"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

Ertuğrul Özkök

Bugün doğan çocuk kaç yıl yaşayacak

18 Ocak 2017

Dün sabah girdiğim “atölye çalışmasının” konusu şuydu:

“100 yıllık bir hayata hazırlanmak...”

Ben hazırım da, alın yazım ve DNA’larım hazır mı bilmiyorum.

Davos’ta dün sabah katıldığım atölye çalışmasından iki önemli haberim var:

BİR: Önümüzdeki dönemde geçen her 10 yılda, hayat süremiz 2 yıl uzayacakmış.

İKİ: Şimdi geliyorum bugün doğan çocuklara vereceğim habere....

Yukarıdaki hesapla varılan sonuçlara göre, bugün doğan çocuklara bir iyi bir de o kadar iyi olmayan haberim var.

İYİ HABER: Bugün doğan çocuklar 100 yaşına kadar yaşama şansına sahip olacak...

O KADAR İYİ OLMAYAN HABER: Bugün doğan çocukların yüzde 50’si, 100 yaşından fazla yaşayacak.

Yine de çok iyi bir haber. Ne kadar iyi olduğunu şöyle anlatayım.

Bugün Türkiye’de 100 yaş üzerinde sadece 5 bin 283 kişi var. Bu da nüfusun sadece yüzde 0.1’i...


HUYSUZLUK 7 YIL GÖTÜRÜYOR
100 yaşına kadar yaşamak istiyorsanız, ilk iş şu huysuzluğu bırakmak.

Negatif bir hımhımcılığı atacaksınız.

Çünkü huysuzluk, negatif düşünce insan hayatından 7 yıl götürüyor.


UZUN YAŞLA EN ÇOK 40 YAŞ KADINLARI MI İLGİLENİR
BU konuda herhangi bir istatistik yok. Başlıktaki sonucu dün sabahki atölye çalışmasından ben çıkardım.

“100 yaşına hazırlanmak” konulu atölye çalışmasına katılanların yüzde 75’i kadınlardı.

Sonra 5 gruba ayrıldık. Benim grubumun konusu “Yaşlanmayı durdurmak”tı. Grupta 11 kişiydik ve erkek olarak sadece ben vardım.

Katılan 10 kadının 8’i 40’lı yaşlarındaydı.


100 YAŞ İÇİN NORVEÇ USULÜ ŞEKER VERGİSİ
BENİM grupta uzun yaşamak için neler yapılması gerektiği tartışılıyordu. İlginç sonuçlar şunlardı:

Şekerli ürünlere Norveç’te 35 yıldır uygulanan “şeker vergisi” uygulamasına geçilmesi.

Zorunlu tatil uygulamasına geçilmesi. İnsanların tatile istedikleri zaman çıkabilmelerinin sağlanması.

Sağlıklı yeni gıda ürünlerinin keşfedilmesi.

Uzun yaşama eğitimlerinin verilmesi.



100 YIL YAŞAYACAĞIZ AMA YAŞAMAYA HAZIR MIYIZ
BULUNDUĞUM gruptaki öğretim üyesi bir kadın şöyle ilginç bir söz söyledi: “64 yaşındayım ve önümde daha 40 yıl olması fikri kafamı karıştırıyor...”

İnsanoğlunun ömrü uzuyor. Gelişmeler insanı 100 yıldan fazla yaşatacak.

Ama biz fikren ve sosyal olarak buna hazır mıyız...

Mesela bugüne kadar insanlar şu soruyu soruyormuş: “Emekliliğim için bugünden ne tasarruf yapmalıyım...”

Gelirin yüzde 40’ını buna ayırma düşüncesi hâkimmiş.

İyi ama 100 yıllık bir hayat için sorulacak soru ne olmalı?

“Hayatımı 100 yıla göre nasıl yapılandırabilirim...”


YUH ARTIK
RESMİ Davos dün başladı.

Bense her yıl olduğu gibi, Davos’un öteki odalarında dolaşacağım.



Dün sabah çok zor bir seçimle karşı karşıyaydım.

Aynı saatte merakımı çeken 2 ayrı oturum vardı.

Biri “Medyanın geleceği”ydi...

Yani benim geleceğim...

Diyeceksiniz ki, “Yuh artık... 69 yaşına geldin hâlâ mesleğinin geleceğini mi düşünüyorsun...”

Ben de öyle düşündüm...

Ve ikinci oturumu seçtim.

Konusu şuydu: “100 yaşına kadar yaşamak...”

Biliyorum size yaranmak mümkün değil, yine “Yuh artık” diyeceksiniz...


KOÇ BURCU BAŞKAN İÇİN ANAYASAYA EVET DERİM
DÜNDEN beri Davos’ta en içimi açan kişi İsviçre Konfederasyonu Başkanı Doris Leuthard oldu...

Önce, gazetelerde Çin Devlet Başkanı’nı karşılarkenki fotoğrafını gördüm.

Çok güzel bir kadın. Acayip çekici bir duruşu var.

1963 doğumlu. 10 Nisan’da doğmuş, yani benim gibi Koç burcundan.

Siyah bir pantolonla, ayakta yaptığı konuşma harikaydı.

Dünyanın sorunlarını anlattı ve bu sorunları nasıl bir lider çözebilir onu tarif etti.

Düşünen ve sorumluluklarına sahip bir lider olmalı.
Sorunu “tek başına” çözemeyeceğinin, tek bir çözümün değil çözümlerin olabileceğinin bilincinde olmalı.
Halkı kucaklamalı, ama hepimizin halk olduğunu kabul edip, hepimizi kucaklamalı.

Böyle bir başkanı iktidara getirecek anayasa varsa, benim oyum da banko evettir.



YENİ BİR SAKİN BAŞKAN PROTOTİPİ
ÇİN Devlet Başkanı Şi Cinping’i de çok beğendim.

Sakin bir adam. Bağırıp çağırmıyor, tehdit etmiyor. Tam aksine barışçı, toparlayıcı bir üslupla konuşuyor. İsviçre Devlet Başkanı ve onu art arda dinleyince umutlandım.

Acaba öfkeli başkanlar dönemi kapanacak mı...


HÜKÜMETİMİZ BİLMELİ Kİ HEP BİRLİKTE BATIYORUZ
‘EDELMAN endeksi’ gösteriyor ki:

İncelenen 28 ülkede, hükümetlere, şirketlere ve medyaya olan güvende feci bir düşüş var.

Bu düşüş, 2008’deki ekonomik krizden bile daha dibe inmiş durumda.

Evet iktidarlar halkın oyunu alıyorlar ama giderek güvenini kaybediyorlar.

Türkiye’de siyasiler bilmeli ki, medyaya vurdukça kendileri de, medya da kaybediyor. Bu arada patronlara ve CEO’lara güvende de büyük düşüş var.


BU 8 ZENGİN ADAMDAN SADECE BİRİ GELEBİLDİ
ÖNCEKİ akşam Arthaus Oteli’nde dünyanın en büyük halkla ilişkiler şirketi olan Edelman’ın patronu ve Vikipedia’nın kurucusu Jimmy Wales’in verdiği yemekteydim.

Gecenin konusu, Davos’un üzerine karabulut gibi çöken ‘Edelman endeksi”ydi... Bir gün önce yayınlanan endeks, dünya için felaket çanlarının çaldığını gösteriyordu.

En çarpıcı sonuçlar şuydu:

Dünyanın en zengin 8 kişisinin varlığı, dünyanın yarısının sahip olduğunun toplamı kadardı.

Yani 8 insanın sahip olduğu zenginlik, 3.6 milyar insanın elindekinin toplamı kadardı.

Davos’ta bu 8 adam konuşuluyor ama onlardan sadece biri buraya geldi..

O da en gençleri olan Facebook’un patronu Mark Zuckerberg’di...


8 KARUN'DAN ZENGİN ADAM
Bill Gates: (Amerika) Microsoft
Amando Ortega: (İspanya) Zara
Warren Buffet: (Amerika) Finansal yatırım)
Carlos Slim Helu: (Meksika) Telekom
Jeff Bezos: (Amerika) Amazon
Mark Zuckerberg: (Amerika) Facebook
Larry Ellison: (Amerika) Oracle
Michael Bloomberg: (Amerika) Medya ve finans


DAVOS'TA HERKESİN MERAK ETTİĞİ SORU
AMERİKA’nın yeni başkanı Trump, herhalde bugünlerde “Davos’tan intikamını aldığını” düşünüyordur.

Çünkü Dünya Ekonomik Forumu Başkanı Prof. Klaus Schwab bugüne kadar onu Davos’a hiç davet etmemiş.

