"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

Ertuğrul Özkök

Bak Türk kardeşim bu fotoğraf bana koydu

27 Ocak 2017

75 yaşında bir siyasetçi...

Geldiği her yere seçilerek gelmiş...

Bu ülkenin seçilmiş parlamentosunda 7 dönem milletvekilliği yapmış...



Ne demektir bu....

“Kürt kimliğini savunma mücadelesini hep bu ülkenin parlamentosunda, demokrasisinde yapmayı seçmiş bir Kürt” demek...

Kimdir jandarma erlerinin arasında götürülen bu insan...

Yıllar önce Hasan Cemal’e verdiği mülakatta etnik partileri şu sözlerle eleştiren insandır:

“Bugüne kadar kurduğumuz bütün partilerde, inandırıcılık eksiği vardı. Parti içi hukuk, parti içi demokrasi açısından olumlu bir şey söylemek güçtü. Bu yüzden Türk aydınlarına da güven veremedik. Çünkü ipler perde arkasında başkalarının elinde diye düşünülürdü. Şimdi yeni bir anlayış geliştirmek zorundayız. Vesayetle, vekâletle siyaset üretemeyiz artık.”

Yıllar boyunca makul Türklerin de, makul Kürtlerin de saygı duyduğu bir siyasetçi...

Bu ülkenin insanı...
Üstelik hasta...

Bu mudur yani... Bu mudur böyle bir insana hayatının son dönemlerinde reva görülen muamele...

Bak arkadaşım... Ben Türküm... Türklüğümle hep gurur duydum ve duymaya devam etmek istiyorum.

Ama bak diyorum ki...
Bana koydu bu fotoğraf... Fena koydu...

Bana bu kadar koyduysa...
Var düşün Kürt kardeşime ne kadar dokunmuştur...


NE OLUR 3 YIL SONRA SİLECEĞİNİZ KIRMIZI ÇİZGİLER ÇİZMEYİN ARTIK
TÜRKİYE Cumhuriyeti’nin vatandaşları....

Son 48 saatte Türkiye’nin Suriye politikasında, gerçekçiliğe dönüş konusunda çok önemli üç gelişme oldu.

BİR: Önce Hürriyet Ankara Bürosu’ndan Uğur Ergan yazdı...

Rus Sputnik ajansı da aynısını tekrarladı.

Rusya’nın Suriye için hazırladığı anayasa taslağında, “özerk bir Kürt bölgesi” de öngörülüyormuş.

İKİ: Astana’da Rusya, Türkiye, İran ve muhalifler arasında varılan anlaşmada “IŞİD” ve “El Nusra” ikinci defa terör örgütü olarak kabul edildi.

Buna karşılık YPG-PYD terör örgütleri arasında sayılmadı.

ÜÇ: Türkiye ve Esad rejimi, El Bab’da adı konmasa da, rekabet içinde görünüyor olsa da, şehri, IŞİD’in elinden almak için resmen işbirliği yapıyor.

Esad’ın ordusu, şehrin 8 kilometre dibine kadar girdi.

Bütün bunlar Suriye politikasında gerçekçi bir yola girildiğinin somut işaretleridir.

Umarım Kuzey Irak’ta olduğu gibi yine “kırmızı çizgiler” üç-beş yıl sonra silinecek bir demagojiden tekrar medet umulmaz.


HÜSEYİN BEY SÖYLEDİĞİNİZ SÖZE KENDİNİZ İNANIYOR MUSUNUZ
DIŞİŞLERİ Bakanlığı Sözcüsü Hüseyin Müftüoğlu diyor ki:

“Esad yönetimine dair pozisyonumuz belli; 600 bin sivilin ölümüne neden olan bir kişinin Suriye’nin geleceğinde yeri olmadığı görüşümüzü koruyoruz.”

“Uluslararası bir toplantıda rejim temsilcisi ile bir araya gelmiş olmak o rejimi tanıma anlamına gelmez.”

Ne demek Allah aşkına şimdi bu?

Gelin ben günlük Türkçeye çevireyim de hep birlikte okuyalım.

Büyükelçi demek istiyor ki:

“Arkadaş geçmişte Esed’i indireceğiz falan dedik. O kadar adamı besledik, uğraştık... Üç saatte Şam’a gireceğiz falan sandık.”

“Ama şimdi bunu yapamayacağımızı, Esed’i deviremeyeceğimizi gördük.”

“O nedenle Esed’i tekrar Esad yapıp, onunla masaya oturduk. Bir güzel anlaşmalar da yaptık.”

Gelgelelim, o laflar da bir kere ağzımızdan çıktı ya, öyle kolayca da geri dönemiyoruz.”

“Eh işte görüşümüz devam ediyor falan deyip geçiştiriyoruz, ama, Bakan Mehmet Şimşek’in Davos’ta dediği gibi, Esad’lı bir çözüme de hayır demiyoruz.”

Evet o kararlı, dimdik, aslan gibi diplomatik cümlelerin Türkçesi böyle bir şey işte...

Eğer bu yazdıklarıma, Dışişleri Sözcüsü de katılmıyorsa ne olayım.


İKTİDAR MEDYASINDA MAKUL İNSANLAR SESİNİ YÜKSELTİYOR
İKTİDAR yanlısı medyada çok ciddi özeleştiri sinyalleri gelmeye başladı.

O kanatta da trolleşmiş medyadan, tetikçi, cellat köşe yazarlarından şikâyet sesleri yükseliyor.

Yeni Şafak’ta yazılarını ilgiyle izlediğim Kemal Öztürk dün iktidar medyasına yönelttiği eleştirilerin çıtasını çok yükseğe çıkardı.

“Çok az şey. Çok az kıymet, çok az değer. Mesleğimiz hiç bu kadar seviye kaybetmemişti. Gazete manşetleri hiç bu kadar ciddiyetsiz olmamıştı. Yayın yönetmenlerinin kalibresi hiç bu kadar düşmemişti. Köşe yazarlığı hiç bu kadar ucuzlamamıştı.”

Muhafazakâr medyanın içine sonradan gelenlerin bütün değerleri silip süpürdüğünü anlatarak sözünü şöyle tamamlıyor:

“Bütün birikimimiz, bütün çabamız, bir ‘kuş’ kadar beyni olmayan, yeniyetme yayın yönetmenleri, köşe yazarları, TV yorumcuları tarafından heder ediliyor gözümüzün önünde.”


TOP 50 LİSTEME YENİ EKLENEN ŞARKILAR


JOHN MAYER: “Love on The Weekend”. Rock baladlarının sağlam geleneğinde bir şarkı.

<iframe src="https://embed.spotify.com/?uri=spotify:track:0j2WBxWZnWti5TpSxjJvPb" width="300" height="380" frameborder="0" allowtransparency="true"></iframe>

ISABELLE BOULAY: “Un Souvenir”. Hiphop istilasındaki Fransız listelerini delen hafif bir şarkı. François Hardy, Barbara karışımı.

<iframe src="https://embed.spotify.com/?uri=spotify:track:3Gigx6N18lvSmeAZEn87Sg" width="300" height="380" frameborder="0" allowtransparency="true"></iframe>

DJ DARK AND M.D. REMIX: “Sub Pielea Mea”. Davulları, bası, zilleri, bongoyu midenize kadar hissedeceğiniz bir disko parça...

<iframe src="https://embed.spotify.com/?uri=spotify:track:7cSDpdkK6opdYqP9LSZKdW" width="300" height="380" frameborder="0" allowtransparency="true"></iframe>

JEKKERS AND JEROEN: “Ik Kan Je Dromen”. Hiç anlamadan Dutch dilinde de çok güzel şarkılar dinlenebileceğini ispat eden şarkı.

<iframe src="https://embed.spotify.com/?uri=spotify:track:5tvVk7s14DVhn2GQESOmqc" width="300" height="380" frameborder="0" allowtransparency="true"></iframe>

CAZ SEVENLERE ÜÇ YENİ AKŞAMÜZERİ PARÇASI

SCOTT HAMILTON: “Blue Hodge”. Klasik, hafif, insanı yormayan bir parça.

