GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

İstanbul’da Eylül’e hazır mısınız?

Tarih, 14- 17 Eylül. Tüm tatil fasılaları atlatılmış, çocuklar okullarına yerleştirilmiş, nihayet hareketli günleri, sosyal kelebekliği özleyen ‘urban’ şahsiyetler bıraktıkları yerden şehrin gündemini oluşturmaya başlıyor.  ‘Okula dönüş’ teması okullu yıllar pek gerilerde kalsa bile her Eylül’de benim de aklımda... Sonbaharda şehrin keyfini çıkarmanın, özlenilen şehirle buluşmanın en keyifli şekliyse bence sanatla yapılacak her türlü buluşmadan geçiyor.

Contemporary Istanbul da bu yıla özel Eylül’de organize edilerek şehrin Bienal açılışıyla gelen yoğun ve keyifli sanat gündeminin bir diğer ayağı olacakmış.

12. Contemporary Istanbul (CI) için Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli bize fuarla ilgili şunları anlattı:

CI’nın bu  12. edisyonunda 20'den fazla ilk defa katılan, toplam 73 galeriden yaklaşık 1,500 sanat eseri sergilenecekmiş. Bu yıl Amerika, İngiltere, İsviçre, İspanya, Fransa, Romanya, İran, İsrail, Çin gibi ülkelerden gelen 42 yabancı galeri fuarda yerini alıyormuş.

İstanbul Kongre Merkezi ve Lütfi Kırdar Rumeli Salonu’nda düzenlenecek fuarda ‘Plugin’in de beşincisi yapılacak. Çağdaş sanatın son dönem en merak edilen işlerinin sunulduğu bu bölüm,  ‘yeni medya’ üzerine. Ali Güreli  ‘Plugin’in CI’un geleceği kucaklayan bir uzantısı olduğundan bahsediyor. Bu yeni medya bölümün yıldızı ise “Natura Nova” başlıklı özel sergi… Plugin bilim ve teknolojinin kesişim noktasında yer alan güncel sanat eserlerini sergilemeye adanmış bir özel bölüm. “Natura Nova” sergisiyle yeni medya sanatının bugünün ve geleceğin dünyasına dair sorularını ve cevaplarını ortaya koymayı hedefleniyor. Seçkinin tüm işleri doğa temsilinin tam olarak nasıl bir şey olması gerektiği sorusuna sanatçısının yeni ve kendine has cevabını ortaya koyacak.

CI’un bu yıla özel önemli bir yeniliği de fuarın mimari konsept tasarımının dünya çapında başarılı projelere imza atmış, ödüllü mimarlık firması Tabanlıoğlu Mimarlık tarafından kurgulanıyor olması… CI bu yıl açık havada yer alan kamusal alanlara gönderme yapacak bir sürpriz mekan karşımıza çıkacak. Tabanlıoğlu Mimarlık fuar alanını ‘bir kent parkı’ çeşitlemesi olarak kurguluyormuş. Yapay  park formunda düzenlenecek fuar iç mekanı, aynı zamanda etkinlik sırasında açık havada heykellerin sergileneceği fuar alanına bitişik Sanatçılar Parkı’nın da bir uzantısı olarak da ele alınacakmış. Buradan ayrıca bölgenin en sevdiğimiz noktası olan nadide ve değerli Maçka Parkı’na bağlantı sağlanacakmış.

CI kapsamında yapılacak bir diğer önemli sergiye geldi sıra: Beşinci Element… Tabanlıoğlu Mimarlık’ın CI 2017 mimari konsept tasarımından hareketle Sanatçılar Parkı’nda gerçekleştirilecek olan Beşinci Element heykel sergisinin küratörlüğünü Prof. Hasan Bülent Kahraman üstleniyormuş. Ali Güreli bu projeyle İstanbul’da bir park alanında ilk defa çağdaş heykel sergisi gerçekleştirdiklerini vurguluyor.

Bir de fuarın her yıl tekrarlanan bölümleri var.  CI Dialogues gibi… Bu senenin konusu “Hareket” konusunu sanatsal bakış açısıyla ele alacak. Konu, insanın günlük hayatının çekirdeğini oluşturan Teknoloji, Mimarlık, Gıda gibi farklı disiplinlerin ilişkisinde tartışılacak. Programa konusunun önde gelen isimleri davet edilerek; akademisyenler, mimarlar, sanatçılar ve profesyonellerle, çağdaş sanatın güncel durumu, diğer yaratıcı endüstrilerle ve hatta günlük yaşamla olan ilişkisi tartışılacakmış.

CI cephesinde bu yıla dair belli bailı gelişmeler böyle… Şimdiden sonbaharda İstabul’daki ‘normal’ hayatı düşleyenlerin, planlarını yapanların dikkatine…

Yeni medya sanatçısı Ozan Türkkan’ı ağırlayacak olan Akbank Sanat Sergisi’nin yanı sıra, Ferko Signature için Refik Anadol’un özel olarak tasarladığı data painting eseri Winds of İstanbul da dikkat çekenler arasında. Fuarı ziyaret edecek çocukları da unutmayan Yıldız Holding, Ülker Çocuk Sanat Atölyesi ile küçük sanatseverleri de çağdaş sanatla tanıştıracak.

 

 

Yazının devamı...

