Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Artık Ruhban Okulu ayıbından kurtulalım ...

Hüseyin Çelik’ in önceki gün Radikal Gazetesi’ ne verdiği demeci okudunuz mu? Nihayet, biri çıktı ve doğruları anlattı. Ruhban okulunu kapılı tutmanın hiç bir anlamı olmadığını söyledi. Peki, ne bekliyoruz hala? Kendi vatandaşlarımıza neden eziyet ediyoruz?

Ben şimdiye kadar Ruhban Okulu konusunda bir iktidar partisi mensubundan böylesine net ve açık bir yaklaşım görmedim.

Bravo Hüseyin Çelik’e... “ Kapatılması da hataydı, şimdi açılmaması da...” dedikten sonra bakın nelere dikkat çekti. Üstelik konuşan kişi, Milli Eğitim Eski Bakanı, bugünün AK Parti Sözcüsü ve Genel Başkan Yardımcısı:

“...Açılması önünde hiçbir yasal engel yok... İstenirse 24 saatte faaliyete başlayabilir... Bu okul Lozan Anlaşması’yla verilmiş bir haktır... Açılmaması için ileri sürülen gerekçelerin de geçerliliği yoktur...Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı orta öğretim kurulması isteniyor.... Her yönüyle makuldur... Karar alınması yeterlidir...”

Doğruları anlatmış...

En önemlisi,  Hüseyin Çelik, Ankara’daki bürokratların yıllardır tutturdukları “Karşılıklılık” yaklaşımına da karşı çıkıyor. “Biz Ruhban Okulu’ nu açalım, siz de Atina’ ya cami yapın veya Batı Trakya’ da müftü şeçiminin yöntemini değiştirin” derdik.  Oysa, Ruhban Okulu bizim kurumumuzdur.  Bizim vatandaşlarımıza hizmet vermekle yükümlüdür.  Patrik bizim vatandaşımız, bizim insanımızdır.

Hüseyin Çelik bunları ilk defa söylemiyor.  Defalarca tekrarladı. Ancak bir türlü çarkları çeviremiyor olacak ki, “Artık yetti” diye haykırıyor.

Hadi artık, harekete geçin. İstediği zaman iki günde yasa çıkaran iktidar neyi bekliyor? Herkes “Evet açılmalıdır” diyor,  ancak kimse kılını kıpırdatmıyor.

Bu ayıptan kurtulmanın zamanı çoktan gelmiş ve geçmektedir.

KİEV'E BAYILDIM...
 
Ukrayna'nın başkenti Kiev'e ilk defa gittim.
 
Dışarıdan bakıldığında, sanki eski Sovyetler Birliği’nin izlerini taşıyan, giderek otoriterleşen bir ülkeymiş gibi görürdüm. Turistik bir merkez gibi görünmezdi. Gitmek aklıma bile gelmezdi.
 
Oysa, tam tersiyle karşılaştım.
 
Kiev beni şaşırttı.
 
Ah, keşke İstanbul birazcık Kiev' e benzeseydi.
 
Kelimenin tam anlamıyla, büyük bir parkın içine kurulmuş, 3,5 milyonluk bir şehir. Her yer yemyeşil. Kendinizi içinden büyük bir nehrin geçtiği bir orman içinde yaşıyormuşunuz gibi hissediyorsunuz.
 
Şehir büyüdükçe ağaçlar kesilip yeni apartmanlara yer açılmamış. Şehrin merkezi 3-4 katlı, katedraller, tarihi kiliselerle dolu. Yüksek binalar için şehir dışına bir yer ayrılmış ve Yeni Kiev oralarda büyümüş.
 
Tarihin içinde yürüyormuş gibi oluyorsunuz.
 
Her biri diğerinden daha güzel kiliseleri, geniş meydanları, 2. Dünya Savaşı’ndaki Alman işgalini gösteren harika bir müzesi, tiyatroları, konser salonları ve birbirinden bakımlı binalarıyla, tertemiz bir şehir.
 
Avrupa Kupası Finali burada yapılmamış ve Coca Cola davet etmemiş olsaydı, belki de hiçbir zaman göremeyecektim. Final iyi ki burada yapılmış ve Coca Cola da iyi ki beni davet etmiş de, bu güzelim şehri tanıyabildim.
 
Unutmayın, Kiev seks kenti değil. Arayana her yerde seks var tabii, ancak Kiev' e keyif almak için gitmenizi tavsiye ederim. Üstelik hergün iki uçuş var ve ortalama 2 saatte ulaşabiliyorsunuz.

ÇAMLICA’ YA CAMİ YAZIK OLACAK… 

Geçenlerde Çamlıca’ yı dolaştım.
 
Özellikle, o anten pisliğininin yanında, nereye ve nasıl cami yapılacağını düşündüm. Emin olun boşunu koydum olmadı, dolusunu koydum almadı.
 
