GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

O kafa yuvarlanmış o kafatasını bulmuş

Ciddi insandır.

Öyle siyasi bir tarafgirliği, bu hükümete karşı tavrı falan yoktur...

Medeni insandır.

***

Dün sabah yaptığı televizyon programında anlattığı olayı tüylerim ürpererek izledim.

Düşünebiliyor musunuz...

Kafede oturan bir adam, müessesenin sahibini çağırıp “Şu kadının şortu beni rahatsız ediyor, atın buradan” diyor iyi mi...

Olay orada bitse “Densizin biri” deyip geçeceğiz...

Ama asıl facia ondan sonra başlıyor.

Müessese sahibi itiraz edince polis geliyor...

Ne beklersiniz hepimizin güvenliğini sağlayacak olan polisimizden...

Adama “Kalk git kardeşim şuradan, insanları rahatsız etme” demesini değil mi...

***

Ama o ne yapıyor?

Kadına “Kalk da bakalım şortun kısa mı” diye soruyor...

***

İki öyle kafa işte...

O kafa yuvarlanmış, kafatasını bulmuş der geçersiniz...

Ama o kadar basit değil...

Biri avukat...

Adaletin insanı...

Öteki polis, güvenliğin insanı...

Ama onlardan biri kendini ahlakın savcısı ilan etmiş...

Öteki de o ahlakın hâkimi...

***

Bakın size söylüyorum...

Dolar sorunu gelir geçer...

Ama bu mesele var ya...

Toplumu böler, paramparça eder, darmadağın eder...

Ve üstelik geçmez...

 

TÜRK EKONOMİSİNE KÖR TADIM YAPILSA
CUMHURBAŞKANI Erdoğan’ın dünkü konuşmasında 4 çok önemli işaret dikkatimi çekti.

Önce şu giriş cümlesinin altını dikkatle çizelim:

“Türkiye ismini kapatıp ülkemizin ekonomik verilerini kime gösterseniz ortada bir gariplik olduğunu anlayacaktır.”

Yani adından olumlu veya olumsuz etkilenmemek için etiketi kapatıp “blind test” (kör değerlendirme) yapın diyor.

***

Cumhurbaşkanı haklı olarak soruyor:

- BİR: “Türkiye’nin bankaları mı battı? Hayır. Ülkemiz dünyadaki en sağlam bankacılık sistemine sahip.”

***

- İKİ: “Türkiye üretemez, ticaret yapamaz duruma mı düştü? Hayır.”

***

- ÜÇ: “Dünyada örnek gösterilecek bir turizme sahibiz.”

***

Bunlar aklını kaybetmemiş bir insana “Gerçekten de öyle” dedirtecek sorular.

Doğru strateji de işte budur...

***

Ama bunu yaparken niye kör tadımdan söz ediyoruz?

Kör tadım, etiket ve üretici firmanın o ürünü tadan insanlar üzerindeki olumlu veya olumsuz etkisini ortadan kaldırıp tarafsız bir yargıya varması için yapılır.

***

O zaman dönüp kendimize de şu soruyu sormamız gerekmez mi:

Bizim etiket niye kötü...

***

Kötü değilse o zaman niye kötü algılanıyor...

 

VERGİ MİSİLLEMESİ TAMAM AMA ÜRÜN BOYKOTU DEĞİL
CUMHURBAŞKANI “Amerikan elektronik ürünlerini boykot edin” diyor...

Bence vergi misillemesi tamam...

Ama iş ürün boykotuna gelince aynı fikirde değilim.

Böyle bir enstrüman silah olarak kullanılmaya başlandı mı nereye sıçrayacağı, başka hangi ülkelere de yayılacağı hiç belli olmaz.

 

‘ÖZEL BİR KADIN’ REKOR ÜSTÜNE REKOR KIRIYOR
'PRETTY Woman’ (Özel Bir Kadın) filminden uyarlanan müzikal Broadway’de rekor üstüne rekor kırıyor.

Müzikal bu hafta, geçen haftaya göre performansını yüzde 2.4 arttırdı.

31 hafta sonunda elde edilen gişe hasılatı 37 milyon doları geçti.

Ortalama bilet fiyatı da 124 dolardan 134 dolara çıktı.

 

 

SEN ONLARI ‘AHLAKLI’ BİR AİLE Mİ SANIYORDUN
NETFLIX’e yeni konulan Meksika dizisi, “Casa de las Flores”in (Çiçekçi Dükkânı) ilk bölümü, hikâyeyi anlatan kadının şu sözü ile başlıyor:

“Size normal gibi görünen bir aileyi anlatacağım”.

***

Sahne, varlıklı bir ailenin ahlak abidesi annesinin, yine ahlak abidesi kocası için düzenlediği yaş günü kutlama partisinde açılıyor.

Öğrendiğimiz ilk şey yaş günü kutlanan babanın bir metresinin olduğu...

Ondan sonra ailenin her bir üyesinin karanlık hikâyesini öğrenmeye başlıyoruz.

***

Sonuç... Yok aslında hiç kimsenin hiç kimseden farkı...

Her ahlaklı görünenin üzerindeki ahlak tülünü biraz çekersen...

Oooo altından neler çıkıyor.

***

Televizyon, bugüne kadar ahlakın en sağlam nüvelerinden sayılan “kasaba ahlakına” saldırdı.

Broadchurch, Dark, Safe, Forrest, Riverdale dizileri bir tek cinayet olayı ile kasaba ahlakının nasıl deşifre olduğunu anlattı.

Belli ki şimdi sıra ikinci nüve olan ailede...

Yazının devamı...

‘Şeytan’ kardeşim, sen burnunu sokma bu işe

Sen konuşma...

Bak zaten adın çıkmış “Şeytan”a, hiç olmazsa o karışmasın bu işe...

*

Orada burada “Çevreye yakınım” diye geziyorsun...

Ağzından çıkanı ciddiye alıyor insanlar...

Ama ağzından çıkanın ne anlama geldiğinin zerre kadar farkında değilsin...

*

Önceki akşam çıkmış ahkâm kesiyorsun:

“Büyük işadamlarımızın, bu ülkede para kazanmış işadamları, paralarını bir yerlere götürdülerse, gerekirse istihbaratla geri getirilmeli...” 

*

Yahu kardeşim sen bu lafı ederken ülkenin Cumhurbaşkanı, Hazine Bakanı işinsanına, şirketlere güvence vermeye çalışıyor...

“Merak etmeyin yok böyle polis tedbirleri” diye hançeresini yırtıyor.

*

Ama sen o kadar haddini aşmış, o kadar kendinden geçmişsin ki farkında bile değilsin ağzından çıkan lafın nereye gideceğinden...