<iframe src="https://embed.spotify.com/?uri=spotify:track:5JRW15MH4PitQYuycyTTrQ" width="300" height="380" frameborder="0" allowtransparency="true"></iframe>

MASSIMO FERAO TRIO: “Yours Is My Heart Alone”. Bu da klasik, akıp giden, dinleyenle boğuşmayan, onun derisinin altına seslenen tam bir trio şaheseri.

<iframe src="https://embed.spotify.com/?uri=spotify:track:62XuSrjsALw2t9bv6mAZk5" width="300" height="380" frameborder="0" allowtransparency="true"></iframe>

LA LA LAND FİLMİNDEN: “Another Day Of Sun”. Damardan bir Broadway tarzı müzikal cazı.

<iframe src="https://embed.spotify.com/?uri=spotify:track:0zCfmceT1YvtZXGbR6Roht" width="300" height="380" frameborder="0" allowtransparency="true"></iframe>

Yazının devamı...

Binali Bey duydunuz mu hükümetiniz milli değilmiş

26 Ocak 2017

(Anayasa referandumunda evet çıkarsa, Meclis’in güvenoyu vermesi kalkıyor) “Hükümet güvenoyunu halktan alır. Bu yüzden ‘Millet Hükümeti’ demeyi tercih ediyoruz.”

Dört sorum var:

Önce ülkemin, 11 yıl başbakanlığını yapmış Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve hâlâ Başbakanlık koltuğunda oturan Binali Yıldırım’a soruyorum:

“Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan, sizler Meclis’ten güvenoyu alan bir hükümetin başındaydınız...

Bu durumda bu hükümetler ‘Milletin Hükümeti’ değil miydi...”

İkinci sorum, 14 yıldır iktidarda olan AKP’nin gelmiş geçmiş bütün milletvekillerine:

“Aldığınız oylarla geldiğiniz Meclis’teki sıfatınız ‘Milletin Vekili’ değil mi?

Bu durumda sizin güvenoyu verdiğiniz hükümetler, Milletin Hükümeti değildi de, kimin hükümetiydi? ‘Üst akıl’ın mı...”

Üçüncü sorum, bir an önce sağlığına kavuşmasını bütün kalbimle dilediğim Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı’na:

“Sayın Başkan, başkanlık sıfatını taşıdığınız bu topluluğun adı nedir?

Türkiye Büyük Millet Meclisi değil mi?”

Ve son sorum da kendimize:

“Ey bu milletin seçmeni, her seçimde giderek sandığa oy atan vatandaşı...

Bugüne kadar oy vererek o Meclis’e gönderdiğimiz vekiller, kimin vekiliydi?

O hükümet, kimin hükümetiydi?”


ÖNCE CUMHURİYET SİLİNDİ ŞİMDİ DE AKP
AKP için de eyvah diyorum...

Geçen 14 yıl içinde, Cumhuriyet’in bütün geçmişi reddi miras edildi...

Şimdi de başkanın atayacağı hükümet “milli” ilan edilerek, AKP’nin 14 yılı gayrimilli ilan ediliyor...

Yanlış mı yorumluyorum...


NUMAN BEY, 1 KASIM İÇİN DE ŞÖYLE OLACAK DEMİŞTİNİZ
7 Haziran seçiminin sonuçlarını kabullenmeyip 1 Kasım’da seçime gidilirken, Türk milletine ne denmişti?

Tek parti hükümeti kurulursa istikrar gelir...

Geldi mi...

Tek parti iktidara gelirse ekonomi yoluna girer.

Girdi mi...

Tek parti hükümeti kurulursa terör sona erer...

Erdi mi...

Şimdi de deniyor ki:

Ülkeyi tek başkan yönetirse istikrar gelir.

Gelecek mi...

Ülkeyi tek başkan yönetirse ekonomi yoluna girer...

Girer mi...

Ülkeyi tek başkan yönetirse terör biter...

Biter mi...

Birincide deneyerek öğrendik...

Hiçbiri olmadı...

İnşallah ikincisinde de birincisi gibi yanılmış olmayız...


ŞEHRİN GÜZEL KIZI KASABANIN TOMBUL OĞLANINA ÂŞIK OLURSA
ATA Demirer’in son filmi “Olanlar Oldu”yu da çok sevdim.

O senaryosu ve oyunuyla, yönetmen Hakan Algül de yönetimi ile harika bir film çıkarmışlar.

Sığacık kasabasının sıradan çocuğu Zafer...

Günlük tur teknecisi...

Tombul mu tombul... Yolda görseniz görmezsiniz bile...

Dizi film oyuncusu Aslı ise yolda görseniz, göreceğiniz, başınızı çevirip bir daha göreceğiniz güzel mi güzel bir kız...

Üstelik şöhretli...

Bu kız bu oğlana âşık olur mu diyeceksiniz...

Filmde oldu ve biz de çok mutlu olduk.



İyi de nasıl olur?

Oğlanda öyle bir samimiyet ki...

Öyle bir masumiyet ki...

Yolsuzluğun, karaktersizliğin, şahsiyetsizliğin, kibrin, yukarıdan bakmanın oluk oluk aktığı ‘Yeni Türkiye’de...

Kasabamızın tombul çocuğu Zafer’in masumiyeti pırıl pırıl parlıyor.

Sonra da işte böyle, harbi bir kızın kalbine dank diye giriveriyor...

Hayal mi...

Evet hayal kardeşim... Bir rüya...

Ama ülkemizin kapkara, kaskatı gerçeği bugün bize hayal ve rüyadan başka sığınacak hangi gettoyu bıraktı ki...

Gidin, siz de benim gibi yapın, iki saat de olsa sığının bu Sığacık gettosuna...


ATA DEMİRER'İ NEDEN BU KADAR SEVİYORUZ
Çünkü plastik değil, hakiki...
Çünkü kötü değil, iyi...
Çünkü iddialı değil, mütevazı...
Çünkü o gariban hali, ezik ama ezdirmeyen duruşu bize umut veriyor.
Çünkü o harika Trakya, Ege şivesiyle bize çok sıcak geliyor.
Çünkü filmleri için seçtiği mekânlar, çirkinleşen, betonlaşan şu dünyamızda bize sığınabileceğimiz harika gettolar yaratıyor.
Çünkü bu ülkenin sadece imanlı muhafazakârlardan ibaret olmadığını, burada, imanı ile hiç sorunu olmayan, neşeli, sıradan insanların da yaşadığını anlatıyor.


AİLE SİNEMASI
ÖNCEKİ akşam, ailecek Ata Demirer’in son filmini seyrettik.



Tansu, ben, Sinan Ali ve yıllardır ona ablalık eden Serpil..

Yani filmi, tam demografik bir panel gibi seyrettik...

Üç nesil vardı...

Hepimiz aynı ölçüde sevdik...


FİLM SAYESİNDE KEŞFETTİĞİM HARİKA BİR ŞARKI: MIA ISTORIA
FİLMİN müziği çok güzel...

Sığacık’a ve aşka çok yakışmış...

Film sayesinde müthiş bir rembetikocuyu tanıdım.

Yiorgos Zambetas...

Ve şarkısı “Mia Istoria...”


KADIN OYUNCULARIMIZ KESİNLİKLE ERKEKLERDEN İYİ
TUVANA TÜRKAY: Aslı rolünde harikalar yaratmış. Sıcacık gülüşler, sahici hüzünler, sempatik bakışlar... Geçen yılın Ezgi Mola’sı gibi başarılı.

ÜLKÜ DURU: Feride rolünde başlı başına harika bir karakter... Filmi alıp götürenlerden biri de o.

SEDA GÜVEN: Mehtap rolünde... Şuh mu şuh... Fingirdek ve oyuncu mu aynen öyle... O da büyük oyuncu.

VE SALİH KALYON: “Bu adam” diyeceğim, çünkü gerçek bir adam ve hangi rolü alsa, altından kalkıyor ve bir de üstüne çıkıyor. Sarı boyanmış saçları ve özellikle de sandaletinin üzerine giydiği beyaz çorapları ile şahane bir karakter...

Yazının devamı...

