Ayşe ARMAN

Ben bu satırları yazarken, Nihat Odabaşı, Eva Mendes’i çekiyordu

03 Nisan 2009
Ona bir kazık attım.<br><br>Ama isteyerek değil.
Ben bir gazeteciyim, suçum bu.

Ve haber beni baştan çıkarıyor.

Sadece erkekler değil yani./images/100/0x0/55ea4d4ef018fbb8f876fb0b

Haberi hissedince heyecanlanıyorum, bir tür yaratığa dönüşüyorum, kulaklarım kocaman oluyor, suratım tuhaf bir şekil alıyor, dişlerim bile uzuyor olabilir.

Beni heyecanlandıran o bilgiyi, o haberi, bir borazan gibi iletmek istiyorum.

Koşup yazayım, gazetede çıksın, insanlar okusun, herkes ilk benden duysun.

*

O zaman da öyle oldu.

Nihat Odabaşı, onunla söyleşi yaparken bana bir sürü şey anlattı, çok da beğendiğim bir adam, yaptığı işleri seviyorum, özel biri olduğunu biliyorum, farkını görüyorum ama işte konuşurken panik atak krizleri yaşamaya başladığını söyledi, konumuzla da aslında alakası yoktu ama bitti...

Kulaklarım zonklamaya...

Kalbim göğüs kafesimden fırlayacak gibi atmaya başladı...

Elizabeth Hurley’leri çekiyormuş, dünya çapında işlere imza atıyormuş duymuyorum bile...

Bir sürü insanda var panik atak, ona özgü değil yani, çağın hastalığı, hız hastalığı, ama işte o ünlü bir fotoğrafçı ya...

Ve güzel anlatıyor ya...

Yaşadığı o şeyi hissederek aktarabiliyor ya...

Ve gerçek ya...

"Tamam" dedim kendi kendime.

"Panik ataktan vereceğim işi... Bu meseleyi ön plana çıkaracağım..."

Söyleşi yayınlandıktan sonra onun nelerle boğuşmak zorunda kalacağına çok da aldırmadan, dere tepe düz gittim.

Ve yemin ederim ben en duyarlı mülakatçılardan biriyim.

Söyleşiyi telefonda insanlara okurum, yollarım, ederim.

Ama işte baştan çıktım.

Dana gibi bir başlık attım.

"Panik atağını anlattı..." filan falan.

E haliyle bozuldu.

"Bu mudur dedi bütün o konuşmadan sende kalan... Nihat Odabaşı eşittir panik atak..."

Tam öyle değildi ama...

Olan oldu.

*

Sonra epey bir süre görüşmedik.

Ve birkaç yıl önce Gülben’in evinde karşılaştık.

Nil Karaibrahimgil de Gülben Ergen gibi albüm kapaklarını sadece Nihat’a çektiriyor. Senelerdir.

Onları anlıyorum.

Çünkü Nihat sadece bir fotoğrafçı değil.

Çok daha fazlası.

Gülben saçlarına fön çektirmişti, Nihat durdu, "Sevmedim o saçları, çok yapılı duruyor, şunları biraz ıslatıp doğal haline getirsene" dedi, oradan bir kurşun kalem buldu, "Dağınık bir topuz gibi yap istersen, araya da bu kalemi tak..."

Hızını alamadı benim ayağımdaki Diesel çizmeleri çıkarttırdı Gülben’e giydirdi.

Valla Nihat ne derse yapıyoruz.

Gülben’in en sevdiğim özelliklerinden biri de bu, inanılmaz komplekssiz ve çok akıllı, gerçekten bir şeyler öğrenebileceği biri varsa, o kişiye inanıyorsa ukalalık yapmıyor, kendini ona teslim ediyor.

"Bir dakika, ben star Gülben Ergen’im!" demiyor.

Nihat mesela, "Üzerine en düz, en normal, en pamuklu, en bin yıldır giydiğin beyaz tişörtü giyip gelsene" diyor, "Çok daha doğal bir Gülben çıksın..."

Gülben yapıyor.

Ya da öyle bir beden duruşunda durmasını istiyor ki, aman Allah’ım, fotoğrafı görünce insan gözlerini Gülben’in poposundan alamıyor.

Yanlış anlamayın, kimseyi olmadığı bir hale sokmuyor.

Ama kendinde olan ve senin belki de fark edemediğin bir şeyi o ortaya çıkarıyor.

Ve bir şey daha...

Son derece sofistike şeyler çekip "Budur, ben bunu çekerim" demiyor.

Yayınlanacak mecra neresi? Bu kadın neyi satmak istiyor? Ürünü ne? Silahları ne? Doğallık mı, sahicilik mi, dişilik mi? Doğru iletişim için, en doğru kare ne?

Tüm bunları hesap edebiliyor.

Bayağı satışa yönelik bir adam.

Zor adam, vıdı vıdı ediyor, ruhu star olduğu için -Gülben’den, Nil’den çok daha fazla- kapris yaptığı oluyor, alttan alman gerekiyor ama ben hep çok eğlendim onunla.

