"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

Ertuğrul Özkök

Düşün, Evren yüzde 92 ile neler yapabilirdi

24 Şubat 2017

Seçilmiş arkadaşları ayakta alkışladı...

***

Bunu neye güvenerek yapıyor....

Seçimde aldığı yüzde 87 oya dayanarak...

***

İlham Aliyev laik” bir devlet adamı. Eşi Mihriban Aliyeva modern ve kendini sosyal konulara vakfetmiş bir kadın.

Ama Azerbaycan’da olup biteni görünce siz de şu karşılaştırmayı yapmaz mısınız...

***

“Laik” Aliyev yüzde 87 oya dayanarak bunu yapabiliyorsa, 1982 Anayasası’nı yüzde 92 “Evet’ oyu ile halka onaylatan “laik” Evren neleri yapmaya muktedirdi..

***

Ama o ne yaptı?

***

Parlamenter sistemi değiştirmedi. Sadece kendini Cumhurbaşkanı seçtirdi...

Ve kendi yaptığı anayasaya “Bir dönem için seçilir” sınırı koyduğu için de 7 yıl sonra ayrılıp emekli oldu...

Ve üstüne bir de yargılandı...

***

Bu tabloya bakınca siz de benimle aynı şeyi düşünmüyor musunuz...

Bir ülkede “sivil” bir otoriter lider, yüzde 87 oyla bunu yapabiliyor...

Bir başka ülkede “askeri darbe” yapmış güçlü bir lider, anayasasını yüzde 92 ile kabul ettirdiği halde, parlamenter sistemde ısrar ediyor ve bir süre sonra o koltuğu bırakmak zorunda kalıyorsa...

“Acaba” diye sorup, şu cevabı vermez misiniz...

***

Acaba, öteki Türk cumhuriyetlerinin “Türk usulü başkanlık rejimleri” ile Türkiye’nin 94 yıllık Cumhuriyet’i, 67 yıllık çok partili evrensel parlamenter sistemi arasındaki en önemli fark bu mudur...

ÇOCUKÇA BİR SORU

- BİR ÜLKEDE bütün yetkileri “tek evde, iki elde” toplamak için yüzde 87 oy almak gerekiyorsa...

- BİR BAŞKA ÜLKEDE bütün yetkileri “tek evde, tek elde” toplamak için yüzde kaç oy almak gerekir...

17 NİSAN SABAHI NASIL BİR TÜRKİYE’YE UYANACAĞIZ

DÜN Başbakan Binali Yıldırım’ın sözlerini okurken nedense şunu fark ettim.

Gülse Birsel’in dizilerini özlemişim.

***

Avrupa Yakası... Yalan Dünya...

O dizilerde en çok iki evin ortak balkonu ile herkesin sokağını çok severdim...

Komik olayların, küçük çekişmelerin, birlikte yaşanılan günlük hayatın ortak mahallesiydi oraları...

***

Rahmetli Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel sık sık şunu söylerdi:

“Gelmeyi bilen bir lider, gitmeyi de bilmeli...”

Ve eklerdi:

“Önemli olan sokaktır... Sokakla evimizin arasındaki mesafe üç, bilemediniz beş, bilemediniz 50 metredir... Önemli olan orada kendinizi rahat, mutlu ve güvende hissediyor musunuz...”

***

Hissediyor muyuz...

SOKAKTA KENDİMİZİ İYİ HİSSEDİYOR MUYUZ

Elinde silahla poz verip, “Hayır oyu verenlerin yanına geliriz” diye tehditler savuran iki mafya bozuntusunun, savcılar tarafından, sırtı neredeyse okşanarak evine uğurlandığı bir ülkenin sokağında kendinizi güvende hissedebilir misiniz...

***

Şu düşünceden veya bu düşünceden olsun, iki satır yazı yazan insan, gittiği kahvehanede, maçta, şurada burada birtakım nefret dolu gözlerle süzülüyor, hakaretlere uğruyorsa...

O sokaklar size dost olabilir mi...

