"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

Ertuğrul Özkök

5 saat 45 dakikalık 'karadelik' darbe raporuna niçin kondu

28 Aralık 2016

“15 Temmuz darbesini” inceleyen TBMM Komisyonu, taslak raporunu hazırladı ve 6 gün önce açıkladı.

* * * 

Komisyon çok ilginç bir kararla, Hande Fırat’ın kitabında yer alan “esrarengiz Binbaşı H.A.” ile ilgili gelişmeyi dakikası dakikasına rapora koydu.

* * *

Şimdi rapordan o kronolojiyi bir kere daha aynen aktarıyorum:

* * * 

- 14.45: Kara Havacılık Okul Komutanlığı’nda görevli bir pilot binbaşı MİT’e gidip ‘Saat 03.00’te ‘3 helikopterin MİT Müsteşarı’nın evine saldıracağını ve müsteşarın kaçırılacağını’ ihbar ediyor.

*  * *

- 15.05: Binbaşının ilk sorgusu başlıyor.

* * * 

- 16.03: MİT Müsteşar Yardımcısı Genelkurmay’a gidiyor.

* * * 

- 16.30: MİT Müsteşarı Genelkurmay’a gidiyor. Genelkurmay 2. Başkanı’nı bilgilendiriyor.

* * * 

- 8.00: Genelkurmay’da MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la toplantı yapılıyor. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak ve Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’in katılımıyla verilen bilgi değerlendiriliyor ve tedbirler belirleniyor.

* * * 

- 18.30: Genelkurmay tüm birimlere hiçbir askeri uçağın kaldırılmaması, kışlalardan hiçbir askeri aracın çıkmaması yönünde emir veriyor.

* * * 

- 19.20: Genelkurmay’dan tüm ülke sahasının uçuşa kapatıldığı emri yayınlanıyor.

* * *

- 20.30: MİT Müsteşarı Genelkurmay’dan ayrılıyor.

* * * 

Tam 5 saat 45 dakikalık koskoca bir karadelik bu...

Sizin aklınıza da şu soru gelmedi mi?

-  Adı üstünde “Darbe Komisyonu”.

Komisyon içeriğini öğrenemediği bu 5 saat 45 dakikalık karadelikle ilgili zaman cetvelini neden taslak rapora koydu?

-  Komisyon bu kişileri çağırıp dinlemediği halde, ‘Saat 03.00’te ‘3 helikopterin MİT Müsteşarı’nın evine saldıracağı ve müsteşarın kaçırılacağı’ cümlesini neden koyma ihtiyacı duydu?

m Devletin istihbaratının başında bulunan insana böyle bir şeyin yapılması ihbarı darbe ihbarı anlamına gelmez mi...

* * *

Acaba komisyon üyeleri, bu kronolojiyi rapora koyarak şunu mu demek istiyorlar:

“Biz de bu soruların cevaplarını çok merak ediyoruz. Ama ne yazık ki sormamıza izin vermediler...”

* * *

Sayın komisyon üyeleri...

Siz ve biz bu sorunun cevabını alamadığımız sürece, şu soruyu sormaya devam edeceğiz:

O gece bunca insan neden öldü...

* * * 

Bu 5 saat 45 dakika “15 Temmuz darbesinin karadeliğidir”...

O karadelik aydınlanmadıkça şüpheler de dağılmayacak.

 

QNB’NİN TRABZONSPOR REKLAMINI ÇOK SEVDİM

- Sporun evrenselliğini anlatıyor.

- Renklerin yerelliğini anlatıyor.

- Sporun modernitesini veriyor.

- Yerelliğin geleneğini de anlatıyor.

 

YILIN ÖTEKİ EN İYİ 5 TÜRK ŞARKISI

HÜRRİYET Pazar yılın en iyi şarkısı olarak Ayla Çelik’in “Bağdat” şarkısını seçti.

Jüride ben de vardım ve 1 numara için oyum banko bu şarkıydı.

Benim listemde arkasından gelen 5 şarkı ise şunlardı:

Eypio ve Burak King: “Günah Benim”

- Yirmi7 ve Birol Namoğlu: “Muhtemel Aşk”

- Kalben: “Haydi Söyle”

- Mümin Sarıkaya: “Ben Yoruldum Hayat”

- Ados: “Ahmak”

 

 

EN GÜZEL IŞIKLANDIRMA SARUHANLI İSHAKÇELEBİ

ÖNCEKİ akşam Urla’dan İstanbul’a gelirken, Saruhanlı İshakçelebi kavşağında harika bir ışıklandırma ile karşılaştım.

Ay-yıldızı o kadar güzel ışıklandırmışlar ki çok duygulandım.

Teşekkürler İshakçelebi...

Işıklarınız ay-yıldıza çok yakışmış.

 

HİLMİ YAVUZ’UN MAL VARLIĞINA EL KOYMAK

HİLMİ Yavuz’la 1970’li yılların başında Ercan Arıklı’nın Ayaspaşa’daki evinde tanıştım.

Mutlu bir tanışma değildi... O günlerde Enis Batur’la birlikte Yazı dergisini çıkarıyorduk.

Beni ve Enis’i çok ağır dille eleştirmişti..

Sonraki yıllarda da yıldızımız hiç barışmadı.

Mal varlığına el konulduğunu öğrendiğimde içim cız etti.

Hilmi Yavuz bütün hayatını yazmaktan, düşünmekten kazanmış bir insan.

Emekli maaşından başka bir gelirinin olduğunu da zannetmiyorum.

Keza Ali Bulaç... Şahin Alpay...

Bu insanlar hayatları boyunca hep baskı altında yaşamış düşünce insanlarıdır...

Mallarına, gelirlerine el koymanın çok acımasız bir uygulama olduğunu düşünüyorum...

Ergenekon kumpasları vicdan çizgisini aşmaya başladığında almıştı ilk yarasını...

O günlere bakmakta yarar var...

 

2016’DA SEYRETTİĞİM EN İYİ 5 TÜRK FİLMİ

 

- Yılmaz Erdoğan: “Ekşi Elmalar”

 

- Ayşe Ünal, Mehmet Kurtuluş: “Kötü Kedi Şerafettin”

 

- Yüksel Aksu: “İftarlık Gazoz”

 

- Mustafa Uğur Yağcıoğlu: “Dünyanın En Güzel Kokusu”

 

- Kıvanç Baruönü: “Kocan Kadar Konuş 2”

 

Yazının devamı...

Rizeli Başkan bu fotoğrafa iyi bak

27 Aralık 2016

***

Kıyafetleri işte böyleydi...

Bir pantolon bir mintan...

***

Peki nedir öyleyse, kırılamayan bu makûs talihin tam ortasındaki bu harika gülücükler...

***

Senin anlayamadığın, o vefasız kalbinin yok saydığı şeydir işte o...

***

Bak ne dedim...

Yıl 1929...

***

Altı yıl önce Cumhuriyet kurulmuş...

Ülkenin camilerinde 5 vakit ezan okunuyor...

İzmir’in vali konağına yeniden Türk bayrağı çekilmiş...

İlk kurşunu İzmirli atmış, bayrağı senin memleketinden bir ananın evladı çekmiş o göndere...

Senin bu zaferi kazanan kahramanların heykellerini damperli kamyonlara atan o vefasız kalbin var ya...

İşte onun bir türlü atamadığı yerdir orası...

Birkaç tarihçi bozuntusundan başka kimsenin alkışlamadığı o hareketinin ise bittiği yer...

BAŞKAN BU FOTOĞRAFA ÇOK DAHA İYİ BAK BELKİ O ZAMAN ANLARSIN

BAŞKAN...

Önce yandaki gülümseyen çocuk fotoğrafına iyi bak...

***

O fotoğraf, Süleyman Demirel’i İslamköy’ünden, İsmet İnönü’yü, Turgut Özal’ı Malatya’sından işte bu kıyafetlerle alıp Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Cumhurbaşkanlığına getiren medeniyet ve demokrasi yürüyüşünün başladığı günü anlatıyor...

***

Madem onları anlamadın...

O zaman sana hemşerin Tayyip Erdoğan’dan da bir örnek vereyim....

Al sana bir fotoğraf daha...

