"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Anlattıklarım sadece babasını özleyen bir kızın çığlığı değil

UFAK ufak Silivri öyküleri dayıyorum önünüze.

Farkındaysanız, daha çok işin duygusal boyutundayım.

Orada bir yargılama süreci devam ediyor, ben de bir gazeteci olarak izlemeye devam ediyorum.

Nazlıcan Özkan, “19 yaşında benim kızım da keşke böyle bir duruş sergileyebilse” diyeceğim bir çocuk, bir kız./images/100/0x0/55eaf519f018fbb8f8a1a5bb

Komik de aynı zamanda.

Konuşma ilerledikçe, omzuna filan dokunmaya başlıyorum, “Sen beni sevdin be Ayşe Arman!” diyor. “Evet hem de
çok”
diyorum, gülüyor.

Tabii ki anneyim aynı zamanda, içim de fena oluyor anlattıklarını dinleyince. Gözlerim doluyor. Anne olduktan sonra, daha iyi insan oldum galiba. Ya da şöyle diyelim, empati duygum tavan yaptı, anne-baba olan pek çok insan gibi.

Kızı babasına bir hediye yapmış, yazı yazmış, onu da Cumhuriyetçiler gazeteye basmış, dün yazdım, mahkeme salonunda baba, yazıyı okuyor. Uzaktan ona, işaret diliyle, “Çok güzel yazmışsın! Ağlamak geldi içinden, gözlerim doldu, burnumun direği sızladı, seni çok seviyorum kızım” diyor.

Resmen bunu parmaklarını gözlerine götürerek, ağlama işareti yaparak, sonra o parmaklarını burnunun üzerine koyarak, burnunun direğinin sızladığını anlatarak, sonra elini kalbine koyarak onu ne kadar çok sevdiğini gösteriyor.

Konuşmasına gerek yok.

Aralarında 30 metre olması da engel değil.

Bir film sahnesi olsa, insanı ağlatacağı kesin. O arada Nazlıcan’ın arkasında Duygu Dikmenoğlu oturuyor, bütün asaletiyle ve güzelliğiyle.

Nazlıcan’ın benden tek ricası, “Lütfen özel hayat soruları sorma” oldu. Yoksa kaçar mı benden, sormak isterdim.

Orada, Tuncay Özkan’ın kızı ve sevgilisi aynı yerde.

İkisi de ölümüne seviyor adamı. Ama zaten hayatları karışık, daha da fazla karıştırmak istemedim.

Devam edeceğim hem Silivri öykülerine, hem de bugün Nazlıcan’ın hikâyesine...

Yüzlerce mail alıyorum sizlerden, “Yetti be!” derseniz anlarım...

BABAN ÇIKINCA, ADALET YERİNİ BULACAK MI?

Geçen gün biri bana, “Baban çıkınca, adalet yerini bulmuş olacak mı?” dedi. Çok dokundu bu sordu bana. Tabii ki adalet yerini bulmayacak. Ama Silivri, başlı başına, hukuk katliamının yaşandığı bir yer. Bunun Balyoz’u var, o da çökmüş bir dava, Ergenekon desen, her şeyin bir çuvala sokulduğu bir dava. O yüzden herkesin gelip izlemesini istiyorum. Bayramdan sonra cuma tahliye talep ve karar günü var, lütfen gelip izlesinler ve bu anlattıklarımın sadece babasını özleyen bir kızın çığlığı olmadığını anlasınlar.

4 YILDA ÇOK GARDiYAN ESKiTTiM

Her hafta gittiğin kapalı görüşlerde neler hissediyorsun?