“Hayır” diyecek bir insana daha bugünden PKK’lı terörist, “Evet” diyene daha bugünden “Cumhuriyet’i yıkan hain” muamelesinin yapıldığı bir sokak, hangimize bağrını dostça açabilir...

16 Nisan günü sandığa giderken, kimin düşman, kimin dost, kimin terörist olduğunu iyi düşünmemiz lazım.

Ve bir de şunu unutmamamız...

Bir ülkenin yüzde 50’si öteki yüzde 50’sine düşman olamaz...

Bizim asıl düşmanımız kimdir diye sorarsanız onun cevabı da bir sonraki yazıda.

16 NİSAN’DA HEPİMİZİN ASIL DÜŞMANI KİMDİR

İŞTE 17 Nisan sabahını düşündüğüm için, Başbakan Binali Yıldırım’ın “Evet de hayır da ülkeyi bölmez” demesi bana biraz da olsa umut verdi.

İşte o yüzden Kılıçdaroğlu’nun barışçı hayır kampanyası beni umutlandırıyor.

Hepimiz 17 Nisan sabahını düşünmeliyiz.

Bilelim ki... Eğer hepimizin yaşadığı o sokağı, daha bugünden iç savaş tehditleriyle bize dar etmeye kalkanlar varsa....

İşte onlar, daha bugünden hepimizin asıl düşmanıdır.

ÖYLEYSE BENİM ARKADAŞIM NİYE HÂLÂ İÇERİDE TUTULUYOR

BİR ülke düşünün ki şu üç olayın hepsi aynı gün meydana geliyor...

- SABAH ANKARA: Ülkenin Başbakanı ülkenin önde gelen medyalarının temsilcilerini topluyor ve onlara şunu söylüyor:

“17-25 Aralık olarak belirledik ölçüyü. Bu tarihten önce bu cemaatle birlikte olmuşları, etkinliklere katılanları potansiyel suçlu ilan etmek doğru değil...”

***

- ÖĞLE İSTANBUL: İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 15 Temmuz darbe teşebbüsüne ilişkin iddianamesini 14’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdi.

İddianamede, Doğan Şirketler Grubu da “Suçtan zarar görenler” arasında, yani darbe mağdurları arasında sayıldı.

***

- ÖĞLEDEN SONRA İSTANBUL: Savcılık, Doğan Medya Grubu’nun Ankara İdari Temsilcisi Barbaros Muratoğlu hakkında tek kişilik iddianamesini 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’ne sundu.

Hakkındaki iddia: FETÖ üyesi olmak. Aleyhindeki delil: 17-25 Aralık’tan önce Pensilvanya’da Fetullah Gülen’le fotoğraf çektirmek.

Oysa aynı karede iktidara yakın 3 gazetenin İzmir temsilcileri de var...

Nedir bunun anlamı? Ülkenin Başbakanı ve bir darbenin ana dava savcısı, daha o gün arkadaşımız hakkındaki iddianameyi çürütüyor.

O zaman Barbaros Muratoğlu ile yıllardır birlikte çalışmış bir arkadaşı olarak benim şunu haykırmak hakkım yok mu?

Arkadaş, Başbakan bunu söylüyorsa, FETÖ’nün en temel davasının savcısı bizleri mağdur ilan ediyorsa...

Benim arkadaşım, suçsuz yere niye hâlâ içeride tutuluyor...

Yazının devamı...

Sakın bize 12 Eylül'de ettiğiniz o lafı etmeyin

23 Şubat 2017

Fehmi Koru dünkü yazısında hatırlattı...

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, 16 Nisan’da yapılacak referandumda niye “Evet” diyeceğini şöyle açıklamış:

“Yargının bağımsızlığını/tarafsızlığını güçlendirdiği, hukuk devletini tahkim ettiği için Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine ‘Evet’ diyorum.”

Hay Allah, ben bu cümleyi bir yerden hatırlıyorum...
Haa tamam... Bize 12 Eylül 2010’da yapılan referandumda da aynı şey söylenmemiş miydi...