***

Heykelini damperli kamyonla alıp götürdüğün kahraman insanların kurduğu Cumhuriyet, Tayyip Erdoğan’ı nereden alıp Cumhurbaşkanlığı makamına taşıdı biliyor musun...

***

İşte şu gördüğün ikinci fotoğraftaki İstanbul çocuklarının arasından...

O fotoğraf da aynı yıl, 1924’te İstanbul’da çekildi...

***

O çocukların yüzleri hâlâ gülemiyor... Neden biliyor musun başkan... Çünkü İngiliz işgalini yaşadılar da ondan...

***

Senin o nankör tarihçi bozuntularının sana hiç anlatmadığı bir şeyi daha söyleyeyim...

Bugün yerden yere vurdukları Lozan var ya...

24 Temmuz 1923 günü o anlaşma imzalandığında bu çocuklar hâlâ İngiliz işgali altında yaşıyordu.

***

Yaşadıkları İstanbul 6 Ekim 1923 günü İngiliz işgalinden kurtuldu...

Son Osmanlı, İstanbul çocuklarının yüzüne işte bu hüznü miras bırakmıştı...

***

Cumhuriyet işte o hüznü aldı, ilk fotoğraftaki harika gülücüklere çevirdi...

NOT: Bu fotoğrafları National Geographic’in 123 yıllık arşivinden düzenlediği “Görmediğimiz Türkiye” albümünden aldım.

ALLAHIM HER ŞEYLER BİTMEDEN UYANDIR BİZİ

1984 yılı...

37 yaşındayım ve hayatım allak bullak...

***

Özal gelmiş ama 12 Eylül rejimi devam ediyor...

İşte o yıl 14 Mayıs günü öyle bir şarkı geldi ki...

Genç ve güzel 2 insan...

Neşeli bir ritim...

“Wake Me Up, Before You Go Go” diyordu...

“Gitmeden önce uyandır beni...”

***

Evde Tansu, ben, Gülümsün ve kardeşten öte arkadaşı Yonca (Tokbaş) dans ediyoruz...

***

Wham söylüyor... George Michael’ın bestesi...

Parasız hayatımıza bir anda neşe ve ritmin zenginliği giriyor...

Eğleniyoruz... Gülüyoruz...

***

George Michael da öldü... Henüz 53 yaşındaydı...

32 yıl önceye dönüyorum...

O yıllar en karanlık yıllarım zannediyordum...

***

Nasipte çok daha karanlıklarını görmek, çok daha büyük acıları, baskıları yaşamak da varmış...

Meğer Çetin Altan’ın o vasiyet cümlesi, bekliyormuş yıllarını... “Hayal ettiğimiz ülke bu değildi” diyeceğimiz günleri...

Dün bütün gün o şarkıyı diledim... “Gitmeden önce uyandır beni” şarkısını...

***

“Neşeli Ayaklar” filmindeki şirin penguenlerin bu şarkıyla dans edişleri geldi gözümün önüne...

***

Ve dua ettim...

“Allahım, her şey bitmeden, her şey gitmeden uyandır bizi...”

EN SEVDİĞİM 5 GEORGE MİCHAEL ŞARKISI

- Wake Me Up, Before You Go Go

- Careless Whisper

- Don’t Let The Sun Go Down On Me (Elton John’la birlikte)

- Miss Sarajevo

- Faith

LİSTEYİ GÖREMİYORSANIZ BURAYA TIKLAYABİLİRSİNİZ

Yazının devamı...

2050’ye kadar yaşayana bir kötü bir iyi haber

25 Aralık 2016

***

Transistörlü bir radyoydu bu ve elimde mahalleye ilk çıktığım gün, mahallenin tartışmamız kralı bendim.

Çünkü Çiğli Amerikan radyosunda çalınan Bob Dylan’ın 50 yıldır harika kalan şarkısı ‘Like A Rolling Stone’u sokakta arkadaşlarımla o radyodan dinlemiştim.

***

Küçükken başucu kitabım Doğan Kardeş yayınlarından çıkmış ‘Kâşifler ve İcatlar Ansiklopedisi’ydi...

***

Her yıl American Scientific dergisinin “yılın en önemli buluşları” kapak konulu dosyasını merakla beklerim.

Bu yılki de geçen hafta geldi.

***

Bu hafta biraz tembellik yapıyorum. Araştırmaya dayalı bir haber değil yazdığım.

Dergiden özetliyorum.

***

Ama tabii ki kendi senaryom ve kendi üslubumla...

Hepimizin anlayabileceği bir dille...

1-TEMMUZ

ARABANIZIN EGZOZU BİR ELEKTRİK SANTRALI OLABİLİR

GEÇEN temmuz ayında biz darbe ile meşgulken, “Sciences Advances” dergisinde bir makale yayınlandı.

Yazarlarının adı Wajdi Al Sadat ve Lynden Archer’dı...

Cornell Üniversitesi’nin iki öğretim üyesinin makalesinin başlığı şöyleydi:

“Karbondikoksidi zapteden elektrokimyasal hücreler için bir tasarım...”

Size belki hiçbir şey demeyen bu cümle, dünya pil teknolojisinde yepyeni bir dönemin işaretini veriyordu.

Bunun Türkçede herkesin anlayabileceği tercümesi şuydu:

“Atmosferin dışındaki karbonu emip elektrik enerjisine çeviren hücreler...”

Yani artık, karbonu yakmak yerine, onu elektriğe çevirecek bir teknoloji geliyordu.

Bu pilin anotları çok ucuz bir malzeme olan alüminyumdan yapılacaktı.

Katotları ise karbondan oluşacaktı.

Böylece arabanızın en arabanızın egzozu, elektrik üreten bir santrala dönüşebilecek.

Buluş büyük, ama uygulama henüz yarın değil...

Andrew Myers

2-MAYIS

2050 YILINDA 10 MİLYON KİŞİNİN BEKLEDİĞİ ŞEY

SİZE kötü bir haberim var.

İngiltere hükümetinin yaptırdığı bir araştırmaya göre 2050 yılında, dünyada 10 milyon insan, klasik antibiyotiklere cevap vermeyen virüslerin yol açtığı hastalıktan ölecek.

Hemen paniğe kapılmayın, size iyi haberim de var.

İyi haber, 2016 Mayıs ayında “Nature” dergisinde yayınlanan bir makale ile geldi.

Bu yıl Harvard Üniversitesi’nden Andrew Myers ve arkadaşları dayanıklı virüslere karşı yeni nesil antibiyotik geliştirmek için bir yöntem buldu.

Antibiyotikleri oluşturan ve “Macrolide” denilen bileşenlerin yapısını değiştirmek çok zor.

Bunlar “sanayi virüslerinden” üretiliyor.

Myers ve arkadaşları mevcut macrolitleri, 8 ayrı basit yapıya indirdiler.

Sonra bunları çeşitli biçimlerde yeniden bir araya getirdiler ve mevcut antibiyotiklere dayanıklı “büperbakterilere” karşı mücadelede büyük umutlar veren sonuca ulaştılar.

Kötü haber, bunların uygulaması da yarına değil.

İyi haber, 2050’ye yetişecek gibi görünüyor.

Justin Trudeau

3-AĞUSTOS

BYLOCK’ÇULARA İYİ  DEVLETE KÖTÜ HABER

GEÇEN cuma günü sosyal medyayı sallayan bir paylaşım vardı...

“Kanada Başbakanı Justin Trudeau Quantum bilgisayarı inceliyor...”

İşte bu fotoğrafın gerisinde, bu yılın en büyük buluşlarından biri yatıyor.

2016 Ağustos ayında Çin Bilimler Akademisi gerçekleştirdiği bir buluşu bütün dünyaya duyurdu.

Ama biraz öncesine dönelim.

Birkaç harfi ve rakamı yan yana yazıp, bunu sadece kendinizin bildiği bir anahtar haline getirirseniz, buna “şifre” deniyor. Bunu bilmeyen bir kişi, cep telefonunuza veya bilgisayarınıza giremiyor.

Ancak bu şifreler kötü niyetli insanlar tarafından kolayca çözülebiliyor.

“QKD”(Quantum-Key Distribution) sistemi buna bir çare buluyor. Sistem birbirine kuantumlarla bağlı ışık parçacıkları tarafından temizlenmiş fotonlarla bir anahtar kullanıp şifrelerin çözülmesini engelliyordu.