Buradaki dedikodulara göre Prof. Schwab 3 hafta kadar önce seçilmiş başkan Trump’la baş başa bir görüşme yapmış.

Ancak bu görüşmede onu Davos’a davet edip etmediğini Reuters ve Financial Times’ın kulağı delik muhabirleri öğrenemedi.

Trump kendisi yok ama danışmanlarından biri olan Anthony Scaramucci burada.

Dün, medya liderleri toplantısında konuştu ama o kadar çok başvuru vardı ki ben bile salona giremedim. Neyse içeride adamlarım var. Hepsini öğrenirim.


BÜYÜKLÜĞÜ ÖNEMLİ DEĞİL DİYENLERE KÖTÜ BİR HABER
BİRÇOK erkeğin en büyük tesellisi şu cümledir:

“Büyüklüğü önemli değil...”

Bu konu Davos’ta da tartışıldı.

Sonuç...

Maalesef çok önemli...

Emin Çölaşan kardeşim, Mehmet Barlas Bey...

Aman ha.... Sakın, penisten falan bahsediyorum sanıp sinirlenmeyin.

Konu şirket büyüklüğü ile ilgili.

Dünyadaki dev büyüklükteki 10 şirketin kârı, dünyadaki şirketlerin yüzde 80’inin toplamına eşitmiş...

Yani büyüklük önemli... Hem de çok önemli...

Yazının devamı...

Gölgesinden korkan çocukların ülkesi

17 Ocak 2017

Küçücük bir çocuk...

***

Gölgesine bakıyor...

Önce bir mana veremiyor...

***

Sonra gölgesinden kaçmaya başlıyor...

***

Sonra korkuyor...

Panikliyor... O panikle yere düşüyor...

***

Kendi düşen ağlamazmış... Ama onu gölgesi düşürüyor...

O da ağlamaya başlıyor...

<iframe width="560" height="315" src="https://www.youtube.com/embed/IHearjpzN7c?rel=0&amp;controls=0&amp;showinfo=0" frameborder="0" allowfullscreen></iframe>

Küçücük video... Her şeyi 13 saniyede anlatıveriyor...

21’inci yüzyılda bu ülkenin üzerinde bir korku bulutu dolaşıyor...

Sadece muhalifler değil, iktidardakiler de korkuyor...

***

Kimimiz kapımıza bir sabah polis dayanır mı korkusu yaşıyoruz.

Kimimiz gittiğimiz veya bir yakınımızın gittiği yerde bomba patlar mı endişesinde...

***

Kimimiz suikasttan korkuyor...

Neden bu hale geldik....

Niye hâlâ açıkça konuşmuyoruz bu korkuyu...

***

Biz konuşmazsak işte böyle olur... Gölge konuşmaya başlar...

Ve konuşan o gölgelerden ürkeriz, korkarız, tırsarız...

***

Sonunda hepimiz gölgelerden kaçarken, yaşadığımız topraklar bir gölgeler ülkesi haline dönüşür...

YÜZYILIN TARTIŞMASI ÜST AKIL TEK Mİ ÇİFT Mİ

KÖŞE komşum Akif, Başkanlık A330’undan iniğinden beri, fena açıldı.

Şu an en büyük merakla izlediğim yazarlardan biri o...

Geçen haftadan itibaren müthiş bir “üst akıl” tartışması açtı...

Üst akıl kimdir...

Hepimizin merak ettiği soru...

- Bizi Suriye’ye kim sokturdu, kim çıkartmıyor...

- 15 Temmuz darbesini kim yapmaya kalktı...

- Doları kim yükseltiyor...

- IŞİD’i başımıza kim bela etti...

- PKK’nın arkasında kim var...

Geçen haftaya kadar “üst akıl” tekti ve Amerika Birleşik Devletleri’ni işaret ediyordu.

Ancak önceki günden itibaren Akif oyunun kurallarını altüst etti...

Sorusu şu...

Rusya da bir üst akıl değil mi...

Bir anda toz dumana karıştı ve tartışma başladı.

“Üst akıl tek mi çift mi...”

Vallahi ben bir sonuca varamadım. Ama öğrendiğim tek şey şu....

Onlar üst akılsa, biz orta falan değil, düpedüz alt akılız...

BEN, ‘TEK ÜST AKILCI’ MIYIM YOKSA ‘ÇİFT ÜST AKILCI’ MI

CEVABIM şu:

Bu tartışma beni aşar.

“Üst akıl tek mi çift mi” tartışması bana 60’lı yılların sonunda biz solcu gençlerin ne olduğunu bilmeden tartıştığımız o şahane konuyu hatırlattı.

“Türkiye’de ‘Asya Tipi Üretim Tarzı’ var mı yok mu...”

İkiye bölündük, kutuplaştık, birbirimizi dövdük, yanılmıyorsam ölenler falan da oldu, ama bir neticeye varamadık...

Yıllar sonra bir araya geldiğimizde vardığımız netice ise şuydu:

Manasız ve çok salakça bir tartışmaymış ve birbirimizi dövmeye hiç değmezmiş.

BU LAF BİRAZ TUHAF KAÇMADI MI SAYIN BAKAN

EKONOMİ Bakanı Nihat Zeybekci yepyeni bir ekonomi teorisi ortaya attı:

“Dış ticaretimizin yüzde 13’ünü milli parayla yaparsak dış ticaret açığı sorunumuz kalmaz...”

Affedersiniz ben biraz ekonomi aptalıyım.

Beni şu iki konuda aydınlatır mısınız....

- BİR: Bu yüzde 13 rakamını nasıl hesapladınız? Yükselen milli gelir usulü mü...

- İKİ: Amerika dış ticaretinin neredeyse tamamını milli parası olan dolarla yapıyor...

Öyleyse niye dış ticaret açığı var...

TÜRKİYE STEPHEN CURRY OLABİLİR Mİ

EKONOMİ Bakanı Nihat Zeybekci diyor ki:

“Türkiye bugün şunu söylüyor: ‘Türkiye bugün yeni bir dünya kurulacaksa, kuran ülkelerden olur.”

Ben de soruyorum?

Nasıl kuracak?

- Suriye’de kurmaya kalktığı gibi mi...

- Mısır’da, Libya’da, Irak’ta, Yemen’de kurmaya kalktığı gibi mi...

Yani Türkiye, yeni dünyanın, “Warriors”ın oyun kurucusu Stephen Curry’si olmak istiyorsa eğer...

İlk maçlardaki taktik pek başarılı değildi...

Bu oyunla gruptan çıkmak mümkün değil...

YILDIZ TİLBE’NİN O ‘GEL BANA’ CÜMLESİ VAR YA

AMERİKA dönüşü büyük sürpriz Yıldız Tilbe’nin yeni şarkısı “Ruh-i Revanım”...

Modernleştirilmiş bir türkü...

Müziği harika... Sözleri daha harika...

“Gün doğarken gün batarken her vakit gel gel

Bitti derken kaldı derken gül dalınla gel” diye başlıyor ve sonunda “gelmenin” çeşitli halleri üzerine öyle iki laf var ki...

Beni mahvetti.

“Fırtınalarla yağmurlarla her yol bana gel...”

Bir de “İlk defa gibi gel...”

1994 yılının haziran ayında, Yıldız Tilbe’nin “Delikanlım” şarkısını ilk defa bir gece yarısı dinlemiş ve hemen ertesi gün yazmıştım.

Bana göre Türk müziğinin en güzel şarkılarından biridir.

Yine bana göre Yıldız Tilbe Türk müziğinin Amy Winehouse’udur...

YENİ ÇIKAN TÜRKÇE ŞARKILARDAN SEÇME

- Kahraman Deniz: “Garezi var”. Klarnet denilen çalgının genç bir müzikte de kullanılabileceğini ispat eden bir şarkı.

- Sema Yener: “Bak Bana”. Hafiften Kalben izleri taşısa da özgün ve güzel bir şarkı.

Yazının devamı...

Miami'deki bir ölümle başlayan botoks hikayesi

15 Ocak 2017

1- 5 Nisan 2015...

Miami polisi, gelen bir çağrı üzerine gittiği evde ölmüş bir adam buldu.

Ölenin adı Fredric Brandt’dı...

Bu ölüm o gün duyulduğu anda, Hollywood dünyasında ve New York’taki kadın ve güzellik dergilerinin çevrelerinde en çok konuşulan konu haline gelmişti.

Ertesi gün bir gazete haberi şöyle duyuracaktı:

“Botoks kullanımını yaygınlaştıran adam öldü...”

Dr. Fredric Brandt, başta Madonna olmak üzere Hollywood’un yüzünü gençleştiren adam olarak biliniyordu.