Kilim formunda sanat

Önceleri –modern kilim- tabiriyle açıkladığımız kilimlerini bugün kendisi –artkilim- tabiriyle anlatıyor. Bir görenin aklında hemen yer edinen, kilim deyince canlandırdığınız klasik imajı yerle bir eden bu sanat eserlerinin hayranlarındanım. Balpınar ustayı daha iyi tanımanızı istedim,  o yüzden sizi kendi sözcükleriyle baş başa bırakıyorum.

 

‘Artkilim’ üzerine…


Çoğunlukla renkli yün iplerle desenlerin oluşturulduğu dokumalara ‘kilim’ denir. Ama benim çalışmalarımın geleneksel Anadolu kilimleri ile dokuma tekniği dışında hiç bir benzerliği yok. Kilim motifleri asırlar boyunca anneden kıza motif motif aktarılırken zaman içinde çok ufak değişikliklerle olgun bir hale gelirler, onlar üzerinde fazla değişiklik yapamazsınız. Zaman içinde bir dere içinde ya da sahilde yuvarlanıp şekillenmiş taşlar gibi onlar üzerinde oynarsanız bozarsınız. Ben bir sanatçı olarak kilim dokuma tekniğini kullanmış olmama rağmen tamamen yeni bir tekstil ‘dokuma’ sanatı ürünü ortaya çıkartmaya çalışıyorum.

 

Nasıl başladı?

 

1986 yılında Vakıflar Halı Kilim Müzesi’ndeki görevimden erken emekli oldum ve kendime ait desenlerimin kilim tekniği ile dokutulmasını denemeye başladım. Yaşamda yaptığımız işlerde de bir ‘evrim’ süreci vardır. Çalışmalarım sırasında bana bu dokumaları yapan Fatma hanım ile birlikte birbirimizin fikirlerini paylaşarak evrildik, bugüne geldik. İlk başlarda pek çok parça bozulup çöpe gitti.

 

Bodrum’da yaşamaya ve üretmeye dair…

10 yıl önce İstanbul’daki trafik ve kargaşadan kaçıp Bodrum’a yerleştim. Bodrum’da yaşamama rağmen çalışmalarıma ve aktivitelerime kesintisiz devam edebiliyorum. Bodrum İstanbul arası uçakla 1 saat, havaalanı transferlerini katarsanız ve yoğun trafik olursa maksimum 4-5 saat... İstanbul’da Göztepe’den Taksim’e de aynı zamanda gidilebiliyor. Yani Bodrum’da olmak İstanbul ile ilişkileri fazla etkilemiyor. Ama yaz aylarında Bodrum da İstanbul’a benzemeye başladı.

Hangi koleksiyonlarda var?

Bu isimler arasında Prada moda markasının sahibi Miuccia Prada, eski Amerika Başkan Yardımcısı Al Gore, film yönetmenleri Bob Rafelson, Larry Sanitzky, New York’lu sanat koleksiyoneri Bernard Chappard var. Türkiye’den de Ayfer Soyak Şengir ve Nazire Dedeman Çağatay ve Yunus Büyükkuşoğlu’nu sayabilirim. Aramco petrolleri Dharan’daki merkez binasında ve Washington’daki Worldbank ’Dünya Bankası’ duvarlarında büyük ölçekli çalışmalarım sergilenmeye devam etmektedir. Milano’da Galleria Nilufar’da erken devir parçalarım bulunuyor, zaman zaman onlarla uluslarası fuarlara katılıyorlar. Türkiye’den de Koleksiyon için Faruk Malhan üç desenimi alıp halı olarak üretmiş idi.

 

Geçen yıl Kasım ayında İstanbul’da Nişantaşı’ndaki Kare Sanat galerisinde son çalışmalarımı sergiledim ve Uluslararası Sanat Fuarı’nda da aynı galeri tarafından değişimli olarak 3 eserim sergilendi. Bodrum’da da 2 yıl önce Yalıkavak Marina’daki Mine Sanat Galerisi’nde bir sergi açmıştım. Daha önce de gene İstanbul’da Çırağan Sarayı, Ekavart Galeri, 44A’da ve Milli Reasürans galerisinde kişisel sergilerim olmuştu. Yurt dışında ise Karakas, Milano, Stokholm’dakilere ek olarak Bodrum’a geldikten sonra Tokyo, Lubliana, Bahreyn, Moskova’da kişisel sergilerim açıldı. Yani Bodrum’da olmak dünya ile ile ilişkilerinizin kesilmesi demek değil. Ayrıca Bodrum’da iki yıl önce Yalıkavak Marina’daki Mine Sanat Galerisi’ndeki sergim ve bu yıl sanat koleksiyonu ile tanınan Casa dell‘Arte’de geçtiğimiz günlerde biten sergimden de bahsetmek lazım.

Çalışma disiplini üzerine...

Bodrum’da yaşamama rağmen web sitem ve instagram sayfam ile de dünya ile ilişkilerim devam ediyor. Dijital dünyayı severek, devamlı ‘öğrenerek’ takip ediyor ve uyguluyorum. İnstagram sürekli bir galeri gibi. Dünyanın her yanından beklenmedik kişilerden yüzlerce beğeni ve yorumlar alıyorsunuz. Aynı zamanda yaz aylarında da 70 yaşını geçmiş olmama rağmen  her gün en az 1 kilometre yüzüyorum ve eve dönüp çalışıyorum. Kışın da yürüme gruplarına katılıyor ve haftada 2 defa yoga yapmaya gidiyorum. Yani yaşam devam ediyor, trafikte stres ve zaman kaybı da yaşamadığım için daha verimli ve yaratıcı olabiliyorum.