Şu anki haliniz var ya işte hangi haldeyseniz o hale uygun bir Sezen

25 Ocak 2017

Boğazın kurumuş, dilin bir türlü çözülememişse eğer...

Umut kaybolmuş, bin bir hüzün içinde bin bir çaresizliğe dönüşmüşse...

Bir devran dönüp duruyor da, sen kendini gözü bağlı harman atı gibi hissediyorsan...

Eğer bu haldeysen... İşte sana harika bir ilaç...

Tam zamanında gelmiş, mükemmel, damardan bir Sezen Aksu albümü...

“Biraz Pop, Biraz Sezen”... Tam halimiz yani...

Hiç boş yok... “Unuttun mu Beni”den bu yana yaptığı en iyi albüm, en iyi şarkılar...

Her biri Cemal Süreya mirası olan cümleler...

Sezen varsa bu ülkede... Bir Sezenimiz varsa eğer......

Hâlâ biz olan bir tarafımız var demektir...

O artakalmış küçücük duygunun, minicik serçenin kıymetini bilelim.

BİRİNCİ ŞARKI: HÜZÜNLÜ BİR İSYANIN VE YENİLMİŞLİĞİN ŞARKISI
İSYANCI: Yeni bir Sezen tarzı... İçimizdeki isyan, çaresiz bir hüzne dönüşürken, sanki hepimiz için yazılmış, hep birlikte ağlayarak söyleyebileceğimiz bir yenilgi ağıdı.

Çünkü... “Anlıyorum daha yeni yeni” sözünü rahatlıkla, “Anlıyoruz daha yeni yeni” diye söyleyebiliriz.

Bonus cümlesi de şu...

“Kendini vurup vurup yollara
Kim bilir kaç kere uğradın karanlıklara.”
Tabii ki anahtar kelime “karanlık”...


İKİNCİ ŞARKI: İYİ Mİ GELİYOR FENA MI KOYUYOR ANLAMADIM
BABA EVİ: Klasik, sağlam, tam bildiğimiz bir Sezen Aksu şarkısı...

Ut çok damardan geliyor...

Ama iyi mi geliyor, yoksa fena halde koyuyor mu karar veremedim. Bildiğim şey ise... Çok sevdim.


ÜÇÜNCÜ ŞARKI: BU ŞARKIYI DİNLERKEN OFF OFF DİYECEK EN AZ 100 KİŞİ BİLİYORUM
İHANETTEN GERİ KALAN: Off off... Tanıdığım en az 100 kişiye off çektirecek bir şarkı.

Eyy ihanete uğramışlar....

Size sadece şu sözler yeter:

“Duydum ki el koynunda ne çabuk sıkılmışsın
Dönmek için bin bir çare beni ararmışsın
Gel gör ki bende rüzgâr, en sert poyrazlar esti,
Taze çiçeklenmiş bahar ayaza kesti
İstemem artık geriye dönme
Dönersen bile bu evde sönme”...


DÖRDÜNCÜ ŞARKI: REFERANDUM ARDINDAN BU ŞARKIYA İHTİYACIMIZ OLACAK
“CANIMSIN SEN” ve “MANİFESTO”: Ritim mi... O da Sezen... Baharı şimdiden getiren bir şarkı...

Nisan referandumunun ardından epey ihtiyacımız olacak...

Unutmak için...


BEŞİNCİ ŞARKI: KİM BİGÂNE KALABİLİR ŞU SÖZE, ŞU SERZENİŞE
KÖZ: Hafif Anadolu, hafif suyun öte yanı, ağır Ege...

İşte öyle bir şarkı...

Çok sevdim. “Nasıl yaşanacak ne seninle ne sensiz...”

Hangimiz bigâne kalabiliriz ki bu söze...


ALTINCI ŞARKI: SEZEN'İN DE ZÜLFÜ'NÜN DE YARIM BIRAKTIĞI CÜMLE
EY BENİM ÇOCUKLUĞUM: “Ey benim dikenli yolum, çocukluğum, olgunluğum...” diye başlayan ve gidip duran bir hayat...

Ve bir noktasında durup da kendimize sorduğumuz o muzip soru:

“Hangi bir günahıma yanayım...”

Sezen yarım bırakmış, bir zamanlar Zülfü de yarım bırakmıştı, o eksik cümleyi ben tamamlayayım:

“Ah benim güzel günahlarım...”

Tek tesellim ise sağ omzumdaki sevaplarım...


YEDİNCİ ŞARKI: BİR MISRASINI VEREYİM HEMEN ANLAYACAKSIN
BEN, KEDİM, YATAĞIM: Çoook güzel bir şarkı... Belki de albümün en güzel şarkısı... Bir kere içinde kedim var...

Zaten bir mısrasını vereyim, anlayacaksınız.

“Özledim, koynunda uyanmayı, yarı baygın sabahlara...”

Bir mısra daha...

“Nerdesin, sesin nerde
Kirpiğinden düşen hüzün hâlâ yerde...”


SEKİZİNCİ ŞARKI: AHH ULAN KLARNET... ÖYLE NAMUSSUZ BİR SAZSIN Kİ
BENİM KARANLIK YANIM: Klarnet gelince, Ege gelir... Trakya gelir...

Onlar gelince ben de kendime gelirim...

Öyle namussuz bir sazdır ki o klarnet...

Bir alır neşenin tepesine götürür...

Sonra bir vurur ki...

Hiçbir ağlamak söndüremez o hüznü...

Klarnet sana da yakışıyor Sezen...


DOKUZUNCU ŞARKI: EĞER YİNE GÖÇ YOLU GÖRÜNMÜŞSE SANA ALINYAZIN MUHACERETSE
GÖÇ: Muazzam bir intro... Bu çağın muhacirlik duygusuna, göç hüznüne yazılmış bir oratoryo...

İçinde “Veda istasyonları”, “ Ayrılık vapurları”... “Öyle bir göç ki ne olacağız, ne malum...” dizeleri...

Dinlerken anlıyorum ki...

Bir göç varsa içinde eğer... Alnına yine muhacirlik yazılmışsa, sürgün yolları açılmışsa tekrardan...

En güzel isyandır tevekkül arkadaş...

Tek kişilik bir “simyacılığa” dönüştürebilmektir o hüzünlü muhacereti...

Dıştaki sessizliği, “Bekler bazı hüzünler, bazı zamanı” deyip içinde tek kişilik, kahramanca bir direnişe tercüme edebilmektir.


SONUÇ ŞARKISI: YOK YA DERİM... KALK DERİM... YAŞAMAMIZ LAZIM
HU HU: Durun, karamsarlığa kapılmayın, neşeyle bitireceğiz bu karanlık suareyi...

Hem kendimize, hem ona, hem buna “Hu hu” diye seslenerek, yeni İzmir marşımızı söyleyeceğiz:

“Kelimeler düğüm düğüm yakıyor boğazımı
Acıyor ağzım...
Yok oluru, yok gideri bu dünyanın
Burası bir acı hane
Yok ya derim.. O zaman derim
Kalk derim, yaşamamız lazım
Üstüne bir de yeni sevgili yapmışım
Ki oldum olası sadece aşka tapmışım..
Şu dünyanın da anasını satmışım...”

Yazının devamı...

Recep kardeşim keşke beni koysaydın ve ringde evire çevire dövseydin

24 Ocak 2017

* * * 

Biri, son “Star Wars” filminin Türkiye’deki ilk gösterimine gitmekti...

İlk gösterim, gece yarısı saat 24.00’te yapıldı...

Benim yanımdaydı ve o filmi ilk görenlerden olmanın keyfini yaşadı...

* * * 

Geçenlerde ise istediği şey şuydu.

“Recep İvedikfilminin ilk gösterimini seyretmek istiyordu...

“Tamam” dedim...

“Gideriz...”

* * * 

Ama film bir türlü başlayamıyor...

Önce Azeri boksörü dövdü diye Azeri kardeşlerimiz ayaklandı...

* * * 

Azeri kardeşim nedir bu alınganlık... Eni sonu bir komedi bu...

Komedi dediğin şeyde hepimiz kendi hallerimize güleriz...

Var mı bu çağda böyle bir şey...