*

Yani diyeceğim lütfen şeytanı karıştırma pişmiş aşa...

 

ARKADAŞLAR SİZ DE 2 ADIM GERİ LÜTFEN

- BİRİ GÜYA yakın çevreden, yıllardır ekonomik yorum yapıyor.

Biraz koordinat vereyim.

Çok değil daha 3-4 yıl önce zırvalamış...

Şimdi o görüntüleri sosyal medyada komedi dizisi gibi dönüp duruyor...

*

O laflar oradayken çıkmış şimdi yine ahkâm kesiyor...

Öyle laflar ki bu defa üç değil iki hafta sonra belki dönecek böyle bir gırgır zinciri halinde...

Sus artık kardeşim...

Mazideki zırvaların geleceğin garantisi olmayacak...

*

- BİR İKİNCİSİ var ki.

O güya muhalif...

Ergenekon davalarında başı derde girmiş...

Öyle abuk sabuk komplo teorileri döşeniyor ki...

Bıraksan elde kılıç Haçlı ordusuna...

Doların yükselişini iç savaş çıkarmaya kadar götürmüş...

 

SIRA AKIL SAVAŞINDA

- ŞAHSİ görüşümü söyleyeyim...

İktidar içeride duygusal savaşı kazandı.

Devlet, iktidar, muhalefet, bütün Türkiye bunun bir savaş olduğuna inanmış.

Devletinin arkasında duruyor.

Şimdi sıra akıl cephesine girip orada da savaşı kazanmak.

Ve kazanacağız inşallah...

 

AKILLI DOST TAVSİYESİ

TELEVİZYON kanallarının sorumluları farkında mısınız...

Ülkenin bütün mantıklı evlatları köşelerine çekildi, ortalık bu zırvalara kaldı.

Hepimiz devletimizin arkasındayız... Ama bırakın ciddi insanlar bu desteğin avukatı, savcısı olsun...

Güya ülkesinin savaşına destek verdiğini zanneden akılsız dostlar değil...

 

FATİHÇİĞİM AKILDA KALACAK MANŞETİ EN İYİ BİLENLERDENİM

'Onların doları varsa bizim de Allahımız var’ başlığı mı yoksa “Halkımız var” diyen Hürriyet’in başlığı mı doğru diye sormuş ve Hürriyet’inki doğru demiştim.

Fatih Altaylı da diyor ki “Hayır akılda kalacak olan manşet, Allah’tan söz edenidir”.

Bak Fatihçiğim... Mütevazı olmayacağım.

Ben akılda kalacak, kalmış manşetlerin ustasıyım.

O nedenle başım az da derde girmedi.

*

Ama yazımı bir kere daha okursan ben “akılda kalacak” olan da söz etmedim.

“Allah’a mı güvenmeliyiz, halka mı” sorusunu tartıştım.

*

Dedim ki, Türkiye 2001 krizini, fedakâr bir siyasi irade, devletine güvenip katlanan bir halk sayesinde aştı.

O yüzden Allah’a inanıp halka güvenmenin daha doğru olduğunu anlatmaya çalıştım.

*

Yoksa gazeteci duygusallığının ve cinliğinin elbette “Allahımız var” sloganını manşete çektireceğini ben de senin kadar iyi biliyorum.

 

BU LAFLARINI NEW YORK TİMES’IN AĞZINA TIKMALIYIZ

AÇIK söyleyeyim...

New York Times bir gazeteci olarak benim ilgiyle ve biraz da hayranlıkla izlediğim bir gazete...

*

Dijital dönüşümü büyük bir başarı ile yapmış...

Son yıllarda içerik olarak devrim üstüne devrim yapıyor.

*

Ama önceki günkü başyazısının sonunda öyle bir yargı var ki...

Tüylerim diken diken oldu.

Üstelik “editorial board”, yani yazıişlerinin ortak görüşü olarak yayınlanmış.

*

Yazı şu cümlelerle bitiyor:

“Türkiye’deki son gelişmeler şu soruyu yeniden gündeme getirdi: İslami değerler ve demokrasi birlikte yaşayabilir mi?”

Yazıişleri bir cümle sonra “demokrasiden” anladığı şeyi de şöyle açıklamış:

“Sadece seçimden ibaret olmayan, eşitlik, basın, ifade ve inanç özgürlükleriyle bütünleşmiş bir demokrasi...”

*

Bu final cümleleri çok ağrıma gitti...

Biz Türkler, 1923’te Cumhuriyetimizi kurduk...

1950 yılından bu yana, üç-beş yıllık istisna dışında seçimlerini yapan ve gerçek demokrasiyi arzu eden bir halk olduk. En zor şartlarda bile seçimlerimizi yaptık, iktidarları değiştirdik.

Ve 68 yıldan bu yana bütün dünyaya İslami değerlerle demokrasinin birlikte yürüyebildiği iddiasını savunduk.

*

Çok ama çok ağrıma gitti sevdiğim gazetenin bu yorumu...

O an içimden şu duygu geçti.

*

Enis Berberoğlu’nu, Nazlı Ilıcak’ı, Ahmet Altan’ı, Osman Kavala’, Mümtazer Türköne’yi ve öteki siyasi tutukluları orada tutmanın bize yararı değil zararı oluyor.

Türk yargısının bunları özgür iradesi ile serbest bırakması, emin olun rahibin bırakılmasından daha önemli...

*

Eğer biz Türkler, 1950’den beri sürdürdüğümüz iddiada samimiysek...

Bu lafı en kısa zamanda New York Times yazıişlerinin ağzına tıkmalıyız.

Yazının devamı...

Bir startup dükkânı açmaya karar verdim

Yetmiş bir yaşımda, bir “startup dükkânı” açmaya karar verdim.

Şimdi bu nedir diyeceksiniz... Anlatayım...

Startup kelimesi Türkçeye “girişim şirketi” olarak çevrildi.

Genel olarak yirmili yaşlardaki gençlerin bir araya gelip kurdukları daha çok dijital eksenli başlangıç şirketleri.

Tarif böyle olunca “startup dükkânı” lafı da tabiatıyla bir oksimoron oluyor.

Startup ne kadar yeni, ne kadar teknolojikse, “dükkân” kelimesi de o kadar eski, klasik...

Ama ben iddialıyım...

Türkiye’nin ilk “startup dükkânı”nı kuracağım...

Ne yapıp, ne mi satacağım...

Durun anlatacağım.

DÖRDÜNCÜ SINIFTA ŞİRKET KURUP BATIRMIŞ BİR İNSAN

BU fikri bana veren Ahmet Onur, 28 yaşında. Amerika’da okumuş. Üniversitenin dördüncü sınıfında ticarete atılmış. Türkiye’ye dönüşünde bir internet sitesi kurmuş ama batmış. Sonra aklına cin bir fikir gelmiş.