Son dönem çalışmaları

Son yıllarda kilim dokuma tekniğinin sınırlamalarını daha da abartarak çok az ve yalın çizgilerle iki boyutlu kilim dokuması üzerinde başka boyutların varlığını da göstermeye çalışıyorum. Yeni bir dokuma–daha doğrusu dokumama- tekniği ile arka planı dokumadan bırakarak boşlukta yer alan formlar ile çok daha güçlü derinlik görüntüsü verebildim. Ayrıca bazılarını tuval gibi çerçeveye monte edebildik. Böylece çalışmalarımın duvara da asılması kolaylaşmış oldu. Son sergimin adıydı da ‘Olası Doku-n-malar..

 

Eserlerinin yola çıkış noktası

 

İnsanın kendi yarattığı dünya çok karmaşık. Evrende ise bizim zaman algılamamıza göre bir düzenlilik görülüyor. Bugünün sanatçıları dünya üzerindeki bu kaosun içinden birşeyleri yansıtabilmeye çalışıyorlar. Ben ise bu karmaşadan kaçıp, daha düzenli görünen makro evrendeki galaksi ve gezegenlerin ya da mikro evrendeki parçacıkların devinimlerinin oluşturduğu uzamları ima eden görüntüler yakalamaya çalışıyorum. Bazen kendi bedenimiz içinde sıkışıp kalmış olma duygusu, varlığın anlamını bilemediğimiz, evrenin boyutlarını bile algılayamadığımız için olabilir. Gözlerimizin içindeki iki çukurdan dışarıya bakıp hep –olağan- 3 boyutlu şeyler görmekten bıkıyoruz belki de. Herşeyin gördüğümüz, daha doğrusu beynimiz ile algıladığımız kadar olmasından bunalıyoruz. Evreni ve varsa başka çizgilerle 2 boyutlu düzlemler üzerinde başka boyutların varlığını ima etmeye çalışıyorum. Yıllar önce özellikle Amerika’da başta Frank Stella olmak üzere pek çok sanatçı dört köşe tuval yerine değişik şekillerde çerçeveler yapmaya başlamışlardı. Ben de kilim dokuması ile kolaylıkla değişik şekilde tuvaller uygulayabiliyorum.

 

Bizde dokuma sanatı

 

Tekstil ‘dokuma’ sanatının ilk defa Türkiyede ortaya çıktığını çok az kimse bilir, hem de 12 bin yıl önce! Güneydoğu Anadolu’da Çayönü ve Körtiktepe’deki arkeolojik buluntulara göre Türkiye dokuma sanatının dünyada ilk defa ortaya çıkıp geliştiği bir bölge olmasına, özellikle kendine has dokuma türleri olan halı ve kilimin de en önemli merkezi sayılmasına rağmen, çağdaş dokuma sanatlarına yeni yeni ilgi gösterilmeye başlanmıştır. Ben halı ve kilimlerle döşenmiş evlerde doğup yetiştirildiğimiz için dokuma sanatlarına pek ilgi gösterilmiyor diye düşünüyorum.

Bazı üniversitelerin geleneksel sanatlar bölümlerinde halı ve kilim konusunda dersler veriliyor. Bu noktada 9 Eylül Üniversitesi’nden Fırat Neziroğlu’nu anmadan geçemeyeceğim. Dokuma sanatının Türkiye’deki en önde gelen isimlerindendir ve yenileri de gelmektedir.

Geleneksel sanat dallarının modernleştirilmesi için önemli çalışmalar yapan Koleksiyon firmasının yaratıcı ve çalışkan sahibi Faruk Malhan Bodrum Yalıkavak’ta kurduğu Tasarım Vakfı’nın Bodrum Yalıkavak’taki merkezinde geçen yıl kumaş dokuma, takı, seramik, mozaik cam… gibi değişik konuların el sanatları atölyeleri ile kurslar düzenlenmekte idi. Ben de geçen yaz bir hafta çağdaş kilim konusunda verdiğim dersler sırasında gençlerin bu konuda ne kadar istekli ve yaratıcı olduklarını gördüm.

 

Yazının devamı...

Mat irade

İnstagramda gezinerek kaybettiğim(!) zamanlarda çokça seramik/porselen sanatçılarının işlerine takıldığımı farkettim. Çevrede ne çok insan boş zamanlarını ilgili atölyelerde değerlendiriyormuş meğer; bu işi profesyonel ölçekte yapmaya davrananların sayısı nasıl da artmış!

 

Atölye Terracota da Alaçatı’da kurulmuş bir atölye. Yalın, mat boyalı, tabanının minik bir tomurcukla sağlamlaştığı, bulunduğu  alanı yalınlığına rağmen iddasıyla, tokluğuyla dolduran tasarımları çok ilgimi çekiyor. Boya tekniklerine, kaselerin çağdaş sanat eserlerini andırmasına, markanın alametifarikası gibi görünen tabandaki o unsura ve görsel dilinin hiç de ‘bizden’ olmamasına bayılıyorum. Yaratıcısıyla iletişimim böylece başlıyor.