New York’taki kadın ve güzellik dergilerinin editörlerinin yüzde 70’i onun kliniğinden geçmişti.

Brandt, kadınlara yaptığı gençleştirme operasyonlarını ve tekniklerini önce kendi üzerinde deneyen insandı.

Her sabah erkenden kalkar yoga yapardı. Yiyeceğine çok dikkat ederdi.

Her şeyiyle uzun yaşamaya ayarlanmış gibi görünen bu adam niye 65 yaşında ölmüştü...

Bu ölümün arkasında, 18 milyar dolarlık bir pazarın da hazin hikâyesi vardı.

Şimdi 28 yıl önceye dönüp iki kadın arasında geçen ve botoksu bugünkü botoks yapacak konuşmaya bakalım.

TİKLERİYLE BOĞUŞAN KADININ FARKETTİĞİ ŞEY

2- Vancouver 1987 baharı...

Dr. Alastair Carruthers ve eşi Jean akşam yemeği için masaya oturduklarında, insanlık tarihini değiştirecek bir olayın başında olduklarının hiç farkında değillerdi.

Her şey, eşi Jean’ın, “Bugün hastalarımdan biri çok ilginç bir şey söyledi” demesiyle başladı.

Alastair ve Jean Carruthers’in Kanada’nın Vancouver şehrinde küçük bir klinikleri vardı.

Burada Alastair cilt kanseri vakalarına bakarken, eşi Jean’da gözdeki istemdışı tikler üzerinde çalışıyordu.

Tedaviyi de “botulinum zehri”ni göz etrafına enjekte ederek yapıyordu.

Botulinum çok eskiden beri bilinen bir zehirdi ve şöyle bir etkisi vardı:

Gözün etrafındaki kaslara enjekte edildiği takdirde, sinirlerle kaslar arasındaki iletişimi donduruyordu. Böylece gözdeki iradedışı tikler de duruyordu. Zehir ayrıca şaşılığın tedavisinde de kullanılıyordu.

Ancak, tedavi ettiği hastalarından biri o sabah kendisine şöyle çok ilginç bir şey söylemişti:

“Bir şey fark ettim, bana bunu enjekte ettiğiniz zaman gözlerimin etrafındaki kırışıklıklar da gidiyor...”

İki doktorun o güne kadar fark etmedikleri bir şeydi bu...

Bu konuşma dünya estetik tarihinin en önemli anlarından biriydi. Hemen ertesi sabah çalışmaya başladılar...


Fredric Brandt

BOTOKSU BULAN ADAMIN 9 MİLYONLUK HİKÂYESİ

3- Botulinum zehrini 1970’li yılların başında Alan B. Scott isimli bir doktor keşfetmişti.

Ancak o zehrin, şaşılık ve tikin tedavisinde kullanılabileceğini bulmuştu.

Dr. Scott bulduğu ilaca “Oculinium” adını vermiş ve bu ilacı pazarlamak için aynı isimde bir şirket kurmuştu.

FDA’ya başvurup 1989 yılında onay almıştı.

İşte tam bu sıralarda, İrlanda’nın başkenti Dublin’den bir mesaj aldı. Allergan isimli bir şirket bu ürünle ilgilenmeye başlamıştı.

Allergan, gözlük camı temizleyicisi ve göz kurumasına karşı ürünler üreten, yıllık satışı 500 milyon dolar civarında olan bir şirketti.

Doğan olarak şaşılık ve tik tedavisinde kullanılacak bir ilaç onlara cazip gelmişti.

Amerikan halkının yüzde 4’ünün şu veya bu derece şaşılık sorunu vardı.

İlacın asıl hakkı Alan B. Scott’ta gibi görünüyordu. Nitekim şirket ona gitti ve Oculinium şirketini 9 milyon dolar gibi çok küçük bir paraya aldı.

Allergan bu küçük şirketi aldığı yıl, Kanada’nın Vancouver şehrinde yaşayan karıkoca 2 doktorun, Orlando’daki kongreye sunacakları bir raporun, botoksun kaderini değiştireceğini bilmiyordu.

BOTOKS HAYALİ ORLANDO’DA SÖNEN 2 DOKTORUN HİKÂYESİ

4- Orlando 1991...

Vancouver’deki kliniğin sahipleri Alastair ve Jean Carruthers’ın, 1987 yılından beri yaptıkları çalışma belli bir sonuca gelmişti.

Çift bu bulguları bilimsel bir makale haline getirdi. O yıl bu makaleyi sunacakları çok da iyi bir platform vardı. Dünyanın önde gelen dermatologları Orlando şehrinde yapılacak olan Amerika Dermatoloji Cerrahları Cemiyeti Kongresi”nde bir araya gelecekti.

Bildiriyi oraya sunmaya karar verdiler.

Ama bu buluşları kongrede hiç heyecan yaratmadı.

Hatta bazı tanıdıkları “Bu çılgınca bir fikir, boşuna uğraşmayı bırakın, sizi hiçbir yere götürmez” diyordu...

Oysa bu buluş 3 yıl sonra bütün dünyada, “ikinci yüzyılda Yunanların bulduğu soğuk kremden sonra tarihin en önemli ikinci antiaging (yaşlanmayı önleyici) ürünü” haline gelecekti.

Onlar bu düş kırıklığı ile evlerine dönerken, Allergan şirketi o bildirinin kendilerine açacağı büyük yolu görmüştü.

Şirket daha o yıl, Oculinium adlı ilacın satışından 13 milyon dolar para elde etmişti.

Ama asıl başarı, Orlando’da sunulan bildiriden sonra gelecekti.

BU İLAÇTAN İKİNCİ BİR VİAGRA MUCİZESİ ÇIKAR

5- 1998 Dublin...

Allergan şirketinin CEO’luk koltuğuna o yıl oturan David E.I. Pyott, daha ilk günden gözünü ellerindeki “Botox” marka ilacın yan etkilerine çevirmişti.

Kafasındaki soru da şuydu:

“Acaba bu ilaçtan, yeni bir Viagra mucizesi çıkarabilir miyim...”

Bunun ilk işareti Orlando’da sunulan bildiride gelmişti.

Üstelik ortada bir patent sorunu da yoktu.

Çünkü kırışıklıkları gidermekte kullanılacak olan botoks maddesini bulan ve geliştiren firma artık onların elindeydi.

İlk iş olarak şirketin RG bölümüne bu yan etkiyi inceleme talimatını verdi.

Ancak önlerinde Amerika’da ilacın belli amaçlarla kullanılmasına izin veren FDA sorunu vardı. FDA 1989 yılında bu ilaca, şaşılık ve tik tedavisinde kullanılmak üzere izin vermişti.

Gerçi doktorlar bunu kırışıklıkların giderilmesinde de kullanabilirlerdi ama o özelliğini öne sürerek ilacı pazarlayamazlardı.

Kırışıklık için FDA izni de 2002 yılında geldi.

2001 yılında şirketin botoks satışı 310 milyon dolar seviyesine gelmişti. Ama kırışıklık tedavisi izni alındıktan sonra, 10 yıl içinde botoks satışı 2 milyar doları bulacaktı.

İşte tam bu sıralarda, botoks mucizesinin üçüncü aşaması keşfedilecekti...

Botoks, Kortizon kadar mucize bir ilaçtı ve bunun ilk önemli bilimsel işareti de 2014 yılında gelecekti...

BOTOKS ERKEKLERDE ERKEN BOŞALMAYA ÇARE OLABİLİR Mİ

6- Washington DC 2014...

Dr. Norman Rosenthal, Georgtown Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde klinik psikoloji dalında öğretim üyesiydi.

O yıl George Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde çalışan yardımcı profesör Eric Finzi ile birlikte yaptıkları bir araştırmanın sonuçlarını açıkladı.

Ağır depresyon geçiren 74 hasta alınmış ve bunlar 2 gruba ayrılmıştı. Birinci gruba botoks, öteki gruba ise, içinde hiç bir etkin madde bulunmayan placebo verilmişti.

Altı hafta sonunda gerçek botoks ilacı alanların yüzde 52’sinde migren şikâyetinin durduğu belirlenmişti.

Placebo alan grupta şikâyet azalması ise yüzde 12’de kalmıştı.

Botoksun harika bir yan etkisi daha keşfedilmişti.

Onun migren tedavisinde de çok etkili olduğu yolundaki araştırmalar takip etti.

Bir başka yan etkisi ise erken boşalmayı önlemesiydi.

Ellerdeki terlemeyi de önlüyordu.

