı ve ilaçlar, ölüm şekli ve otopsi bulguları gayet titizlikle kaydedilmişti ve çoğunda Heinrich Gross’un el yazısı ile kaleme aldığı notlar vardı. Böylelikle, Gross başta gelmek üzere, Nazileri destekleyen birçok hekimin mesleklerinde nasıl yükseldiği, biraz gecikerek de olsa, kanıtlanmıştı.

HARTHEIM TASARRUF DEFTERİNDEKİ 267/41

27 Haziran 1945 günü, yüzbaşı Charles Haywood Dameron, 6824 sayılı savaş suçları araştırma timi komutanı olarak girdiği Avusturya’nın Linz kenti yakınlarındaki Hartheim Şatosu’nda, metal kutu içerisinde 39 sayfalık bir defter buldu. Önce ne olduğunu anlamadı, sonra 9. sayfayı okudu: 1 aylık et tasarrufu 112.437 kilo, 10 yılda 13.492.440 kilo, 36.429.588 Reichmark.

İleriki sayfalarda öldürülen kişiler sayesinde ekmek, sebze, tereyağ ve patatesten edilen tasarrufun dökümü vardı. İzleyen günlerde Almanya’da buna benzer 614, Polonya’da 85, Avusturya’da 31 ve Çekoslovakya’da 10 defter bulundu. Defterlerde kimin, nereden gönderildiği de kayıtlı olduğundan, savaş sonrası kurulan Nürnberg Mahkemesi, bunları 3. Reich’ın en az 200 bin kişiye sistematik ötanazi uyguladığının kanıtı olarak kullandı.

Avusturya Hükümeti, 21 Mart 2001’de, Amerikalı hukukçu Charles Haywood Dameron’a, Hartheim istatistiklerini bulduğu için Şeref Madalyası verdi. Bundan birkaç yıl önce de, Alman Araştırma Kurumu ve Tabipler Odası, binlerce hastaya ait bilgiyi devlet arşivine aktardı. Aralarında Adolf Hitler’in akrabası akıl hastası Aloisa’nın ve Spiegelgrund’dan getirilen 267/41, yani küçük Günther Pernegger’in de adı vardı.

DOKTORUN GERÇEK YÜZÜNÜ BİR HASTASI ORTAYA ÇIKARDI

Dr. Heinrich Gross, Spiegelgrund Hastanesi 15. pavyonun şefliğinden sonra başhekimliğe kadar yükseldi. Hatta kendisi için ‘Ludwig Boltzmann Sinir Sistemi Kusurlarını Araştırma Enstitüsü’ kuruldu. Sadece 1958-78 arasında 12 bin kez mahkemelere adli psikiyatri alanında bilirkişilik yaptı. Sosyal Demokrat Akademisyen, Düşünür ve Sanatçılar Birliği’nin ve Avusturya Sosyal Demokrasi Partisi’nin de saygın bir üyesi olan Gross, 1975’te Avusturya bilim ve sanat şeref madalyası ile onurlandırıldı. 1979’un sonlarına doğru, Friedrich Zawrel, alkolik ve komünist bir babanın oğlu olduğundan 10 yaşındayken yatırıldığı Spiegelgrund Hastanesi’nde yaşadıklarını ‘Kurier’ gazetesinin bir muhabirine anlattı. Zawrel, hastaneden kaçarak kurtulan birkaç çocuktan biriydi. O günden sonra doktorun şansı biraz döndü, partiden çıkartıldı, meslektaşları ile davalık oldu, hastaneden emekli edildi ancak 90’lara kadar bilirkişilik yapmayı sürdürdü. Toplumun baskısı üzerine Avusturya hükümeti, Heinrich Gross’a verdiği şeref madalyasını 25 Mart 2003’te geri almak zorunda kaldı.

UNUTTURULMAYA ÇALIŞILSA DA YAPILANLARI ASLA UNUTMAMALIYIZ

Bugün birçok kişi, Heinrich Gross ve onun gibi Nazi savaş suçlarına katkıda bulunan hekimler hakkında bilgi toplamaya devam ediyor. Tıp dünyası ise, bu hekimlerin adlarını unutturmaya çalışıyor.

Örneğin ‘Reiter sendromu’ yerine, ‘reaktif artrit sendromu’ denmesini istiyorlar. Çünkü Reiter, Hitler’in sağlık bakanıydı, zorunlu kısırlaştırma ve ötanazi uygulamalarını hararetle desteklemiş, Buchenwald Konsantrasyon Kampı’nda 250 kişiyi tifo deneyleri sırasında öldürmüştü.

Eduard Pernkopf’un ünlü anatomi atlasının okutulmamasını istiyorlar. Çünkü atlas, Naziler tarafından asılan 1377 kişinin otopsileri sırasında çizildi.