 

Kurucu Gül Alper, çocukluğundan bu yana çamurla oynamayı sevdiğini anlatıyor: “Bu  oyun zamanla önce kendimi ifade etme biçimim sonra da en büyük hayalim oldu. Sadece çamurdan, seramikten, renklerden bir dünya kurmayı düşledim uzun süre…” Hayatın içinde bir nokta gelmiş, kendini o hep hayalini kurduğu sahil kasabasında bir atölye kurmayı gerçekleştirirken bulmuş. Tabii, aynı rüyayı gören bir eşinin olması, avantaj...  ‘Böylece Alaçatı’ya taşındık..’ cümlesi ise açıkçası beni şaşırtıyor. Kafamda Alaçatı’nın yazlık şöyle bir resmi var: daracık, pek de uzun olmayan bir caddede dipdibe yürürken mütemadiyen çekirdek/dondurma yiyenler, sıkışık lokantalar…. Gül Alper ise aksi görüşte: ‘Beni besleyen birçok unsur kış mevsimi gelince, aslına; küçük köy haline geri dönen Alaçatı’da var.’ Benim bir yaz kabusu diye tanımladığım insan seli, anlaşılan Alper’in atölyesinde keyifli bir kalabalığa dönüşüyor. Gelen müşterilerle, misafirlerle dolan dükkanı, atölyenin alt katında. Kışları ise üst kata kapanıp üretme zamanı, Gül Alper için.

 

Kendini tasarımcıdan çok zanaatkar olarak tanımlayan Alper ile ben de aynı fikirdeyim. Teknik olarak modern metodlardan vazgeçmeden fonksiyona ve yalınlığa odaklanan tasarımlardaki ürünlerinin hem birlikte hem de tek başlarına kullanılabilmelerine önem veriyor. Yüksek pişirimler ve mat sırlar tasarımları özel kılan, o sanat objesi kıvamını veren zanaatkar detaylar. (Bence özellikle de pudra tonlarındaki ve siyah çalışmalarında…) Alper bir de hafif tasarımlar yaratmaya özen göstermiş. Bunun insanlar için bir tercih nedeni olduğundan bahsediyor.

 

İki sene yoğun bir eğitim, üstüne iki yıl da atölyede başarıyla geçen bir dönem. Gül Alper yoğun çalışmaktan gocunmayan, belli ki karşılığını da alan bir girişimci. El sanatlarına ilginin yükselmesinde ‘mükemmel olmayana ilgi’nin de payı olduğunu düşünüyor. ‘Bugüne dek çok ve kusursuz olanın peşinde düştük, mutluluğumuza yaramadı. Her şeye ulaşmak kolay; bize kalan en önemli değerler, artık teklik ve biriciklik. Benim Alaçatı’nın mavisini, rüzgarını, taş binaların serinliğini ve kendi el izimi emeğimi katarak yoğurduğum bir çamur gün geliyor sizin İstanbul’daki evinizi ferahlatıyorsa, ne güzel…’

Yazının devamı...

Hedef yeryüzü!

İlk gününden serüvenine şahit olabildiğim markaların başarılarını sevinçle takip ediyorum. ‘Fatima’nın Eli’ deseni ile süslediği çantaları gün ışığına çıktığı gibi patlayan, ikat astarları kullanmasıyla bizden moda meraklılarını Kapalıçarşı ile barıştıran Güneş Mutlu’nun çanta markası Mehry Mu da onlardan biri. Her yıl ürün dağarcığına yenisini eklemekle kalmadı Mutlu; öğrendik ki ilk günden beri yurt dışından gördüğü talebi şimdi çok sağlam temellere oturtmuş. Londra’da Browns gibi ‘moda ve perakende dünyasının Mekkesi’ sayılabilecek adreslerden birinde artık Mehry Mu’ya da yer ayrılmış.

 

‘Londra her zaman hedefinde olan şehir miydi’ diye soruyorum Mutlu’ya. Açıkçası beklediğim kadar keskin bir ‘evet’ yanıt almıyorum. İlk başta Paris’te de moda fuarlarına katıldığını ama marka konumlaması yüzünden kendine uygun bulmadığını anlatıyor. Ölçek bakımından muhteşem bir pazar olan Amerika’yı da yokladığını ekleyerek.... ‘Londra’nın gündeme gelmesi biraz da masalsı bir gelişmeyle mümkün oldu’, diyor Mutlu. Bilenler bilir; dünyanın en sevilen kozmetik markalarından birinin sahibi olan Joe Malone sadece ürünleri yüzünden değil, marka yaratma konusundaki başarısıyla da parmakla gösterilen bir girişimci. Mutlu 3 yıl evvel -bu pazarlama derslerine konu olan markanın kurucusu- Joe Malone ile bir araya gelmesiyle Londra kapılarının profesyonel olarak açıldığını anlatıyor: “O ilk günün hasatını toplamam 3 yıl sürdü, böylece sebatın önemini de anladım. Öncesinde de Londra'da özel müşterilere trunk show’lar yapıyorduk ve bir kitlemiz vardı ama çok net bir varlığımız yoktu. Jo Malone ile işbirliğinin ardından çok daha stratejik adımlar attım ama Londra süreci hayatımdaki tüm başlangıçlarda olduğu gibi aslında tesadüfi gelişti.”

