Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Başbakan’la İngiltere’de: Sadece PKK’ya karşı ve Amerika ile

En son yazacağımı en başta yazmalıyım.

Zira, insan, böyle bir dönemde, uzun süren hükümet toplantısının hemen ertesinde Başbakan Tayyip Erdoğan ile 4 saatlik bir yolculuktan sonra Oxford’a uçarsa ve bir saati aşkın süre Tayyip Erdoğan'la yüzde 90’ı yazılmamak üzere geçen bir sohbetin içinde yer alırsa, “en can alıcı konu”nun ne olduğu bellidir.
Türkiye, Kuzey Irak’a askeri operasyon yapacak mı? Ne zaman? Nasıl? Yani, bunun kapsamı ve “hedefleri” ne olacak?
Başbakan Tayyip Erdoğan'la olabilecek en açık dille ve açık yürekli uzun ve tam da bu sorulara cevap arayan bir sohbetin sonunda çıkan ancak bir “izlenim” olabilir. Benim yazacağım da “izlenim”den ibaret olacaktır. Yazının sonunda yazacağımı, en başta yazmalıyım dediğim, işte bu “izlenimim”dir.
Türkiye’nin Kuzey Irak’a askeri operasyonu, 5 Kasım’da Tayyip Erdoğan’ın Washington’da Başkan Bush'la yapacağı konuşmadan sonra söz konusu olacak. 5 Kasım’dan önce bir askeri operasyonu “zayıf”, 5 Kasım’dan sonra bir askeri operasyon ihtimalini ise “çok güçlü” görüyorum. “İzlenimim” bu. Nedenini, nasılını sormayın; çünkü Tayyip Erdoğan'la yaptığımız yüzde 90’ı “off-the-record” yani “yazılmamak kaydıyla” bir konuşma söz konusu. O “konuşma puzzle”ının parçalarını birleştirdiğimde, sahip olduğum izlenim işte bu yazdığım. 5 Kasım’ın ardından (ne kadar ardından bilemem) Kuzey Irak’taki PKK hedeflerine bir askeri operasyon.

Niye 5 Kasım’dan önce PKK’ya karşı Kuzey Irak topraklarında bir askeri operasyon beklemek gerçekçi değil. Bunun başlıca iki nedeninden biri, PKK’nın kanlı Hakkâri-Dağlıca saldırısının gecesi, Tayyip Erdoğan'la Amerikan Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın telefon konuşmalarında gizli. Rice, Başbakan’dan “a few days” beklenmesini rica ediyor.

“A few days” sözcükleri, “birkaç gün” diye de “biraz” diye de tercüme edilebilir. Tayyip Erdoğan’ın bize aktardığı bu telefon konuşmasıyla ilgili kendi izlenimi ise şu: “Ben Amerikalıları hiç bu kadar telaşlanmış görmemiştim.”
Türk tarafı, bu “Amerikan ricası”nı şu ara niçin kabullensin ki? Çünkü, Amerika’nın önerisi aslında şöyle: “Biraz bekleyin; ortak hareket edelim.”
Ve bu “biraz bekleme süresi” içine, Amerika’nın Türkiye ile PKK konusunda paylaşacağı “istihbarat” geliyor olmalı. Zira, Tayyip Erdoğan-Rice telefon görüşmesinden birkaç saat önce Kiev’de Savunma Bakanı Vecdi Gönül ile eski bir CIA başkanı olan, Amerikan Savunma Bakanı Robert Gates bir araya geldi ve Rice’ın Erdoğan’dan ricasına benzer bir ricayı, “ortak hareket” arzusuyla “kısa bir süre beklenmesi” olarak aktardı.
Tayyip Erdoğan-Bush görüşmesi, bu yoldaki “son istasyon” gibi görülebilir.

Bu arada, dikkatten kaçmaması gereken bir başka nokta, 2-3 Kasım tarihlerinde, yani Bush-Erdoğan görüşmesinden iki gün öncesine denk gelen “Irak’a Komşu Ülkeler” genişletilmiş toplantısının İstanbul’da yapılacak olması. Bu toplantıya, BM Güvenlik Konseyi daimi üyeleri ve G-8 ülkeleri de katılacak.
Türkiye’nin son yıllarda ev sahipliği yapacağı ve “diplomatik profili”nin en yukarıya çıkacağı Irak konulu böyle bir toplantıdan önce, Irak topraklarına askeri müdahalede bulunmuş bir ülke olarak gözükmesi, akla uygun değil.

Dışişleri bakanları düzeyinde yapılacak -Rice da katılacak- bu toplantıya Celal Talabani de davet edilecek. Ali Babacan, Bağdat’ta bu daveti Talabani’ye iletecek. Tayyip Erdoğan, pazar günkü bazı açıklamalarından “çok rahatsız olduğunu” belirtmesine rağmen, “Irak Cumhurbaşkanı” sıfatı taşıdığı için Talabani’yi de davet fikrinden vazgeçmediğini söyledi.

***                ***             ***

Bu arada, akıldan söz etmişken, Tayyip Erdoğan’ın üzerine basa basa söylediği ve “off-the-record” kaydı düşülmeyen şu sözlerini bir kez daha hatırlamalıyız: “Halk istiyor, muhalefet partileri istiyor diye duygusallığa kapılıp davranmayacağız.”
Irak’a askeri operasyon söz konusu olduğunda, bu konudaki en önemli siyasi karar merciinin yani Başbakan’ın, yani Recep Tayyip Erdoğan’ın “duygusallık” yerine “siyasi akıl”ı tercih etmesi, “akıl tutulması”nın pek yaygın olduğu şu günlerde hayli ferahlatıcı bir duygu olmalı.
Peki, bu davranışı Başbakan’ı zora sokmaz mı; “Amerikan icazetiyle” davrandığı ithamlarına maruz bırakmaz mı? Ayrıca, Amerika’ya ne kadar güvenilebilir ki?
Tayyip Erdoğan, “ulusalcılık” diye bilinen çevrelerin zihniyetine ve söylemine tepkili görünüyor; “Bazıları, ulusalcı mantıkla Amerika’dan, emperyalist çevrelerden icazet alan gibisinden sözler edecek. Biz, kendi göbeğimizi kendimiz keseriz” diyor. Bunu derken, bu söylemden hiç etkilenmediği ve “özgüven”e sahip hali dikkat çekiyor.