2015 yılına geldiğinde Allergan’ın botoks satışı 2.5 milyar dolara çıkmıştı. Bunun yarısı kırışıklık giderme dışındaki etkileri için alanlardan geliyordu.

ERKEKLER DE BOTOKS YAPTIRMAYA BAŞLAYINCA

7- Ancak daha gidilecek çok yol vardı. FDA’nın yeni alanlarda kullanılmasına izin vermesine daha epey zaman vardı.

Ayrıca botoks basbayağı bir zehirdi ve bunun dikkatsiz kullanımı ölümlere bile yol açabilirdi.

Ancak hiçbir şey botoksun önünü kesemiyordu. 2000’li yılların başından itibaren yepyeni bir müşteri daha onun pazarına geliyordu.

Artık erkekler de botoks yaptırmaya başlamıştı.

Sadece 2013 yılında estetik amaçlarla şu veya bu ölçüde operasyon geçiren erkek sayısı 278 milyonu bulmuştu.

İşte bütün bunlar, o ana kadar uyumakta olan bir devi uyandırmıştı.

Pfizer gözünü, İrlanda merkezli Allergan’a çevirmişti.

Üstelik öyle bir teklifle geliyordu ki...

YAŞLANAN DEV BOTOKS YAPTIRMAYA GİDİYOR

8- Bütün dünyanın gözü bir anda oraya çevrilmişti.

Pfizer, Allergan’a birleşme teklif ediyordu.

Böylece 160 milyar dolarlık bir ilaç devi doğacaktı.

Pfizer’ın amacı bir taşla iki kuş vurmaktı.

Önü giderek açılan, pazarı giderek büyüyen bir ürünü kendi bünyesine katacaktı.

Ayrıca yeni şirketin merkezini Amerika’dan Dublin’e taşıyarak büyük bir vergi yükünden kurtulacaktı.

Her şey hazırdı... Altına imza atılacak belgeler tamamlanmıştı...

Ama 6 Nisan 2016 günü hiç beklemedikleri bir şeyle karşılaşacaklardı...

Başkan Obama bu birleşmeyi engellemişti...

Çünkü Amerikan şirketlerinin vergiden kurtulmak için başka ülkelere gitmesini istemiyordu...

Allergan botoksun önlenemeyen yükselişini tek başına sürdürecekti.

Artık elinde Viagra ve Kortizon’dan çok daha geniş kullanım alanı bulunan bir tesadüfler çocuğu vardı.

BOTOKSUN İLK KAHRAMANLARI ŞİMDİ NEREDE VE NE YAPIYORLAR

9- Botoksun ana maddesini bulan Dr. Alan B. Scott kurduğu şirketi Allergan’a sattıktan sonra 2006 yılına kadar California Pasifik Tıp Merkezi’nde Optamoloji Bölümü’nün başkan yardımcısı olarak çalıştı.

Halen Strabismus Araştırma Vakfı’nda kıdemli bilimci olarak çalışıyor.

* * * 

- Carruther ailesi, buluşlarının patentini alamadı. Dolayısıyla 18 milyar dolarlık pazarda hiçbir zaman para kazanamadılar. Tek kazançları, Allergan şirketinde danışman ve araştırmacı olarak çalışmaları karşılığında aldıkları maaş oldu.

* * * 

- Botoksun estetik amaçlı kullanımını yaygınlaştıran doktor Fredric Brandt’a gelince...

Miami polisi, ölümünden birkaç gün sonra ölüm nedenini şöyle açıkladı:

“Kendini asarak intihar...”

* *  *

Arkadaşları son günlerde depresyonda olduğunu söylediler...

Gece şov programlarında ve bir filmde kendisinin çok komik gösterilmesini, alay edilmesini kaldıramadığını söyleyenler de oldu.

* * *

Botoks, kendini bulana, yeniden keşfedene ve kullanımı yaygınlaştırana uğurlu gelmemişti...

--------------

NOT: Yazıdaki bilgileri Time dergisinin 16 Ocak 2017 sayısından, New York Times, Washington Post ve başka gazetelerde çıkan yazılardan, çeşitli uzman internet sitelerinden derledim. Senaryo her zamanki gibi bana ait.

 

Yazının devamı...

47 yaşında bir kadın terk edilince ne yapar

15 Ocak 2017

* * *

Bir kadın için “Çok güzel” denmesini sağlayacak her şey vardı.

Gerçek bir efsaneydi...

Dünya tarihinde “Büyük kadın” denilen bütün kadın rollerini oynamıştı.

Jeanne d’Arc, Kral Dördüncü Henri’nin metresi, Marie Antoinette, İmparatoriçe Josephine...

* * *

Sonra 1967 yılı geldi.

Claude Lelouch’un yönettiği bir filmde 18’nci yüzyılda yaşı olgunlaşmış bir kontesi oynuyordu.

Filmde rol icabı, sevgilisi onu terk edip kendisinden genç bir kadına gidiyordu.

Ve o kadın Brigitte Bardot’ydu...

* * *

O filmi çekti... Sonra bir filmin sahnesinde, elindeki şampanya bardağını kırdı...

Ve sinemayı bıraktı.

* * *

O yıl tam 47 yaşındaydı...

Ve bırakma zamanının geldiğini hissetmişti...

Artık yanında, kendinden yaşlı yapımcı Gerard Oury vardı...

50 yıla yakın süre birlikte yaşadılar. Evli değillerdi...

Sadece hafta sonları birlikte oluyorlardı.

Ama onu terk etmeyeceğinden emin olduğu bir erkekti...

* * *

Dünyanın gelmiş geçmiş en güzel kadınlarından biri olan Michele Morgan, geçen aralık ayında Noel’den 4 gün önce öldü.

96 yaşındaydı ve yanında torunu vardı.

* * *

47 yaşında, beyazperdede aldatılmayı tatmıştı...

O yaşından sonra bir erkeği o kadar sevdi ki...

Bugün Paris’te aynı mezarlıkta yan yana yatıyorlar...

Tıpkı Jean Paul Sartre ile Simone de Beauvoir gibi...

Onun öldüğü hafta Fransa’da 40’lı yaşlarındaki kadınların başrollerini oynadığı 5 televizyon dizisi, bölüm başına 7 milyon seyirci topluyordu.

* * *

Ve 47 yaş, artık bir kadının “kadınlığının zirvesi” olarak kabul ediliyordu.

İSTANBUL’DAKİ AVM BARBARININ ELİNDENEN ÜNLÜ GALERİYE

NEW York’taki Marlborough Sanat Galerisi, 1946 yılında kurulmuş.

Magdalena Abakanowicz, Frank Auerbach, Alice Aycock, Santiago Calatrava, Dale Chihuly, Richard Estes, Antonio Lopez Garcia, Red Grooms, Tom Otterness, Paula Rego, Manolo Valdés, The Estates of Claudio Bravo, Jacques Lipchitz, George Rickey ve R.B. Kitaj çok ünlü çağdaş sanatçıları temsil ediyor.

* * * 

İşte bu galeride geçen çarşamba günü Türkiye’den bir sanatçının sergisi açıldı.

Galeride Ahmet Güneştekin’in 30’a yakın eseri sergileniyor.

Açılış gecesinde konuştuğum yabancıların çoğu bana Ahmet Güneştekin’in 3 hafta önce İstanbul’da bir alışveriş merkezi önüne konan heykelinin saldırıya uğraması ve kaldırılmasını soruyordu.

* * * 

İstanbul’daki o barbar kavim belli ki Ahmet’e kötülük yaptığını sanarken tam aksi bir sonuç çıkmış.

* * *

Güneştekin, ABD’nin prestijli sanat ve kültür sitesinin “Bu hafta New York’ta görülecek 10 eser” listesinde 1 numaraya konmuş.

* * *

Ayrıca Fox 5 televizyon kanalı onunla yaptığı uzun bir mülakatı yayınladı. Tabii mülakatta Konstantiniyye heykeline yapılan saldırı da soruldu.

* * *

Bu cahil güruhun Türkiye’ye verdiği zararı gözlerimizle gördük New York’ta...

TÜRK ‘KIRKYAMA’ GELENEĞİ FİFTH AVENUE SANAT GÜNDEMİNDE

AHMET Güneştekin’in sergisinde en ilgi çeken eserleri “Patchwork” denilen türdeki yeni çalışmalarıydı.

Patchwork, Türkiye geleneğinde “kırkyama” denilen tür.

Genellikle evde kalan kumaş parçalarından yapılan eşyalar.

Ahmet Güneştekin bunu almış, modern sanat ürünleri haline getirmiş.

Aldığım bilgiye göre, daha açılışta hepsi satılmış.