Londra’nın en sofistike alışveriş noktalarından Browns online alışverişte de önde gelen bir lüks alışveriş platformu. Peki, Mehry Mu’nun ürün gamı içinde neleri mi seçmişler? Hayranı bol Fey box serisi ile uğurlu hayvan figürleri ve bitkilerin kullanıldığı Mutopia koleksiyonunu… Malzemelerden kadife ve hazeranlı Fey çanta favorileri olmuş. Bir de Fey Box'ın mini modeli de ilk kez Browns’da görücüye çıkmış.

 

Mehry Mu fetihlerinin ikincisi de ABD istikametinde… Satın alma adedi bakımından ülkenin belki de en iddialı alışveriş merkezi olan Bergdorf Goodman’a girmenin bir rüya olduğunu şimdi anladığını söylüyor Güneş Mutlu. “Senelerce yılmadan en iyi yerlere girmek için çalışırken insan hepsine eşit uzaklık ve yakınlıkta hissediyor kendini. Ama konu efsanevi Bergdorfs olunca gerçekten bir an durdum ve gurur duydum. Browns ve Bergdorfs'u ayrıştırmak kolay oldu çünkü Fey box dışında ikisinin seçimleri farklıydı. Amerikalılar’ın kullandıkları renler ağırlıklı olarak daha nötr ve garantili renklerdi. Browns ise daha çok renk kullandı ve hareketli bir kış siparişi vermiş oldu” diye anlatıyor.

 

Sohbet yabancı ve Türk müşteri profillerine geldiğinde Mutlu’nun ilginç bir tespiti var; yurt dışında Türk kadını özellikle çanta alışverişine tutkunluğu ve yüksek çanta zevkiyle tanınıyormuş. Ne yalan söyleyeyim, hem etkilendiğim hem de ilk kez duyup şaşırdığım bir yorum, bu. (Durup düşününce bu yorum sadece çok ünlü markaların çantalarını taşımayı seven, şöhret garantisi arayan bir profilden bahsedildiğini de akla getirmiyor değil!) Kendisi Mehry Mu tasarımları İstanbul’un ünlü çokkatlı bir mağazasında satılmaya başladığında da insanların hayretle karşıladığını hatırlıyor; ‘meşhur’ olmayan bir markanın olumlu performansını anlamada güçlük çekilmiş belli ki. Oysa Güneş Mutlu’nun yola çıkış formülü oldukça basit: Markanın dahil olduğu ‘contemporary luxe’ (çağdaş lüks) çanta kategorisinde gördüğü eksik üzerine pazarına uygun fiyatta, kalite kaygısı yüksek ve özgün tasarımlarda çantalar üretmek. Varılan noktanı hikayesi ise üstteki satırlarda gizli.

 

Türk müşterisinin merakını global markalar kadar giderecek bir ürünle yola çıkmanın kendisini disipline ettiğinden bahsediyor, Güneş Mutlu. “Türkiye içinde de olsa uzun süre global markalarla rekabet ettik ve bu disiplin bizi yurtdışı pazarında rekabete hazır hale getirdi. Tabii bu sadece başlangıçtı, çünkü yurtdışı pazarında oyuncu olabilmek bambaşka taraflarımızı da geliştirmemizi gerektirdi” diyerek süreci özetliyor. İkimiz de marka geliştirmenin kişinin kendini geliştirmesinden farkı olmadığını düşünerek bitiriyoruz sohbeti. Her ikisi de uzun ve hep devam eden (etmesi gereken) süreçler…

Yazının devamı...

Yer sofrası ile gelen ‘Şükür’

Atelier Marvy’de karma ve solo sergiler ile bir de misafir sanatçı programları düzenleniyor. Atölye alanı diye tarif edilebilecek bu bölümde sanatçı belli bir süre Club Marvy’de yaşayıp üretimini gerçekleştiriyor. Hakan Kırdar’ın ürettiği ‘Şükür’ adlı eserin de anavatanı bu sayede Atelier Marvy oldu. Ağustos’un ortasına dek görülebilecek bu özel çalışmada sanatçı neredeyse tüm galeri alanının zeminine yayılan ve tarhana ile tutkaldan ürettiği hamurla bir Ege rüyasını hayata geçirdi. Bölge kültürünü temsil eden nice ayrıntı, kavim, canlı, lisan; bu simgesel anlatımda yerini buluyor ve gösterişli bir halıya dönüşüyor.

Fotoğraflarından ne denli etkileyici bir çalışma olduğunu anlayacağınızı düşündüğüm projeyi en doğrusu sanatçının kendisinin anlatması diyerek sözü Hakan Kırdar’a bırakıyorum:

 

-Öncelikle yer heykeli kavramından konuya girelim. Neden bu medium ile  çalışmayı tercih ettiniz?

 

Yer heykeli, bastığımız zemini kullanan, oldukça büyük boyutlu, enstalatif nitelikli ve daha çok sergilendiği mekana özgü üretilen (site specific) heykel işlerini tanımlamak için kullanılan bir terim. Eserin konusu ve içeriği bu anlatımı ve aktarım aracını gerektirdiği için seçtim. ''Şükür'' işi konusu gereği bir yer sofrası ve halı formunda tasarlandı. Üretimim de bu şekilde gerçekleşti.