Tayyip Erdoğan'la yüz yüze gelmeyeli epey süre geçmiş. Başbakan’da belirgin bir “22 Temmuz’un yüzde 47’si”nin ve en taze olarak yüzde 67’lik katılımla yüzde 70’le istediğini elde ettiği anayasa değişikliği referandumunun sağladığı rahatlığı gözlemliyorum. Tayyip Erdoğan, şu dönemde kendisini “yetkisi sürekli yenilenen” ve dolayısıyla “siyasi bakımdan çok güçlü” hissediyor. 5 Kasım’da Bush’a bu rahatlıkla gidecek ve PKK’ya karşı operasyon ortaklığını elde edeceğinden emin gibi.

Konuya dönersek, bu operasyonun Amerika ile “müştereken hareket edilerek” yapılması, Türkiye’de bazılarının pek arzuladığı gibi Barzani veya Irak Kürt yönetimini hedef almayacak. Tayyip Erdoğan, sohbetimiz sırasında, bunun da altını kalın çizgilerle çizerek, “Sadece terör örgütüne yönelik biçimde, en az zayiatla netice alalım” diye tanımladığı Kuzey Irak’a yapılacak askeri operasyonun, sadece PKK’yı hedef alacağını belirtmiş oluyor.
PKK elbette pankartlarla, afişlerle, yeri belli vaziyette beklemeyecek. İşte tam da bunun için Amerika’nın, başta “istihbarat” işbirliği ve bu ölçüde de Irak Kürt Yönetimi’nin PKK’nın yanından çekilmesi gerek.

Kuzey Irak’a yapılacak bir askeri operasyonun “ipuçları”nı böyle edinebiliriz. Türkiye’yi tatmin etmesi için PKK’nın Kuzey Irak’taki varlığına “ağır darbe” vuracak; bazı PKK’lıların yakalanmalarına imkân verecek tarzda bir operasyon. Yani, tanklarla, zırhlılarla, büyük çaplı kara birlikleriyle Kuzey Irak’a “işgalci” görünümü verecek türden bir Kuzey Irak’a giriş değil. 1982’de İsrail’in Güney Lübnan’da yaptığı gibi değil.

***                 ***              ***

Dr. Philip Robins, İngiltere’nin en önde gelen Türkiye ve Ortadoğu uzmanlarından. Oxford’un ünlü St. Antony’s Koleji’nde hoca. Tayyip Erdoğan’ın Oxford Union’da yaptığı konuşmayı yan yana izliyoruz. Bir ara kulağıma eğilip, “Pazar günkü gelişmeler üzerine buraya gelmemek söz konusu oldu mu?” diye soruyor. “Tayyip Erdoğan’ın zihninde olmadığını sanıyorum. Buraya gelmesi, PKK’ya verilmiş, 'Benim gündemimi sen belirleyemezsin. Ben, kendi gündemimi uygularım' mesajı” karşılığını veriyorum.

Philip Robins, “Gelmesi iyi oldu. Bu, 'Kontrol benim elimde' mesajı. Zaten çok özgüvenli görünüyor” diyor.
Açıldığı 1870 yılından beri nice büyük şahsiyetin konuşma yaptığı tarihi salonda karşımdaki büstleri süzüyorum. Oxford Union başkanları arasından çıkan İngiltere başbakanları. Böyle 5 kişi var ve Philip Robins, aralarından Gladstone’u seçip, bana gösteriyor.
1823’te öğrenciler tarafından kurulmuş Oxford Union ve “hür düşünce”nin, “ifade özgürlüğü”nün, demokrasinin beşiği ülkedeki en itibarlı tartışma kulübü olarak, yaklaşık 200 yıldır var.

Bir dışişleri mensubunun Tayyip Erdoğan’ın buradaki konuşmasını çok beğendiğini, gerekçe olarak “Türk dış politikasının hemen her konusuna değinmiş olmasını” gösterdiğine kulak misafiri oluyorum. Philip Robins’e konuşmayı nasıl bulduğunu -olumsuz bir şey işitmemek amacıyla olsa gerek- sormuyorum.
Bana soran bir meslektaşıma ise “Aynı konuşmayı, bir AK Parti üye toplantısında veya ne bileyim TOBB’un iftar yemeğinde ya da Gazi Üniversitesi’nde de yapabilirdi. Üç numaralı kaset takılmış yine. Oralarda yapılan cinsten bir konuşma olduğu için burada yapılması gereken bir konuşma değildi. Yazık oldu. Oxford Union konuşma fırsatı heba edilmiş oldu” diyorum.

Oxford Union’un o salonu tarihi konuşmaların, “vizyon” konuşmalarının yapıldığı yer.
Oxford Union’da bulunmak çok hoştu. Tayyip Erdoğan’ın havada bizlerle konuşması, yerde, Oxford Union’daki konuşmasından çok daha can alıcıydı.
Çünkü, ikincisini başkası, devlet memurları hazırlıyor; ilki kendisine aitti.

X