- Üzerine roman yazılır o kapalı görüşlerin. Gerginlik, şaşkınlık, üzüntü, buruk bir sevinç, deli bir özlem, öfke... Hepsi bir arada. Bir sürü aramadan geçiyorsun, zaten geçinceye kadar söylediklerinin yarısını unutmuş oluyorsun. Gardiyanlar, gardiyanlar. Bina değiştiriyorsun, otobüse binip başka bir yere gidiyorsun, o telefonu eline alıp, camın arkasından babana bakıp ilk sözcüklerini söyleyinceye kadar, üzerinden TIR geçmiş gibi oluyor. Sonra göz göze gelince bir salaklaşıyorsun. “E nasılsın?” diyorsun, “İyiyim sen nasılsın?” “İyi.” Ve bir duraksama... Açılmak için zaman gerekiyor. Oysa o kadar çok şey var ki anlatmak istediğin. Zamanı da iyi kullanmak gerekiyor. Bütün bir hafta beklemişsin; ne var ki, hayatını, planlarını, hayallerini, özlemeni, komik gündelik hadiseleri, ümitlerini, 45 dakika sığdırman çok zor. Bir türlü başaramıyorum. Hep “eksik” çıkıyorum. Çıkınca da, tarifi olmayan başka bir boşluğa düşüyorum. “Gelecek hafta daha iyi olacak” diyorum. Olmuyor.

Cezaevi personeli nasıl davranıyor?

- 4 sene oldu artık. Ben çok gardiyan eskittim. Bir buçuk sene önce, yine bir röportaj vermiştim ve gardiyanlarla yaşadığım bir şeyi anlatmıştım. Sonra yeni bir gardiyan gelmiş, üzerimi arıyor, arıyor. Tabii ki arayacak ama biraz fazla aradı. Derken bir şeyler söyledi. “Pardon bir şey mi oldu?” dedim, “Niye böyle yapıyorsunuz?” Normalde bu kadar sert şeyler söylenmez, arama da bu kadar ağır olmaz. “Sen gider şimdi bunları da gazetecilere anlatırsın!” dedi. “Haaa anladım” dedim. Böyle tepkiler de oluyor. Eğer bunu okursa, ona selam olsun, bana ne dediğini, ne yaptığını kimseye anlatmadım!

Vücudun güzel değil ama çalışkansın

Yaklaşık 10 senedir her gün sizi takip ederim.
Pazarları dahil.
Sizi çok sevdiğimi söyleyemem.
Fakat size yapılan eleştirilere, bedeninizle ya da fotoğraflarınızla değil de, 17 senedir arka tarafınızı hiç dinlendirmeden, yaptığınız işlerle yanıt vermenizi sevdim.
Çünkü sizi beğenmeyebilirim. Bazen basit bile bulabilirim. Hatta güzel olmayan vücudunuzu reklam için malzeme yaptığınızı bile söyleyebilirim. Ama bu kadar yıldır yaptığınız işlerin o büyük emeğini ve başarısını, teslim etmemek gaddarlık, hatta haksızlık olur.
Siz, gazetecilik mesleğinde başarılısınız.
Poposunu koltuktan, gözünü bilgisayardan ve Twitter’dan ayıramayan, kolay, yorulmadan emeksiz gazeteciliği seçen zihniyet de, sizi ancak böyle aşağı çekmeye çalışacaktır. Bilirsiniz Türk milleti olarak, şirketlerde de, kalabalık işyerlerinde de çok çalışanı, didineni pek sevmeyiz. Hemen bel altı vuruşlarla alaşağı etmeye çalışırız. Olay, bu zihniyetin ürünüdür. “Ulan” demeye bile değmez. (Burak M.)