Hâkimler ve Savcılar Kurulu değişecekti... Yargı bağımsızlaşacaktı... Adalet gelecekti...

İyi de o değişikliklerden sonra neler geldiğini hep birlikte gördük...

Silivri mezalimi iyice arttı... Kumpaslar birbirini izledi... Hâkim Savcılar kurulları, mahkemeler FETÖ’cülerle doldu...

İş 15 Temmuz darbesine kadar gitti...

O referandumla adaletin başına çökenler şimdi adalet karşısında...

Yani, 16 Nisan referandumunda, “Geçmişin referansı yarının teminatı” falan diyorsanız...

Demeyin...

Bize ne derseniz deyin, yargı bağımsızlığından söz etmeyin...

12 Eylül’de “Yetmez ama evetçilerin” bile dili sütten öyle fena yandı ki, artık yoğurdun bile yanına yaklaşmazlar...

Diyeceğim, insanları “Evet”e ikna etmek istiyorsanız, başka bir gerekçeye sığının...

Yargı bağımsızlığı masalının miadı doldu...


MAHALLENİN YENİ TÜFEKLERİ ESKİ TÜFEKLERE ATEŞ EDİYOR
İKTİDARA yakın medya mahallesinde muazzam bir iç savaş var.

“Dağdan gelenler bağdakileri kovmaya çalışıyor” diyeceğim ama bu lafı hiç sevmem...

O yüzden şöyle diyeceğim:

“Muhafazakâr mahalleye sonradan iltica edenler, mahallenin eski tüfeklerini yemeye çalışıyor...”

Yemeye çalıştıkları insanların bazılarını çok eskiden tanıyorum...

Çok meşakkatli günlerde azimle mücadele ettiler...

Çoğuna büyük saygım vardı, bazılarına saygım bugünlerde daha da arttı...

Ama yeni gelenlerin bir kısmı çok fena... Onların elinde ağır makineli tüfekler var, eski tüfekler ise ellerindeki piştovlarla, karabinalarla, ağızdan dolma tüfeklerle kendilerini savunmaya çalışıyor. Yani eski mahalle sakinlerine “Allah yardımcınız olsun” diyeceğim...


KOMŞUM HARİKA BİR LAF BULDU
KÖŞE komşum Akif Beki, kendisine “Gizli hayırcı” diye ortak taarruza geçenler için şu kavramı bulmuş: “Amigolar içtiması...”

Muhafazakâr mahallenin iç savaşında Akif Beki cephesi bu kavramla bir sıfır öne geçti.


RECEP İVEDİK'İN YEMİNLİ DÜŞMANLARINA GÜZEL CEVAP
YAŞA sen Hıncal Abi...

Yatıp kalkıp “Recep İvedik 5” filminin başarısına saydıranlara en güzel cevabı şöyle verdi: “İnsanlara zorla mı seyrettiriyorlar o filmi” diye soruyor.

Yahu milyonlarca İtalyan yıllarca Recep İvedik’in makarnalı versiyonu olan “Yavru ile Kâtip”i seyretti...

Milyonlarca Amerikalı bizde “Salak ile Avanak” adıyla oynayan filmi katıla katıla seyretti...

Ben “Recep İvedik”lerin hepsini seyrettim. Sonuncusunun da fragmanını seyrederken yerlere düştüm...

Hıncal Uluç ne güzel söylemiş...

Kan ağladığımız bir yıldan sonra hiç olmazsa birlikte gülebileceğimiz bir şey olsun yahu...

Ellerine sağlık Şahan kardeşim...


TAKTIĞIM O 200 GRAM FAZLA BAKIN NE OLDU
GRAMMY ödül törenine giderken “Normal kiloma gelmeme 200 gram kaldı” diye yazmıştım.

Tabii belden lastikli şalvar gibi pantolonlar giyip, aldığı kiloyu hiç fark etmeme stratejisini takip eden Serdar Turgut doladı beni diline...