Küçük, işe yeni başlayan genç şirketler için ortak bir ofis alanı yaratmak.

Civan Orhan ve Arda Yiğithan arkadaşları ile birlikte sanayi çarşısında böyle bir yer yaratmışlar. Adını “Kolektif House” koymuşlar. Yani “Ortak
ev”...

LAS VEGAS OTELİNİN ALTINDAKİ BELLAGİO GİBİ

ŞÖYLE bir yer hayal edin... Binanın içinde bir cadde veya geniş bir şehir meydanı...

Hani Las Vegasta Bellagio ve Caesars Palace otellerinin altındaki, Como Gölü kenarındaki Bellagio kasabası taklit edilerek kurulmuş olan kapalı alandaki sokakları ve meydanlar var ya...

İşte öyle bir şey.

O sokakların kenarlarında yirmişer-otuzar metrekare küçük mekânlar. Hepsi ayrı birer oda.

Ama hepsi kendi başına küçük birer dükkân.

Satacak çok iyi bir fikri olan üç genç veya tek başına bir genç gelip tezgâhını burada kurabiliyor.

Hani Steve Jobs’lar
falan hep bir garajda başlıyorlar ya, onların başladığı yer de burası. “Kolektif House” onlara bu mekânı çok ucuza sağlıyor.

Altyapısını, mobilyasını veriyor.

Ayrıca çayını-kahvesini bedavaya veriyor.

Orada garajını kuran öteki gençlerle tanışıyorlar.

Dahası yatırımcılar oraya geliyor, fikirlerini ve ürünlerini onlara pazarlıyorlar.

DOLARIN 5 LİRAYI GEÇTİĞİ AKŞAM O 4’ÜNCÜ EVİ AÇTI

İLK Kolektif House 2015 yılında
kuruluyor. Öyle büyük bir talep oluyor ki kısa süre sonra Levent’te daha geniş bir
mekân daha açıyorlar.

Ve yıl 2018...

Türkiye dolar kriziyle boğuşurken, onlar geçen cuma günü Maslak’ta, 4 bin metrekare bir yer daha açıyorlar. Geçen hafta açılıştan iki gün önce orayı gezdim.

DUVARDAKİ FLAMİNGOLARI ÇİZEN SANATÇI DA STARTUP

KAPIDA kurucu ortak Ahmet Onur’la buluştuk. Gencecik, sempatik mi sempatik bir girişimci.

Üzerinde bir gömlek ve bir pantolon...

Girişte genç sanatçı Sinem Yıldırım duvarlara harika flamingolar çiziyor. O da dükkânını buraya açan bir girişimci.

Girişin biraz ilerisinde amfi şeklinde bir salon var. Çin’in en büyük e-pazarlama şirketi Alibaba bir sunuma hazırlanıyor.

GENÇLERİ BEKLERKEN GARAJA BÜYÜKLER İNDİ


- 2015 yılında açılan şirket büyük bir hızla büyümüş.

Ama çok ilginç bir şey olmuş.

Onlar genç insanları garaja sokmaya çalışırken, koskoca dev şirketler de bazı bölümlerini burada garaja sokmaya karar vermişler.

Kolektif House’un bugün 800’e yakın şirket müşterisi var.

Mesela Vodafone teknoloji bölümünü buraya taşımayı planlıyormuş.

İş Bankası inovasyon bölümü için burada bir yer açacakmış.

Pepsi bir yer almış.

Yaptıkları bir ankete göre buraya gelen şirketlerin yüzde 55’i aralarında en az bir ortak iş yapıyormuş.

Yani burası sadece bir işe başlama yeri değil, aynı zamanda iş yaratma mekânı.

DUVARDAKİ BEATLES ŞİRKET MOTTOSU OLDU


AHMET Onur’la küçük bir sokağı andıran koridor boyunca yürüyoruz.

Duvarda yan yana asılmış dört tablo dikkatimi çekiyor..

Beatles grubunun 4 ayrı üyesinin deseni altına 4 kelime yazılmış.

Yan yana okununca grubun ünlü şarkısı ortaya çıkıyor.

“Come Together Right Now”.

Yani “Tam şimdi bir araya gelin” demek.

Ahmet “Şirketin mottosu bu” diyor.

EV TEMİZLİĞİNİN ‘UBER’ KURUCUSU İLE TANIŞIYORUM

sokağı geçip sağdaki sokağa dalıyoruz.

Büyükçe bir dükkânın önüne geliyoruz.

İçeride 8 kişilik bir grup çalışıyor.

Masanın kenarında oturan genç bir adam kalkıp yanıma gelerek kendisini tanıtıyor.

“Ben Tayga Baltacıoğlu, ev temizliği Uber’inin kurucusuyum...”

Ev temizliği çalışanına ihtiyacı olanlara günlük görevli gönderiyorlarmış.

Sistem aynı Uber’miş... Yani bir uygulamayı indiriyorsunuz, görevli geliyor, ödeme otomatik gerçekleşiyor.

Bütün şirket burada “Kolektif House”daymış.

Karşımdaki sempatik insana bakıyorum.

“Şirketin Uber’se sen de Travis Kalanick’sin yani” diyorum...

Ama karşımdaki adam kesinlikle Uber’in kurucusundan çok daha sempatik.

Hemen orada çalışmaya başlıyorum. İlk işim bu olağanüstü konsepti kuran Ahmet Onur’la tilt oynamak oluyor.

Burada racon böyle...

DÜKKÂNIN ADINI DEĞİŞTİRMEYE İŞTE O AN KARAR VERİYORUM

İŞTE tam o Uber muhabbeti yaptığımız yerde, ben de buraya “startup dükkânımı” açmaya karar veriyorum.

Peki ben ne mi yapacağım bu dükkânda...

Gelip ortak bir masaya oturacağım.

Bilgisayarımı açacağım. İnternete bağlanacağım. Orada çalışanlarla arada bir kahve içeceğim, sohbet edeceğim.

Ve Türk medyasında artık dibe vuran arkaik köşe yazarlığı kurumunda bir startup ne gibi devrimler yapabilir ona bakacağım.

Kararımı Ahmet’e açıyorum. Ancak tam o sırada aklıma bir şey takılıyor.

“Eğer komşum ev temizliği Uber’inin Travis Kalanick’i olacaksa...”

“Şu startup dükkânı” hiç gitmedi buraya.

Kararımı değiştirdim, “tek kişilik garajımı” açacağım burada...