BENİM GİBİ BİR DOMUZUN ‘HOROZ YILI’NDAKİ FALI

ÇİN takvimine göre 2017 “Horoz yılı”...

Horoz, “Uyanma yılı” olarak biliniyor.

İnşallah Türkiye için uyanma yılı olur diye umutlanıyorum.

Ancak benim için aynı şeyi söylemek mümkün mü bilmiyorum. Çin takvimine göre hangi yılda doğduğumu hesaplayan bir internet sitesi var.

Oraya girdim, 8 Nisan 1947 yazdım.

Karşıma “Siz bir domuzsunuz” yazısı çıktı.

Benim gibi doğuştan domuzlar için 2017 yılı şöyleymiş.

- İş hayatım: Beş üzerinden 3.

- Aşk: Beş üzerinden 1.

- Refah: Beş üzerinden 1.

- Sağlık: Beş üzerinden 1.

Şöyle yorumladım.

- Gazeteci olduğum için iş hayatım zaten baştan kaymış.

- Dolardaki artış, refahımı düşürecek.

- Refahım düşünce sağlığım bozulacak.

- Sağlığım bozulunca aşk, cinsellik falan kalmayacak.

Anlayacağınız zincirleme bir facia bekliyor beni bu yıl...

KOMÜNİSTLERİN YÜRÜYEN MERDİVEN DOKTRİNİ DEĞİŞTİ

ALIŞVERİŞ merkezlerinde veya metrolarda yürüyen merdivenle ilgili nezaket kuralı nedir?

“Sağda dur, acelesi olan soldan yürüsün...”

Çin’de yürüyen merdiven kültürü böyleymiş.

Şanghay ve Pekin metrolarında insanları böyle davranmaya çağıran broşürler, afişler basılmış. Ancak Çin yeni ay yılının başlayacağı 28 Ocak gününe hazırlanırken... Nanjing Metro İdaresi bir istatistik yayınladı.

Buna göre metroda yürüyen merdiven kazalarının yüzde 95’i sağ şeritte oluyormuş.

Çünkü nezaket gereği soldan geçeceklere yer veren insanlar hep sağda toplandığı için yürüyen merdivenlerin dengesi bozuluyormuş.

Bir metro yetkilisi şöyle diyor:

“Yürüyen merdivenler yürümek için yapılmamıştır. İnsan değil, merdiven yürüsün diye tasarlanmıştır.”

Gördüğünüz gibi, yürüyen merdiven konusunda yeni komünist doktrin değişiyor.


Dane DeHaan

BU YIL BENİ ETKİLEYEN YÜZ

HER yıl benim gözümde yükselen yüzleri yazıyorum.

Önceki yıl Eddie Redmayne’dı...

Gerçekten acayip yükseldi.

Geçen yıl Woody Allen’ın “Cafe Society” filmindeki rolüyle Kristen Stewart çok etkiledi beni.

Bu yıl ise Dane DeHaan’a takıldım...

Bende şöyle bir duygu var...

Nedense yüzleri hep James Dean’e göre değerlendiriyorum.

DeHaan’ın Spielberg’ün “Lincoln” filminde küçük bir rolü vardı.

Sonra James Dean’de oynadı...

Sonra Prada’nın yüzü oldu.

İyi takip edin...

Göreceksiniz Eddie Redmayne gibi bu yüz de yükselecek...

ÇİKOLATADA EN YENİ TRENDLER

NEW York’ta bir sabahımı Godiva’nın baş çikolata yapımcısı Thierry Muret’le geçirdim. Ona bu son 3 yılda hangi trendlerin olduğunu sordum.

- BİR: ETİK BEKLENTİLER: İnsanlar artık çikolata alırken, kakaonun üretildiği ülkelerde insan haklarına saygı gösterilip gösterilmediğine, çocuk işçi çalıştırılıp çalıştırılmadığına, kullanılan malzeme konusunda tüketiciye doğru bilgi verilip verilmediğine dikkat ediyor.

- İKİ: ÇEVREYE SAYGI BEKLENTİLERİ: Tüketici artık, yiyecek ve içecek üreten şirketlerden sadece kaliteli ürün üretmelerini beklemiyor. Aynı zamanda bunu üretirken çevreye zarar vermediğini, kirletmediğini ispat etmesini de bekliyor. Mesela kirlettiği su kadar temiz suyu doğaya bırakmasını. Karbon emisyonunu kontrol etmesini.

- ÜÇ: HİBRİD ÜRÜNLER TRENDİ: Tüketici artık yan yana gelmesi zor maddelerin de denenmesini bekliyor. Mesela, tuzlu çikolata. Ama çikolata konusundaki en belirgin trend, klasik tatlıların çikolataya uyarlanması. Mesela “krem brüle”, mesela “zaher torte” gibi tatlıların çikolata versiyonları.

Bu arada yeni maddelerin denenmesi trendi var. Mesela domatesle fesleğenin çikolata içinde kullanılması. Karpuz, kavun ve nanenin karıştırılması.

- DÖRT: ŞARAPTAKİ GİBİ BÖLGE İŞARETLEMESİ: Giderek çikolatanın ana ürünü olan kakaonun geldiği bölge önem kazanıyor.

Buradaki ana eğilim, çok iyi sonuç veren “single rekolte”, yani işaretlenmiş bir tarladan alınan ürünü öne çıkarmak...

Godiva “G” adını verdiği üründe ilk defa “Tamamen Meksika kakaosundan yapılmıştır” yazısı kullanmaya başladı.

 

 

 

Yazının devamı...

Seçilmiş başkan Trump’ın binasında neler gördüm

14 Ocak 2017

***

Bild gazetesinin eski genel yayın yönetmeni Kai Diekmann’la işte onu yaptık.

ABD’nin seçilmiş başkanı Donald Trump’ın halen çalıştığı Trump Tower’ın alt katındaki restoranda buluşmaya karar verdik.

***

Şimdi size Beşinci Cadde’deki bloktan içeri nasıl girdiğimizi ve binanın içindeki durumun ne olduğunu anlatacağım.

DAHA SOKAĞIN BAŞINDA KADIN POLİS NE SORDU

CADDENİN Trump Tower’ın bulunduğu blokun iki sokak arasındaki kaldırımı polis tarafından kapatılmış.

İki ucunda polis kontrolü var...

Ben Central Park tarafından blokun bulunduğu kaldırıma girerken kadın polis önümdeki bir kadını durdurup soruyor:

“Nereye gidiyorsunuz...”

Kadın, “Geçip gideceğim” deyince onu karşı kaldırıma yönlendiriyor. Aynı soruyu bana da soruyor ve “Gril Bar’da rezervasyonum var” deyince geçmeme izin veriyor.

İÇERİDE KAÇ ‘SECRET SERVİCE’ ELEMANI VAR

BİNANIN kapısında ellerinde makineli tüfek bulunan 6 polis nöbet bekliyor.

Daha kapının dışında, kulağında haberleşme cihazı bulunan ‘Secret Service’ elemanlarını fark ediyorsunuz.

İçeriye girer girmez bir X-Ray cihazından geçiyorsunuz.

Elinizde çanta varsa mutlaka aranıyorsunuz. Paltonuzu veya ceketinizi çıkarmanızı istemiyorlar.

Ayrıca cep telefonlarını da X-Ray cihazından geçirmiyorsunuz. Sol tarafta, üzerinde TT (Trump Tower) harfleri bulunan bir kürsü var.  Onun tam karşısına bir kordon çekilmiş ve onun arkasında bir gazeteci ve kameraman ordusu bekliyor.

Daha kapıdan girerken kulağında haberleşme cihazı bulunan en az 6 sivil güvenlik elemanını fark ediyorum.

KAPIDA ZAMANIN RUHU SELFiE’Sİ

KAI’la gazeteci kalabalığının önünde bir hatıra fotoğrafı çektiriyoruz. Tabii çıkışta bu çağın vazgeçilmez gerekliliğini yerine getiriyoruz.

“Günün selfie’si...”

Ama yaratıcılığımı orada da kullanıyorum ve selfie yapan bir genç kadının yanına yaklaşıp, onun selfie’sine ortak oluyorum.

TRUMP BUTİKTE HANGİ İLGİNÇ ÜRÜNLER SATILIYOR

sırada tam karşıdaki “Trump” markalı eşyalar satılan butik dikkati çekiyor.

ABD’nin seçilmiş başkanının pazarladığı ürünler nedir diye merak edip yakından inceliyorum.

İlk dikkatimi çeken, seçim kampanyasında slogan olarak kullandığı “Make America great again” (Amerika’yı yeniden büyük yap) yazısının bulunduğu beyzbol şapkaları ve tişörtler oluyor.