 

-Kullandığınız temel malzemenin tarhana bazlı bir hamur olması elbette çok dikkati çekiyor, sempati yaratıyor. Malzeme seçimiyle ilgili sürece dair neler söyleyebilirsiniz?

 

Malzeme seçimi bu işte anlatımın bir parçası olarak çok önemli bir işlev görüyor. İşin zemini ve bütün parçaları, Orta Asya, Anadolu, Balkanlar gibi geniş bir coğrafyada görülen geleneksel bir besin olan tarhana ile kaplı. Anadolu'da hala konar-göçer bir toplumsal hayat hüküm sürdüğünden, yiyeceklerin yazın kurutulduğu bir saklama kültürü geleneksel olarak devam eder. Birçok sebze ve meyve kışın tüketilmek üzere toprağın üzerinde, güneşte kurutulur. Tarhana da bu şekilde üretilen bir hazır besindir ve Doğu kültürlerine ve felsefesine ait bir özellik olan 'geçiciliği' vurgulamakta benim için çok elverişli bir araç oldu.

 

Ayrıca benzer projelerde gerçekleştirdiğim gibi, bu projede de içerikle paralel ürettiğim bir ses işini de aynı mekanda izleyicinin beğenisine sunduk.

 

- İlk yer heykeli çalışmanızdan bahsedelim…

 

Bu serinin ilk çalışması Mardin Bienali'nde ''Rızık'' adıyla sergilenmişti. Mezopotamya'nın bir parçası olan bölge, çok etnisiteli ve kültürlü yapısıyla öne çıkıyor. Binlerce yıllık tarihe sahip bölge bir çok kadim medeniyete evsahipliği yapmış. Bu medeniyetler uzun süreler barış içinde yaşamalarına rağmen ekonomik nedenlerle zaman zaman aralarında çatışmalar da yaşanmış. Bu durum günümüzde de devam ediyor. ''Rızık''ı bu nedenle, hiçbir farklılık ve ayrım gözetmeden bölgede yaşayan herkesi ortak bir beslenme ritüeline, dolayısıyla barışa davet eden bir yer sofrası/halı olarak tasarladım. Anadolu kültürlerinde hem düğünlerde hem de cenaze evlerinde topluca yemek yeme geleneği vardır. 

 

Atelier Marvy’de Ağustos boyunca sergilenen ''Şükür'' ise birçok doğal ve kültürel zenginliğe sahip Ege Bölgesi’ne özel tasarlandı. İşi sergilediğimiz Club Marvy de Ege'nin olağanüstü güzel koylarından birinde yer alıyor. Ege'nin ovaları için 'dağlarından yağ, ovalarından bal akar' denir. Ancak bu zenginliklere karşı son zamanlarda oldukça hoyrat davrandığımız da bir gerçek. Bu nedenle sahip olduğumuz fakat avucumuzdan kayıp giden bu değerler, bolluk ve bereket için minnet duygularımızı dile getirerek ''şükür'' dedik.

 

Bu çalışmada herkesi doğaya saygı duyarak, yere eğilmeye; Doğu'ya özgü yemek yeme kültürünün bir parçası olan, Ege coğrafyasının doğal, tarihi ve arkeolojik simgeleriyle donatılmış yer sofrasına, sembolik de olsa tarhananın tadına bakmaya ve ''şükür'' demeye davet ediyoruz.

 

- Yer heykellerinizin geleceğine dair ne planlar yapıyorsunuz? Sanatseverler, incelemesi pek keyifli ve hikayesi çok derin olan bu eserlerin bir parçasına olsun sahip olmak istiyorlar. 

 

Önümüzdeki dönemde, bu projeyi İstanbul ve Anadolu'nun diğer kentlerine taşımak istiyorum. İçeriği, estetik etkisi ve kullanılan malzemenin özgünlüğü gibi nedenlerle, iş çok ilgi görüyor ve beğeni topluyor, haklısınız.  Ancak çok büyük boyutlu olması ve kullandığım malzemenin geçiciliği nedeniyle işi bu haliyle saklamak oldukça zor ve daha çok kurumsal bir sahiplenme gerektiriyor. Bu nedenle sanatseverlerin sahip olabilmeleri için, görece daha küçük boyutlu ve kalıcı malzemeyle üretilmiş, asıl işe gönderme yapan 'fragmanlar'ını üretmeye başladım. 

Yazının devamı...

Afrodisias, nihayet!

Görüp de büyülendiğim Afrodisias'tan, ekipçe çalışmalarında yürekten etkilendiğim bir işten bahsetmek istiyorum bugün. Geyve Vakfı’nın yıllar süren çabasının karşılığı nihayet alındı; Ara Güler’in bir tesadüf eseri keşfettiği Afrodisias zenginliğimiz dünya arkeoloji almanağında hak ettiği yeri buldu. (Bu arada Türkiye’den Çatalhöyük, Efes, Bergama, İstanbul tarihi yarımada, Nemrut, Göreme de daha Dünya Mirası Listesi’ne alınmış zenginliklerimizden. Afrodisias ile ülkemizden bu listeye giren kültürel ve doğal varlıkların sayısı 17’ye yükselmiş oldu.)

