Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Ankara’da yüzme havuzu vardı da biz mi girmedik

Bunaltıcı sıcakları fazlasıyla hissettiğimiz bu günlerde Başkentte kalanlara yazılı ve görsel medya aracılığıyla nispet yapar gibi poz veren tatilcilere imrenmemek mümkün mü? Hele iskele ve teknenin üzerinde güzelliğini ispatlamaya çalışan ikoncan denen hatunlara bakıp iç geçirmemek kolay mı? İnanın, insanın tsunami olup, dalga dalga sahile vurası geliyor.

Hal böyle olunca da Ankara’nın bozkırında hayallerinizle baş başa kalıyorsunuz. Hele hele işiniz yoğunsa hayal kuracak anları bile iple çekiyorsunuz. İşte böylesine bir ortam içinde Ankara’nın bozkırına düşen o kavurucu sıcağı hissetmeden havuz başında öğle yemeğimi atıştırıp, buz gibi kolamı içiyorum. Üstelik yemek sonrası uzandığım şezlong o kadar rahat ki, uyuşukluktan kapanan gözlerime elime aldığım kitabı okuması için direktif bile veremiyorum. Ve o anda kulaklarımda patlayan sesle irkiliyorum.

Evet, günlük hayatımızdan bir türlü çıkaramadığımız ekonomik kriz, Ergenekon soruşturması ile Kürt açılımı haberleri ve spikerin benzer metni bilmem kaçıncı kez okuması. Kısacası kavurucu sıcak yetmezmiş gibi bir de iç karartan gündem. O an masanın altına doğru yayılan bacaklarımı toplayıp, ellerimden birini bilgisayar klavyesinin üzerinden, diğerini kitaptan ayırıp, televizyon ekranına dikkat kesiliyorum. Doğal olarak da havuz üzerine kurduğum fantezilerim son buluyor.

Bazıları orada keyif yaparken, bizlerin bir yandan işle, diğer yandan sıcakla boğuşması hiç de adaletli değil, diye içimden geçiriyorum. Ama kısa sürede silkelenip, üzerimdeki olumsuz havayı atmak için Ankara’nın havuzlarını gözümün önüne getiriyorum. Geçmiş yılları hatırlayıp, stresten uzak keyifli bir gün geçirmek için şimdilerde ne kadar çok tesis bulunduğunu düşünüyorum. Ayrıca çoğunun Ege ve Akdeniz’in beach kulüplerini aratmayacak derecede şık ve kaliteli olduğunu da.

UFUKTA LOKOMOTİF GÖRÜNMÜYORSA BALIKLAMA DALARDIK

Başkentli işletmeciler, her geçen gün çıtayı biraz daha yükselterek, gerek hizmet gerekse tasarım açısından mükemmel mekanlar yaratıyorlar. Üstelik her keseye göre de bir seçenek var. Sonra eskiyi düşünüyorum ve maddi imkan da olsa serinleyecek bir havuz bulamadığımız yıllara geri dönüyorum. Aslında yaşıtlarıma göre şanslı bir çocuk olduğumu fark ediyorum.

Babam, Devlet Demiryollarında görevli bir bürokrattı. Doğduğumdan itibaren hep garların yakınındaki demiryolu lojmanlarında oturmuştum. Her memur ailesinin yaşadığı süreci ben de geçirmiş, İstanbullu olmama rağmen İskenderun, Sivas, Malatya dolaşıp durmuştuk. Babam görevdeyken son durağımız ise Ankara Garı’ndaki lojmanlar olmuştu. Birçok demiryolcu çocuğu gibi rayların kenarında büyümüş, üzerinden tren geçen gazoz kapaklarını ve çivileri keski aletine dönüştürmüş, garların beton peronlarında tornete binmiştim. Ancak daha da önemlisi buharlı lokomotif döneminde depodaki dev su sarnıçlarını havuz belleyip, yüzme imkanı bulmuştum.

Derinliği üç dört metreyi, genişliği ise yer yer 10 metreyi bulan bu sarnıçlar buz gibi suyuna rağmen biz çocukların en keyif aldığı yerlerdi. Girmemiz yasak ve tehlikeliydi ama ufukta lokomotif görünmüyorsa balıklama dalardık. Ta ki bir görevli fark edip, bizi kovalayana kadar. İlginçtir, havuzlara giriş imkanını Ankara’da değil, Malatya gibi doğu illerinde bulmuştum. 1960 ve 70’lerin Türkiye’sinde personeli ve ailesine geniş olanaklar sunan iki devlet kurumu vardı. Biri Türk Silahlı Kuvvetleri, diğeri Devlet Demiryolları...

O YILLARDA ATLAMA KULELERİ ÇOK MODAYDI AMA...