TRUMP’IN LAKABINI NASIL ÇEVİRİRSİNİZ BELALI MI, AZILI MI

BUTİKTE Trump’ın iki kitabı satılıyor.

Birinin adı “Think Like A Champion” (Bir Şampiyon Gibi Düşün).

Onun yanındaki kitabın adı ise kafamı karıştırıyor:

“Time To Get Tough...”

Gel şimdi bunu nasıl çevireceğine karar ver.

“Tough” kelimesinin sözlük karşılıkları şöyle:

“Cesur”, “sert”, “aksi”, “kararlı”, “belalı”, “azılı”...

Ben şöyle çevirdim: “Sertleşme Zamanı...”

“Zamanın ruhuna” en uygun olanı bu gibi geldi bana...

Ama seçim kampanyası sırasında Trump’la ilgili tartışmaları hatırladığımda bu çeviri biraz tuhaf kaçacak.

O nedenle istediğiniz gibi çevirebilirsiniz.

VÜCUT LOSYONU VE YAĞI NARSİST BİR KİŞİLİK Mİ

BUTİKTE, kitapların hemen sağındaki rafta ise “Trump” marka cilt bakımı ürünleri var...

“Vücut losyonu”, “banyo tuzu”, “vücut yağı”...

Bu ürünlere bakınca binanın üst katlarında narsist bir bünyenin yaşayıp yaşamadığını sorguluyorsunuz...

BİZ ORADAYKEN ORTALIĞI KARIŞTIRAN İSTİHBARAT

TAM kapıdan girerken, Kai’ın tanıdığı bir gazeteci yanımıza gelip “Biraz önce bu asansöre kim bindi biliyor musun?” diye soruyor.

Cevabımızı beklemeden devam ediyor:

“Marine Le Pen biraz önce yanında 3 kişi ile yukarı çıktı.”

***

ABD’nin seçilmiş başkanı Trump’ın, Fransız “Milli Cephe” Partisi’nin genel başkanı Marine Le Pen ile görüşmesi tabii ki çok ilginç bir haberdi.

***

Ancak biraz sonra Trump’ın sözcüsünden haber geliyor.

“Seçilmiş başkanın herhangi bir görüşmesi yok...”

Biraz sonra, Marine Le Pen’in basın sözcüsünden de haber geliyor:

“Madam Le Pen tamamen özel bir gezi için New York’ta...”

***

Ancak Reuters muhabiri yanındaki 3 kişinin kimliğini ortaya çıkarınca, gazeteciler arasında bir dalgalanma başlıyor.

Çünkü yanındakilerden biri Milli Cephe Partisi’nin başkan yardımcısı Louis Aliot, öteki de Partinin uluslararası ilişkiler konusundaki danışmanı Ludovic De Danne’dı...

***

Ama asıl önemlisi yanlarındaki üçüncü kişiydi. George Lombardi isimli bu kişi Trump Tower’da oturuyordu ve Donald Trump’ın çok yakın bir arkadaşıydı.

***

Hemen orada öğrendiğimiz bu bilgiler, kiminin “Yeni Dünya Düzeni”, kiminin “Yeni Normal” dediği yeni çağdaş realiteyi çok güzel anlatıyordu.

***

Geriye şu soru kalıyordu.

Bu “Yeni Normal”in Avrupa’daki en önemli temsilcisi Marine Le Pen o binada ne arıyordu?

Trump’ın basın danışmanının yukarıdan yolladığı cevabı şuydu:

“Burası herkese açık bir mekân...”

***

Kai’la birlikte, bu herkese açık mekânın alt katındaki Gril Bar’a geçiyoruz.

SERVİS YAPAN ELEMANIN TERCİHİ

AŞAĞIDAKİ Gril Bar tıklım tıklım dolu...

Öğle saati bir “Brooklyn Lager” bira söylüyorum.

Gülerek “Benim de tercihim bu” diyor...

Ancak Kai, bir burger isteyince ona da “Benim de tercihim bu” diyor...

Orada anlıyorum ki restoranlarda sempatik pazarlamanın yeni trendlerinden biri de bu...

“Servis yapan elemanın tercihi...”

RUS İSTİHBARATI OTEL ODASINDA GİZLİCE KAMERAYA ALDI MI

BİZ binadan ayrılırken, bütün Amerika hâlâ bir gün önce bu binada tartışılan bir sorunun cevabını arıyordu:

“Rus gizli servisi Moskova’da Trump’ın bir ilişkisini gizlice kameraya aldı mı...”

Bu iddiayı iki gün önce Amerika’nın yükselen genç internet sitesi Buzzfeed ve CNN televizyonu ortaya attı.

New York Times ve Washington Post gibi ciddi gazetelerin cinsel ayrıntılarını yayınlamayı reddettiği bu iddia şuydu:

Güya Donald Trump geçmişte “Dünya güzellik yarışması” için gittiği Moskova’da otel odasında gizlice kameraya alınmıştı.

Trump basın toplantısında şu sözlerle karşı atağa kalktı.

“Sadece Moskova değil nereye gidersem gideyim arkadaşlarımı uyarıyorum. Dikkatli olun otel odalarında gizli kameralar olabilir ve bir süre sonra kendinizi televizyon ekranlarında seyredebilirsiniz.”

“Bu endişeleri taşıyan bir insan kendisi otel odasında böyle bir şey yapar mı” demek istiyordu.

Bir kadınla pervers bir ilişkide bulunduğu iddiasına da şu ilginç cümleyle karşılık verdi:

“Ayrıca benim germafobim var...”

Yani, el sıkışınca bile mikrop kapma korkusu...

Kısaca ben binanın içinde araştırmacı gazetecilik yaparken, Amerikan halkı otel odası meselesini konuşuyordu.

Amerika’daki başkanlık sistemi bizimkinden epey farklı...

Yazının devamı...

Vatandaşlıktan çıkarmak sürgüne göndermek üstüne

13 Ocak 2017

Sürgüne gönderen öteki sultanlardan biri olarak kaldı...

Namık Kemal “Vatan ve hürriyet şairi” oldu...

Mehmet Âkif, Kurtuluş Savaşı’na katıldıktan sonra hayatını güvencede hissetmediği ve alınan bazı kararlara itiraz ettiği için Mısır’a yerleşti.

Bugün “İstiklal Marşı’nın şairi” olarak okul kitaplarımızda hak ettiği yere sahip.

Demokrat Parti hükümeti, Nâzım Hikmet’i vatandaşlıktan çıkardı.

Çıkaranların güzel sayfasına yazılmadı.

Nâzım, nesillerin şairi oldu.

27 Mayıs askeri darbe yönetimi Ordinaryüs Prof. Ali Fuat Başgil’i önce üniversiteden çıkardı. Sonra hayatını tehlikede hissettiği için yurtdışına gitmek zorunda bırakıldı.

Gönderenler silindi gitti. Ali Fuat Başgil hâlâ İstanbul Üniversitesi’nin büyük hocası olarak hatırlanıyor.

12 Mart ve 12 Eylül askeri darbe dönemlerinde Zülfü Livaneli, Cengiz Çandar, Melike Demirağ, Şanar Yurdatapan, Cem Karaca gibi aydınlar ve sanatçılar ülkesini terk etmek zorunda bırakıldı veya vatandaşlıktan çıkarıldı.

Sürgüne gönderenler, vatandaşlıktan çıkaranlar unutuldular...

Ötekiler bu milletin sanatçıları olarak yurda döndüler...

Şimdi bu dönem, bazı insanları sürgüne gönderdi, KHK’larla vatandaşlıktan çıkarılmaya hazırlanıyor...

Ne mi olacak...

Tarih, hangi dönemde olursa olsun, görüşleri, muhalefeti nedeniyle sürgüne gönderilenleri, ülkesini terk etmek zorunda bırakılanları ve vatandaşlıktan çıkarılanları nasıl yazdıysa...

Yine öyle tekerrür edecek.

Sürgüne gönderenleri, vatandaşlıktan çıkaranları nasıl yazdıysa...

O da öyle tekerrür edecek...

Bana ateş etmeyin... Ben demiyorum...

Hepimizin ortak tarihi böyle diyor...

Cumhuriyetçisinin de, laikinin de, muhafazakârının da, askeri darbecisinin de...

Hepsinin de ortak tarihi...


RUSYA İLE İLGİLİ KRİTİK BİR SORU
UZUN süredir aklımdaki soruyla, geçen gün Wall Street Journal gazetesindeki John Vinocur’un yazısında karşılaştım.