Bir sürü de şey öğrendim.

*

Bir de tabii medeni adam, hoş adam.

Yemeğe git, dünyayı dolaş, kitap tartış, film tartış.

Normal hayatta da arkadaşlık etmekten hoşlanacağın biri.

En önemlisi güven duyabileceğin biri.

Elinde seninle ilgili birtakım insanlara cazip gelecek boktan bir kare varsa, kasaya kaldırmaz, hayatta da kimseye vermez.

Düşük ruhlu bir adam değil yani.

Benim hiç Nihat Odabaşı fotoğrafım olmadı.

Bir erkek dergisi birkaç ay önce kapak çekmek istedi, "Fotoğrafçı da Nihat Odabaşı olacak" dedi, ben hemen atladım tabii.

Akşam sevgilime söylediğimde, "Bazen sana gerçekten inanamıyorum" dedi, "Nihat’ın işlerini beğendiğini ve onu sevdiğini biliyorum ama artık erkek dergisine de kapak olma! Git istiyorsan kendin için çektir."

Ben her kadının bir Nihat Odabaşı fotoğrafı olması gerektiğine inanıyorum.

Eva Mendes de inanıyor ki, ben bu satırları yazarken Algida için şu anda ona fotoğraf çektiriyor...

Demet 007

Perihan Mağden’di yanılmıyorsam...
/images/100/0x0/55ea4d4ef018fbb8f876fb0d
"İnsanın 40’ından sonra dostu mostu olamıyor. Sağlam dostluklar kurulamıyor. Ne varsa eskilerde var" diye yazmıştı.

Tabii bu kelimelerle değil ama insana geçen duygu buydu.

"Çok haklı" demiştim okurken.

"Belli bir yaştan sonra nereden kuracaksın köklü dostluklar..."

*

Şimdi düşünüyorum da...

Halt etmiş.

Bal gibi kurulabiliyormuş.

5 yıldır Dubai’deyim, inanılmaz güzel arkadaşlarım oldu. Birkaç tanesi de sağlam dost. Hani hayat boyu yakasını bırakmayacağım tipler.

İşte onlardan birinin geçenlerde doğum günü vardı.

40 oldu Demet Kalender Şen.

*

"Yok ben kutlamayacağım" dedi.

"Hayatta olmaz" dedim, "40 yok sayılamaz. Bizim evde parti yapalım!"

Olur mu olmaz mı derken, boynuna çöktüm kabul etti, "Bari bu partinin bir konsepti olsun" dedi, "Benim doğum günümün ötesine geçsin, gelenler de eğlensin..."

Biz iki manyak önce fantezi partisi yapalım dedik, millet fantezileri neyse, öyle giyinip gelsin...

Sonra uçtuğumuza kanaat getirdik.

İnsanları korkutmayacak bir şey yapmaya karar verdik.

Demet, "Bond Parti olsun" dedi.

Erkeklerin hepsi hayatlarının bir döneminde James Bond’a özenmiştir, kadınlar da Bond kızlarına...

*

Hemen kolları sıvadık.

Davetlilere şu gördüğünüz davetiyeyi yolladık.

Duvarlara eski Bond film afişleri bulduk, hepsini çerçeveleyip astık.

Bir duvarda da sürekli Bond filmleri oynuyordu.

Oyuncakçılarda ne kadar tabanca, makineli tüfek, el bombası, casus aksesuvarı varsa aldık. Metal Bond çantalara koyduk.

İyi Martini yapan barmen bulduk. Bahçeye de suşiceler koyduk. Mum ışığı, martini, suşi...

Ve tabii erkeklerden Bond gibi, kadınlardan da Bond kızı gibi gelmelerini rica ettik.

Vay vay vay.

*

65 kişi davetliydi.

Süperdi.

Herkes "oyun"a katılmış, konsepte uygun giyinmişti, kadınların hepsi çok seksiydi, erkekler de çok hoştu.

İnternetten çalışmış millet, bazıları o gece için özel kıyafet diktirmiş...

Yan komşum bikiniyle geldi...

Altında minicik bir etek, üzerinde bikini, göğüslerinin arasında minik bir tabanca...

Biz Demet’le davetlilere sürpriz yapmak, onları şaşırtmak istedik.

Başardık da...

Atmosferden etkilendiler, her köşede başka bir şey keşfettiler, hoşlarına gitti.

Ama tabii...

Davetlilerle işbirliği yapıp, Demet’i de şaşırttık!

Şöyle ki, onun haberi olmadan bir film yaptık, davetlilerin bir kısmı partiye bir hafta kala bizim eve geldi, kameraya Demet için bir şeyler söylediler. Hepsi de yaratıcı tipler anasını satayım, biri kara çarşaf bulmuş bir yerden, "Dubai hükümeti tarafından görevlendirildim, güzide memleketimizde yaşamayı seçtiğiniz için size teşekkür ederiz, doğum gününüzü kutlarız" diyor, öbürü iyi dileklerini söylerken üzerinde elbiselerle havuza düşüyor, diğeri doğum günü şarkısını duşun altında söylüyor.

