"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Ayşe'nin gözlüğü

Ayşe ARMAN

Kendime söz verdim...

Güneşli günlerden biri...

Bu satırları yazan kadın da aslında pek bir keyifli.

Neden mi?

*

Çünkü bir süredir kendime verdiğim bütün sözleri tutuyorum, mesela kedimin henüz üzerine çıkmaya cesaret edemediği, yine de kesinlikle aklından bir pislik yapmayı geçirdiği ama ne olacağını henüz kestiremediği koşu bandımla, çok haşır neşirim. Kedim uzaktan bana tuhaf tuhaf bakıyor, onun tepesinde ne yaptığımı bir türlü anlayamıyor, bense ucu koşu bandına bağlı alnımda bir bant sürekli nabız ölçüyorum, bir yokuş aşağı, bir yokuş yukarı, deli danalar gibi yatakodamın içinde koşuyorum.

İyi yani.

*

Bütün sözler.

Bütün sözler.

Bir bir tutuluyor:

Demek istiyorum ki, içki içilmiyor, bol bol su içiliyor, akşamları erken yatılıyor, sokaklarda sürtülmüyor, yalan söylenmiyor, çizgi roman yerine ‘‘Artık bunlar okunulacak deniliyor!’’ ciddi kitaplar okunuyor, mühim cümlelerin altı çiziliyor, bol bol söyleşi yapılıyor, o kasetler çözülüyor, yenileri çözülmeyi bekliyor, tırnaklar yenmiyor, çok az yemek yeniliyor, Light Center'ın listelerine kesinlikle bir Cheese Cake eklenmiyor (kahvaltı niyetine bir dilim Uno light ekmek ve bir adet üçgen peynir yedim mesela, üç tane de küçük salatalık, o kadar yani).

Ama hayal etmek serbest.

Daha fazlasını, herşeyin daha fazlasını, ancak hayal edebiliyorum.

Çünkü ben ne yapıyorum?

Kendime verdiğim sözleri tutuyorum!

*

İyi ama...

Artık bırakmak istiyorum!

Bu lanet olası sözleri ben kendi kendime verdim.

Yani onları geri alamaz mıyım?

Hayır alamam.

İyi ama ben şu anda çok A Ç I M.

Evet sorunum bu.

Bildiğiniz gibi değil, ben gerçekten inanılmaz açım.

Herşeyi yemek istiyorum.

Ve ben aslında rejim yapmak istemiyorum ama kendime söz verdim.

Ben aslında, hem de sabahın bu saatinde, içki içmek istiyorum.

Bugün mesela hiç uyumak istemiyorum.

O bar sizin, bu bar benim, dolaşmak istiyorum.

Stefan Zweig değil, Tommiks okumak istiyorum.

Herkese yalan söylemek istiyorum.

Çözülmemiş röportaj kasetlerinin bantlarını kopartıp, ben önde, kedim arkada, evin içinde koşmak istiyorum. ‘‘Röportaj nerede?’’ diye sorduklarında da, ‘‘Kedim yedi!’’ demeyi arzu ediyorum. Ama en çok aşağıda ismini vereceğim şu üç yerden birine gidip mükellef kahvaltı(lar) yapmayı istiyorum. Hatta üçüne birden gitmek. Birinden çıkıp diğerine girmek. Ve gün boyu, kusana kadar, sadece Y E M E K Y E M E K.

*

Ama kendime söz verdim.

Yapamam.

Yoksa, kendime saygım (zaten az) yok olur!

Dolayısıyla ben gidemiyorum, ama siz gidin diye, bu kentteki en favori kahvaltı mekanlarımı yazıyorum, siz benim yerime yersiniz, ben de koşu bandımda sizin yerinize, kendi yiyemediklerimi, sizin mideye indirdiklerinizi yakarım.

Anlaştık mı?

*

(1)

