"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Ayşe'nin gözlüğü

Artık iyileştimResimden anlamıyorum.Form bilmiyorum, tarz bilmiyorum, akım bilmiyorum. Ama bilmem de gerekmiyor, hissetmem gerekiyor. Baktığım resmin, bana hissettirdiklerine göre sevip sevmediğine karar veriyorum. Her şey için olduğu gibi... Şimdi ben sanattan anlamıyor mu oluyorum? Anladığını söyleyenleri reddetmiyorum, boru değil, adamlar yıllarını vermişler, eğitimler görmüşler, bu işlere hayatlarını vakfetmişler. Afferin onlara. Ama bu onların hayatları, yılları, birikimleri, deneyimleri. Anlıyorsunuz değil mi, benimkiyle aynı olmasını beklemiyorum. Ama benim onlarla aynı şeyi hissetmemin beklenmesini de dehşetle reddediyorum. Yani bilmem kim iyi resim yapar dendiği ve etrafında böyle düşünen bir dolu adam olduğu için benim onun resimlerini beğenmem gerekmiyor. Beğenmeyeceğim işte. Bana ne kardeşim, ben Bedri Baykam'ın resimlerini sevmiyorum, Ertuğrul Ateş'inkiler de zevkime hitap etmiyor. Bu iki adamın da ortaya çıkardıkları eserler beni hiç ama hiç heyecanlandırmıyor. Ölsem evime asmam. Ama bu benim fikrim, daha doğrusu benim hissim. Bilmem kim iyi yazardır dendiği ve yaygın kanı öyle olduğu için onun kitaplarını sevmem de gerekmiyor. O zaman da ben yazıdan mı anlamıyor oluyorum? Olayım. Mesela Ahmet Altan sevmiyorum. Oh be sonunda söyleyebildim. Çünkü bunları söylemememiz için saçmasapan bir baskı var etrafımızda. Resmen korkuyoruz, korkutuyorlar, ‘‘öcüüüü’’ yapıyorlar! Herkesin beğendiği bu kadar değerli birini sen nasıl olur da beğenmiyorsun. Buna hakkın yok, çıldırdın mı, kes çeneni otur. Bu fikirlerini sürekli kendine saklaman gerekiyor ya da dost meclislerinde kısık sesle söylemek. Sen kimsin ki sesli söyleyeceksin? Bir şey olmam gerekmiyor, böyle hissediyorum ve söylüyorum işte, Ahmet Altan'ın ne yazılarını ne de kendisini seviyorum. Tanımam da gerekmiyor. Ama babası Çetin Altan'ı seviyorum. Yine tanımam gerekmiyor. Ne yapayım yani? Öyle işte. Hissiyatım bu. Okuduklarımdan bende (evet o da kendi kişisel geçmişime, birikimime ya da birikimsizliğime göre, kabul ediyorum, tamamen subjektif) böyle bir tortu kalıyor geride ve böyle hissediyorum: Bir şeyi bünyem kabul ediyor onu seviyorum, bir diğerini ise reddediyor, sevmiyorum. Bünyemin birimi, bilgi ya da birikim değil. Hislerim. Bu kadar basit. Şimdi ben bütün bu örneklere göre duygusal kararlar veren biri mi oluyorum? Sizi kırmayayım, olayım. Peki ama neden ya mantıklı ya da duygusal olmak gerekiyor hayatta? Ya biri, ya öteki. Yok mu bunun arası, ortası?***İnsanları da çoğunlukla anlamıyorum.Evet kabul ediyorum, çünkü kurduğum ilişkileri ayarlayamıyorum, çünkü ayar bilmiyorum. İnce ayar yok bende. Olmamış hiç. N'apim yani? Bunu da mı gizleyeyim? Ama doğrusu bu. Niye reddedeyim? Kendimi sevmek ve kabul etmek istiyorum, reddetmek değil. Defolarımı gizlemeyeceğim işte. Şeffaf telefon olacağım, ne varsa çözemediğim o ya da bu şekilde içimden çıkaracağım, ben rahatlayacağım. Siz? Sizi bilmiyorum. Ben ancak kendimi kurtarabilirim, kendimden başkasına faydam olmaz. Zaten kimsenin kimseye olmaz. Benim kendime de olamıyor ya... Çoğunlukla da yol yordam bilmemekten, kolay karar verememekten, bir şeyi değerlendirirken beyaz ya da siyah diyememekten, ne normaldir ne anormaldir'in içinden çıkamamaktan, bir türlü bir şeyi kestirip atamamaktan kaynaklanıyor. Hayatla ve kendimle boğuşuyorum. Sürekli. Boğuşmayanları hayretle izliyorum, ne söylediğini bilenleri, sapla samanı karıştırmayanları, bunu iyice vurgulayanları, kendini ve yaptıkları işleri çok ciddiye alanları, kendilerini iki uçtan birinde tanımlayanları... Bunun adı kendine güven mi, sahtekarlık mı bilmiyorum.Benim havsalam almıyor mesela insanların kendilerini ‘‘Ben mi? Çok sadığımdır!’’ diye tanımlamalarını. Ya benim seri numaramda bir sakat var, son harfi kasa okumuyor ya da bunların topu yalan söylüyor. Biri böyle bir şey sorar da karşımdakini zor duruma düşürürüm diye korkuyorum. Çünkü köpek gibi sadığım, ama aynı zamanda bir sürtük gibi sadakatla yakından uzaktan alakam yok.Nasıl sadece ‘‘akıllı’’ olunuyor? Çok saçma ama ben kendimi zaman zaman kafası çalışan kadın olarak görüyorum, zaman zaman da nato kafa, nato mermer. Yani durmuş, çalışmıyor. Hatta daha da ileri gidip, ‘‘Acaba hiç çalışmıyor muydu da, ben mi çalıştığını varsayıyordum’’ diyorum. Demek istiyorum ki, neden hayat denilen şeyin skalasının bir tarafında mı yer almak gerekiyor? Ya da bu nasıl oluyor? Yani, ‘‘Yetenekli’’, ‘‘Birikimli’’, ‘‘İyi yazar’’, ‘‘İyi yönetici’’, ‘‘İyi insan’’ filan falan gibi binbir sıfat var. Ve insanlar alıyorlar bunları hiç teredütsüz kendilerini tanımlamak için kullanıyorlar. Benim aklım uçuyor. Peki ama bunların kendilerini yeteneksiz, birikimsiz hissettikleri, kötü yazdıklarını, kötü yönettiklerini, kötü olduklarını bildikleri, itiraf ettikleri anlar yok mu?***Benim var.Bu da bana problem yaratıyor.Kafası karışık oluyorum. Ee çünkü denklem karışık, bilinmeyenleri çok. Doğal olarak tüm o bilinmeyenleri çözemeyeceğim için bilgiden çok hislerime başvuruyorum. Bu mantıksız olmak anlamına gelmiyor. Zaten karar denilen şey hayatta genelde hislere göre veriliyor.O yüzden bünyemin birimi hislerim diyorum.Bir şeyi sevmeme sebep olan hislerimin birimi ise içtenlik. Yoksa bir şeyin iyi yazılması, iyi resmedilmesi, sanat dünyasını alt üst etmesi, çok satması, müthiş prim yapması değil.Bir resme bakarken, bir şeyi okurken üretim aşamasında samimi olunduğunu hissetmem. Aslında samimiyet lafında bile bir samimiyetsizlik var. Ama inanın neyin samimi, neyin olmadığını da ayıran hisler.Ay ben bile çıkamayacağım bu yazının içinden.Aslında size Ali Atmaca'nın resimlerini anlatabilmek için bu yazıya başlamıştım. Paris'te yaşayan, şimdi İstanbul'da bir sergi açan (bugün sergisinin son günü, gitmeniz için yazmadım bu yazıyı), soyadıyla uzaktan yakından alakası olmayan bir adam Ali Atmaca.Seneler önce Ankara'da ilk sergisini açtığında, yedi metre karelik bir odada kalabalık bir topluluk resimlerini inceliyor, her kafadan bir ses çıkıyor. O sırada kalabalığın içinden ruhsal açıdan (sanırım benim gibi) rahatsız olan ama ilaçla tedavi gören (ben henüz o aşamaya gelmedim) bir kadın yanında hastabakıcısıyla geliyor, resimlere bakıyor ve...- Beni bırakın, ben artık iyileştim, kim bu resimleri yapan adam onunla tanışmak istiyorum diyor.Bu hikaye beni çok etkiledi ve her kelimesine inanıyorum.Çünkü kadın, o resimlerdeki içtenliği hissediyor. Çünkü Ali Atmaca denilen adam o resimleri, Paris'teki parklarda binbir sefalet içinde, dizlerinin üzerinde yapıyor ama çok isteyerek, çok hissederek. Ve bunu o kadın hissediyor. Sadece o kadın hissetmiyor, ben de hissediyorum... Diyorum ya, bünyemin birimi hislerim.
X