Haydi bunları unuttuk diyelim, ama insanoğlunun fırsat bulduğu takdirde, bilimsel araştırma uğruna neler yapabileceği hiç unutmaya gelmez.

Uluslararası görevimle ilgili olarak Viyana’da bulunduğum bu kasım ayı içerisinde, hem Viyana merkez mezarlığının 40. adasına gömülen kavanozlardaki beyinlerin toplu mezarını, hem de eski Spiegelgrund şimdiki Otto Wagner Hastanesi’ndeki daimi sergiyi ziyaret etme fırsatını buldum. Ayrıca, Viyana Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü’nün eski ve yeni yöneticileri ile bu olayları görüştüm. Kitapçılarda çocuk ötanazisine ayrılmış özel bölümleri inceledim ve gördüm ki, en azından Avusturyalılar bu karanlık geçmişlerinin her dakikasını aydınlatmaya çalışıyorlar ve onu unutturmamakta kararlılar.

Hitler’in doktorlara değil doktorların diktatöre ihtiyacı vardı

Almanya ve Avusturya’nın bazı bilim çevreleri, akıl hastalarının ve her türlü kalıtımsal kusuru olanın kısırlaştırılmasının yeterli olmadığını, bunlara rıza aranmaksızın ötanazi uygulanmasının gerektiğini 1900’lerin başından beri savunmaktaydı. 1920’de hukukçu Karl Binding ile psikiyatr Alfred Hoche, ‘Die Freigabe der Vernichtung lebensunwerten Lebens’ (Yaşanmaya Değmez Yaşamların Yokedilmesinin Serbest Bırakılması) adlı kitabı yayınladı. Bunu pek çok Alman ve Avusturya üniversitesi bünyesinde ‘Kalıtımın ve Irkın Korunması’ kürsülerinin kurulması izledi.

Avusturya doğumlu Adolf Hitler, 1 Eylül 1938’de ötanazi emrini imzaladığında, zaten 400 bin kişi zorla kısırlaştırılmıştı ve ‘ırkın temizliği’ dersi, tıp fakültelerinde okutulmaktaydı. Görülüyor ki, ötanaziyi uygulatmak için Hitler’in doktorlara ihtiyacı yoktu, ötanazi uygulamak için doktorların Hitler gibi bir diktatöre ihtiyaçları vardı.

Berlin Tiergarten Caddesi 4 numaralı adreste kurulan ötanazi merkezinin psikiyatrları, merkezin adresi nedeniyle T4-Eylemi adı verilen operasyon çerçevesinde, tüm ebe ve doktorlara, mongolizm, mikro ve hidrosefali, el ve ayaklarda oluşum kusuru görülen tüm doğumları ve akıl hastalarını bildirme zorunluluğu getirdiler. Daha sonra bu bildirim zorunluluğunun kapsamı çok genişletildi. Almanya, Avusturya, Çekoslovakya, Polonya psikiyatri klinikleri başta gelmek üzere, bütün hastane, bakımevi, yurt, yuva ve okullardan kendilerine gönderilen formları, bulguları, fotoğrafları büyük bir özenle incelediler ve ‘yaşanmaya değmez’ yaşamlar sürdüren 200 bin kadar her yaştan, her dinden, her ırktan kadın ve erkeğin morfin, lüminal, karbonmonoksit, hidrosiyanik asit ya da açlığa terk gibi yöntemlerle öldürülmesine karar verdiler.

Bu ‘asalak’ insanların ortadan kalkmasıyla ırkın temizliği sağlanacak, ayrıca et, yağ, sebze, patates ve bunlara bakmak zorunda olan insanların iş gücünden de tasarruf edilecekti.

2003 yılında, Viyana devlet arşivlerinde savaştan kalma ‘Kalıtımsalbiyoloji Listeleri’ bulundu. Bu listelerde, 500 bini ‘asosyal’ olarak tanımlanan alkolik, homoseksüel, madde bağımlısı olmak üzere ‘yaşanmaya değmez yaşam’ sahibi 700 bin kişinin adı var!

Kiliselerin baskısı üzerine, Hitler 1941’de T4-Eylemi’ne resmen son verdiyse de, Berlin’e bildirimde bulunan sağlık kuruluşlarından üniversiteler ile işbirliği yapanlar -örneğin Spiegelgrund Çocuk Hastanesi- ötanaziyi, bilimsel araştırma uğruna, savaş sonuna kadar gizlice sürdürdü. Cinayetleri işleyenler, tıpkı Dr. Heinrich Gross gibi, bulgularını yıllarca Avrupa’nın en saygın bilimsel dergilerinde yayınladılar ve ikinci kariyerlerinde, dernek, kürsü, enstitü başkanı, başhekim, dekan, rektör oldular.
Yazarın Tüm Yazıları