NEDEN GARAJLARA GİRİŞ TRENDİ BAŞLADI

İstanbul’da mekân kiraları çok yüksek. Ofis yatırımı yüksek. Burada ucuz ve hazır buluyorsunuz.

- Kahveniz var, yemeğiniz oradan. Yeni ve yaratıcı fikirlerle her gün ilişkidesiniz... Tek kişilere veya gruplara kendisi gibi insanlarla sosyalleşme imkânı sağlıyor.

- Büyük şirketler artık müesses nizam dükkânlarına dönüştü.

Ağır kuralları, hiç esnemeyen hiyerarşik yapıları ve özellikle de 1980’lerin zihniyetinden kurtulamayan ofis mobilyaları ile ne yazık ki yaratıcılığı ve bireysel motivasyonu aşağı çekiyor.

- İşte o nedenle birçok klasik şirket de yaratıcı bölümlerini bu yeni ofis atmosferlerine yolluyor.

YENİ GARAJ KURALLARI: KÖPEĞİNİ GETİREBİLİRSİN

ÖYLE yazılı kurallar yok. Ama şunlara dikkat ederseniz iyi olur.

- Burada “patron” lafı pek makbul değil.

Onun yerine “kurucu ortak” deyimini tercih edin.

- Takım elbise yasak değil.

Ama pek iyi gözle bakılmıyor.

- Burada dünya devleri değil, genç startup markası Petra’nın kahvesi revaçta.

- Unutmayın spor ayakkabı startup ruhunun en makbul kramponudur...

- Burada köpeğinizi işyerine getirmeniz serbest.

Ama pisliğine dikkat edeceksiniz.

-Burada dükkânlar  24 saat açık...

Yazının devamı...

Hürriyet’in başlığı mı doğru, diğerlerininki mi

Hürriyet ve Sabah diyor ki:

“Onların doları varsa bizim de halkımız var...”

Sözcü ve Cumhuriyet diyor ki:

“Onların doları varsa bizim Allahımız var...”

***

Allah için ikisi de doğru...

Çünkü Cumhurbaşkanı’nın tam cümlesi şöyleydi:

“Onların doları varsa bizim de Allahımız var, halkımız var...”

***

O zaman soruyu şöyle soralım:

Bunların hangisini başlığa çıkarmak doğru...

***

Duygulara seslenmek istiyorsanız ‘Allah’lı olanı...

Mantığa seslenmek istiyorsanız ‘halk’lısını...

***

Doğru bizim Allahımız var...

Ama Amerikalıların da Tanrısı var.

Üstelik dolarlarının üzerine “In God we trust” yani “Tanrımıza güveniyoruz...” yazdırmışlar.

***

İki taraf da Tanrısına güveniyor ama Amerikalılar gece yattıklarında 1 dolar 1 dolardı, sabah uyandıklarında da...

Türkler yatarken 1 dolar 5.29 TL idi uyandıklarında 5.70 TL olmuştu...

***

Ancak Türk halkı yatarken Türk halkıydı...

Uyandığında da Türk halkı olarak uyandı.

Ama hangi halkımız...

***

2001 krizinde bankalar batarken, bugünkü kadar büyük bir enflasyon olduğunda, milyonlarcası işini kaybettiği halde sesini çıkarmayan, disiplinli bir şekilde ve tevekkülle bu krize direnen halkımız...

İşte o...

***

Türkiye 2001 krizini üç şey sayesinde aştı.

- Son derece sert ve gerçekçi bir ekonomik tedbirler paketi...

- Seçimleri kaybetme pahasına bu önlemleri alan fedakâr bir siyasi irade...

- Ve hiçbir toplumsal olaya kalkışmadan, kaos yaratmadan bu ekonomik programın uygulanmasını sağlayan halk...

***

Diyeceğim...

Dün atılan bu başlıklardan hangisi doğru derseniz...

Derim ki...

Hürriyet ve Sabah’ınki...

 

AMA ASIL MANŞETİ HÜRRİYET DE ATLADI
BU birinci yazıdan sonra deriiin bir “Ama” çekeceğim ve şunu diyeceğim...

Sevgili Vahap, Cumhurbaşkanı partisinin kadınlar kolu önünde çok ama çok önemli bir cümle sarf etti...

Dedi ki...

“Artık bu ülkede inanç özgürlüğü, düşünce ve fikir özgürlüğü kavgası olmayacak.

Herkes inancında serbest, inancını serbest yaşayacak, fikir ve düşünce özgürlüğünde düşündüğünü, inandığını rahatça konuşabilecek...”

Bundan daha önemli bir söz... Daha önemli bir vaat olabilir mi...

Yani içerideki gazeteci, aydın, siyasetçi, din insanı sorununu çözecek daha pratik bir ifade düşünebiliyor musunuz...

Hepiniz fena atladınız bu cümleyi bilesiniz...

 

GÜNÜN EN AKILLI SÖZÜ
“BİÇTİĞİNİ beğenmeyen ektiğini gözden geçirmeli.”

 

YOK MU BU İKİ DELİYLE KONUŞABİLECEK BİRİ
RUSYA ile aramızda uçak düşürme sorunu çıktığında bir Cavit Çağlar çıkmış, ince bir diplomasi ile kriz çözülmüştü...

Diyecektim ki,

Ne bileyim, Ford’un ortağı Rahmi Koç...

Trump’ın dostu Mehmet Ali Yalçındağ...

Bill Gates ve  Warren Buffet’la her ay yemek yiyen Chobani Yoğurtları’nın sahibi Hamdi Ulukaya...

Cavit Çağlar’ın yaptığını yapamaz mı...

Ama Trump’ın dün Türkiye’ye karşı koyduğu gümrük tarifeleri tweet’ini görünce anladım ki...

Beyaz Saray’da bir deli...

Onun başkan yardımcılığı koltuğunda bir başka deli...

Vazgeçtim...

İşimiz çok zor.

 

SEYRETTİĞİM BELÇİM BİLGİN ORADA DA YAPAR DEMİŞTİM
SERRA Yılmaz’ın “Cebimdeki Yabancı” filminden çıkarken orada bulunanlara “Seyrettiğim bu Belçim Bilgin rahatlıkla büyük Hollywood yapımlarında da oynar” demiştim.

Dün öğrendim ki Danimarkalı yönetmen Per Fly’ın yönettiği “Komplo” (Backstabbing for Beginners) filminde oynamış.

Hem de Ben Kingsley gibi bir efsane ile...

 

BU HABERİ OKUYUNCA DEMİREL’İ HATIRLADIM
SONUNDA Hamas ve İsrail arasında ateşkes sağlandı.

Bu haberi okuyunca rahmetli Süleyman Demirel’i hatırladım.