Gelelim geçen sene sayelerinde Afrodisias’ı keşfetme şansını bulduğum Geyre Vakfı’na… Vakıf 1987 yılından beri faaliyette. Başlıca yola çıkış maksatlarını  ‘Afrodisias için kazı heyetine maddi destek bulunması, Afrodisias’ın adının daha çok duyurulması için çalışılması, Afrodisias’taki eserlerin teşhirine imkân veren mekânlar yaratmak’ olarak tanımlayan, gönüllü bir grup Geyre Vakfı. 2010 yılından bu yana Afrodisias’ın UNESCO Kültür Miras’ı listesinde yerini alabilmesi adına çalışmalarını yoğunlaştırmışlar. Bu konuda Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün sorumluluğu altında Kültür Bakanlığı ile dirsek temasıyla çalıştıklarını anlatıyorlar. 

AFRODİSİAS VE TARİHÇESİ

Bir zamanlar adını ünlü Tanrıça Afrodit'ten alan bu şehir, kutsal bir ibadet yeri olduğu kadar, bir kültür merkezi olarak da alimlerin ve öğrencilerin uğrak yeri olmuş, Hellenistik döneme damgasını vurmuş. Muhteşem iklimi ve bugünkü ziyaretçileri için de en büyük önemi taşıyan mermeri ile ünlüymüş. Bu mermer kolay işlenebilir, yoğun, krem renginde, parlak küçük kristallerden oluştuğundan kolay şekil alıyormuş ve heykel yapımı için çok elverişliymiş. Afrodisias da bu nimetlerden sonuna dek yararlanmış; kurulan heykeltıraşlık okulu sayesinde 600 yıldan uzun bir süre, var olan en önemli heykeltıraşlık merkezi olarak tanınmış. Müthiş bir deprem şehri sonlandırana kadar...

Halen sürmekte olan kazıların başlangıcı 1961 yılına tarihleniyor. 60 yaşında vefat eden arkeolog Kenan Erim' tüm kariyerini buraya adamış. Kendisinin mezarı da gölgeler arasında Afrodisias'ın bir köşesinde saklı.

AFRODİSİAS'IN KEŞİF HİKAYESİ

Ara Güler iş için gittiği Geyre bölgesinde yolunu ararken bir köyden geçiyor. Köy kahvesinin masaları çekiyor dikkatini; masanın ayaklarının antik mimariden parçalar olduğunu farkediyor.

Dikkatle bakınca köyün başka köşelerinde de tarihi eserleri farkediyor. Bölgeyi sora sora bulan Güler, çektiği fotoğrafları farklı yayın kuruluşlarına yollamasına rağmen cevap alamıyor. İlgilenen tek kurum, Times... Times'ta yayınlanmasının ardından fotoğrafların yarattığı yankı sonucu Amerikalı arkeologlar bölgeye geliyor. Buranın Roma İmparatorluğu'ndan kalma bir antik kent olduğunu keşfediliyor ve Afrodisias hikayesi böylece başlıyor.

Bence ödev gibi hepimizin gidip görmesi gereken Afrodisias Müzesi 1979 yılında açılmış bir kurum. Müzedeki yer sıkıntısı yüzünden son 15 yıldır kazılardan elde edilen bulgular bir depoya hapsedilmekte. Bu yüzden de izleyicilerle buluşma imkanı bulunmuyor. Afrodisias'ın en acil ihtiyacı, yeni bir müze binası... Bileğinin hakkıyla UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne girmeye hak kazanan bu olağanüstü müzenin şanına yakışır bir binaya kavuşması, sadece Geyve Vakfı'nın ve Afrodisias Dostları'nın değil; ilgili tüm birey ve kurumların önceliği olmalı.

Yazının devamı...

Cool alarmı!

Mühendislik eğitiminin üstüne hazır giyim devi bir şirkette uzun yıllar çalışmaya, oradan kendi markasına yaratmaya uzanan hareketli bir kariyer... Oopscool’un yaratıcısı Pınar Uçar Gül belli ki hayli yoğun geçen bu dönemi böyle özetliyor: “Gülden ve Yılmaz Yılmaz (Koton) ile uzun yıllar yan yana çalışmak çok büyük bir şanstı. Böylece Bora Aksu for Koton gibi değerli projelerin tasarım, üretim ve satış değerlendirme aşamlarında yer alabildim. Bu sürede tasarım ve marka yönetimi ile ilgili eğitimler aldım, ancak işin hem tasarım hem analitik tarafında çalışırken mühendislik eğitimimin faydasını da yadsıyamam” diyor.

 

Çok az kişinin geriye bakıp söyleyebileceği bir şeyi; şu an tekrar dünyaya gelse yine yapmak isteyeceği işlerle meşgul olduğunu söylüyor. 2012 yılında kendi markası Oopscool’u kurmasının arkasında Koton’un kurucu ortaklarından Yılmaz Yılmaz’ın azımsanmayacak desteği var. Koleksiyonu inceledikçe markanın bir hazır giyim koleksiyonundan farklı bir tavırda seyrettiğini farkediyorum. Bu marka esas gücünü şaşırtıcı, azametli desenlerinden alıyor. Pınar Uçar Gül “Oopscool bir desen markası çünkü desen benim oyun alanım ve onu tasarlarken yaratıcılıkta ve şaşırtıcılıkta sınır yok” diyor: “İyi bir desen bence tıpkı ipek bir gömlek gibi gardrobunuzun klasiğidir, onu yıllar sonra torunlarınız bile severek giyebilir mottosuyla ilk koleksiyonu ortaya çıkardık. Bugün markaya dair en hoşuma giden geridönüşlerden biri, insanların etiketine bakmadan tasarımlarımızı tanıyor oluşları” diyerek bu tespiti güçlendiriyor.