* * * 

Sonra malum devletimizin derinlerinden bin bir bahane...

Bahane belli ama arkadaki gerçek nedenin ne olduğunu hepimiz biliyoruz...

* * * 

Şahan mert bir çocuk ve içinden geleni söylüyor...

Alındı, öfkelendi koskoca devletimiz o laflara...

* * * 

Ben öyle kıvırmam... Açık açık söyledim “Recep İvedikfilmlerinde eğlendiğimi...

Geçmişte “Yavru ile Kâtip”, daha yakınlarda “Salak ile Avanak” filmlerini ne kadar sevdiysem...

En geçmişimde, çocukluğumda rahmetli Öztürk Serengil’in, “Abidik gubidik”li, “Yeşşe”li filmlerini ne kadar sevdiysem....

O kadar eğlendim “Recep İvedikleri seyrederken...

* * * 

Sadece ben mi... Bu ülkenin çocukları, halkı da sevdi...

* * * 

Bakın size bir şey söyleyeyim...

Bir iktidar, halkın sevdiği komedilere, komedyenlere bu kadar öfkelenmeye, takmaya başlamışsa...

İşler iyi değil demektir...

* * * 

Benden söylemesi...

ŞU FANİ DÜNYADA HİÇ ANLAMADIĞIM ŞEYLER

BEN küçükken, Yeşilçam filmlerinin en kötü adamı “kalantor müteahhitti”...

 

* * * 

 

Sahneye genellikle şöyle gelirdi...

 

Çocuklar toprak bir arsada top oynuyorlar...

 

Büyük bir Chevrolet Amerikan arabası geliyor...

 

İçinden kelli felli bir adam çıkıp, yanındakine talimat veriyor...

 

* * * 

 

Bunun anlamı şuydu:

 

O kalantor müteahhit, ya çocukların top oynadığı arsaya ya da civardaki fukaraların yaşadığı evlerin bulunduğu yere apartman dikecek...

 

Biz öfkeli çocuklardık...

 

O da öfkeli ve acımasız müteahhit...

 

Filmlerde, savaşı genellikle çocuklar ve fukaralar kazanır, müteahhit kovulur ve mahalle tekrar o yoksul ve mutlu hayatına dönerdi...

 

* * * 

 

Şimdi roller değişti...

 

Öfkeli ve Unutulmuş Amerika, öfkesini gidersin ve kendisini hatırlasın diye, ülkenin en büyük müteahhidini başkan seçti...

 

* * * 

 

Yıllardır, “elitlere” karşı bilenmiş, kompleksler altında ezilmiş, “halk Amerika’sı”, ülkenin yerleşik nizamının en elit insanlarından birini aldı başa getirdi...

 

O da, “müesses nizamın” ne kadar elit bankeri, elit yatırım fonu yöneticisi, patronu varsa, bakan yaptı, danışman yaptı...

 

* * * 

 

Siz bu psikolojiden bir şey anladınız mı...

 

HAZIRLIKSIZ DONALD HAKKINDA BİR YAZI

NEW York Times’ın tanınmış yazarı Paul Krugman, geçen cumartesi, okuyucularına “Bakın size şimdiden söyleyeyim. Trump dönemi bir felaket olacak” diye biten bir yazı yazmış.

Kısacık yazıda Trump ve ekibi için kullandığı sözcükler şunlar:

‘Yolsuzluklara bulaşmış”, “Cahil”, “Etik açıdan tartışmalı”, “Egomanyak”, “Kendine güveni olmayan”, “Azgın köpek”, “Her işe akrabalarını, yakınlarını yerleştiren...”

Merakla bekliyorum...

Bakalım önümüzdeki üç-dört yıl içinde neler olacak...

Öfkeli Trump, bu gazetecileri ve gazetelerini tasfiye mi edecek...

Yoksa Amerikan Anayasası’nın ilk maddesi mi onu...

Yani düşünce ve ifade özgürlüğüne aykırı hiçbir kanun ve işlem yapılamaz maddesi mi...

 

 

İLK İŞİM ZÜLFÜ’NÜN ROMANINI OKUMAK

DAHA Türkiye’ye dönmeden, etki dalgaları bana ulaştı. Çevrem Zülfü Livaneli’nin romanını konuşuyor...

Zaten satış başarısı da bunu açıkça gösteriyor... Yaşadığımız şu dönem, çoğumuzda bir “duygudaşlık” yarattı... Öyle sanıyorum ki bu roman da işte bu duygudaşlığın eseri...

İlk işim bu kitabı  okumak...

 

KADIN YÜRÜYÜŞLERİ BİZDEKİ CUMHURİYET MİTİNGLERİ Mİ

-Scarlett Johansson kadın yürüyüşündeydi...

“Yenilmez kahramanlar” filmlerinin “Kara Dul”u Natasha Romanoff kadar savaşçı...

* * * 

- Madonna oradaydı...

“La Isla Bonita”nın harika şarkıcısı en isyankâr haliyle oradaydı...

* *  *

- Katy Perry, tweet’leriyle oradaydı...

Hollywood oradaydı... Müzik oradaydı...

“Senin oyların varsa, bizim de milyonlarca fanımız var” diyen kadınlar...

* * *

Bu da gösteriyor ki Hollywood da, müzik âlemi de geçmişte yaşadığı “McCarty utancını” tekrarlamayacak...

Yaşadığım yıllar boyunca Amerika’da ikinci defa böyle bir hareket görüyorum.

Birincisi Vietnam Savaşı’na karşı yüz binleri toplayan mitinglerdi...

O gün de Amerika ikiye ayrılmıştı.

Bir tarafta “Hey başkan, bugün kaç çocuğumuzu öldürttün” diye haykıran savaş karşıtları...

Karşı tarafta ise “Ya sev ya terk et” diye bağıran Amerika...

Yani bugün de Trump’ı başkalık koltuğuna oturtan taraf...

* * * 

Eninde sonunda kazanan o savaş karşıtlığı ve barış oldu...

Amerika Vietnam’dan çekildi.

* * *

Bakalım bu defaki popülist dalganın başkanlık koltuğuna oturttuğu Trump, bu duygusal isyanı bastırabilecek mi.

BUNU DA MI GÖRECEKTİK

- ABD’deki kadın yürüyüşünde başörtülü bir kadının taşıdığı bu pankart çok ilgimi çekti.

Amerikan bayrağından bir başörtüsü... Müslümanlığın Amerikalılaşması...

Nasıl bir sosyolojidir bu...

Tam çözemedim.

 

Yazının devamı...

Bir ekonomi cahili ile Ekonomi Bakanı’nın yüzde 13 polemiği

22 Ocak 2017

Olay şu:

***

Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci geçen hafta önemli bir iddiada bulundu.

Dedi ki:

“Eğer dış ticaretimizin yüzde 13’ünü milli paramızla yaparsak, dış ticaret açığı sorunumuz kalmaz...”

***

Ben de buna karşı şunu yazdım:

“Sayın Bakan ben ekonomi aptalıyım. Lütfen beni aydınlatınız.”

Üç sorum var.

***

- BİR: Yüzde 13 rakamını nasıl buldunuz?

***

- İKİ: Amerika bütün dış ticaretini milli parası olan dolar üzerinden yapıyor. Öyleyse niye onun da dış ticaret açığı var?

***

- ÜÇ: Konuşmanızda şöyle bir şey söylediniz:

“Yeni bir dünya kurulacaksa Türkiye yeni dünyayı kuran ülkelerden olur.”

***

İtirazım şuydu:

“Türkiye bu yeni dünyayı, Suriye’de, Mısır’da, Libya’da, Yemen’de kurduğu gibi mi kurmaya kalkacak?”

***

Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci Denizli Belediye Başkanlığı döneminden beri tanıdığım ve çok takdir ettiğim bir siyasetçidir.

***

Onun ne kadar medeni bir insan olduğunu, kayınpederim CHP’li Hüdai Oral’ın ölümü sırasında gösterdiği kadirşinaslık ve insanlığı dolayısıyla da çok iyi biliyorum.

***

Bugün sayfamı, Türk ekonomisi bakımından önemli gördüğüm bu konuya ayırıyorum.