Ancak bir sorun vardı. Bu temizlenmiş fotonlar uzak mesafelere iletilemiyordu.

Çin Bilimler Akademisi, bir “kuantum uydusu” aracılığıyla bu fotonları birbirinden 1200 kilometre uzaklıktaki bir noktadan ötekine iletmeyi başarabildi.

Kanada Başbakanı’nın incelediği bilgisayar işte böyle “hack’lenemeyen” bir bilgisayardı.

Bu buluşun, dünyada insan hakları ve iletişime en çok müdahale eden ülkelerden birinde yapılması ilginç değil mi.

4-NİSAN

BULUŞ ÇOK GÜZEL AMA MÜSLÜMAN VE YAHUDİLERE KÖTÜ HABERİM VAR

MARS’a indirilen tekerlekli aracı düşünün... İçinizde işte öyle bir araç, zaten Mars yüzeyine benzeyen midenizde dolaşıyor.

Massachusetts Institute of Technology (MIT) uzmanları bu yıl nisan ayında bir aleti uygulamaya sokmayı başardılar.

Bir çip düşünün. Alet bir buz parçasının içine yerleştiriliyor. Yuttuğunuz buz midenizde eriyor ve alet serbest kalıyor.

Dışarıdan elektronik komutla idare edilen çip midenizde dolaşıyor, bilgi topluyor, operasyon yapıyor, ilaç veriyor.

Laparoskopik ameliyata bile son verebilecek bir gelişme.

Ama yarın değil...

Muhafazakâr Müslümanlar ve Yahudiler için kötü bir haberim var.

Bu alet iyileştirici etkisini domuz bağırsağından bir zar içinde yapabiliyor.

5-ŞUBAT

VÜCUT ISINIZI 2 DERECE DÜŞÜREN TİŞÖRTLE KOŞMAK

Yİ Cui, Stanford Üniversitesi öğretim üyesi.

2016 Şubat ayında açıkladığı malzemenin adı “nanoporous polyethylene...”

Marka adı “NanoPE...”

Lityum pillerinde kullanılan bir malzemeden yapılan kumaş...

Maliyeti pamuklu kumaşla aynı...

50 ile 1000 nanometre genişliğinde ince bir kumaş malzeme bu...

Kumaşın içindeki çok küçücük delikler sayesinde hava çok kolay daha dışarı çıkıyor, içeri girebiliyor.

Bunun sonucunda şu anlaşıldı ki, NanoPE, insan derisini, pamuklu kumaşa göre 2 derece daha serin tutuyor.

Yani air condition’u artık evinizden çıkarıp üzerinize giyiyorsunuz.

Sadece Amerika Birleşik Devletleri’nde air condition aletlerinin yılda atmosfere saldığı karbondioksit gazı 100 milyon metrik ton.

Az buz bir buluş değil yani...

6-HAZİRAN

GECE IŞIKLARINA BAKIP YOKSULLUĞU ANLAMAK

2016 yılının en büyük buluşlarından biri, dünyada “yoksulluğu ölçebilen bir software”in geliştirilmesi oldu.

Bu başarı da Stanford Üniversitesi öğretim üyesi Marshall Burke’ye ait...

Birleşmiş Milletler dünya yoksulluk haritasını çıkarmak istediği zaman bunun ne kadar zor olduğunu anlamıştı.

Bunun için bulunan en etkili yol, ülkelerin uzaydan “gece ışıklarının” incelenmesiydi.

Çünkü ışık, zenginlik anlamına geliyordu.

Ancak bir süre sonra anlaşıldı ki, uzaydan çekilen gece ışıkları, orta derece yoksullukla aşırı yoksulluk durumlarını birbirinden ayıramıyordu.

Stanford Üniversitesi 2016 yılında “öğrenebilen makineler” sayesinde yeni bir bilgisayar programı geliştirdi.

Buna göre, 5 Afrika ülkesi alındı ve bunların uydular vasıtasıyla gece ışıkları kaydedildi. Sonra aynı uydular sayesinde gündüz aktiviteleri saptandı.

Öğrenebilen makineler sayesinde gündüz aktiviteleri, gece ışıkları ile korele edildi. Böylece artık sadece gündüz aktiviteleri ile belirlenebilen bir yoksulluk haritasının çıkarılması mümkün oldu.

“Çözüm bulmadıkça ne faydası var” diyebilirsiniz.

Unutmayın, teşhis tedavinin ilk adımıdır.

7-MAYIS

EN BÜYÜK BULUŞLARINDAN BİRİ, BİR TAKLİT SANATÇISI

BİR taklit sanatçısının hayatınızı kurtarabileceğini hiç düşündünüz mü...

Düşünme zamanı geldi.

Şimdi bu antibiyotiklerden etkilenmeyen süper virüsler var ya...

İnsanda bir gen var ki, o süper virüsün feriştahı gelse, antibiyotiğe bile gereksinimi olmadan yeniyor o hergeleyi. Bu genin adı “ISG15...”

Bu iyi haber, ama kötüsü de var. Bu gen, 10 milyon kişiden sadece birinde var. 2016 Mayıs ayında “Human Communication” adlı dergide Mount Sinai Icahn Tıp Fakültesi öğretim üyesi Dusan Bogunoviç’in bir makalesi yayınlandı.

Bu ISG15 geninin nasıl çalıştığını bulmuşlar.

Şimdi hedeflerini açıklıyorlar.

Öteki insanlarda da bu geni taklit edecek bir mekanizmanın oluşmasına yol açacak ilacın bulunması...

Yarın değil... Ama 2050’ye yetişebilir...

8-OCAK

KÂĞIT ÖLDÜ MÜ DEDİNİZ TAM AKSİNE YENİ DOĞUYOR

HARVARD Üniversitesi kimya profesörü George Whitesides çok ucuza mal olacak bir hastalık teşhis yöntemi üzerinde çalışıyor.

Bunun adı “Kâğıt teşhis yöntemlerinde ikinci nesil...”

Kâğıt büyük bir emici... Üzerine gelen kan veya herhangi bir sıvıyı emiyor ve bu bilgiyi saklıyor.

Şimdi patojen (hastalıklı) parçacıkların kâğıt üzerinden DNA testlerinin çok hızlı gerçekleştirilmesi aşamasına gelindi.

Birkaç dolarlık bir testle, bir hastalık daha çok erken aşamasında teşhis edilebilecek.

Yarın... Belki yarından da yakın...

9-AÇILIN SÜPER ATOMLAR GELİYOR VE HER ŞEY DEĞİŞECEK

BEN bile biliyorum... Lisede öğrendiğim “periyodik tablo” veya “cetvel” artık bize yetmiyor.

Yani elementleri artan atom sayılarına göre sıralayan cetvelin sonuna geldik.

Bize dahası lazım... Süper atomlar...

2016 iyi bir yıldı...

Columbia Üniversitesi Kimya Bölümü öğretim üyesi Colin Nuckolls bu yıl tek element gibi hareket eden atom kümeleri oluşturmayı başardı.

Bir tür süper atom yani...

Aslında kimyacılar yıllardır süper atom yapmayı biliyorlardı...

Peki Nuckolls ve arkadaşlarının bu yıl başardığı şey neydi...

Onlar, süper atomlar dışında, “tasarımcı moleküller” adı verilen yapıları oluşturacak bir metodu buldular. Biliyorum biraz karışık. O nedenle size bunun neye yarayacağını söyleyeyim.

Bugün dijital alanda kullanılan neredeyse tek madde olan silikondan daha kapasiteli, daha hızlı süper iletkenlerin bulunmasında önemli bir adım bu. Yani gerçek süper atomlar dönemi açılıyor.

Yazının devamı...

Beni hiç aldatmayan bir kadının hikâyesi

25 Aralık 2016

Yaptıkları güzel işlerle, 20 yıldan uzun süredir en kötü anlarımızda bizleri güldürerek, düşündürerek, hüzünlendirerek, hayatımızı yaşamayı kolaylaştıran üç insan bunlar...

Beşiktaş Kültür Merkezi’ni kurarak, “Otogargara”, “Bir Demet Tiyatro” gibi harika oyunları ve dizileri hayatımıza sokan üç insan... Demet Akbağ, Yılmaz Erdoğan ve BKM’nin, işletme fakültelerinde “vaka” olarak incelenebilecek yöneticisi Necati Akpınar...