Neyse ki, Osman Hocam dün Hürriyet’teki köşesinde ağzının payını verdi.

“Evet 200 gram önemlidir ve kafanıza takacaksınız” diyor.

Ama ne yazık ki, ona salladığı bu cümle geldi şu kilo garibanı çarptı.

Çünkü Los Angeles dönüşü bir baktım ki....

Aman Allah’ım o 200 gram olmuş mu tam 2 kilo...

Yine size ocakbaşının yolları bana detokslar...


ERTUĞRUL'UN FOTOĞRAFTAKİ YAĞ ORANI YÜZDE KAÇ
Osman Müftüoğlu sayfasında benim ve Ertuğrul Akbay’ın fotoğraflarını kullanmış.

İkimizin de şikâyeti var.

     

O nedenle kendi seçtiğimiz fotoğraflarla tekzip ediyoruz.

Sağ olsun hoca yazısında benim için “Fit” falan diyor ama kullandığı fotoğraf, slim fit öncesi döneme ait olduğu için, ben neredeyse lastikli şalvar pantolonu içinde Serdar Turgut gibi görünüyorum.

Dün Ertuğrul Akbay aradı, onun da fotoğrafa itirazı var.

“Eski bir fotoğraf o diyor. O fotoğrafta vücudumdaki yağ oranı 12, şimdiyse 7” diyor...

Ya seks rasyo endeksi...

Benim bir tek endeksim var diyor...

O da “Her gün” diyor...

Bu arada yaşı 78 ha... Yorum size ait.

İşte iki Ertuğrul’un halleri...

SON 24 SAATTE NE OLDU? HÜRRİYET TV'DEN ÖZET

Content Video - Son 24 saatte ne oldu?

 

ANAYASA'YA ŞU MADDEYİ KOYSALARDI BANKO EVET DERDİM
OSMAN Müftüoğlu’na aynı soruyu cevabını alıncaya kadar soracağım.

Hocam, “Arkadaşlara görev verdim araştırıyorlar” falan gibi laflar ediyorsunuz ve beni durmadan oyalıyorsunuz.

Sorum basit...

Arnold Schwarzenegger’in “seks rasyo endeksi” 8...

Benimki kaç...

Benim yaşıma gelmiş her Türk erkeğinin seks rasyo endeksini bilme hakkı var.

Anayasa değişikliğine bu endeksi bilme hakkını koysalardı, oyum banko “Evet”ti...

 

 

Yazının devamı...

Türk'e benzeyen herifle Türk'e benzemeyen insan

22 Şubat 2017

Yani Atatürk için “Türk değil” demesine...

Herkes de Atatürk’ün Türk olduğunu ispat etmeye çalışıyor...

Oysa herifin devirdiği asıl çam, asıl felaket Atatürk için “Türk’e benzemiyor” demesi...

Belli ki kafatasında, kafatası ölçüleri ve ölçüsüzlükleri belli bir Türk tipi var...

Sarı saçlı, mavi gözlü yakışıklı bir erkek onun tarifine uymuyor...

İyi, tamam da tarif et o zaman senin kafatasındaki “Türk tipini...”

Nasıl bir adamdır veya kadındır o...

Kısa boylu, çekik gözlü, sarkık bıyıklı falan gibi bir adam mı...

Yani aşırı sağcı bazı Almanların dediği gibi “karakafa mı...”

Sen de bunu mu yakıştırıyorsun Türk’e...

A benim densiz kardeşim...

Patavattan nasibini alamamış adam...

Sen hiç aynaya bakmaz mısın...

Senin tipin, kendi kafatasının içindeki Türk tipine uyuyor mu...

Bi bak Allah aşkına...

Aynaya bakmıyorsan bak be koyuyorum senin fotoğrafını buraya...


Yanına da, tek ayak üzerinde durup bakma cezası için Atatürk’ün fotoğrafını...



Yanına bir de Kıvanç Tatlıtuğ fotoğrafı koyuyorum...