Yazısının başlığı şuydu:

“Fransa’da, Rusya’ya daha yakın olmak bağımsız dış politika anlamına geliyor.”

Ben bu saptamayı soru olarak sormak istiyorum.

Bugün ABD’yi en yetkili ağızlardan hedef alıp, troller ve trolleşmiş köşe yazarları ile yerden yere vurdururken, Rusya ile tarihimizde hiç olmadığı kadar yakın bir işbirliğine girmek, sizce “daha bağımsız bir dış politika izlemek” anlamına mı geliyor...

Biliyorum, hepimiz bu anti-Amerikan fırtınanın içindeyiz.

Ben soruyu bir de şöyle sorayım, siz de cevabını bir kere daha düşünün.

“Esed’e, yeniden Esad der hale gelmek, bağımsız bir dış politika izlediğimiz anlamına mı geliyor...”


ÖZGÜRLÜK AZALINCA DERGİLER ÇOĞALIR MI
TAM 12 Eylül ertesindeki günlerime döndüm.

Hayatımdaki dergiler çoğalmaya, üremeye başladı.

Genç dergiler bunlar...

Birkaç genç insan bir araya geliyor, evlerinden veya küçük bir merdiven altı odadan çıkarıyorlar.

Toplum vülgerleşiyor, troller düşünce seviyesini ayaklar altına mı alıyor...

Bu çocukların dergileri düşünce seviyesini ve kalitesini yükseltiyor.

Popülizm baskıcı bir “çoğunlukçuluğa” mı dönüşüyor...

Bu çocukların dergileri daha çok özgürlükten söz ediyor.

Biri “Kafkaokur”...

İstanbul’da yayınlanıyor.

Ön kapağına Sartre’ı koymuş.

Arka kapakta Simone de Beauvoir var...

Öbürü “Düşünbil”...

Ankara’da çıkıyor...

Son sayısının kapağına Albert Camus’yü koymuşlar.

Trol sürülerinin dışında kalmak istiyorsanız...

İkisini de tam bugünlerde tavsiye ederim.


KAFKAOKUR'U ŞU CÜMLELER YÜZÜNDEN ÇOK ÇOK SEVDİM
Sartre’ın “İnsan özgürlüğe mahkûmdur” cümlesi için.

Buket Uzuner’in yazısındaki “‘Yaşamak’, ‘hayatta kalmak, ‘var olmak’ eşanlamlı değildir” cümlesi için.

Cansu Cindoruk’un yazısındaki şu cümleler için:

“Sonra kocaman bir silah patlıyor, yere düşüyorum.
Arkamda inceden bir sıcaklık hissediyorum.
Sanırım yine sırtımdan vuruluyorum.
Hem de çocukluğum tarafından.”

Esra Pulak’ın “Beni incittiğin yerlerinden öpüyorum seni” aforizması için.

Yusuf Atılgan’ın “Ne çok yalan söyleniyordu yeryüzünde, sözle, yazıyla, resimle ya da susarak” cümlesi için.

Simone de Beauvoir’ın ölümü hakkında söylediği şu cümle için:

“Baştan haber veriyorum: Çok şeyi karanlıkta bırakarak yürüyeceğim.”


STARBUCKS'TA BİR KAHVE İÇİN KAÇ KARAR VERİRİZ
“BENCE Starbucks gibi yerlerin var olma nedeni, ömründe bir tek karar veremeyen insanları bir fincan kahve için 6 karar birden vermek zorunda bırakmaktır.”

Bu cümleyi, Kafkaokur dergisinde Aslıhan Mangan’ın, Zygmunt Bauman’un “Özgürlük” kitabı üzerine yazdığı yazıdan aldım.

Benim verdiğim 6 karar şunlar:

1.Latte değil, günün kahvesi,

2. Sütlü değil sade

3. Şekerli değil, tatlandırıcı,

4. Sade değil, fındık aromalı,

5. Büyük değil, orta boy,

6. Burada içmek için değil, götürmek için.


SIKINTILI GÜNLER İÇİN HARİKA BİR COLE PORTER
ŞU sıkıntılı günlerde sık sık eskiye dönüyorum. Son günlerdeki favorilerimden biri Cole Porter’ın harika bestesi “Begin the Beguine”.

Tony Evans söylüyor. Rumba ritminde...

İlgilenenlere Spotify “Smooth, Soft and Jazzy” listemde var.

Yazının devamı...

27 dakikalık ihmal 62 ölüme mal oldu

12 Ocak 2017

Katar’daki üslerinden kalkan Amerikan uçakları, IŞİD mevzileri yerine yanlışlıkla Esad’a bağlı birliklerin bulunduğu yeri vurmuştu.

ABD Savunma Bakanı bu olayı 18 Eylül günü doğrulamıştı....

Doğrularken de, “Ruslar uyarır uyarmaz durdurduk” demişti.

İşte bu olayın perde arkası önceki gün belli oldu...

Ve bütün dünya 27 dakikalık bir ihmalin “IŞİD’e karşı dost birliklerde” 27 askerin ölümüne yol açtığını öğrendi.

Yaşadığımız bölgede, her an bizim birliklerimizin ve uçaklarımızın başına neler gelebileceğini bütün açıklığı ile anlatan bu olayı, askerlerin de okumasını çok isterim.

AMERİKALI PİLOT GÜNEYE, RUS KUZEYE DÖNÜNCE NE OLDU

Önce çok çarpıcı bir bilgi vereyim...

Herhangi bir günde, sınırımızın dibindeki Rakka semalarında insanlı ve insansız kaç uçak dolaşıyor biliyor musunuz?

50 ile 75 arasında...

Musul üzerinde dolaşan uçak sayısı ise 150’yi buluyor.

Bu hengâme içinde kamuoyuna ulaşmayan çok sayıda tehlike de atlatılıyor.

Mesela geçen sonbaharda bizim sınırımızın biraz ilerisinde uçan bir Amerikan jeti, bir Rus uçağından sinyal alıyor.

Hemen uluslararası açık bir kanaldan uyarı sinyali gönderiyor. Ancak Rus pilotlar cevap vermiyor.

Bunun üzerine Amerikan uçağı güney istikametine dönüyor. Aynı anda Rus uçağı da kuzeye doğru dönünce Amerikan bir süre Rus SU-35’inin yaydığı türbülans dalgalarına gidiyor.

Bu da hassas bazı elektronik araçları etkiliyor.

RUS YARBAY KATAR’DAKİ YARBAYI ARIYOR ANCAK

Ancak 62 Suriye rejim askerinin ölümüne yol açan olayın perde arkasında çok daha vahim bir insani hata var...

Suriye’deki koalisyon kuvvetleri arasında sık sık bu tür olaylar meydana geldiği için 2015 yılında ABD ve Rus genelkurmayları arasında bir anlaşma imzalandı.

Buna göre Suriye’deki Rus üssünden bir yarbay ile Katar’daki ABD üssünden bir yarbay karşılıklı olarak görevlendirildi ve aralarında bir kırmızı hat oluşturuldu.

Olay günü Amerikan uçakları bombardımana başlayınca, Rus yarbay Katar’daki üssü aradı.

Ancak görevli yarbay o gün üs dışında olduğu için ulaşamadı.

Bunun üzerine üste tanıdığı bir başka yarbay ile temas kurmak istedi.

Ne var ki o da müsait değildi.

Böylece 27 dakika kaybedildi ve o arada Amerikan uçakları yanlış hedefi vurmaya devam etti. Suriye bugün işte böyle kim kime dum duma bir yer haline geldi.

Allah bizim El Bab’daki ve Başika’daki birliklerimizi bu tür yanlışlıklardan korusun...

RUS PİLOTLAR SADECE KADIN KULE GÖREVLİSİ OLUNCA MI KONUŞUYOR

ABD ve Rus uçakları arasında “Üçler Kuralı” diye bir anlaşma var.

Bunu göre iki ülkenin uçakları, yatay mesafede 3 deniz milinden, dikey mesafede ise 3 bin feet’ten fazla birbirlerine yaklaşamıyorlar.

Ancak ortada bir sorun var.

Rus pilotlar genellikle yapılan çağrılara cevap vermiyor.

Bir iddiaya göre de kulede sadece kadın görevli konuşursa cevaplıyorlar. Geçen eylül ayı başında Amerikan üssü kulesinde bir kadın hava trafik kontrolörü Rus uçağının pilotunu “Tehlikeli ölçüde yaklaştınız” diye uyarınca, Rus pilot ağır bir Rus aksanı ile şunu söylemiş:

“Günaydın bayan. Ne güzel sesiniz var...”