Geçen hafta BKM’nin hikâyesini anlatan çok güzel bir kitap çıkardılar.

İşte orada nasıl bir araya geldiklerini ve bütün bunları yaptıklarını anlatıyorlar.

Bir de Demet Akbağ’ın yaptığı bir mertliği... Dostluğu... Arkadaş ve sanatçı dayanışmasını...

İşte size o kitaptan “Beni hiç aldatmayan” üç insanın dostluk hikâyesi...

SANA ÖYLE BİR ROL YAZDIM Kİ GİYİNECEK ZAMANIN OLMAYACAK

- NECATİ AKPINAR ANLATIYOR: “Dikran Masis’in düğününe gittik.”

- YILMAZ ERDOĞAN ANLATIYOR: “Düğünde biz, yine kimsenin tanımadığı iki genciz.

Baktık Demet Akbağ da düğüne gelmiş. ‘Ben gidip konuşacağım’ dedim.

Yanına gittim konuşmaya başladık. Benim ‘yetenekli bir mizah yazarı olduğumu’ biliyordu. Fakat tiyatro kuran biri olmak elbette bambaşka bir şey.

‘Otogargara’yı anlattım. Birkaç gün sonra Demet’in evine gittim, oyunu okudum... Karşımda meşhur bir Demet Akbağ.”

***

- DEMET AKBAĞ ANLATIYOR: Yılmaz, ‘Benim yazdığım bir oyun var, onu sana vereceğim’ dedi.

Bahsettiği oyun ‘Otogargara’. ‘Bizim başlayabilmemiz için bir isme ihtiyacımız var.

Sen ‘Evet’ dersen, tiyatroyu bununla açacağız. ‘Yok’ dersen de biz tiyatroyu açacağız ama belki başka bir oyunla’...”

***

 - YILMAZ ERDOĞAN ANLATIYOR: “Demet’e Otogargara’yı okudum. Çok beğendi çok güldü ama ‘Bu oyunda bana rol yok, bu bir erkek oyunudur, otogar, şoförler...’ dedi. ‘Vallahi bizim sana düşündüğümüz rollerde senin giyinecek zamanın bile yok’ dedim.

Demet oynamayı kabul etti. Biz zar zor, borç harç, stresli bir süreç sonunda oyunu başlattık. BKM açıldı. Oyun günlük giderlerimizi karşılıyor, oyuncuların parasını ödeyebiliyoruz ama borcumuzu ödeyemiyoruz. Ne yapmalı diye kara kara düşünmeye başladık. Tam da o sırada Star TV kanalından Demet’e bir teklif geldi. O bize, ‘Hadi gidip konuşalım’ dedi. Gittik.”

BU ARKADAŞLARIM YOKSA BEN DE YOKUM

- YILMAZ ERDOĞAN ANLATIYOR: “Demet onlara (Star TV’cilere) ‘Bu arkadaş (Yılmaz) yazarsa, bu arkadaş (Necati) yaparsa ben oynarım’ dedi. Sadece iki-üç aylık tanışıklığımız olduğu halde Demet bize güvendi.”

***

- NECATİ AKPINAR ANLATIYOR: “Zaten Demet’le olan dostluğumuzun temeli o cümlesidir.”

***

- YILMAZ ERDOĞAN ANLATIYOR: “Elbette... Demet kendi başına hareket etseydi, başka bir şey yapsaydı, hiçbirimiz itiraz edecek durumda değildik...

1994-95 yılbaşı gecesi MTV-Meclis TV Yılbaşı Özel adında, daha sonra ‘Bir Demet Tiyatro’ya giden ilk bölümü yaptık. Yani ‘Tek bir hikâyeyi 7 yıl anlatırız’ diye bir düşüncemiz yoktu.”

***

- DEMET AKBAĞ ANLATIYOR:Otogargara’nın provalarını yaparken ‘Bir Demet Tiyatro’ için o zamanki Interstar kanalından, Cem Uzan’dan ‘Gel sen burada bir program yap, bu kanalın yüzü ol’ diye bir teklif geldi. ‘Olurum ama ben şimdi bir oyunun provalarındayım, Yılmaz Erdoğan diye genç bir yazar var, onunla çalışıyoruz’ dedim. ‘Tamam sen kiminle istiyorsan onunla çalış’ dediler. Yılmaz da ‘Bu bizim arayıp da bulamadığımız şey, hemen kabul et, ben yazarım’ dedi.” 

TOMBALAK, LÜTFİYE ABLA VE MÜKREMİN ABİ NASIL DOĞDU

- DEMET AKBAĞ ANLATIYOR: “Yılmaz, yazdıklarından sonra aradı beni, adını da ‘Lütfiye Abla 1’ koymuş..

‘Bu kız zekice ama okuyamamış, yaşı geçkince, mahallede onu seven biri var. Orta sınıf bir ailenin hikâyesi’ diye tarif etti.

Onun tanıdığı isimler, benim tanıdıklarım.. derken ekibi oluşturduk. Şimdi rahmetle anacağımız isimler de vardı aralarında.

‘Gürdal hikâyeyi anlatarak başlasın’ dedi. Tombalak koydu adını, bakkalın çırağıydı. ‘Bıçkın ağabey ben olurum’ dedi. Daha birinci bölümde o kadar eğlendik ki, ‘Bu kadroyu bulduk, bunu bir bölümde bitirmeyelim’ dedim.

Yılmaz, ‘İçinde senin ismin geçsin, Bir demet Tiyatro yapalım’ dedi. İkinci bölümü yaptık ama hikâye bitmiyor gerçekten. ‘Ben bu hikâyenin içine başka karakterler de dahil ederim’ dedi. Feriştah, Züleyha, Sekreter Billur, Avukat, Orkide vs oynadığım tüm karakterler öyle çıktı ortaya. Yılmaz bana gönderdiği senaryonun kenarına ‘Yeni bir tip yazdım Demetçiğim, ellerinden öper’ diye yazardı.”

BAKANIN TELEFONU İLE BAŞLAYAN GÜZEL ŞEYLER

FAZIL Say’ın son zamanlardaki konuşmalarını izliyor musunuz...

Mutlaka izleyin. Çok barıştırıcı, çok bir araya getirici, çok insani şeyler anlatıyor. Bunun güzel sonuçları da oluyor.

Dün Hürriyet Cumartesi’de, İpek Yezdani’nin onunla yaptığı mülakatı lütfen okuyun.

Almanya’da aldığı Beethoven Ödülü’ne Kültür Bakanı Nabi Avcı’yı da davet etmişti.

Bakan telefon etmiş, aralarında çok güzel bir konuşma geçmiş.

Fazıl Say mülakatında, “Ben yanlışlardan dönülmesine ve tekrar dost olmaya ihtiyaç var diye düşünüyorum” diyor...

“Türkiye’nin insanlarının şu anda dost olmasını, birbirlerini anlamaya çalışmasını diliyorum” diyor... Çok yaşa Fazıl...

Lütfen bu yolda devam et...

***

NOT: Bir de Fazıl’ın konserleri ile ilgili bir şey anlatacağım. Ekonomi sayfasında okuyabilirsiniz.

BAK SEN ŞUNA, KİM HAİN O KARAR VERİYORMUŞ

SÖZCÜ Cumartesi’de Özlem Gürses’in köşesinde okudum.

Geçen hafta, Sıla’nın Yenikapı mitinginden sonra Davut Güloğlu’nun “İstemeyen s..tirsin gitsin” sözlerine karşı açtığı davanın duruşması varmış.

Ne demiş mahkemede Güloğlu biliyor musunuz....

“Ben o sözleri vatan hainleri için söyledim...”

Bak sen şuna... Arkadaş büyümüş, kellenmiş fellenmiş, egosu, kibri, bu ülkede “kim haindir” diye karar verecek kadar azmanlaşmış... Bak kardeşim...

Sana bir abi tavsiyesi... Hain dediğin kadın kadar mert ol, yaptığın bu densizlik için özür dile... Sana yakışan da budur...

‘BETÖ’ KADROSU BİR EKSİĞİ İLE ORADAYDI

ÜNLÜ giyim markası Brooks Brothers İstinye Park’taki yeni yerinin açılışını yaptı.