 

Yeri gelmişken bu yaz koleksiyonlarındaki desen ailesinin teması ''Tropic Art Deco''… Gözümüzün önüne getirelim: Kocaman palmiyeler, muz ağaçları, ananaslar ve bu desenlere eşlik eden  gösterişli bir yandan da cool bir kadın… Bali'nin en gösterişli otellerinden birinde Oopscool kimonosunu giymiş martinisini yudumluyor, akşam da Oopscool gece elbisesiyle dans ediyor.... Pınar Uçar Gül, “İşte bu duyguyla ortaya çıktı koleksiyon, o kadın için desenler yaptık. Palmiye, ananas, kaktüs gibi ikonik dokular başka koleksiyonlarda da sıkça karşımıza çıksa da biz Oopscool'un farklılığını bilinen sembolleri şaşırtıcı hale getirerek ortaya koymaya çalışıyoruz” diyor.

Gelelim koleksiyonun bence kare ası parçalarından olan kimonolara…Ki Türk kadınlarının yazın en tercih ettiği parçalardan birine dönüşmüştür. Peki, kendisinin kimonunun yükselişine dair görüşleri? “Tropic Art Deco’nun kimonoları da gerçekten çok sevildi. Hatta stoklar bitti bile diyebilirim. Yazın en popüler parçası olduğu kesin. Bence çok amaçlı kullanılıyor olması cazip geliyor. Kimonoların artık davetlerde şık elbiselerin yerine geçtiği de oluyor.”

 

Moda dünyasının takvimi çoktan sonbahara kaymış olduğundan Pınar Uçar Gül’e yeni mevsimin sürprizlerini sormadan geçmeyelim: “Yılmaz Bey ve Gülden Hanımdan öğrendiğim en önemli şeylerden biri nihai müşterinin sesine kulak vermek... Koleksiyonu oluştururken çalıştığımız satın alma müdürlerinin yorumlarına mutlaka kulak veriyoruz; nihayetinde müşteriyle birebir ilişkide olanlar kendileri… Gelen yorumlardan ve hayal ettiğimiz yeniliklerden hangilerini hakkıyla gerçeğe dönüştürebilirsek koleksiyona onlar ekleniyor. Kış mevsiminde de şaşırtıcı eklemeler olacak. Dış giyime yapılacak farklı yorumlar gibi...” 

Yazının devamı...

Meksika, dokularıyla da büyülüyor

İş güç-keyif gereği sahil şeridinde bolca vakit geçirince bana kadınların yeni sezon stil seçimlerini gözden geçirme fırsatı da doğdu. Aynı adlı markanın yaratıcısı Beril Koç’un Meksika’da ürettirdiği ‘large’ beden çantalar; zevkli renk seçimleri, kullanışlı modelleriyle modaseverlerin belli ki hemen dikkatini cezbetmiş; plajlarda sokaklarda sık sık karşıma çıkıyor.

Koç çantaları üretme kararını, yurt dışında görüp beğendiği ürünleri burada bulamamasıyla aldığını söylüyor: “Tasarımla ilgili bir geçmişim yok. Uzun yıllar çeşitli sektörlerde çalıştıktan sonra Italiana Çorap sayesinde tekstil dünyasına girdim. Italiana'da internet sitesi ve satışları üzerinde uğraşırken yaptığım pazar araştırmaları sonucu yurtdışında gördüğüm ve sevdiğim birçok ürünün burada bulunmadığını görüp işe giriştim” diyor.

Koç seyahat etmeyi ve orijinal şeyler keşfetmeyi en büyük zevkleri arasında sayıyor: “Bu sayede değişik ve yaratıcı tasarımcılarla karşılaşma ve ürünlerini kullanma şansım oluyor.” Son dönemde Meksika estetiğini yansıtan renkler, dokular, turkuaz taşlar, gümüş de beni etkiliyor; zamanın ruhunu en iyi yansıtan, son dönemde yaza en yakışan dokuların Meksika esintili olduğunu düşünüyorum. Koç da aynı fikirde: “Özellikle Meksika'nın renkleri ve desenleri beni çok etkiliyor. Oradan aldığım çantayı kullandıkça etrafımdakilerin de benim kadar etkilendiğini görünce, Meksika'da yaşayan bir arkadaşımın yardımıyla çantaları ithal etmeye karar verdim” diye anlatıyor.

Renk ve desenleriyle dikkat çeken çantalar, yerel zanaatkarlar tarafından geri dönüşümlü plastikten tek tek elde örülüyormuş. Beril Koç “İşin en zor kısmı bu kadar çekici renk ve desen arasında seçim yapabilmeyi becerebilmek” diyor…

 

(Beril Koç imzalı çantaları Midnight Express, Mae Zae, Alaçatı Bazen, Yalıkavak Marina La Perla, Belek Cornelia Diamond Golf Resort'ta bulabilirsiniz.)

 

 

Yazının devamı...