Eminim ekonominin uzmanları da ilgiyle okuyacaklardır.

‘DIŞ TİCARETİN YÜZDE 5’İNİ MİLLİ PARAYLA YAPIYORUZ’

- “Sayın Ertuğrul Özkök, 17 Ocak 2017 günü yazınızda ‘Dış ticaretimizin yüzde 13’ünün milli parayla yapılması halinde cari açık sorunumuz kalmaz’ şeklinde yazınız.

Öncelikle yanlış veya eksik anlaşılma ihtimaline karşı aklınıza takılan bu konuyu dile getirerek beni uyardığınız için teşekkür ediyorum.

‘SORUN OLMAKTAN ÇIKAR, SORUN KALMAZ DEMEK ANLAMINA GELMEZ’

- “Tam sözüm; ‘Milli paralarla yapılması halinde cari açık sorun olmaktan çıkar’ şeklindeydi.

Sorun olmaktan çıkar ile sorunumuz kalmaz oldukça farklı anlamlar içerir.”

***

- “Ticaret yaptığımız ülkeler ile ticaretimizi milli parayla yapmak üzere anlaşma yapılması halinde ticaret her iki ülkenin milli paraları ile yapıldığından dolayı milli paraları demeye özenle dikkat ederim.”

***

- “Bu anlaşmanın sonucunda süreçte iki ülkenin milli paraları yaklaşık olarak eşit orana yakın kullanılır.”

‘CARİ AÇIĞIN MİLLİ GELİRE ORANI 2016’DA DÜŞECEK’

- “Cari açığımızın milli gelire oranı 2015’te yüzde 4.4, 2016’da ise bu oranın biraz altında olacaktır.

Yaklaşık olarak 29 milyar dolar seviyesindedir.

Cari açığı asıl problem haline getiren bu açığı finanse edebilme kabiliyetidir.”

***

- “Finans piyasalarında rahatlık dönemlerinde finansman kolay ve ucuz, zor zamanlarda zor ve pahalıdır, ayrıca mecburen döviz ve dış finans piyasalarında borçlanma seçeneği tektir.

Çünkü dış ticaretimiz yüzde 100’e yakın oranda yabancı para ile yapılıyordu.

Son yıllarda gayretlerimizle yüzde 5 seviyelerinde milli paralarla yapar hale geldik.”

‘YÜZDE 13 RAKAMINI NASIL BULDUM ONU DA ANLATAYIM’

- “Şimdi gelelim neden yüzde 13 oranına...”

- “Türkiye’nin dış ticaret hacmi;

İthalat+ihracat+hizmet ihracatı+hizmet ithalatı+serbest bölgeler ihracatı+serbest bölge ithalatı+bavul ticareti=448 milyar dolar

- Yüzde 13=58.2 milyar dolar.”

- “Yukarıda bahsettiğim gibi iki ülke milli paraları eşit kullanıldığı varsayımı ile; 

58.2:2=29 milyar dolar (Yukarıda arz ettiğim gibi cari açığımız 29 milyar dolardır) Türk Lirası ile dış ticaret yapılabilmesi durumudur.”

***

- “Bu hal cari açığın yabancı para yerine TL ile finanse edilebilmesi imkânı yaratır.

Yani sizin de bahsettiğiniz üzere Türkiye, ABD gibi kendi parasını kullanarak TL ile borçlanarak cari açığını finanse ederek yabancı para ve yabancı finans piyasalarına ihtiyaç duymaz.

Diğer bir deyişle TL’nin 29 milyar dolarlık kısmı rezerv para özelliği kazanır.

***

- “Bu yöntemin diğer bir sonucu ticaret yapan ülkeler birbirine daha ticari olarak daha bağlı hale gelir.”

‘TÜRKİYE YENİ DÜNYAYI KURAN ÜLKE OLUR MU’

- “Diğer bir başlık altında ‘Yeni bir dünya kurulacaksa Türkiye yeni dünyayı kuran ülkelerden olur’ sözümüze eleştirilerinizi anlatmam için uzun bir sohbet imkânımız olmasını diliyorum.”

***

- “Bir cümleyle, yeni dünyayı kuran ve çizen kalem, ekonomi ve bilgiyi kontrol eden ülkelerin elindedir diyerek...

Selam ve saygılarımla

Nihat Zeybekci”

BU TEKNİK HESAPLAR BENİ AŞAR, YORUMU UZMANINA BIRAKIYORUM

Ben ekonomist değilim.

Teknik hesapların yorumunu uzmanlara bırakıyorum.

Ancak şunu da söyleyebilirim.

Sayın Bakan, “Yeni bir dünya kurulacaksa Türkiye yeni dünyayı kuran ülkelerden olur” cümlesiyle şunu kastettiğini söylüyor:

“Yeni dünyayı kuran ve çizen kalem, ekonomi ve bilgiyi kontrol eden ülkelerin elindedir.”

***

Tabii ki bu yoruma ben de katılıyorum.

Ama böyle bir yorumdan “dünyayı kuracak ülke” olarak “Türkiye” çıkıyor deniyorsa, bence bu da yoruma çok açık bir cümle.

Ama ben de Sayın Bakan’a bu nezih cevabı ve tartışma üslubu için teşekkür ediyorum.

Yazının devamı...

Davos bitti, dönüyorum ve evde Tansu’yla fena kapışacağım

22 Ocak 2017

***

Artık biliyorsunuz, eşim Tansu solcudur...

Bense halis muhlis liberal bir dönek...

***

Yıllardır o “küreselleşmeye” karşı çıkar...

Ne zaman televizyonda, bir G-20 toplantısında küreselleşme karşıtlarının gösterilerini görse Paris yıllarımızda her öğrenci olayında yaptığı gibi, Saint Michel’e fırlar gibi hal gelir üstüne...

***

Bense hep şunu savundum.

“Küreselleşme, gelişmekte olan ülkelere yarayan bir süreçtir...”

***

Önce Davos’ta Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’i dinledim.

Açık açık “Küreselleşme iyidir. Bütün dünya için iyidir” dedi.

Yani benim bugüne kadar savunduklarımı aynen tekrarladı.

***

Sonra açılış konuşmasında ABD Başkanı Donald Trump’ı dinledim.

O da açık açık küreselleşmeye karşıyım dedi.

Yani Tansu’nun yıllardır söylediklerini tekrarladı.

***

Davos bitti ve şimdi eve dönüyorum.

Bugüne kadarki tartışmalarda hep o galip çıktı...

Ama bu defa iddialıyım...

***

Çin Devlet Başkanı’nı ve dağlar gibi bir Mao mirasını arkama aldım...

Kahrolsun küreselleşme karşıtı kapitalistler...

Yaşasın işçi sınıfının küreselleşme yoldaşları...

YA LE PEN DE RENAULT’YA ‘FRANSA’YA DÖN’ DERSE

EY küreselleşme karşıtları...

- ABD Başkanı Trump açılış töreninde ne dedi duydunuz mu....

“Benim orta sınıfımın varlığı elinden alınıp dünyanın öteki ülkelerine peşkeş çekildi...”

Yani diyor ki “O ülkelere giden fabrikalarım eve dönecek...”

***

- Şimdi ister misin şimdi Kocaeli’ndeki Ford fabrikasını da geri çağırsın...

***

- Yarın Fransa’da Marine Le Pen çıkıp, “Ey Renault vatansever ol, çek fabrikanı Türkiye’den eve getir” desin...

***

- Alman da bu modaya uyup, ‘Mercedes, kardeşim sende hiç mi vatan sevgisi yok? Ne işin var el âlemin Türkiye’sinde” demeye kalksın...

***

- Ralph Lauren’i, GAP’ı, Zara’sı aynı modaya uysun..

***

Eee sen kime eve dön çağrısı yapacaksın....

***

Mısır’daki Boyner’e mi...

Adam o yanlış dış politikamız yüzünden Mısır’da yeterince dayak yedi zaten...

***

Suriye’ye giden fabrikamızı mı...

O fabrika zaten IŞİD’in elinde...

***

Küreselleşme karşıtı solcu arkadaşlar...

Şimdi bulun bakalım iyi bir komplo teorisi...