Baktım, Türkiye’den tanıdığım bütün ünlü Brooks’çular oradaymış.

Sadece bir eksik vardı o da Kemal Derviş’ti...

Şimdi bir “Brooks Watchdog”u olarak açılışa katılanların analizini yapıyorum:

***

- RAHMİ KOÇ: Kırmızının tonu pantolon... Aynı renk yelek... Pantolon renklerinin de bulunduğu desenli bir ceket... Yakada her zamanki gibi bir çiçek... Tabii ki mendil...

Rahmi Koç sadık bir Brooks’çu... Ama son yıllarda Brooks Brothers çizgisindeki güzel değişimin en yakın takipçisi...

Ceket altı yelek modasını takip etmesi de dikkati çekiyor.

Hiç tartışmasız Rahmi Bey her zaman cesur bir “Fashion Pioneer”ı (uçbeyi)...

***

- SEDAT ERGİN: Dünyada “En klasik, en sadık üç Brooks’çuyu say” derseniz... Adaylarım 1. Sedat Ergin, 2. Sedat Ergin, 3. Sedat Ergin... Dördüncü kim derseniz, birazdan onu da anlatacağım.

Sedat Ergin damardan Brooks’çu... Hürriyet’in Washington D.C. Temsilcisi olduğu ABD yıllarında başlayan “BETÖ” (Brooks Brothers Takip Örgütü) üyeliğini istikrarlı bir şekilde sürdürdü.

Brooks’taki değişim rüzgârlarını “revizyonizm” olarak değerlendiren püriten bir mürit.

***

-MURAT YETKİN: Gazetecilikte Sedat Ergin ile aynı ekoldendir. Giyimde de Rahmi Koç ve Kemal Derviş’in başını çektiği bu paralel moda tarikatının mensubudur.

Ancak o da Sedat Ergin gibi değişim rüzgârlarına karşıdır. Onun uzmanlık alanı verev çizgili kravat ve mavi gömlektir... Tabii ki yakaları düğmeli olmak kaydıyla...  

O KARA PERDEYİ ÇEKTİREN CAHİL, MEMNUN MUSUN

BU yazıyı yazan insan... Yani ben...

Daha geçen hafta burada göğsünü gere gere, “Ne mutlu Türküm diyene” yazan insanım...

Bugün “Kürdüm, mutluyum” diyen sanatçı bir Kürt arkadaşıma yapılan kapkara haksızlığı yazacağım...

Ahmet Güneştekin’in “Kostantiniyye” adlı heykeli bir AVM’nin önüne dikildi.

İçeriye üç ayrı eseri daha konuldu.

Açılışı için yapılan törene ben de katıldım.

Ama cahil bir kafanın açtığı kampanya sonucunda sanatçı arkadaşım linç edilmeye başlandı.

Neymiş, burası İstanbul’muş... Kostantiniyye diye heykel dikilemezmiş.

O cahil yazdı, üç-beş kara cahil de heykelin önünde toplandı ve Valilik de “Güvenliği sağlayamıyoruz” diye heykelin üstüne kapkara bir çarşaf gerdirdi...

Heykel kaldırılıyor.

Be cahil adam... Tabii bilmezsin, bilemezsin... Kostantiniyye, bu şehrin Osmanlı’da kullanılan bir adıdır.

Sultanların, hatta Atatürk’ün bastırdığı sikkelerin üzerinde bile bu isim vardır...

O cahili bıraktım...

Ya bu ülkenin devlet erkânı... Bir sanatçısı, sanata yatırım yapan bir AVM sahibi üç-beş densiz tarafından linç ediliyor...

Ve koskoca devletim suspus....

Allahım biz nasıl bir ülke olduk böyle...

Yazının devamı...

Sayın Cumhurbaşkanım hani 'gün Türkiye olma günü'ydü

24 Aralık 2016


Bitmedi...

 

Orada 16 yiğidimiz Suriye toprağında, karda kışta can veriyor, bayrağımız ayaklar altında...

 

Burada Rizeli belediye başkanı, bu kaostan, bu fırsattan, bu acıdan istifade, yangından mal kaçırır gibi Atatürk heykeli kaçırıyor.

 

* * * 

 

Neymiş, yerine 15 Temmuz heykeli dikecekmiş...

 

Yahu arkadaş, hiç düşünmedin mi heykelini kaldırdığın o insan kim...

 

* *  *

 

Hiç mi vefa duygusu, tarih şuuru yoktur sende...

 

Bilmez misin ki...

 

Bugün başkanı olduğun şehirde, hâlâ 5 vakit ezan okunuyorsa, oturduğun binanın tepesinde hâlâ Türk bayrağı dalgalanıyorsa, oturduğun koltukta, O’nun kurduğu Cumhuriyet sayesinde oturuyorsan...

 

Bu, O’nun ve arkadaşlarının yaptığı Çanakkale Savaşı, Kurtuluş Savaşı sayesindedir...

 

* * * 

 

İnsan bu kadar mı vefasız olur yahu... Minnet damarları bu kadar mı kurur...

 

Sayın Cumhurbaşkanım...

 

“Gün milli seferberlik günüdür” demiştiniz...

 

Biz de aynı duygularla o seferberliğine nefer yazıldık.

 

* * * 

 

Ama milli mücadeleyi bu ıstırap fırsatçısı kafalarla mı yapacağız?

 

* * * 

 

Suriye’deki yiğidimizi unutarak, Kurtuluş Savaşı’nın kahramanlarının heykellerini, onunla birlikte Kurtuluş Savaşı şehitlerimizin aziz hatıralarını da hoyratça damperli kamyonlara fırlatıp, ölen polisimizi, askerimizi bir kenara bırakıp, bundan siyasi rant çıkarma peşinde koşarak mı...

 

* * * 

 

Siz, “Gün Türkiye olma günüdür” dediğiniz gün, bu adamlar Türkiye’yi Türkiye yapan en büyük değerlerimize bu muameleyi yapıyor, milletin seferberlik bayrağını çekeceği, gönül direklerini kırıyor...

 

* * *

 

Lütfen siz el koyun buna...

 

KILIÇDAROĞLU MİLLİYETÇİLİĞİ

 

 SURİYE’de hayatını kaybeden çocuklarımız soruluyor.

 

Devletinin arkasında duruyor.


“Keşke hiç şehidimiz olmasa ama eğer Türkiye kendi geleceğini güvence altına almak açısından böyle bir operasyon başlatmışsa, belli acılara katlanmak gerekiyor.”

 

İşte budur... Böyle bir günde, Rize Belediye Başkanı’ndan da böyle birleştirici bir tutum beklerdim.

 

TAMAM, KATİL FETÖ’CÜ AMA ŞUNU DA BİLELİM

 


ADAM acayip memnun...

 

Katil FETÖ’cü çıktı ya... Elini ayağını yıkamış, defteri kapatmış...

 

Tabii cahil bilemez, bilmek de istemez...

 

Senin devletin 28 Aralık 1973 günü uluslararası bir konvansiyona imza attı.

 

Toprağındaki yabancı büyükelçiyi koruma görevi senin devletine ait... Şu küçük dünyandan bir çık, git bir başka ülkeye bak bakalım ne diyor oranın gazetesi, televizyonu...

 

Bak ben sana söyleyeyim. Şöyle diyor:

 

“İslamcı bir Türk polisi Rus büyükelçisini öldürdü...”

 

Tamam burada defteri kapattık...

 

Ama bil ki oradaki daha yeni açıldı...

 

 

AHMET HAKAN’IN SORDUĞU SORUYU BEN DE SORUYORUM

MOSKOVA Anlaşması ile tarihi bir imza attık. Suriye politikamızı 180 derece değiştirdik. Davutoğlu politikasına son verdik. Doğru olan çizgiye geldik.
İyi de... Beş yıldır durmadan bunu yazan, yani bu doğru çizgiyi işaret eden Hüsnü Mahalli neden hâlâ içeride... Fikirleri Moskova Anlaşması haline gelmiş bir insanı, “Doğru budur” dediği için içeride tutmak doğru mu.