Ne diyordu Türk siyasetinin bu büyük kanun koyucusu:

“Barışmayı bilmeyenler savaşmamalı...”

 

EYVAHHH BU DOLARIN BİR DE ‘HANGOVER’INI YAŞAYACAĞIZ
DOLAR krizine en ilginç teşhisi Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanı Naci Bostancı koydu.

“(Dolar şimdi) Derinlik sarhoşluğu gibi sürekli başkalarının katılımıyla akıldan ipini koparmış bir şekilde gidiyor. Ancak bu çılgın parti muhakkak bitecek yine ekonomi kendi gerçekliğine dönecek.”

Eyvaahhh dedim.

Demek ki doların bir de “hangover”ını çekeceğiz.

Yani ertesi gününü...

O 4 sarhoş gencin filmini hatırlıyor musunuz...

Adamlar sarhoşken ağır sıklet boks şampiyonu Myke Tyson’ın kaplanını bile çalmaya kalkmışlardı...

Ertesi günü hangover’da başlarına neler gelmişti.

Bu partileyen ayyaş doların bize bir gecede ettiğine bakılırsa, hangover’ı de fena olur yani...

Yazının devamı...

Washington'da Trump varsa Manhattan'da çılgın Türk var

5.28’di...

Gece yarısı uyandım... 5.30’u geçmiş.

Sabah uyandığımda ise 5.40’ın üzerindeydi.

Güne kötü başladım...

Hepimizin gözü Washington’a giden heyetten gelecek haberdeydi...

İyi bir haber gelmedi. İşte öyle bir anda, New York’un Manhattan’ından beni şaşırtan bir haber geldi...

Bilgili Grubu, Manhattan’ın ortasındaki bir binayı satın almış.



Hem de prestijli Gucci binasını 135 milyon dolara bünyesine katmış.

Türkiye’de yaptıkları gibi yepyeni bir vizyonla proje geliştireceklermiş.

Buyurun...

Moralimiz bozuk... Dışarıda bize “Hasta adam” demek için kuyruğa girmiş akbabalar beklerken...

Bir çılgın Türk çıkıyor ve kötü niyet kuyruğundakilere nanik yapıyor...

Yani arkadaşlar... Diyeceğim ki, enseyi karartmayalım.

Şu içimizdeki çılgın Türk var ya...

Uyanmayagörsün...

Yıkamayacağımız bent...

Bozamayacağımız oyun yok...


BAK ARKADAŞIM ALKIŞ ALIRSIN AMA OTEL BATAR

BENİM güzel popülist sosyal medya ahalim...

Ne de sevdi o Silivrili otel sahibini...

Hani “Personel bizim girdiğimiz havuza giriyor” diye patrona şikâyet eden kadın müşteri vardı ya...

Hani dayanamayıp müşteriye şu karşı tweet’i atan otel sahibi: “Hee ya hanımefendi giriyorlar. O çocuklar sabahtan akşama kadar sana hizmet ediyor”.

Benim bildiğim dünya otelcilik kitabında böyle yazmıyor...

Otel havuzunun kullanımı müşterinindir, ona hizmet etme görevi de personelin.

Belli ki, Silivri kanunları farklıymış...

Ama onu buradan uyarayım...

Bu tweet’ler sosyal medyada alkış alır... Bu alkış da sana çok iyi gelebilir.

Ama arkadaş, bil ki...

Bu tavır otelini de batırır...

O “Hee ya” diye istediğini söylemiş...

Aha ben de şuraya yazıyorum.

İki yıl sonra o otel ne olmuş göreceğiz...


YATAĞA GİRECEĞİMİZ MİLLİ VE YERLİ KADIN ROBOTUN ADI

NEW York Times bugünlerde benimle aynı kafada...

Önceki gün Güzin Ablasının ağzından “Bir erkeği sevdiğim halde gözüm başka erkeklerde” diyen bir kadının mektubunu yayınlamıştı.

Dün de gerçeğinin neredeyse birebir kopyası olan yapma kadın konusuna el atmış. Bu sektör çok büyük bir hızla gelişiyor. Tabii onunla birlikte sosyal medya fenomeni olan sanal karakterler de gelişiyor...



New York Times kadının replikası olarak üretilen bu robotlar için şu deyimi kullanıyor:

“Fembot”...

Kadın robot yani...

Bu durumda erkeğine de şu denecek herhalde:

“Masbot”...

Her zamanki gibi şeytan dürttü veya kandırdı...

Durup dururken aklıma geldi: “Türk erkeğinin yatağa gireceği milli ve yerli kadın robotun adı ne olacak?”

Kadın diyen liberaller herhalde “Kabot” diyecek...

“Bayan yanı” zihniyetindekiler ise “Babot”...

Yerli ve milli erkek robot için ise sorun yok.

“Erbot”...

Ben yine de “Hırbot”u tercih edebilirim.


YANILMIŞIM, HASNA HEM KIZMIŞ HEM DE 'DAL' DEMEMİŞ

GEÇEN bölümün özeti...

İlber Ortaylı, Fatih Altaylı’nın canlı yayınında Hasan Cemal için “Aptal” deyince kıyamet koptu.

Ben de “Merak etmeyin Hasan bu lafa kızmaz, olsa olsa o da İlber için ‘Dal...’ der geçer” demiştim...

Dün Altaylı yazdı...

Hasan kızmış...

Hem de fena kızmış...

Üstelik “dal”la başlayan o lafı etmemiş, ağır iki küfür ifadesi kullanmış.

Oradan anladım ki Hasan bugünlerde bir şeylere öfkeli...


JACL SPARROW'UN SİYAH İNCİ'Sİ BATIYOR MU?

JOHNNY Depp’in yeni filmi 7 Eylül’de gösterime girecekti.

Büyük merakla bekliyordum.



Çünkü 1997’de öldürülen genç rap’çi Notorious B.I.G.’in hayatını anlatan filmi çekmişti.

“Büyük Yalanlar” adlı film, yapımcı şirket tarafından gösterimden çekildi. Nedeni, Johnny Depp hakkında çıkan söylentilerin filmin değerini düşürmesi ihtimali...

Depp’in 650 milyon dolarlık servetini bitirdiği konuşuluyor. Bense onu hâlâ Siyah İnci’nin kaptanı Jack Sparrow olarak görüyorum.


GÜNÜN SOSYAL MEDYA HAREKETİ

TARKAN’ın Instagram hesabından Kemal Sunal’a sahip çıkması.

Çok şık hareketti.

Teşekkürler ve tebrikler Tarkan...

Yazının devamı...

O komünist çocuğun dolar kuru ne kadardı

Başbakan Abdullah Gül ve Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Tayyip Erdoğan Brüksel’deler...