IGGY POP KANUNU:SAKIN BÜYÜMEYİN

AMERİKALI pop yıldızı Iggy Pop 70 yaşına geldi ve artık Miami’de sakin bir hayat sürüyor.

Bu ay Rolling Stone dergisine verdiği mülakatta şu tavsiyelerde bulunuyor.

- Kendinizi kaybetmeyin... Eğer çok uyuşturucu ve alkol alırsanız, bedeninizi, aklınızı ve hayatınızı kaybedersiniz.

- Eğer herkesin her dediğini yapmaya kalkarsanız, feci bir insan olursunuz ve şahsiyetinizi kaybedersiniz.

- Şu ikisi arasındaki dengeyi iyi bulun: Kral Faruk kadar zengin biri mi olacaksınız, yoksa bir çelik işçisi kadar mutlu mu...

- Gençlere tavsiyem ise şu: Sakın büyümeyin...

32 YAŞINDAKİ BİR ÇOCUK BÖYLE BİR FİLMİ NASIL YAPAR

"LA La Land” (Âşıklar Şehri) filmini Tansu, ben, Mustafa Taviloğlu ve eşi Lüset birlikte izledik.

Hepimiz acayip sevdik...

Kendi payıma epeydir bir filmden bu kadar hafiflemiş, keyifli çıkmamıştım.

Filmin yönetmeni Damien Chazelle Fransız kökenli bir yönetmen....

Henüz 32 yaşında...

“Whiplash” filminden sonra bir harika daha yarattı.

Benim kuşağımda
Jacques Demy’nin “Cherbourg Şemsiyeleri” adlı müzikal filminden etkilenmeyen insan azdır...

“Âşıklar Şehri” bana o filmi hatırlattı.

Onun kadar başarılı ve kalıcı bir film.

Salondan çıkarken kendi kendime sordum:

Bir insan henüz 32 yaşındayken böyle bir filmi nasıl yapar...

Sonra hatırladım.

Jacques Demy de o harika filmi yaptığında, yani 1964’te henüz 33 yaşındaydı...

Bu filmi kaçırmayın.

FEHMİ ABİ BEN ASLINDA ROCK’N ROLL GAZETECİSİ OLMAK İSTİYORDUM

1967 yılında Siyasal Bilgiler Basın Yayın Yüksekokulu ikinci sınıfı öğrencisiyken duymuştum derginin adını...

Adı Rolling Stone’du ve ben de Rolling Stones hayranıydım...

Tesadüfen ilk sayısını gördüğümde, “İşte böyle bir dergide çalışmak istiyorum” demiştim.

Bu yıl Rolling Stone dergisinin kuruluşunun 50’nci yılı...

Dergi, Beat Generation denilen yazarların ilk manifestosunu yayınladığı San Francisco’da doğdu...

Yani hippi akımının da doğduğu şehirde ve o yıllarda...

İki kişinin sırtında yükseldi.

Biri 21 yaşında Berkeley Üniversitesi’nden ayrılma Jann Wenner adlı bir gençti...

Öteki ise o günlerde San Francisco Chronicle gazetesinin caz müziği yazarı 48 yaşındaki Ralph J. Gleason’du...

Aralarındaki nesil farkına rağmen, her ikisi de Bob Dylan, Rolling Stones, Greatful Dead gibi şarkıcı ve grupların dünyada yeni bir sosyoloji yarattıklarının farkındaydı.

Wanner o günlerde şöyle diyordu:

“Bugün rock gazetecisi diye bir meslek yok...”

Evet gazeteciliğin sadece siyaset yazmak olarak algılandığı yıllardı...

Ve onlar rock gazeteciliğini yarattılar.

Fehmi Koru, benim için hep “Pop sosyolog” derdi...

Samimi olarak bu lakap çok hoşuma gidiyordu...

Ama bugün itiraf edeyim...

“Fehmi Abi ben asıl rock gazetecisi olmak istiyordum...”

Biraz da oldum yani...

ELLİNCİ YIL KAPAĞININ KONUSU EMMA STONE

ROLLING Stone dergisi, 50’nci yıl kapağının konusu olarak “Âşıklar Şehri” filminin yıldızı Emma Stone’u seçmiş.

Onun için “Bir yıldız doğdu” diyor.

İçeride onunla yapılmış bir mülakat var.

Mülakatı yapan gazeteci, onun sempatik hallerini öve öve bitiremiyor.

Gerçekten de yükselen yıldız bu kız.

Inarritu’nun “Birdman” filminde harika bir oyun çıkarmıştı...

Woody Allen’ın “Mantıksız Adam” filminde mükemmeldi...

Burada da öyle...

Dergi çok doğru bir iş yapmış.

Yazının devamı...

Ne dedikodusu bağımsız Kürdistan artık gerçek

21 Ocak 2017

Daha kapıdan girerken, ilgimi çekeceğinidüşünerek, bana bir e-mail gönderiyor.

Lally Weymouth’la rahmetli Turgut Özal zamanından beri süren bir dostluğumuz var.

Zaman zaman Washington ve New York’ta buluşup yemek yiyoruz.

Gazetecilik heyecanı hiç bitmeyen bir kadındır.

***

Çok önemli kişilerle yaptığı mülakatları bana da gönderir.

Nitekim, önceki gün kapıdan girerken, iPhone’uma, onun Kuzey Irak Başkanı Mesud Barzani ile yaptığı mülakat düşüyor.

***

Çok kısa ve net sorular...

Çok kısa ve net cevaplar...

Ve Mesud Barzani, bütün dünyanın gözünün çevrildiği Davos’tan, Washington Post aracılığı ile bütün dünyaya şu mesajı veriyor:

“Bağımsız Kürdistan’ı konuşma zamanı geldi...”

Buyurun bu önemli mülakatı birlikte okuyalım.

BU ARTIK BİR HAYAL VEYA DEDİKODU DEĞİL

Lally Weymouth: Yeni Trump yönetiminden ne bekliyorsunuz?

Mesud Barzani: “Bizi desteklemeye devam etmelerini...”

LW: Ne tür bir destek? Size ağır silahlar vermesini mi?

MB: Askeri ve siyasi destek.

BİZE TANK VE TOP LAZIM

LW: Ne tür askeri destek?

MB: Ön cephede savaşan bir askerin neye ihtiyacı varsa onu. Henüz tank ve top verilmedi. Ona da ihtiyacımız var.

LW: Musul’u almak ne kadar sürecek?

MB: Peşmerge geçen yıl ekim ayında IŞİD’in elindeki 100 kilometrelik savunma hattına saldırdı. Sonra Irak güçleri harekete geçti ve iyi iş yaptı. Çok sert ve kanlı bir savaş bu. Doğu kesimi birkaç gün sonra bitecek. Ama batı kesimi daha zor. Ne zaman bitecek bilmek zor.

ANLAŞMA YAPILDI ŞİİLER GİRMEYECEK

LW: Musul’un çoğunluğu Sünni...

MB: Evet şu anda orada bulunanlar Sünni.

LW: Şehir kurtarıldıktan sonra Şii birliklerin girmesinden endişe duyuluyor.

MB: Varılan anlaşmaya göre Şii militanlar şehre girmeyecek.

UMARIM AMERİKA AYNI HATAYI YAPIP ÇEKİLMEZ

LW: Kürdistan’da Amerikan varlığının devam etmesini istiyor musunuz?

MB: Terörizmin büyümemesi için bu yardımın devam etmesi gerekli.

LW: Musul temizlendikten sonra Amerikalıların çekilmesi sizi endişelendirir mi?

MB: Umarım Amerika aynı hatayı tekrar etmez. 2010 ve 2011’de bölgedeki Amerikalı komutanlara söylemiştim, “Amerika’nın çekilmesi terörizmin büyümesine neden olacak” diye. Sınırlı da olsa Amerikalı asker kalsaydı IŞİD Ramadi ve Musul’u alamazdı.

IRAK’TA KİMSE İRAN’DAN DAHA ETKİLİ DEĞİL

LW: İran, Irak üzerinde etkili mi?

MB: Irak üzerinde hiçbir ülke İran kadar etkili değil.