 

YARATICI BİR YILBAŞI MATRUŞKASI

 

GODIVA, Pladis Holding’e (Ülker) geçtikten sonra çok yaratıcı işlere imza atmaya başladı. Yılbaşı için çok özel bir hediye kutusu hazırlatmışlar. Tasarımı Amerika’da McCann Erickson yapmış...


Kutu çok zarif ve eğlenceli bir “matruşka” gibi hazırlanmış.

 

İçinde iki bölüm var. Açtıkça, biri kendinize, biri de başka birine hediye etmek üzere iki ayrı renkte iç içe kutularla karşılaşıyorsunuz.

 

Küresel çapta bir tasarım olmuş yani...

 

Pladis, bir Türk olarak bana gurur veren küresel bir şirket oldu.

 

EARPODS’A GEÇTİM İŞTE GÖZLEMİM


MÜZİK dinlemede kulaklık dönemi iyice yaygınlaşıyor. Dünden itibaren Apple’ın kablosuz kulaklık sistemi Earpods’u kullanmaya başladım.

 

Kulağa giren aletler çok kolay düşüyor. Bunun tasarımı iyi. Kulakta kalıyor.

 

Ses kalitesi çok iyi. Baslar ve tizler dengeli.

 

İkinci nesil iWatch’la uyumu güzel.

 

Müzik dinlerken telefon geldiği zaman, çok rahatça konuşabiliyorsunuz.

 

Tek eksiği, su altında dinlenilebilir özelliğinin olmaması.

 

HARİKA BİR SHAWN MENDES KONSER KAYDI

 

SHAWN Mendes genç kuşağın en yükselen isimlerinden biri. Madison Square Garden konserinin canlı kayıt CD’si çıktı.

 

En sevdiğim şarkısı Stitches’in konser versiyonu gerçekten çok güzel.

 

Kulaklıkla dinlediğiniz zaman acayip konser havasına giriyorsunuz.

 

 

HEATHENS HAYRANLARINA

 

“SUICIDE Squad” filminin harika şarkısı Heathens’ın yeni bir versiyonu çıktı.

 

Twenty One Pilots bu defa Mutemath’la birlikte söylüyor. Ben filmi de müziğini de çok sevmiştim. Bu da çok iyi geldi.

Yazının devamı...

Yiğidim aslanım nerede yatıyor

23 Aralık 2016

Orhangazi’de yatacak...

 

1999’da depremde kaybettiği anacığının yanında...

 

***

 

- Uzman Çavuşum Ali Sezai...

 

24 yaşındaydı...

 

İki hafta önce nişanlanmıştı...

 

Tokat’tan...

 

***

 

- Hasan Kavuz... O da uzman çavuş... 23 yaşında...

 

Yiğit bir Karadeniz uşağı.

 

Samsun’dan...

 

***

 

- Ökkeş Astsubay Kıdemli Çavuşum...

 

Kahramanmaraş’tan...

 

***

 

- Kırklareli’nden de şehidimiz var...

 

Komando Astsubay Üstçavuş Göktan Özüpek...

 

23 yaşında... 1.5 aylık evliydi...

 

***

 

- Pınar Astsubayım...

 

O da Anadolu delikanlısı... Elazığ’dan.

 

***

 

- Uzman Çavuşum Mehmet Kökkaya...

 

3 yaşındaki kızı Elif, hepinizin ellerinden öper...

 

Kahramanmaraşlı...

 

***

 

- Astsubay Okan Altınparmak...

 

Anadolu’nun orta yerinden...

 

Konya’dan yiğidim.

 

***

 

- Ömercan Astsubayım...

 

Edirne’den Kars’a diyoruz ya...

 

O Kars’tan...

 

***

 

- Burak Boz...

 

27 yaşında...

 

Uzman Çavuş...

 

Konya’nın ikinci şehidi... Hemşehrisiyle omuz omuza çarpışıyordu...

 

***

 

- Uzman Çavuş Oktay Durak...

 

Yozgatlı yiğidim.

 

***

 

- İki adım öteye git...

 

Kayseri’ye.

 

Oradan da şehidin var...

 

Uzman Çavuş Osman Çelik...

 

***

 

- Edirne’den Kars’a dedin ya...

 

Dibine gel şimdi...

 

Tekirdağ’a...

 

Akın Acar Çavuşum... İşte oradan... AKUT’un eski İzmir ekibinden...

 

***

 

- Dur ayrılma Batı’dan... Akdeniz’den de şehidin var...

 

Burdurlu yiğidim Ali Yılmaz Onbaşı...

 

***

 

- Ege’ye gel... İzmir’e...

 

Kıdemli Çavuş Furkan Yavaş...

 

Kordonboyu’nun çocuğu... Kurtuluş Savaşı’ndan ilk kurşunu atan yiğitler diyarından...

 

***

 

- Bursa’ya geç...

 

Uzman Çavuş Ferhat Demir...

 

Üç aylık evliydi...

 

***

 

Yaz bu 16 ismi yan yana, alt alta..

 

Doğu’dan en Batı’ya git, Karadeniz’den Akdeniz’e in...

 

Sonra birleştir o şehirleri...

 

***

 

Arkadaş ne çıkıyor karşına...

 

Türkiye değil mi...

 

Anavatanın...

 

İşte yiğidin aslanın orada yatıyor...

 

***

 

Kendine Müslüman diyen, göğüs göğüse çarpışamayan, kalleş bir güruh tarafından şehit edildiler...

 

Unutma... Unutturma... 

 

ESAD’LA BARIŞABİLEN KENDİ MİLLETİ İLE DE BARIŞABİLİR

 

DÜN Türkiye’de ve dünyada yapılan bütün yorumları okudum.

 

Moskova’da imzalanan anlaşma aynen benim dün yazdığım gibi yorumlanmış.

 

Özeti şudur:

 

***

 

- Türkiye, 5 yıldır sürdürdüğü Suriye politikasını 180 derece değiştirdi.

 

***

 

Yani...

 

- Suriye’de bugüne kadar savunduğu bütün mevzilerden çekildi.

 

***

 

Bu saptamayı asla bir eleştiri olarak yapmıyorum.

 

Tam aksine bütün kalbimle destekleyerek ve bu esnekliği gösterebilen Ankara’yı överek yazıyorum.

 

Doğru olan yapılmıştır.

 

- Esad’ın başta kalması ve Suriye’nin bütünlüğünün korunması, Türkiye’nin çok açık menfaatinedir.

 

***

 

Şimdi gelelim madalyonun asıl yüzüne...

 

Ülkemiz, belki de tarihinin en zor ve en dipte dönemini yaşıyor.

 

Hepimiz şu konuda görüş birliğindeyiz.

 

Bu zorluklar ancak “Türkiye olarak”, yani kutuplaşmaya yol açan faktörleri tek tek ortadan kaldırarak aşılabilir.

 

Hadi daha açık yazalım.

 

Yani iç politikamızdaki bu savaşı bitirmeden, ne içeride ne dışarıda huzurlu olabiliriz.

 

***

 

Bunun ilk adımı şudur:

 

Ankara artık bu kutuplaştırıcı, bölücü, suçlayıcı dili ve siyaseti bir kenara bırakmalıdır.

 

***

 

Bu mümkün mü?

 

Bu konuda bir tek soru soracağım ve kenara çekileceğim.

 

Beş yıldır kanlı bıçaklı olduğu, durmadan “Devireceğiz” diye nutuklar attığı Esed’i bırakıp, yeniden Esad demeye başlayabilen...

 

Yani Esad’la bile barışabilen bir iktidar....

 

Kendi milleti ile niye barışamasın ki...

 

***

 

Kullanılan dile biraz dikkat, küçük bir el uzatma, küçücük bir sevgi ifadesi, Türkiye’nin önünü açabilir.

 

İSLAM DÜNYASINDAKİ DEĞERLİ YALNIZLIĞIMIZI GÖSTEREN ANKET

 

NEYDİ “Stratejik Derinlik” kitabının müellifinin tezi? “Değerli yalnızlık” değil mi...

 

Buyurun size o politikanın bizi Ortadoğu’da, yani Müslüman dünyada getirip bıraktığı ıpıssız yerimiz...

 

***

 

Zogby araştırma şirketi tarafından yapılan ve 6 Arap ülkesiyle Türkiye ve İran’ı kapsayan araştırmanın sonuçları Washington’da düzenlenen panelde kamuoyuyla paylaşıldı.