Bütün Türkiye televizyon ekranlarının başında...

*

Ve o haber geliyor...

Türkiye ile Avrupa Birliği arasında tam üyelik müzakereleri başlıyor...

*

Ne kadar sevinmiştik o gece... Tansu, ben, kızım Gülümsün birbirimize sarılmıştık.

Kocası 5 dönem CHP milletvekilliği yapmış rahmetli kayınvalidem arayıp, Lütfen benim adıma da Başbakana ve Tayyip Bey’e teşekkür et” demişti...

*

Önceki gece uyuyamadım...

Aklıma şu soru takıldı:

Komşumuz Yunanistan 2008 yılında bizim şu ankinden çok daha büyük bir ekonomik krize girdi.

Krizden çıkacağız diye genç ve tecrübesiz bir komünisti başbakan seçtiler.

O kriz boyunca her şey konuşuldu ama bir tek şeyin hiç sözü edilmedi.

Dolar ve Euro kurlarının düşüşü...

Neden?

Çünkü Yunanistan Avrupa Birliği üyesiydi ve zaten para birimleri Euro’ydu da ondan...

*

O gecenin üzerinden 14 yıl geçti...

Avrupa Birliği o yanlışları yapmasaydı...

Biz taahhütlerimize uysaydık... Ve tam üyeliğimiz yürürlüğe girseydi...

Acaba bugün dolar kurları yükseliyor diye karalar bağlar mıydık...

*

Avrupa Birliği İran’a yaptırım konusunda Amerika ile birlikte hareket etmeyeceğini açıkladı.

Yani ABD ile anlaşamadığımız birçok konuda Avrupa Birliği ile anlaşabiliyoruz. Bize daha yakın duruyorlar...

*

Öyleyse...

Acaba Avrupa Birliği ile müzakerelere yeniden başlamayı ciddi biçimde düşünmenin zamanı
gelmedi mi...

 

NEW YORK TİMES’IN GÜZİN ABLASI’NA GELEN BİR ALDATMA MEKTUBU

NEW York Times’ın “Sweet Spot” adlı bir köşesi var.

Gazetenin “Güzin Abla” köşesi de diyebilirsiniz.

Köşenin Cheryl Strayed adlı bir kadın, bir de Steve Almond isimli erkek yazarı var.

Bunlar bazen aralarında anlaşmazlığa düşebiliyor.

Dün “Wanton woman” rumuzlu bir kadından Cherly Strayed’e gelen mektup özetle şu:

İki yıldır beraber olduğum erkek arkadaşım, fit, zeki, yakışıklı. Onu seviyorum. Seks hayatımız iyi. Evlenmeyi konuşuyoruz. Ama libidom çok kuvvetli ve canım başka erkekleri de istiyor. Bir felaketin eşiğinde miyim?”

Buyurun size bugünün kuruyla 5 milyon dolarlık soru...

Peki New York
Times’ın “Güzin Abla”sı ne cevap vermiş?

Buyurun bir sonraki yazıda...

 

KIZIM GİT ADAMA ANLAT DURUMU

CHERYL Strayed’in cevabı özetle şöyle...

“Sen buna felaket diyorsan, bu felakete ‘cosmo’ mesafesindesin. Ama içinde böyle bir duygu varsa yokmuş gibi yapamazsın. Bırak gerçek ne ise o kazansın. En iyisi git bunu beraber olduğun erkeğe anlat. Belki açık bir ilişkiye başlarsınız, belki ayrılırsınız. Belki de bundan erotik hayatınızı canlandıracak bir şey çıkarır, monogam bir ilişkiyi sürdürmeye devam edersiniz.”

Liberal bir Güzin Abla’dan ilginç bir çözüm yolu...

- NOT: Sözlüklerde “Cosmo mesafesi” diye bir kavram yok. Bu jargona hâkim bir arkadaşıma sordum. “Cosmopolitan” dergisinin anlayışına yakın kadınlar için kullanılan yeni bir deyimmiş.

 

İÇİMİ AÇAN ŞARKI

- Demet Sağıroğlu: “Açık Çay”.

Biraz Sezen’in 80’li yılları... Biraz 70’ler Türkiye’sinin müzikalleri...

Demet Sağıroğlu harika bir şarkı ile döndü... Klibi de çok güzel...

Teşekkürler Demet... Vallahi içimi açtın bu kasvet günlerinde...

Bundan istifade, 1998’deki, “Bir Vurgun Bu Sevda”yı da
yeniden dinledim...

Ne harika şarkıymış...

 

EE CENGİZ NE OLACAK ŞİMDİ

CENGİZ Semercioğlu daha ilk günden girişti...

Önüne gelen girişti Talat Bulut’a...

*

Cengiz’e diyorsam, kendimi de taştan esirgemiyorum ha...

Yani, onlar girişti de ben geri mi kaldım...

Eski eşinin gönderdiği, bana ve girişen herkese sitem dolu mektubunu kelimesine dokunmadan yayınladım ama...

Ama ilk laf ağızdan çıkmıştı bir kere...

*

Taciz, şu bu... Ya sonuç...

Savcı inceledi...

Hem de epey uzun inceledi... Herkesi dinledi. Ve sonunda takipsizlik kararı verdi.

*

Oynadığı dizi doğru olanı yaptı, tekrar eski rolüne kabul etti...

Ne olacak şimdi...

“Yok arkadaş benim vicdanımda aklanmadı diyeceğiz...

*

Adama derler ki, “Arkadaş, sen kimsin ki, senin vicdanın herkesin vicdanı olsun”...

Hiç de haksız olmazlar hani...

*

Hepimizin kulağına küpe olsun diyeceğim ama kulaklarda küpe takacak yer de kalmadı..

O yüzden, kim bilir kaçıncı defa ders olsun diyeyim ve kapatayım bu mevzuyu...

- NOT: Bu arada savcıyı da kutluyorum... Bu kadar ağır bir kamuoyu baskısı altında bile etkilenmedi, elindeki delillere bakarak kararını verdi.

 

BAK KARDEŞİM BU LAF HİÇ OLMADI

Talat Bulut hakkında bu yazıyı yazdım.

Fakat hemen sonta ağzından çıkan o lafı okudum.

“Şimdi kim alır bu kızı...”

Bak arkadaşım sana bir şey söyleyeyim.

Bütün bu olay sırasındaki sakin duruşunu, yargının kararını bekleyişini sevdim.

Ama bu laf var ya...

Hiç sevmedim.

Sanki “Bu lafı eden adam onu da yapmıştır” dedirtecek cinsten.

Dua et savcı bu kararı aldı.

Yazının devamı...