LW: Petrolünüzü satmak için Türkiye ile yakın çalıştınız.

MB: Evet bu doğru ve hâlâ çalışıyoruz.

LW: Ama merkezi Irak hükümeti bundan pek hoşlanmıyor.

MB: Bağdat’ın bundan şikâyet etmeye hakkı yok. Bütçemizi anayasaya aykırı ve kanunsuz biçimde kesti. Bütçemizi kesmeden önce Türkiye üzerinden hiç petrol satmadık.

LW: Türkiye’nin Suriye’deki Kürtleri bombalamaya başlaması sizi zor duruma soktu mu?

MB: Hayır, bu iki mesele birbiriyle ilişkili değil.

MÜMKÜN OLAN EN KISA ZAMANDA BAĞIMSIZLIK

LW: Sizin bağımsız bir Kürdistan hayali kurduğunuz dedikoduları var. Bağımsızlık ilan edecek misiniz?

MB: Bu artık bir hayal veya dedikodu değil. Önümüze gelen bir gerçek. Bu amaca ulaşmak için her şeyi yapacağız. Ancak bunu şiddete başvurmadan, barışçı bir biçimde yapacağız.

LW: Ne kadar bir sürede?

MB: Mümkün olan en kısa zamanda. Çünkü zamanı geldi. Şimdi pratik adımlar atma zamanıdır. Bugün 6 milyon kişi, bizim “Kuzey Irak” değil, “Kürdistan” dediğimiz yerde yaşıyor. 

ELİT YEMEĞİNDE SAĞ ELDE ÇATAL TRENDİ

WASHINGTON Post yemeğine davetliyseniz fiyaka satabilirsiniz... Başka hiçbir yemekte bu kadar üst düzey ve celebrity (ünlü) davetli göremezsiniz... Tesadüfen oturduğum masada solumda, Yahoo’nun kadın CEO’su Marissa Mayer vardı.

Sağımda ise İsrail Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Başkanı ve eski Brüksel ve BM büyükelçisi Oded Eran vardı.

Karşımda ünlü bir Kanadalı işkadını olan Helene Desmarais oturuyordu.

Çevremdeki bütün masalara baktım.

Neredeyse üçte ikisi, yemeğini yerken çatalı sağ eline almıştı ve bıçak kullanmıyordu. Acaba uluslararası elitin yeni trendi bu mu...

Hani “Soprano” filmlerinde gördüğümüz sağ elle spagetti yiyen mahalli mafya usulü...

DAVOS’U KAPATAN AMERİKA’YI AÇAN KARİKATÜR ALBÜMÜ

PERŞEMBE akşamı “Dünya Medya Konseyi” adı altında toplanan gazeteci ve bilim insanları için Europa Hotel’de verilen yemeğe katıldım.

Çok farklı bir yemekti.

Robotlar, yapay zekâ, DNA ve mikrobiyom üzerinde uzman 6 bilim insanı davet edilmişti.

Her biri kendi alanındaki son gelişmeleri kısaca anlattı.

Yemekten sonra kalkmamamızı, bir sürprizlerinin olduğunu söylediler.

Sürpriz ünlü karikatürist Patrick Chappatte’tı...

New York Times’ta yayınlanan karikatürlerinden oluşan albümü bize hediye etti.

O gece, Davos’taki medya konseyi toplantıları kapanıyordu ve Trump’ın açılış törenine 24 saat vardı.

Albümün adı “Demokrasi” idi...

Ve kapağında bir Trump karikatürü vardı.

Albümde, dünyadaki birçok ülkede demokrasinin gerilemesiyle ilgili karikatürler bulunuyordu.

Bunlardan biri de ne yazık ki Türkiye ile ilgiliydi...

Bana en hüzün veren karikatür ise Charlie Hebdo ile ilgili olanıydı.

Üstünde şu yazıyordu:

“Mizah olmazsa hepimiz ölüyüz...”

Oradan içerideki Musa Kart’a bir selam gönderiyorum...

PRİMATLAR YOK OLURKEN İNSANLAR NİYE ÇOĞALIYOR

DÜNYA Medya Konseyi’nin gala gecesi yemeğinde konuşulan konulardan biri de “primatların” neslinin tükenmesi tehlikesiydi... Primat, iri beyinli yüksek memeliler için kullanılan bir terim.

Sözcük Latincede, “mükemmel, asil” gibi anlamlara sahip “primas” sözcüğünden geliyor.

Goriller, makaklar, şempanzeler gibi insan da bu sınıf içinde yer alıyor.

Yemekte konuşan bilim insanlarından biri, hepimizin gözü önündeki şu çelişkiyi dile getirdi:

“Primatların nesli tükenirken kendisi de bir primat olan insan türü niye durmadan çoğalıyor?”

Dünya insan nüfusu 7.2 milyara geldi...

Sorunun cevabı yemekte verilmedi.

Ancak tesadüfe bakın ki ertesi günkü New York Times gazetesinde bunun cevabı vardı.

Buyurun bu cevabı sizle paylaşıyorum.

 DÖNEK PRİMATLAR YAŞIYOR DÖNEMEYENLER YOK OLUYOR

NEW Yok Times dünkü sayısında 31 primatoloğun yaptığı son araştırmanın sonuçlarını açıkladı.

***

- PRİMATLARA İYİ HABER: Son 16 yıl içinde bugüne kadar bilinmeyen 85 yeni primat türü keşfedildi. Böylece yeryüzündeki primat türü sayısı 505’e yükseldi.

***

- PRİMATLARA KÖTÜ HABER: Araştırmaya göre, primatların üçte ikisinin nesli azalıyor... Bunların yüzde 60’ı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya.

- DÖNEK PRİMATLARA İYİ HABER: Araştırmaya göre, hayatı yaşama konusunda esnek davranabilen primatlar nesillerini sürdürmeye devam ediyor.

- MUHAFAZAKÂR PRİMATLARA KÖTÜ HABER: Buna karşılık orangutan, goril, şempanze, bonobo gibi, hayat tarzı konusunda muhafazakâr, esnek davranamayan primatların nesli azalıyor veya tükeniyor.

- SONUÇ: Biz insanlar çoğalmaya devam ediyorsak, bilelim ki, bunu döneklik kabiliyetimize borçluyuz.

Emin Çölaşan kardeşim maalesef gerçek bu...

DAVOS’TA ELİT VAR, BİR DE ELİTİN DE ELİTİ

 WASHINGTON Post gazetesinin öğle yemeğine davet edilenlere, ki aralarında bendeniz de varım, Davos’un şanslıları gözüyle bakılıyor. Ancak bu yemektekiler de ikiye ayrılıyor. Masada ismi yazılanlar ve yazılmayanlar. Ben ismi yazılmayanlar, yani daha az önemliler arasındaydım. Ama dediğim gibi Yahoo’nun CEO’su da benim masamdaydı.

Yazının devamı...

Ünlü şefin çocuğunun göbek bağını kim kesti

20 Ocak 2017

Jamie Oliver, aynı televizyonda gördüğümüz adam.

Ayağında spor ayakkabı, içinde tişört, üzerinde üst düğmeleri açık bir gömlek...



Salon ağzına kadar doluydu ve yüzde 80’i kadınlardı...
Salona girerken de, çıkarken de büyük alkış aldı...

Arianna Huffington, “Beş çocuğunuz var, böyle bir ailede şef olarak hayat nasıl” diye sordu.

“Günde 7-8 öğün yemek çıkarmak anlamına geliyor” dedi.

Onunla ilgili ilginç bir tartışmayı aktarayım.

Jamie Oliver’ın son çocuğu Loos geçen yıl doğdu.

Doğuma, 12 ve 14 yaşındaki iki büyük kızı da girmiş.

Hatta kardeşlerinin göbek bağını, bu iki kız kardeş kesmiş.

Tabii bu da büyük bir tartışma başlatmış.

Anneleri doğum yaparken çocukların seyretmesi iyi bir şey mi...

Bazı psikologlar doğru değil diyor.
Bazıları ise çocukları iyi hazırlamak şartıyla iyi olabileceği görüşünde.