 

***

 

Araştırmanın sonuçları “Türkiye’ye dönük olumlu algının düşüşe geçtiğini” ortaya koydu.

 

***

 

- Mısır halkının yüzde 67’si Türkiye’ye olumsuz bakıyor.

 

- Suudi Arabistan halkının yüzde 65’i Türkiye’ye olumsuz bakıyor.

 

***

 

- Birleşik Arap Emirlikleri halkının yüzde 59’u Türkiye’ye olumsuz bakıyor.

 

***

 

- Irak halkının yüzde 70’i Türkiye’ye olumsuz bakıyor.

 

***

 

- İran halkının yüzde 64’ü Türkiye’ye olumsuz bakıyor.

 

***

 

- Olumlu bakanların olumsuzlardan fazla olduğu sadece 2 ülke var. Onlar da Ürdün ve Lübnan...

 

Ama oralarda da olumlu bakanların oranında düşüş var...

 

***

 

Şimdi söyler misiniz, bu yalnızlığın nesi değerli...

 

HARUKİ MURAKAMİ’NİN ‘TUHAF KÜTÜPHANE’ KİTABINDAN BİR BÖLÜM

 

"NE tür bir kitap arıyorsunuz acaba küçük bey?”

 

“Osmanlı İmparatorluğu’nda vergi sistemi üzerine” deyiverdim.

 

Yaşlı adamın gözleri parladı. “Öyle mi? Osmanlı İmparatorluğu’nda vergi sistemi üzerine demek. Çok ilginç bir konuymuş.”

 

- Doğan Kitap, Aralık 2016

Yazının devamı...

2017 yılına girerken bir ‘palto’ hikâyesi

22 Aralık 2016

Gazeteci, eşine haber gönderiyor...

 

“Bana bir palto ve bir çift bot getir lütfen...”

 

***

 

Eşi alıp götürüyor...

 

Ancak kapıdan verilen cevap şu:

 

“Kapüşon şartlara uygun değil...”

 

***

 

Bir başkasını götürüyor.

 

Ceket düğmelerine takmış Türk adaleti yine hayır diyor:

 

“Bu düğmeler cezaevi şartnamesine uygun değil...”

 

***

 

Eşi istenen şartları yerine getirmek için Levent’te bir mağazaya giriyor ve daha iki cümle söylemişken, satış elemanı son derece nazik bir sesle sözünü kesiyor:

 

“Cezaevi için mi hanımefendi...”

 

***

 

Arkasından ikinci soru:

 

“Eşiniz gazeteci mi yoksa akademisyen mi...”

 

Evet bu olay, 45 gündür neyle suçlandığını tam olarak bilmeden içeride yatan gazeteci arkadaşımız Kadri Gürsel’in hikâyesidir.

 

***

 

Bu ülkenin yetiştirdiği en bilgili, en nazik, en dürüst gazetecilerinden birinin hikâyesi...

 

FETÖ ile yakından uzaktan hiçbir ilişkisi olmayan, hayatı terör örgütleriyle mücadele ile geçmiş bir demokrat...

 

***

 

Gogol’un “Palto” hikâyesi 1842’de yayınlanmıştı.

 

Bu da 2016 yılının son ayında yazılan bir palto hikâyesi...

 

Ülkemizin 2017 yılına nasıl bir demokrasi sicili ile girdiğini gösteren hazin bir hikâye...

 

HEPİNİZE SELAMLAR İÇERİDEKİ ARKADAŞLAR

 

- Murat Sabuncu, Musa Kart ve Cumhuriyet gazetesinden arkadaşlarımız...

 

- Nazlı Ilıcak, Mehmet Altan, Ali Bulaç, Şahin Alpay, Mümtazer Türköne, Hüsnü Mahalli... m Aslı Erdoğan, Necmiye Alpay... Ve tutuklu öteki gazeteciler... Sizi unutmadık...

 

Hepinize selamlar...

 

GÜNÜN ŞARKISI

 

NİALL HORAN: “This Town (Tiesto Remix)”

 

Bu çocuk harika söylüyor. Şarkı çok güzeldi. Yeni çıkan Tiesto Remix’i de yılbaşı için harika bir dans şarkısı olmuş.

 

Bugünden dans etmeye başlayabilirsiniz.

 

 

NİHAYET MAKUL BİR ÇİZGİYE GELİYORUZ

 

 

TÜRKİYE, İran ve Rusya arasında varılan anlaşmanın Türkçesi şöyle:

 

- BİR: “Esed” siyaseti dönemi kapandı.

 

Yani Türkiye, Esad’ı devirme politikasından vazgeçiyor.

 

Akıllıca bir karar...

 

***

 

- İKİ: “Nusra” politikası değişiyor.

 

Türkiye bugüne kadar Nusra’yı meşru muhalefet olarak kabul ediyordu.

 

Önceki günden itibaren bu örgütü de “Ortak mücadele edilecek terör örgütü” listesine alıyor.

 

Bu da akıllı bir karar...

 

***

 

- ÜÇ: Kısaca... Moskova anlaşması, Ahmet Davutoğlu siyasetinin sona erişi anlamına geliyor.

 

***

 

Emin olun Türkiye açısından en makul ve en iyi çizgi bu olacaktır.

 

 

YILBAŞI İÇİN YENİ TÜRK ŞARKILARINDAN SEÇME

 

- Mabel Matiz: “Fena Halde”... Tipik bir Mabel Matiz şarkısı. Artı çok güzel bir ritim. Sözler her zamanki gibi iyi...

 

***

 

- İpek Demir: “Unutuverdim”... “Sana söyleyecek sözlerim vardı/İnan biraz önce tam aklımdaydı/Seni görünce heyecan sardı/Yanına gelince unutuverdim”... Herkesin yüreğinde bir noktaya dokunacak çok sıradan ama harika sözler.

 

- Koliva: “Oy Oy Sevdiğum”... Hepimizin “Türkiye” dediğimiz bir günde, “Ben sana gönül vermem/Sen unutursun çabuk” sözleriyle Karadeniz’e götürüyor...

 

***

 

- Fate Fat: “Sokağın Kafası”... Türk rap’i nedir diye sorarsanız, işte budur. “Bizi kaydetmişler doğarken/Kaybedenler kulübüne” cümlesiyle başlayan damardan bir Türk arabesk rap’i... Genç bir Türk sokağının hikâyesi...

 

- Sinan Akçıl: “Başka Şansın Yok”... Çok güzel bir yılbaşı şarkısı... Mustafa Sandal’ın eski şarkıları tadında. Değişik, harika bir ritim. Ah bir de girişteki o detone konuşma olmasa... Vallahi “Tam işte bu şarkı” diyeceğim.

 

***

 

- Sinan Özen: “Yıkılır İstanbul”... “Vallahi yıkılır İstanbul bu gece/Sen öyle salına salına gelince.” Sinan Özen’in şarkılarını severim. Bunu da çok sevdim.

 

 

 

GÜLEN, ‘CEKETİMİZİ ALIP BU OKULLARI DEVLETE DEVRETMEYE HAZIRIZ’ DEMİŞ

 

 

GEÇEN gün Darbeler Komisyonu raporunu okurken şu ilginç bölüm dikkatimi çekti.

 

***

 

“Komisyonumuzca 15.10.2012’de bilgisine başvurulan Zaman gazetesi imtiyaz sahibi Alaaddin Kaya, (şu an FETÖ davasından tutuklu) asker ve medya ilişkilerine dair yaptığı açıklamada şunları söyledi:

 

‘Dönemin Devlet Bakanı Işılay Saygın Hanımefendi, onunla bir sohbet sırasında Çevik Bir’in kendisinin mahalleden arkadaşı (olduğunu söyledi)... Neticede Işılay Saygın Hanımefendi’yle beraber Genelkurmay’a gittik... O günün şartlarında Sayın Gülen.. biz bu okulları devletimize devredelim, bu olay burada kapansın dediler.

 

Bu anlamda benim Genelkurmay’a gittiğim gün aynı zamanda Hürriyet ‘Gülen okulları devrediyor’ başlığıyla çıktı.

 

Sayın Çevik Bir, ‘Sabahtan beri karargâhın bir numaralı gündem maddesi okulları kaça alacağımızın hesap edilmesidir’ dedi.