Hemen hemen tüm sahil şeritlerimizde kampları ve sosyal tesisleri vardı. Diğer kamu kuruluşları ise özellikle doğu illerinde görev yapan çalışanları için özel tesisler yapardı. Sümerbank, Şeker Fabrikası gibi kuruluşların çok güzel sosyal tesisleri olurdu. İşte Malatya Sümerbank lokali ve yüzme havuzu da bunlardan biriydi. Olimpik ölçüdeki büyüklüğü, atlama kulesi ve şezlonglarıyla Avrupai bir tesisti. Gerçi atlama kulesinin birinci katından yukarı çıkıp, suya dalan kimseye rastlamamıştım ama o yılların Türkiye’sinde paraşüt kulesi gibi atlama kuleleri çok modaydı. Bu arada yanıltmayayım bu kulenin üçüncü katından atlayan bir kişinin eylemine bizzat tanık olmuştum. O da kış günü, havuz boşken intihar için kuleyi seçen genç bir delikanlıydı. Sanıyorum aşk intiharıydı ve oracıkta vefat etmişti.

İşte bu havuz demiryolu sarnıcının pabucunu dama atmış ve Malatya’yı çok daha sevmemi sağlamıştı. Zaten Demiryolu kampları ve İstanbul’daki ailemin sayesinde denizle buluşmam ise yılın 25 gününü geçmezdi. Gençlik yıllarımda ise su sarnıçları, buharlı lokomotiflerle birlikte tarihe gömülmüştü. Artık seçeneklerim arasında birkaç havuz, sahil şeridi ve Gölbaşı dışında yer kalmamıştı.

Hem Basın Yayın’da okuyup, hem de Hürriyet Gazetesi’nde çalıştığım için sahil şeridine ancak işle karışık ulaşabiliyordum. Gölbaşı uzak ve tehlikeliydi. Geriye bir tek havuzlar kalıyordu ki, onlarda askeriye gibi kurumlara ait olduğu için normal vatandaşa kapalıydı. Dedeman ve Büyük Ankara otellerinin açık havuzu vardı, ancak ona da maddi imkan yetmiyordu. Öyle bir üyelik aidatları vardı ki, sanırsın birkaç günlüğüne otelin kral dairesini tutuyorsun.

Yıllar yılları kovaladı ve yüzme kültürü geliştikçe, yatırımcılar peş peşe havuzlar açmaya başladı. Bugünse, Ankara’da yüzlerce havuzlu tesis var. Hatta birçok sitede, villada ve apartmanda havuz yerleşimin vazgeçilmez unsuru olarak inşa ediliyor. Üstelik müşteri çekmek için havuzun da yeterli olmadığını fark eden bazı işletmeler ekstra yatırımlara da yöneliyor.

AMERİKAN DÜŞÜNÜN TÜRKİYE’DEKİ MEKANI

Sanıyorum 1994 yılıydı; ABD’nin taşrası Midwest’ten çıkıp Ankara’ya gelen Amerikalı yatırımcı Jim Carter, Tepe Grubu’yla ortaklık kurup, Bilkent Sports International’ı açarken, Başkentte devrim niteliğinde bir yatırıma imza atmıştı. O yılları anımsayan bilir, tüm dünya Jane Fonda’nın yarattığı spor akımının etkisine girmiş, yaşama bakış vizyonları değişmişti. Artık dev mekanlarda bir sistem dahilinde sportif faaliyetler moda olmuştu.

Bu akım beraberinde farklı bir yaşam tarzını da getirmişti. Dev tesisler ve üyelik sistemiyle yaratılan organizasyon büyük şehir ve yerleşim birimlerinde sosyal statükoyu belirleyen bir araç haline dönüşmüştü. Yıllık aidatla bu spor kolonisine adım atan aile bireyleri, yüzmeden fitnessa, restorandan havuz gibi sosyal yaşam alanlarına kadar birçok olanağa sahip olmaya başlamıştı. Şehir kulübü havasındaki bu özel mekanlarda aile bireyleri tüm gün kendini oyalayabilecek birşeyler bulabiliyordu.

Ancak en önemlisi revaçtaki bir kulübe üyelik, sosyal stütokoyu da belirleyici unsur oluyordu. Hatta bu yön öyle ağırlık kazanmıştı ki, yıllık üyeliğe binlerce lira para veren bazı kişiler yeme içme mekanları hariç hiçbir sportif alanı kullanmıyordu. Bir başka deyişle maddi imkanı bol bazı kişiler sağlıklı yaşam için değil, statükoda sınıf atlamak için kulüp üyeliğine büyük paralar döküyordu. Bu teoriyi destekleyen en önemli unsur da, işletmenin içindeki yeme içme ve eğlence mekanlarının yapısıydı. Tesis içinde sağlıklı yaşam peşinde koşanları, hizmet veren spor üniteleri kadar, fastfood tarzı yiyeceklerin ağırlıkta olduğu restoranlar, meyve sularının alkollü içeceklere yoldaş olduğu barlar ve sigara dumanının sabahın ilk ışıklarına kadar sis perdesi vazifesi gördüğü gece kulüpleri bekliyordu. Tabii sadece spora yönelenler de azımsanmayacak çoğunluktaydı.