NOT: Bu yazılardaki bilgileri önceki günkü Wall Street Journal gazetesinden aktarıyorum.

UÇAĞA BİNERKEN 136 TL SERGİYE GİRERKEN 140 TL

GEÇEN yılın en merak ettiğim kültür olaylarından biri Londra’da Saatchi Gallery’de açılan Rolling Stones sergisiydi.

Londra’dakine gidemedim. Sergi geçen yılın sonunda New York’ta açıldı ve bu yıl mart başına kadar da açık kalacak.

Önceki gün gittim ama giremedim. Çünkü önceden randevulu bilet almak gerekiyormuş.

Bugünlük sadece kapısında fotoğraf çektirdim.

Artık alışveriş yaparken Türk parasına çeviriyorum ve psikolojik olarak da maddi olarak işim zorlaştı.

Giriş bileti 37 dolar.

Sabah uçağa binerken dolar 3.70’ti. İndiğimde 3.80’e çıkmıştı. Yani bileti İstanbul’da alsaydım 136 TL ödeyecektim. Önceki gün girseydim 140 TL ödeyecektim.

Bu yazıyı bir gün önceden yazdım.

Yarın sergiyi hangi kur üzerinden gezdiğimi yazarım.

BU YIL DÜNYANIN EN BÜYÜK RİSKLERİNDEN BİRİ TÜRKİYE Mİ

TIME dergisine bakarsanız evet... Hem de riski nasıl tarif ediyor biliyor musunuz?

“Türkiye’nin devam eden çöküşü...”

Demek ki geçen yıla kadar “kriz” olarak görünen durumumuz, “çökme” derecesine indirilmiş.

Öteki risklerin bazıları da şunlar:

- Ne olacağı belli olmayan ABD.

- Avrupa’da güç boşluğu...

- Merkez bankalarının siyasallaşması.

- Ekonomik gelişmenin durması.

- Teknolojik gelişmelerin Ortadoğu’yu paramparça etmesi.

YENİ MUHAFAZAKÂR ZENGİNE ŞIMARIK ÇOCUK TAVSİYESİ

- Güney Kore’nin en büyük şirketlerinden biri olan Hanwha’nın yönetim kurulu başkanının oğlu Seul’de bir bar çalışanına saldırdığı için tutuklandı.

***

- Erkek kardeşi 2007’de bir araba kazası yapıp kaçtığı için gözaltına alınmış ama kurtarılmıştı.

***

- Güney Kore Hava Yolları’nın yönetim kurulu başkanının kızı iki yıl önce New York’tan kalkan uçağı geri döndürmeye kalkmıştı.

Sebep, babasının şirketinde kendisine servis edilen fındık fıstığın sıcak olmaması.

***

- Onun, şirketin CEO’su olan erkek kardeşi ise geçen cuma, arabasına çarpan yaşlı bir kadına saldırdığı için hakkında soruşturma başlatıldı.

***

Güney Kore halkında bu üçüncü nesil şımarık zengin çocuklarına karşı ciddi bir tepki başladı.

***

Türkiye’nin yeni dönem muhafazakâr zenginine tavsiyem.

Sakın ola “Bizimkiler daha ikinci nesil çocuk” deyip dikkatsiz davranmayın.

Dünyanın neresinde olursa olsun, yeni zengin âleminde “şımarık çocuk sehdromu”, viral, yani çok bulaşıcı bir şey...

Yazının devamı...

OHAL döneminde Anayasa yapılır mı Eee yapılıyor işte

11 Ocak 2017

“OHAL’de -ki açık yazılışı ‘Olağanüstü Hal’dir- anayasa yapılabilir...”

* *  *

Bazıları da saf saf itiraz ediyor ve soruyor...

“Gerçekten yapılabilir mi...”

* *  *

Ben de “En eski, eski ve yeni Türkiye gerçekçiliği” ile cevap veriyorum...

Yahu siz de olağanüstü saf mısınız....

* * *

Bu ülkede 27 Mayıs askeri darbesinden sonra anayasa yapıldı...

Oylandı ve millet kabul etti.

* * * 

12 Eylül askeri darbesinden sonra anayasa yapıldı.

Millet gitti yüzde
92 oyunu verdi.

* * * 

Ve biriyle 20, öteki ile 36 yıl paşa paşa yönetildik.

* * * 

Yani... OHAL’de de yapılır...

Millet yine oyunu verir...

* *  *

Geçerse ne olur...

Ben size ne olur söyleyeyim.

En az 20 yıl bu anayasa ile yönetiliriz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan gidip, yerine bu anayasaya karşı çıkıp, “OHAL’siz gerçek bir sivil anayasa yapacağız” vaadiyle gelen başkan da o koltuğa oturunca, “Yahu bu yetkiler çok güzelmiş” deyip yönetmeye devam eder.

“YÖK”e karşıyız, yüzde 10 barajına karşıyız” deyip gelen, sonra bunlardan hiç vazgeçmeyen iktidarlar görmedik mi...

* * * 

Anlayacağınız OHAL’de de, bu halde de bir şey fark etmez...

 

BRONX RİMİNİ, YÖNETMEN AMERİKALI FELLİNİ OLURSA

SABAHA karşı “Get Down” dizisine başladım.

İlk bölümü çok sevdim.

1970’li yıllarda New York’un Bronx bölgesinde hiphop kültürünün doğuşunu anlatıyor.

“Hiphop Batı Yakası Hikâyesi” gibi...

Dizi bana Fellini’nin “Amarcord” filmini hatırlattı.

Bronx sanki İtalya’nın Rimini kasabası gibi... Hele hele üzeri graffiti dolu trenlerin geçişini seyretmeleri tam “Amarcord”daki gemi sahnesi gibiydi.

 

NEW YORK TİMES TÜRKİYE İLE İLGİLİ NİTELEMESİNİ YUMUŞATTI MI

DÜNKÜ New York Times’ta dikkatimi çeken bir şey vardı...

Hindistan’da da Rusya ve Türkiye’ye benzer gelişmeler yaşanıyormuş.

Gazete “Putin’den Erdoğan’a” diyerek özetlediği bu yeni yönetim zihniyetine “Otoriter” demek yerine “Illiberal” demiş...

Yani “Liberal olmayan rejimler”...

Merak ettim...

Acaba “zamanın ruhunu” daha iyi anlatan bir üslup değişikliği mi...

Belki de “Trump dönemi”ne alıştırma...

 

 

BİR PSİKOLOĞUN NİLÜFER’İN SEZEN AKSU’YA GÖNDERDİĞİ MESAJI İYİ OKUMASI LAZIM


NİLÜFER Hindistan kaynaklı o mesajı pazar günü Sezen Aksu’ya atmış...

O da Osman Müftüoğlu’na göndermiş...

Doktor da bana yolladı...

Son günlerde bu tür çok mesaj alıyorum.

İnsanlar birbirlerine bir şeyler anlatmaya çalışıyor...

Bu mesajlar bana “mutluluk arayışından” çok “bir şeylere katlanma yolunu aramak” gibi geliyor...

Ama sevinerek şunu da görüyorum.

Yaşadığımız vahşet, aynı dönemde gelen Anayasa değişikliği stresi insanlarda 6 duyguyu ve o duygulara özlemi iyice arttırdı...

O da “sevgi”, “merhamet”, “tevekkül”, “dayanışma”, “umut” ve “saygı”...

Psikologları bilmem ama benim bu mesajlardan çıkardığım anlam bu.

Yani bu döneme ancak bu altı duyguyu güçlendirerek katlanabileceğiz...

 

‘FARGO’ SURATLA SABAHA KADAR SEYRETTİĞİM DİZİ

YAŞADIĞIMIZ günler bende şöyle bir “katlanma” yöntemi geliştirdi.

Netflix’e giriyorum.

Bir diziyi alıyorum...

“Fargo” filminin sonundaki katil gibi, ağzım en açık, suratım en aptal ifadeyle o diziyi bitiriyorum.

Önceki gece “OA” adlı diziyi bitirdim.

Shyamalan’ın “Altıncı His” filmlini sevdiyseniz bunu da seversiniz.

“Strange Things” dizisini sevdiyseniz bunu da seversiniz.

“True  Detective” dizisini sevdiyseniz bunu da seversiniz.

Son bölüm konusunda bazı itirazlar var ama ben sevdim.

 

ŞANSLI YOLCU

 

ŞANSLI yolcuyum...

Dün sabah Atatürk Havalimanı’nın business salonunu görünce bunu hissettim.

Bütün koltuklar doluydu...

İnsanlar yerlerde yatıyordu.

Ve benim uçağım tam saatinde kalktı...

 

Yazının devamı...