 

Ben çok şaşırdım dedim yani bunu vermek isteyenler ceketleriyle beraber verecekler, ben öyle hissediyorum siz bu para işini nereden çıkarttınız, böyle bir şeyi nasıl düşünebilirsiniz. İnanamadı, oturmuşlar uzun uzadıya maddi hesaplar yapmışlar bu okulları kaça alırız filan diye...”

 

***

 

Gülen devlete açıkça “Bu okulları devralın” demiş...

 

Devlet 28 Şubat ortamında bu okulları devralsaydı acaba bugünkü iktidar, onun yanlıları, neler derlerdi...

 

***

 

AKP iktidarının ilk 12 yılında hasret ve bağlılık selamları gönderdiği Gülen’in bu okullarını Milli Eğitim’e geçirseydi iyi olmaz mıydı...

 

***

 

Yani bugün herkes ağzına geleni söylüyor ama o günlere bakınca görüyorsunuz ki...

 

Kimse masum değilmiş...

 

ŞUURSUZ ADAM, YANİ KATİL FETÖ’CÜ ÇIKINCA DEVLET TEMİZE Mİ ÇIKIYOR

 

ADAM hayâsızca saldırıyor Hürriyet’e...

 

Neymiş, Rus Büyükelçi’yi öldüren katil haberinde hiç FETÖ’cü kelimesi geçmiyormuş...

 

Koskoca Almanya, aradan 48 saat geçmiş, hâlâ katil için “IŞİD’ci militan” diye açıklama yapmıyor... Ama bizim arkadaş, daha katil cesedin başında elinde silah dolaşırken teşhis etmiş...

 

Tamam adam FETÖ’cü...

 

Eee ne oldu şimdi...

 

Desteklediğin iktidar, onun istihbaratı, polisi, elini yıkayıp attı mı sorumluluğu üzerinden yani...

 

Sen onu bunu bırak da şu soruyu niye sormuyorsun...

 

Nasıl oluyor da bu adam hâlâ o polisin içinde... Nasıl oluyor da 8 defa Cumhurbaşkanı’nın korumasını yapmış...

 

Yazının devamı...

Yine 'Ne mutlu Türküm' diyebilme zamanıdır

21 Aralık 2016

“Türküm doğruyum” demenin faşistlik...

“Türk övün, çalış, güven” demenin ırkçılık olduğuna bile inandırmışlardı bizi...

“Ne mutlu Türküm diyene” demek haram edilmişti dilimize...

Dün, Avrupa ile Asya’yı demiryolu ile suyun altından bağlamıştık...

Bugün, lastik tekerlekle geçiyoruz aynı Boğaz’ın altından...

Önceki gün, Körfez’in bir ucunu ötekine bağlamış, İstanbul-İzmir arasını 4 saate indirmiştik...

Yarın, üçüncü havalimanımız, Avrupa’nın yıldızı olarak yükselecek...

Öbür gün Çanakkale Boğazı’nı geçeceğiz inşallah...

Arkadaş bağır, haykır, “Türküm, doğruyum” diye hançereni patlat...

“Nu mutlu Türküm diyene” lafından utanma artık...

Türk gibi ol...

“Övün, çalış, güven...”

Ama şunu sormayı da ihmal etme sakın...

“Arkadaş... Ne oldu bize...” Neler oldu...

“Kim soktu bu nifakı aramıza...”

“Kim, hangi hain el sapladı bu bıçağı yüreğimize...”

“Kim, hangi iblis açtı bu kan davasını aramızda...”

Dün, bir Türk bayrağı seli altında Avrasya tünelini açtık...

Hayırlı olsun...

Hepimize hayırlı olsun... 

Kararı alanlara, yapanlara, emek verenlere, bitirenlere binlerce selam olsun...

O tünelden hepimiz geçeceğiz...

Bak... İstanbul’da katledilen polisimiz, Kayseri’de katledilen askerimizin arkasında tek yürek olmayı öğrendik.

Bugün tasada birleşmeyi yeniden becerebilen yüreklerimiz, elbet bir gün sevinçte de birleşmeyi öğrenecek...

Aramızdaki o gönül tünellerini de açacağız inşallah...


YANİ BU ADAMLARLA MI MİLLİ SEFERBERLİK OLACAK
BAŞKENTİMİZİN ortasında, güvenliği bize emanet bir büyükelçiyi, herkesin gözü önünde kalleşçe vuran bu adam gerçekten kimdir...

Gelin tanıyalım...

Öyle bir adam ki...

Daha bir hafta önce otuzdan fazla arkadaşı, PKK tarafından katledilmiş...

Ama onun umurunda değil...

Daha 3 gün önce 14 Mehmetçik, Kayseri’nin ortasında kalleşçe katledilmiş...

Hiç umursamamış...

Ne zaman ki Halep düşmüş... Silah arkadaşını kaybettiğinde bile buz gibi kalmış yüreğine ateş işte o zaman düşmüş...

İşaretparmağı yukarıda, ağzında yarım yamalak bir Arapça bağırıyor:

“Biz cihada biat ederiz...”

Belli ki kalbi İstanbul’da atmıyor...

Kayseri desen, oraya tamamen Fransız...

Kıblesi Halep. Kalbi orada çarpıyor...

Ve ülkesinin en kritik anında, en kritik müttefikinin buradaki adamına sıkıyor...

Bu kafayla mı milli seferberlik ilan edeceğiz...

Hani nerede milli olan tarafı bunun...

Hani nerede ölen gencecik polisimiz için, kalleşçe bombalanan Mehmetçiğimiz için atacak tek yürek...

Yani o yürek, duygusal emrini Halep’ten alarak mı nefer yazılacak milli seferberliğe...


UYUYAN FETÖ'CÜ UYANIK UYANIKLAR İSE HORLUYOR
“17-25 Aralık milattır” dedin...

“Tamam” dedik...

Ama katil, 17-25 Aralık’tan sonra göreve başlamış...

Bu nasıl iştir...

Hadi o gün atladın...

Araya 15 Temmuz girdi...

Polisten binlerce adam atıldı...

Ama bu adam hâlâ polisin içinde...

Hâlâ devlet büyüklerinin dibine kadar girebiliyor.

Hâlâ büyükelçilerin arkasında seri katil edasıyla poz vermeyi başarıyor...

Arkadaş bu nasıl iş...

Bu nasıl uyuyan bir FETÖ’cüdür de...

O uyanıkken, uyanık olması gerekenler de horul horul uyuyormuş...


OTOPSİDE BİR RUS ADLİ TABİP VARSA EĞER
RUS Büyükelçi’nin otopsisi için bedenine neşter değmeden bekleniyorsa eğer...

Beklenen kişi, bir Rus adli tabibiyse...

Büyükelçi’nin vurulması olayı artık bir “international case” demektir...

Yani “uluslararası vaka”...

Bu demektir ki, “Yapan FETÖ’cü” deyip dosyayı kapatmak mümkün olmayacaktır...


20'NCİ YILA HARİKA BİR MOR VE ÖTESİ
MOR ve Ötesi, Zorlu Center’da 20’nci yılını kutlamaya hazırlanırken harika bir şarkı çıkardı.



Adı “Melekler Ölmez”...

Çok sevdim. Her nakaratın arkasından gelen arkadaki çok zarif gitar uyarlaması müthiş...

İyi çocuklar bunlar... Hâlâ çok iyiler...


BİLİNÇALTIM HEPİMİZE HAYIRLI OLSUN
SON zamanlarda çok sık “Rüya günlükleri” lafını okuyor, işitiyordum...

Rüya günlüğü tutmak hiç de fena bir fikir değil diye düşünürken, dün masamda bir kitap/defter buldum.

Figen Midilli’nin hazırladığı “Rüya ve Hayal Günlüğü”...

Hem kitap hem defter şeklinde.



Son üç yıldır başucumda bir “sinema günlüğü” defterim vardı...

Oraya yazdıklarımı, sadece bazı arkadaşlarımla paylaştığım özel bir kitap haline getirmiştim.

Şimdi bir de rüya günlüğü tutmaya başlıyorum...

Bilinçaltım çok zengin...

Ve çook korkutucudur...

Hepimize hayırlı olsun...

Yazının devamı...