Ve 2 binli yıllara geldiğimiz de bu spor merkezlerinin sayısı arttı. Artmakla da kalmayıp, gerçek işlevlerine kavuşmaya başladı. Artık bir salona yığılan yüzlerce spor aleti, yüzme havuzu ve squash gibi spor sahaları kadar başka unsurlar da önemseniyor. Diyetisyenler, fizyoterapistler, kalori hesabıyla ürün sunan restoranlar, hijyenik havuz ve spa merkezleri de bir bütünün parçalarını oluşturuyor.

Bilgisayar teknolojilerinin de yardımıyla kişilerin yeme içme ve hareket programları dünü ve bugünüyle takip ediliyor.Şimdilerde Bilkent Sports Center’in açtığı yoldan ilerleyip, daha gelişmiş yapılara sahip olan birçok kulübümüz var. Geçenlerde bunlardan iki tanesini gezdim ve hayran kaldım.

TEKNOLOJİ DİYARINDA KAYAK KEYFİ

Biri Panora Alışveriş Merkezi’nin bünyesinde faaliyet gösteren Mars Athletik Club (MAC Panora) idi. Yaklaşık 6 bin 500 metrekarelik toplam alanıyla ileri teknoloji merkezi gibiydi. İlgimi basketbol, squash gibi kapalı spor alanları kadar vitamin bar da çekti. Ama en ilginci hiç kuşku yok ki, dört mevsim kullanılabilecek, dünya standartlarında teknik donanımlı ski-snowboard pistiydi. Özellikle çocuklar ve kaymaya yeni başlayanlar için dağa çıkmadan kaymayı öğrenebilmeleri için güzel bir imkan sunuyor. Ben gittiğimde mevcut stillerini geliştirmek ve kayak sezonuna hazırlanmak için çabalayan kayakseverler vardı. Tesisin Genel Müdürü Kerem Yazıcı hem bir spor tutkunu, hem de iyi bir sohbet arkadaşı. Tesisin cazibe merkezi olması için sadece dekor ve teknolojik mükemmelliğin yetmeyeceğini anladığı için kurduğu kadroya da önem vermiş. MAC’ı gezmekten yorulup, kan ter içinde kalmama rağmen, bir iki aleti kullanmayı denettiler ya, helal olsun!

BİR SİMON’A BİR DE HAVUZDAN GELEN SESE KULAK VERDİM

Ertesi gün gittiğim Base Life Club ise Çayyolu Angora Caddesi üzerinde harika bir yaşam merkezi. Toplam 12 bin metrekarelik yerleşkesinde ne ararsan var. Dünya standartlarında fitness, SPA- Wellness ve eğlence konseptini son teknolojinin de yardımıyla güzel kaynaştırmış. Şehrin o yıpratıcı ortamından kaçış için harika bir durak. Özellikle açık ve kapalı havuzu çok ilgimi çekti. Sualtında müzik dinlemeye olanak sağlayan sistemi, havuzdan yayılan renkli ışıklar sayesinde tam bir terapi sunuyor.

Sadece spor yapmakla yetinmeyenler için birçok alternatifin tek bir çatı altında toplanması güzel bir düşünce. Fitness ve SPA güzellik merkezleri kadar, kafelere ve hobi bölümlerine de yer vermiş. İster teras manzarasıyla bütünleşmiş tenis kortlarına çık, istersen tırmanma duvarına bir dağcı gibi hamle yap, istersen de kapalı yürüyüş parkurunu geçip, squash bölümünde raket salla. Ama daha da önemlisi tıpkı Mars Athletik Club’de olduğu gibi yönetim kadrosu bir harika. Türkçeyi sular seller gibi konuşan ve bir Türk bayanla evli olan Base Life Genel Müdürü Simon Edge tam bir sevimlilik abidesi. Bu sektörü çok iyi bildiği ise her halinden belli oluyor. Doğrusu esprili anlatımı çok hoşuma gitti. Keza, kulübün yatırımcı şirketi Birlik Grup’un genel müdürü Fatih Günday ile Halkla İlişkiler Müdürü Özgür Kalyoncu başarılı birer profesyonel ve hoş sohbet insanlar. Öyle bir anlatımları var ki, üzerimdeki takım elbiseyle havuza dalıp, yüzerken müzik dinleyesim geldi.
X