Anlıyorum, Başbakan ileride kendi adıyla anılacak dev bir cami yapılmasını ve Boğaz’ dan her geçenin de onu anmasını istiyor olabilir. İnsani bir talep…
 
Ancak, her geçenin görebileceği büyüklükteki bir camiyi düşündükçe, insanı korku basıyor. Baksanıza, 15 bin metrekarelik alana yayılacakmış. Medine-i- Münevvere’ nin 105 metrelik minarelerini geçecek 6 adet minare inşa edilecek.
 
Yeşillik yok olacak.
 
Antenler aynı pislilikleriyle orada kalacak ve Çamlıca, tam bir hengameye dönecek.
 
Oraya kim nasıl gelecek, o da belli değil. Belki ilkbahar-yaz aylarında mesireye gelenler ve kışın Cuma’dan Cuma’ya Başbakan’ı kırmamak için çıkanlar gidecek.
 
Onca masrafa yazık olacak.
 
Üstelik ileride biri çıkacak ve adını da değiştiriverecek!!!!

GÜNEŞ TANER, DERVİŞ’ E AYIP EDİYOR…

TBMM’ de kurulan “Darbeleri Araştırma Komisyonu” bir dönemin pisliklerini de ortaya çıkarıyor. Bazıları, eski düşmanlıkların hıncını almaya çalışıyor, kimileri kendini temizlemeye çalışıyor. Arada çok gereksiz isimler de davet edilmiyor değil, ancak yine de çok doğru ve iyi bir iş yapıyorlar.
 
Geçenlerde, Milliyet’ te çıkan bir haberin kupürünü kesip sakladım. Bugüne kadar yazmaya fırsat olmamıştı. Konu, TBMM Komisyonu’ na davet edilen eski Bakan Güneş Taner’ in suçlamalarına dayanılarak, Kemal Derviş’ in de davet edilmesiyle ilgili. Komisyonun aslında, Taner’ in sözleri olmasa da Derviş’ i davet etmesi gerekirdi, herhalde atlamışlar.
 
Neyse konumuz o değil.
 
Taner, konuşmasında 2001 krizine dikkat çekmiş ve şöyle demiş:
 
“…Ekonomi bozulunca Kemal Derviş diye birini getirdiler. IMF’ den 40 milyar dolar para alıp bankalara dağıttılar. Bu paraları kimlere dağıttılar, kim nasıl zenginleşti, siz asıl ona bakın… Ayrıca yanında eşi olduğunu söylediği bir kadın getirdi, o kadın kim ona bakın…”
 
TC’de bakanlık yapmış birine yakışmayacak bir üslup. Dedikodu ağzıyla bezenmiş garip bir suçlama. Satırlar arasında, Derviş’ in o paralardan nemalandığı ve bunu da “Metresiyle” cebe attığı anlamı çıkıyor. Oysa Derviş’ in hesapları, çalıştığı uluslararası kurumlardan dolayı açık seçik ortadadır.
 
Buna, “Çamur atmak” denir.
 
Çok ayıptır.
 
Hele, camdan binada oturan bir kişinin, başka yerlere taş atması hiç mi hiç akıl karı değildir. Yarın da bir başkası çıkıp ANAP döneminin hesapları açılsın derse ne olacak?

GALATA’YI KÜSTÜRMEYİN

Polis: Gençler kalkın buradan!

Gençler: Neden?

Polis: Yasak!

Gençler: Kim koydu bu yasağı?

Polis: Yasak işte! 5 dakikaya kadar kalkın yoksa ne olacağını siz biliyorsunuz!

Bir şey olduğu yok. Zira ne şikayet var, ne de gençlerin sicillerinde bir vukuat.  Geçtiğimiz Cuma akşamı Galata Meydanı, polis ablukası altındayken yaşandı bu olay. Belgesel ekibimden Günel Cantak anlattı. Meydanın bir ucunda, insanlar sohbet edip içkilerini yudumlarken kulenin tam altında polisler milim milim ilerleyen gençleri izliyor, uyarıyor tehdit ediyormuş. Galata’da köşe kapmaca!

Galata’nın sakinleri, özellikle de restoran, bar, kafe esnafının rahatsızlıkları sonucu meydanda oturmak yasaklandı. Gerekçe olarak da içki içen gençler, tuvalet ihtiyaçlarını sokakta gideriyorlar, müzikle eğlenip, dans ediyorlar ve ilerleyen saatlerde ise kavga çıkıyormuş.  Bahsettiğimiz yer sıradan bir yer değil. İstanbul’ un önemli turistik yerlerinden biri. Bu göz önünde bulundurulmalı, sıradan bir sokak gibi davranılmamalı. Galata’nın yakaladığı bu popülarite, zedelenmemeli. Galata’yı küstürmemeliyiz.
 
Polisler yerine Beyoğlu Belediye’si Meydana inmeli ve hizmet götürmeli.  Yeni umumi tuvalet açılmalı. Zira oradaki tuvalet yetmiyor. Eğer meydanda huzursuzluk çıkaranlar varsa onlar uyarılmalı. Baştan “Yasak! Oturmayın!” demekle olmaz. Baskı ve yasaklamaları fazla sürdüremezsiniz. Zira toplumun bir kısmı, hiç de hafife alınmayacak bir kısmı kendini ötelenmiş ve baskı altında hissediyor…

 

X