Ama esas numarayı kocası Semih çekti, filmin Bond’u oldu, çölde, yollarda elinde tabancalarla, oradan oraya atlıyor, zıplıyor, o da gülüyor ben ve sevgilim de...

Söylemeyi unuttum, filmin kameramanı da, yönetmeni de sevgilimdi.

Aklımıza gelen bütün abuk sabuk şeyleri yaptık, Semih’in tişörtüne ketçap sürdük, gözünü siyah bir kravatla bağladık, sorgu sandalyesine oturttuk.

Alya da oynadı filmde.

Kötü polis olarak Semih’e sorular soruyor.

Ketçap içindeki Semih cevap veriyor.

"Demet’i seviyorum, Demet’i seviyorum..."

Tabii bütün bu renkli malzeme 7-8 dakikaya inince, ortaya son derece eğlenceli bir şey çıktı.

Herkes güldü, Demet ağladı.

Ama bu işler böyledir.

40 olmak kolay mı?

Seni bu kadar çok seven insan olması kolay mı?

Ağlayacaksın tabii.

İŞTE HIMMM

Ne tuhaf!

Lacivert şortlu adam vardı bir zamanlar...
/images/100/0x0/55ea4d4ef018fbb8f876fb0f
Ben hálá parkın etrafında koşuyorum ama o artık yok.

Oysa yakalayıp, arabama koymama yardım ettiği Hımmm bu satırları yazarken bile yanımda...

Karşımdaki koltukta yatıyor.

Ara ara kulaklarını dikiyor, bana bakıyor.

Demek ki, lacivert şortlu adamın misyonu buymuş:

Bizi onunla buluşturmak.

Biz diyorum çünkü bütün ev halkı bayılıyor Hımmm’a.

Küçük beyaz bir prens o.

Dünyanın en şahane, en komik tavşanı.

Bir kere, kulakları olması gerekenden çok büyük.

Orantısız güç gibi bir şey.

Ve onları uydu anteni gibi çeviriyor, duruma göre ayarlıyor, dikleştiriyor, yatırıyor.

Özgürlük de, göbek adı.

Bahçede istediği gibi fink atıyor, pencereden dışarı bakınca zıp zıp zıplayan bir tavşan görüyorsunuz, her daim kapı-pencere açık yaşadığımız için canı isterse içeri giriyor, isterse çıkıyor.

En çok çimlere çeşitli delikler açmayı seviyor.

Günün büyük bir kısmını hayal kurarak geçiriyor.

Akşamları,

"Hadi oğlum eveee" diye sesleniyorum.

Bazen inat ediyor gelmiyor, ben peşine düşüyorum.

Gece hava kararınca gözümün önünde olsun istiyorum.

Eve girince bizimle birlikte televizyon seyrediyor, Fener maçlarında baş köşeye kuruluyor, mutfakta yemek yaparken o da orada oluyor, uslu durmuşsa terlik-merlik kemirmemişse o gün, rüşvet olarak minik havuçlardan kapıyor, kuru üzüme bayılıyor.

Bir de hiçbir şeyden eksik kalmayacak, biz Alya’yla yukarıda yastık savaşı mı yapıyoruz, o da geliyor, merdivenlerin bitiminde minik bir kapı var, orada bekliyor, "Açın kapıyı! Merak ediyorum ne yapıyorsunuz orada?" demiyor...

Ama...

Yemin ederim aslında diyor!

Nasıl meraklı...

Sürekli bahçenin dışını merak ediyor.

Duvarların arkasında ne var?

Sokağa açılan kapının önünde bekliyor, bir salak şu kapıyı açık unutsa da ben gazlasam...

Bir iki kere kaçtı, yalvar yakar elimizde brokolilerle, havuçlarla geri getirdik.

Geceleri benim çalışma odamda uyuyor.

Ben sadece kediler güzel uyur zannederdim, tavşanlar da güzel uyurmuş.

O nasıl bir masumiyet öyle...

Bakmaya doyamıyorum.

Odaya giren de gülüyor.

Hayır Hımm’a değil...

Bütün fişler, kordonlar havada, kitapların, rafların üzerinde...

Olur da kablolardan birinin ucu yere değerse, sizlere ömür, bizim kablo canavarı fırsatı kaçırmıyor hálá her şeyi kemiriyor, evin telefonları defalarca kesildi, internet kablosunu belki 30 kere yedi, olsun, o kadar şeker ki her şeye değer...

Geçenlerde veterinere götürdüm.

"Kafeste değil de, çalışma odanızda mı yaşıyor? Ne kadar şanslı bir tavşan!" dedi.

"Dalga mı geçiyorsunuz! Bütün ev ve bahçe onun" dedim.

"Valla, sizin evde tavşan olmak varmış!" dedi.<ı>

Onu bunu bilmem, küçük beyaz prens artık bizimle...

Biz nereye, Hımmm oraya...
Yazarlar Ana Sayfa
HaberlerMehmet ŞimşekekonomihaberADVOCAATFENERBAHÇEBeşiktaşFETÖ