Bir sonraki kareyi asla unutmayacağım

*

Bu karenin iki sonrası da var...

Birinde boğazına ip geçirilmiş bir insan...

Ve ondan sonraki kare...

O insanın bu millete bıraktığı hayat boyu asla unutamayacağımız ifade...

*

Rahmetli Adnan Menderes’in idamdan sonraki fotoğrafıydı bu....

Türkiye’ye, hepimize, demokrasimize, vicdanlarımıza çok pahalıya patlamış bir adalet faciasının tasviridir.

*

Bizim evimiz o fotoğrafa çok ağladı... Babam kahroldu, hayata küstü...

Ve ben ailecek çok sevdiğimiz o insanın yüzündeki son hüznü bir kere daha görmeye dayanamayacağım için bu sayfaya onun idama götürülürken arkadan çekilmiş fotoğrafını koyuyorum.

*

İzmir’de halkın önünde yapılan son idamı seyredenlerden biriyim.

1957 veya 58 yılıydı...

O günden hafızamda kalan tek fotoğraf ise fuarın Montrö kapısının önündeki çam, onun dibine kurulan darağacı ve ipin ucunda sallanan uzun beyaz gömlek giydirilmiş cansız bir bedendi...

*

Bir de yerde, o bedenden aşağı düşmüş bir terlik...

O gün eve geldiğimde kustum...

Sonra odama kapandım.

Yıllar boyunca tek başıma bir odada uyuyamadım...

*

Yıllar sonra öğrendim.

Benim o idamı seyrettiğim yıl Fransız yazar Albert Camus “Giyotin Üzerine Düşünceler” adlı bir makale yayınlamış.

Makale şuna benzer bir cümle ile başlıyor:

“Annemin anlattığına göre babam halkın önünde yapılan bir idamı seyrettikten sonra eve gelip odaya kapanmış ve kusmuş...”

Oysa babası çok şiddetli bir idam cezası taraftarıymış...

*

Türkiye’de 1920 ile 1984 yılları arasında 712 kişi idam edildi. Bunların 15’i kadındı.

Halk önünde yapılan son infaz ise 1965 yılındaydı.

*

Ülkemizde idam edilen son insan Hıdır Aslan’dı...

12 Eylül darbe yargısının son infaz kararıydı.

Hıdır Aslan’ın idam kararını askeri darbe yargısı almıştı.

Ama infazın uygulanması için son kararı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kaldırdıkları elleri ile milletvekilleri vermişti...

*

Biz, halk önünde yapılan son infazları seyretme şanssızlığına uğramış bir neslin mensuplarıyız.

O sahneler hâlâ gözümüzün önünden gitmez...

*

Ama bazen kendi kendime soruyorum...

Acaba Montrö meydanında yere düşmüş o terliği görmek benim için bir şans mıydı...

Kim bilir belki Camus’nün babası gibi, bize de hayatımız boyunca idam cezasına karşı çıkma kararlılığını veren şey de o mide bulantısıydı...

*

Son sözüm, yarın bir gün önlerine geldiğinde idam cezasının yeniden yürürlüğe konması için elini kaldıracak olan milletvekillerine...

*

Onlara diyeceğim ki...

Öbür gün, tek tek insanların infaz kararları önünüze geldiğinde, aynı elinizi ölüm kararını onaylamak için de kaldırmak zorunda kalabilirsiniz...

SİZCE HASAN, İLBER HOCA’NIN APTAL LAFINA KIZMIŞ MIDIR

İLBER Ortaylı, Fatih Altaylı’nın programında, yayın dışında olduğunu zannedince Hasan Cemal için “Canım o da aptal” deyiverdi...

Sizce Hasan Cemal bu lafa kızmış mıdır?

Hiç sanmıyorum...

Eminim o an o da İlber Hoca için “Dal...” deyip geçmiştir.

Öyle demiştir çünkü “dal”la başlayan o kelimeyi İlber de çok sever ve sık kullanır.

Nereden mi biliyoruz...

Biz 50 yıldır aynı mahallede gezen insanlarız...

Birbirimizin jargonunu da biliriz...

Hiç komaz bize...

Hele hele şu sıralar yıkılan gençlik hayallerimizle o kadar meşguluz ki....

Dost ağzından çıkan bu laflar, bırakın kulağı, devede tırnak bile kalmaz.

ZORLU’DA ELİNDE POŞETLE GEZEN KADIN

ZORLU PSM Genel Müdürü Murat Abbas geçen pazar Hürriyet’te ünlü şarkıcı Patti Smith’i Zorlu’da elinde poşetle alışveriş ederken gördüğünü anlattı... Çok sempatikti.

Patti Smith geçen perşembe günü Almanya’nın Köln şehrindeki büyük katedralde bir konser verdi.

Bu arada Bob Dylan’ın 1962’de yazdığı “A hard rain A-gonna fall” şarkısını birlikte söylemişler.

Joan Baez 77, Patti Smith 72 yaşında... “Just Kid” (Çoluk Çocuk) kitabının yazarı, poşetli kadın, hâlâ salonları dolduruyor...

Hâlâ geriye ölmüş sevgilisi Robert Mapplethorpe’un da seveceği böyle efsane fotoğraflar bırakıyor...

YOKSA KADINLARI 40 YAŞ HAKKINDA KANDIRDIM MI

FERZAN Özpetek Hürriyet Pazar’da Ayşe Arman’a dedi ki...

“Bizi kandırdılar. Yakalasam parçalayacağım. Çünkü 40 yaşına geliyorsun, ‘A ne güzel yaş’ diyorlar. ‘40-50 yaş arası harika’ diyorlar. Ama bir bakıyorsun yıllar geçiyor. Hayatın bu kadar kısa olduğu konusunda hiç uyarmadılar.”

Kadınların en güzel yıllarının kırklı yaşlar olduğunu anlatan “Kırk7” adlı bir kitap yazdım.

Ferzan’ın bu sözlerini okuyunca fark ettim.

Hakikatten kırklı yaşlar çok güzel ama bir çırpıda geçiveriyor...

Ama daha kötüsü de var. Ellili yaşlar daha da hızlı geçiyor...

Hele hele altmışlar...

Sen diyorsun ki kaç dolunay...

Ben diyorum ki bir papatya mevsimi kadar hızlı...

Yazının devamı...

Amerikan duvarındaki davul zilinin manası

Fotoğraf ABD’nin Massachusetts eyaletinin Norwell kasabasındaki bir fabrikada çekilmiş.

*

Burası, Türkiye’den ABD’ye göç etmiş Osmanlı Ermenisi bir ailenin kurduğu fabrika.