Elimi nereye attıysam kurudu

Bense hem yazdıklarınızı hem sizi sevdim! Ama işte saldırılara, “Beğen beğenme, en azından çalışıyorum ben, hem de popomda motor var gibi” diye çıkışınca, bir taahhütte bulunmuş oluyorsun, ölene kadar çalışmak zorunda kalıyorsun. Valla deniyorum. Kızım acayip şikâyetçi. “Seni işten atsalar da, bizim servis otobüsünde abla olsan” diyor. “İşin mi daha önemli, ben mi? Her gün yazmasan n’olur?”
Artık 7 oldu, pabuç gibi çene var, bakalım nasıl çözeceğiz... 
Aksi gibi bugün elimi nereye attıysam, kurudu. Şu ana kadar pazar röportajı bulamadım, bunalımdayım! Yılmaz Özdil’i aradım, bana kırgın, daha önce yaptığım bir röportajdan dolayı, ne yaptıysam affettiremedim kendimi, oysa güzel bir bayram röportajı olurdu. Hakan Ural’ı aradım, “Şimdi konuşmaya niyetli değilim, bu saçma fotoğraf meselesi kapansın istiyorum” dedi. Daha tonla insanı aradım. Millet ya tatilde, ya arazi ya da sıcaktan konuşmaya mecali yok.
İşler kesattı yani. Bir iki isim daha deneyeceğim. Bakalım. Geçmişteki işlerin de üzerine yatılamıyor, hep devam etmek gerekiyor...

Celal Şengör’ün mektubu

Ben Celal Şengör. Çalışmalarım el verdikçe, ben de o duruşmalara gidiyorum.
Silivri, Hadımköy ve Hasdal’daki komutan ve arkadaşlarımı ziyaret ediyorum. Özellikle çok yakından tanıdığım hava kuvvetleri personeli için ortaya atılan iddiaları dinledikçe kahroluyorum:
Bazı şeyler bu kadar mı aleni söylenir ve neye dayandığını belli olmayan birtakım şeylerle insanların yaşamları bu kadar mı kolay karartılabilir?
Bir örnek: Beyazıt Karataş Tuğgeneral, Amerika’da ataşeyken geldi, mahkemeye çıktı. Kendisine yöneltilen suçlama: “Siz şu tarihte Turgut Atman generale şu belgeyi Diyarbakır’da vermişsiniz.”
Sayın komutanın cevabı: “Efendim, ben o tarihte Amerika’da görevimin başındaydım. Pasaport kayıtlarımın orijinalleri şu anda elimdedir. Yüce Mahkeme’ye arz ederim. Tesadüf o gün Sayın Başbakanımız ve Sayın Milli Savunma Bakanımız Washington’dalardı. Kendilerine eşlik ettim, birlikte fotoğraflarımız hem Türk basını hem de Pentagon tarafından çekildi. Basında çıkan fotoğrafları ve Pentagon’un resmi fotoğraflarını Yüce Mahkeme’ye arz ederim.”
Buradan ne beklersiniz? Mahkeme başkanının, Karataş generali evine yollamasını değil mi? Ne gezer? Tutuklandı. Yani hiçbir delil olmadan tutuklandı. Bunu gözlerimizle gördük. Benim yerim, sizin zamanınız olsa, böyle örnekleri sayfa sayfa yazabilirim.
Eşim, hemen her duruşmaya gidiyor. O da benzer izlenimlerle dönüyor. Bazen hüngür hüngür ağladığı oluyor.
Muhterem Ayşe Hanım, benim edindiğim intiba, Balyoz davasının amacına ulaştığıdır. Balyoz’un bizde yarattığı yıkımla Oya’yla artık yurtdışına taşınmayı düşünmeye başladık. Bir Balyoz sürecinin sergilenebildiği bir ülkede hiç kimsenin emniyeti kalmamış demektir. Sağ olun, var olun. (Celal Şengör)

Bu ülke için gereklisiniz

Celal Bey, yazdıklarınız üzerine ne diyeceğimi bilemiyorum. Önümüzdeki günlerde Balyoz davası üzerine “Bunları biliyor muydunuz?” türünden bir yazı hazırlamayı düşünüyorum. Sizin verdiğinize benzer örneklerle. Ama yine de yurtdışına gitme kararını bir kere daha düşünün. Siz bu ülke için gerekli bir bilim adamısınız. Ve daha henüz özgür ve bağımsız bilim yapma şartları ortadan kalkmadı.

X