Amerika Birleşik Devletleri’nde 69 hastanede yapılan bir araştırmaya göre, bu hastanelerin yüzde 22’si kardeşlerin, annelerinin doğumuna girmelerine izin veriyormuş.

Türkiye’deki durumu araştırmadım ama bugüne kadar böyle bir durumla ilgili bir şey okumadım.




ÜNLÜ ŞEFİN BEBEĞİ NEYLE BESLENİR
JAMIE Oliver’ı önceki akşam Bill Gates’in partisinde gördüm ve yanına gittim.

Bir süre sohbet ettik.

Karısı sezaryenle değil, normal doğum yapmış. Ayrıca çocuğunu anne sütüyle besliyormuş.

McDonald’s’a açtığı davayı kazandı.

Çocuk obezitesi ile mücadelede bu önemli bir adım olarak kabul ediliyor.

20 Mayıs’ı “Gıda Devrimi Günü” ilan etmişler.


BEYAZ SARAY'IN SEBZE TARLASI NE OLACAK
JAMIE Oliver konuşmasında ABD’nin görevi bugün sona eren Başkanı Obama’nın eşi Michelle’in Beyaz Saray bahçesinde kurduğu sebze tarlasını anlattı ve şunu söyledi:

“Bence Başkan Trump, Michelle’in bu sebze tarlasını tutmalı. Mutfağında da sebze pişirmeye devam etmeli.”


DAVOS'TA 2 ADAY: AMERİKALI OLSAYDINIZ HANGİSİNE OY VERİRDİNİZ
DAVOS’un en aktif ve ilgi çeken simalarından biri Facebook’un COO’su (operasyondan sorumlu başkan) Sheryl Sandberg...



Şirkette Mark Zuckerberg’den sonra en güçlü kişi o.

Önceki akşam üzeri Facebook’un davetindeydim.

Herkes onun etrafındaydı...

Ben de biraz sohbet ettim. Harvard’da okurken en iyi arkadaşının, eski milletvekili ve bakan Tayyibe Gülek olduğunu söyledi ve onu öve öve bitiremedi.

Amerika’da ne zaman bir arkadaş grubuna girsem, Sandberg’in adı gündeme geliyor.

Özellikle kadınlara karşı uygulanan ayrımcılık konusunda çok etkili çalışmalar yapıyor.

Daha önce Amerikan hazinesinde de görev aldığı için iyi bir kamu deneyimi de var.

O nedenle ileride Amerika’nın ilk kadın başkanı olmaya aday görünüyor.

İlerisi için adaylığı konuşulan bir başka ünlü...



George Clooney ve eşi Amal Clooney de Davos’ta...

Hatta Clooney’nin bir çalışma ofisi bile kurulmuş.

Hepsiburada.com Yönetim Kurulu Başkanı Hanzade Doğan Boyner onlarla bir çalışma yemeğine katıldı.

Bol bol sohbet etmişler. “İkisi de etkileyiciydi” dedi.


PEMBE GÖZLÜKLÜ 'DAVOSMAN' TİPİ
DAVOS sosyolojisinde sık sık kullanılan bir isim var: “Davosman...”

Yani Davos insanı...

Bu kavramı “Medeniyetler Çatışması” kitabının yazarı Samuel P. Huntington bulmuş. Tarifi şöyle:

Serbest ticaret, düşük vergi ve minimum devlet düzenlemesini savunan, bu düzen sayesinde büyük zenginlikler elde eden...

Bu düzenden, sadece kendilerinin değil, aynı zamanda düşük gelir grubundaki insanların da yararlandığına inanan ve inandırmaya çalışan insan tipi...

Ne var ki ekonomik kriz ve Trump’ın seçilmesi, Davosman’in bu “pembe gözlük sistemini” tarumar etti.


PERİNÇEK HOCAM, BENİM SORDUĞUM SORU O DEĞİL
ÇİN Devlet Başkanı’nın küreselleşmeyi savunan konuşmasını dönüşte kıdemli Maocu Doğu Perinçek’e soracağımı yazmıştım.

Ufuk Karcı dün sabah Best FM’deki yayınında bunu Perinçek’e sormuş.

Cevabı şöyle:

“Çin kendisine göre konuşuyor. Tabii o gümrükler olmasın, elini kolunu sallayarak her yere girsin istiyor. Elinde 4 trilyon rezerv var. Ama Çin kamucu politikalarla bunu kazandı. Biz Türkiye olarak Kemalist devrime sahip çıkmalıyız. Kamu ekonomisine dönmeliyiz. Yerli üreticiyi korumalıyız.”

Ben şunu sormuştum:

“Doğu Hocam, Çin Devlet Başkanı revizyonist mi değil mi...”

Yani cevabı biraz kaçamak olmuş.


GİRİLMESİ EN ZOR PARTİDEN SAHNELER
HER yıl Davos’un girilmesi en zor partilerinden biri Bill Gates’in, benim kaldığım Schatzalp Hotel’in arkasındaki şalede verdiği parti oluyor. Mekân çok küçük ve ancak 40-50 kişi alabiliyor.

Önceki yıl burada Mick Jagger’la Rolling Stones’un kuruluşunun 50’nci yılını kutlamıştık.

Önceki gece yine bu partideydim.

Size rastladığım bazı ünlülerden küçük notlar aktarayım.


MATT DAMON'IN GÖBEĞİ, CAMERON'IN ÜCRETİ, U2 TURUNUN ADI
Tony Blair: Yüzü her zamanki gibi çocuksu ve ince. Ama saçları iyice beyazlamış. Hâlâ ilgi merkezi olmaya devam ediyor. 

Matt Damon: Su konusunda yaptığı çalışmalarla her yıl Davos’un müdavimi. Sırtındaki sıradan palto ile sokakta görseniz hiç fark etmeyeceğiniz bir tipi var. Etrafına karşı çok sempatik. Artistlik yapmıyor yani. Biraz kilo almış sanki.

David Cameron: Davos’taki konuşmasından çok, konuşma için aldığı para konuşuluyor. Dev muhasebe şirketi PwC’nin verdiği yemekte yaptığı konuşma ve katıldığı davetler için aldığı paranın 5 haneli olduğu konuşuluyor.

Bono: Davete geleceği söyleniyordu. Ben gece saat 01.00’e kadar kaldım ama o gelmedi. Ancak önümüzdeki günlerde U2’nun başlayacağı turla ilgili dedikodular geldi. Bu yıl grubun efsane “Joshua Tree” albümünün 30’uncu yılı. O nedenle turun adı da “Joshua Tree” olmuş.


DAVOS'UN ENLERİ: EN SIKICI, EN TABU, EN İDDİALI, EN EĞLENCELİ
En sıkıcı konuşmacı: ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden.
En ağırlıklı konuşmacı: Çin Devlet Başkanı Şi Cinping.
En kısa zamanda sold out (dinleyici rezervasyonu dolan) olan konuşmacı: Trump’ın danışmanı Anthony Scaramucci.
En celebrity (ünlü) çift: George ve Amal Clooney.
En kadın ağırlıklı seyirciye konuşan: Jamie Oliver.
En büyük düş kırıklığım: Çok sevdiğim ünlü kemancı Anne Marie Mutter’in, keyifle dinleyeceğimiz bir parça yerine, mükemmeliyetini göstermek istediği zor bir parçayı çalması.
En eksik kalan: Dünyada önemi giderek artan futbol ve öteki sporların Davos’ta tartışma konusu olmaması.
En tabu konu: Davos hâlâ LGBT konularına mesafeli duruyor.
En iddialı yemek: Her yıl olduğu gibi Washington Post’un editörü Elizabeth Weymouth’un Seehof Hotel’de verdiği öğle yemeği.
En ilgi çeken nightcap: Burda dergisinin sahibi DLH’nin Belvedere Oteli’ndeki daveti.


2 KÜÇÜK ŞEY
Kapitalizmin büyük teorisyeni Adam Smith kitaplarında hiç “kapitalizm” kelimesini kullanmamış.

2025 yılında, insanların icra ile ilgili aldığı kararların yüzde 25’i makineler tarafından belirlenecekmiş.

Yazının devamı...