Dünyanın en ünlü “davul zili” sayılan “Zildjian” markasının fabrikası...

*

Bu marka ailede “Birinci Avedis” olarak bilinen kişi tarafından 1618 yılında İstanbul’da kurulmuş.

Yeniçerinin mehter bandosunun kullandığı şahane zilleri üreten insan o.

Bronzdan yaptığı zilleri daha sonra bulduğu özel bir kalay bakır alaşımı ile zenginleştirdi. Zillerin formülü Coca-Cola gibi sır olarak saklanıyor.

*

Ailenin daha sonraki nesillerinden İkinci Avedis, 1851 yılında yaptıkları zilleri Londra’da açılan Dünya Fuarı’na götürmüş.

Aile 20’nci yüzyılda Amerika’ya geçmiş.

Orada ilk olarak Boston’da bir şekerleme dükkânı açmış.

Ama 1929’da baba mesleğine dönmüşler ve K. Zildjian isimli bir marka yaratmışlar.

Burada “K” Konstantinople’un yani İstanbul’un K’sı...

*

Yaptıkları zilleri şöyle tarif ediyorlar:

“İki gladyatörün kılıcının çarpışmasından çıkan ses...”

*

Peki bu marka nereden geliyor?

Bu markayı Sultan İkinci Osman, daha çok bildiğimiz ismi ile Genç Osman yarattı da diyebiliriz.

Avedis, 1618 yılında Samatya’daki dükkânını açtıktan sonra Sultan aileye “saraya zil yapma imtiyazı” ve “Zildjian” lakabını verdi.

*

İşte o ailenin 14’üncü neslinin Amerika’daki fabrikasının duvarında bugün hâlâ, Sultan’ın verdiği bu lakap dev harflerle yazılı duruyor...

Ama Zildjian kelimesi üç heceye bölünerek altına İngilizce olarak anlamları şöyle yazılmış:

- Zil: Türkçede cymbal (zil)
anlamına gelir.

- Dj(ci): Türkçede “yapan” anlamına gelir.

- İan: Ermenice “oğlu” anlamına gelir.

Yani “zilcioğlu”...

*

Bu ülke bir zamanlar böyle güzel bir melezliğin, böyle harika bir kozmopolitliğin anavatanıydı...

*

Bakın Amerikan duvarında bile ne güzel duruyor.

DAVUL ZİLİ MANŞET OLUR MU DİYENLERE

- Yazdığım günlük siyaset dışı renkli yazılar nedeniyle her gün bana
saydıran trol kafalara...

- Beni “Artık magazinci oldun” diye küçümseyen dar kafalara...

- Bana durmadan “Memleket bu durumdayken böyle yazılar yazılır mı” diye gazetecilik dersi vermeye kalkan eski kafalılara......

- “Davul zili manşet mi olur” diyen zihniyete...

Şu yazıyı okuyun ve görün...

Davul zilinden nasıl harika bir manşet çıkar...

ZİL VE HARMONİ

- “DÜNYANIN bütün harmonilerini yakalayabilirsiniz ama sizi tırmanmak istediğiniz o zirveye götürecek olan şey bir davul zilidir.”

Brian Blade (Emmylou Harris ve Wayne Shorter’ın davulcusu)

BU ZİLİ KİMLER KULLANMADI Kİ

- Saray müzisyenleri, yeniçeri ocağı, mehter takımları...

- Rum Ortodoks kilisesi ve Yahudi koroları...

- Haremde oynayan kadınların parmaklarında bu zillerin küçükleri vardı.

- Gene Krupa, Buddy Rich, Ginger Baker, Ringo Starr ve dünyaca ünlü sayısız davulcu o zilleri çaldı.

- Metropolitan ve Cleveland Filarmoni orkestraları da bu zilleri kullandı.

HACI MÜMİN DEDEMİN AKHİSAR’ININ HİKÂYESİ

AŞAĞIDAKİ fotoğraf bana çok güzel bir hikâyeyi anlatır...

Hacı Mümin dedemin hikâyesini...

Dedem Hacı Mümin Kurşunlu Bulgaristan’ın Kırcaali kasabasında doğdu.

Hacı anneannem, hacı babaannem, annem ve babam da orada doğdular...

Balkan Savaşı’ndan sonra Türkiye’ye gelip Akhisar’a yerleştiler...

Hacı Mümin dedem tütüncüydü...

Hayatı boyunca fidesinden tarlada büyütülmesine, sonra kırılıp, dizilip, kargıya asılıp güneşte kurutulmasına kadar kendi eliyle yetiştirdiği tütününden kıyıp sardığı sigarayı içti...

Hacı Mümin dedem, kasketini hayatı boyunca başından çıkarmadı...

Akşamları demiryolunun kenarındaki Reşat Bey Mahallesi’nin camisine gitti, oradan köşedeki kahvehanesine...

Orada yaşadı, orada öldü. Cenaze namazı o camide kılındı, oraya, Akhisar’a gömüldü...

Hacı Mümin dedemin Akhisar’ı öyle Türkiye’nin en zengin kasabası falan değildi...

Mütevazılık şampiyonluğu yapsalar altın olmasa da bronzu garantileyecek kasabaydı orası.

Hacı Mümin dedemin Akhisar’ı, benim bütün çocukluğumun hülasasıdır.

Atlı arabada annemin kucağında Reşat Bey Mahallesi’nden Kovalık’a yaptığım yolculuk çocukluğumun Çağan Irmak dekorudur...

Akşamları sürünün gelişini bekleyip inekleri eve getirdiğim, teyzelerim lüks lambalarının ışığında tütün kırarken kilimlerin üzerinde uyuduğum, harman dövülürken üzerine bindiğim düveni atlıkarınca sandığım yıllarımın memleketidir...

Hacı Mümin dedemin Akhisar’ı daha düne
kadar futbol oynamak için doğru dürüst sahası olmayan bir ilçedir...

Futbol takımı desen, gerisinde parası sınırlı bir belediye, iki-üç yerel şirket... İşte o takım, yedi sezondur dişe diş savaşıyor süper ligde...

Öyle düşme kalma seviyesine hiç inmeden...

Hacı Mümin dedemin Akhisar’ı pazar günü Türkiye şampiyonu oldu...

Hem de, hem Fenerbahçe’yi, hem Avrupa şampiyonu Galatasaray’ı yenerek...

Bu şampiyonluk aynı zamanda Hacı Mümin dedemin hikâyesidir.

Bir Ege kasabasının, onun burayı son vatan bellemiş göçmenlerinin, muhacirlerinin, mübadillerinin, Evladı Fatihan’ının ve Türkiye’nin masum ve hüzünlü yıllarının da hikâyesidir.

 

Yazının devamı...