Cafe Kale. Köprünün ayağında yani Hisar'da, otobüs durağının arkasında. Üç bölümden oluşuyor. Pastane, yan taraf ve üst cafe. Benim favori yerim o pastane kısmı. Beş masa dışarıda güneşte duruyor. Kırmızı, beyaz kareli örtüler masaları süslüyor. Tabii şu anda beni masa örtüleri değil, yumurtalar, sucuklar ve pastırmalar ilgilendiriyor. Akoral Turizm şirketine ait. Bir aile şirketi. Doğma büyüme Hisarlı onlar. Anne Rezzan Hanım müthiş ev yemekleri yapıyor. Oğlu Cansın Akoral da ortağı Celal Ataman'la birlikte işi yürütüyor. Bir de Hamza var, çok sevimli bir garson, inanılmaz hızlı servis veriyor. Ama bugün fecidir orası, Cumartesi, Pazarları öyle bir kalabalık oluyor ki, kahvaltınızda gözüm olduğunu sanmayın, Pazar günü gitmenizi hiç tavsiye etmem. Ama ben gidebilseydim eğer, mesela yani, neler mi yerdim? Bir menemen alırdım, başlangıç için tabii, bazen bibersiz yapıyorlar, olmaz, yeşil biberleri ihmal etmeyin derdim, sonra pastırma siparişi verirdim, mümkün olduğu kadar çemenlerinden ayıklanmış pastırmaları da (o zaman daha az kokuyor insan) tavada yapın derdim. Kızarmış ekmek olacak tabii ve duvara tırmanabilmek için yanında bal, kaymak. Sonra ben sabahları çoban salata da seviyorum. Ve tabii gözleme. Bu yazıyı burada kesiyorum, çünkü ben yazdıkça fena oluyorum!

(2)

Tribeca. Yeniköy'de. Sahipleri, mutlaka tanışılması gereken iki hoş adam: Hikmet Ongan ve Rafi Karako. Onlar bu kentin yegane bagel sandviç yapan adamları. Eşşek gibi çalışıyorlar. Sabahları beşte (ben de kendime verdiğim sözleri tutuyorum ama henüz o kadar erken kalkmıyorum!) kalkıyorlar, geceleri onikiye kadar çalışıyorlar. Valla öyle. Deli onlar. Orası bir ‘‘hard core cofee shop’’. (Şimdi bunu Türkçeye nasıl tercüme edeceğim? Edemeyeceğim). İyi kahve her zaman var. Amaçları kahveyle sundukları malı da iyi vermek. Bunu kesinlikle başarıyorlar. Pizzalarına da diyecek yok. Mesela şimdi sebzeli bir pizza nasıl iyi giderdi! Siyah zeytin, mantar, enginar, közlenmiş kırmızı biber ve domates, tabii ki mozzarella peyniri ve ev yapımı özel domates sosu da olacak. Bu iki genç adam New York'ta master yapmışlar, zaten orada tanışmışlar ve Türkiye'ye gelince aynen New Yorta'takiler gibi bir hard core cofee shop açma kararı almışlar. Bagel, özellikle Hikmet'in kişisel saplantısı. New York'ta da sabahın köründe kalkar, bagel almak için kuyruğa girermiş. İstanbul'da kuyruğa girmeye gerek yok, Yeniköy'e Tribeca'ya gitmek yeterli! Aynı anda ancak 40 kişinin yemek yiyebildiği bu sekiz masalık yer, sanırım hiç modası geçmeyecek bir yer. Zaten onların amaçları da ‘‘in’’ ya da ‘‘out’’ olmamak. Aslında Tribeca üzerine daha yazacak çok şey var ama bende hal yok: Sadece havuçlu keklerini düşünüyorum!

(3)

Tike. Kebapçıda sabah kahvaltısı, bundan iyisi can sağlığı! Ama sadece Pazarları. Gördüğünüz gibi yazdığım bu üç yerin de birbiriyle alakası yok, bu da benim ruh halime çok uygun düşüyor. Tike, Levent'te. Sahipleri Orhan Tekin, Mehmet Ali Burduroğlu ve Serap Yeşilfırat. Sıkı bir kebapçı orası. Tek sorunu, sürekli dolu olması ve rezervasyon denilen şeyin gitmeden mutlaka yaptırılması. Yoksa saçınızı başınızı yoluyorsunuz, kebapları asla mideye indiremiyorsunuz. Pazar günleri sabah dokuzdan itibaren açık, bire kadar. Kahvaltı için ikibuçuk milyon lira ödüyorsunuz ve şöyle şeyler yiyorsunuz: Karışık pide, bal, reçel, tereyağ, zeytin ve peynir çeşitleri, pastırma, salam. İsterseniz omlet. Ama ben hep sahanda yumurtayı tercih ediyorum. Bakın pastırmalı yumurtayı da deneyebilirsiniz. Şu anda rafadan yumurtaya bile razı olurdum! Ama kayısı gibi olacak. Yumurta ateşe konduğu andan itibaren tam 300'e kadar sayılayacak. O zaman tam benim sevdiğim gibi oluyor.

*

Hayatın da benim sevdiğim gibi olması için...

Evet?

Acilen tutmalıyım dediğim bütün sözleri...

Evet?

B I R A K M A L I Y I M.

Oh be rahatladım!

X