Anne Edirneli, baba Boşnak, kendisi Adana’da doğdu...

Kime benziyor sence...



Boşnak’a mı, Trakya Türküne mi...Yoksa Adanalıya mı...

AKP saflarında ciddi bir ölçüsüzlük ve patavatsızlık yarışı sorunu başladı...

Belagat şehveti bu tipleri kendinden geçirmiş...

Ağızlarından çıkan lafı duymuyorlar...

Düpedüz ırkçılık yaptıklarının bile farkında değiller...

ŞİMDİ İRAN ÇIKIP ŞUNU DESE HAKSIZ MI OLUR
CÜMLEYİ okuyunca, gözlerim faltaşı gibi açıldı, “Acaba yanlış mı okuyorum” dedim. Gelin birlikte bir kere daha okuyalım.

Dışişleri Bakanlığımız İran’ı şu cümlelerle suçluyor:

“Bölgedeki krizler nedeniyle ülkesine mülteci olarak sığınan insanları dahi savaş alanına sürmekten çekinmeyen bir ülkenin bölgedeki gerginliğin ve istikrarsızlığın sorumlusu olarak başkalarını itham etmesini kabul etmek de, anlamak da mümkün değildir...”

Peki şimdi İran Dışişleri kalkıp sorsa...

“Kardeşim Genelkurmay’ın Fırat Kalkanı ile ilgili açıklamalarında, her gün ÖSO’dan söz ediyor. Kimdir bu ÖSO’cular... Suriye’den Türkiye’ye gelenler değil mi? Biz de onları savaşa göndermiyor muyuz? Yoksa ÖSO adı altında savaşan Türkler mi...”

Allah aşkına Türkiye’nin İran’ı eleştirecek yüzlerce haklı nedeni varken, en zayıf noktadan cevap vermek hangi aklın eseridir?

VEKİLİ İÇİN ŞEREFSİZ DENİYOR O VEKİLİN MİLLETİ SEYREDİYOR
ÖNCEKİ akşam Ahmet Hakan’ın programında iktidar partisinin bir milletvekili ile muhalefet partisinin bir milletvekili birbirine sesleniyor:

“Şerefsiz...”

Ben, kendisi sık sık sık “şerefsiz” lafını kullanan bir sanatçı için “Vay şerefsiz” manşetini attığım için 10 yıldır yemediğim küfür kalmadı...

Sonradan çok da üzüldüm bu manşet için...

Bir sanatçı için söylenince ayağa kalkan millet, aynı laf kendisinin Meclis’teki vekili için söylenince niye hiç alınmaz...

Acaba “şerefsizlikte” ödeştikleri için, bunun ne galibi var ne mağlubu deyip rahatlıyor muyuz... 

Ya da sanatçının şerefi, milletin vekilinin şerefinden daha kıymetlidir diye mi düşünüyoruz...

YAZ GELSİN ŞARKISI
İtalyan listelerinden harika bir yeni şarkı. Fabrizio Moro söylüyor. “Portami Via”. Klasik, tam bildiğimiz İtalyan tarzı...

Kumsal, güneş, yaz...

Sanremo Festivali...“Amore Mio...”

Hürriyet Web’de linkini verdim.

Dinleyin... Çok iyi geliyor...



BİR CÜMLE
AZERBAYCAN Cumhurbaşkanlığı Birinci Yardımcılığı’na İlham Aliyev’in eşi Mihriban Aliyeva getirildi.

YORUM: “Yetkiyi bir evde topluyoruz”.

100 BİN MOTOSİKLET SATTIRAN FOTOĞRAF
23 Nisan 1946, saat 12...

Floransa...

İtalyan Piaggio ailesi işte o gün o saat Floransa’da patent ofisine başvurup “Vespa” marka scooter tarzı motosikletin patentini aldı.

Ben Vespa motorla 1960’lı yıllarda tanıştım.

Brigitte Bardot’nun bu motosiklet üzerinde harika bir fotoğrafını görmüştüm.



Daha sonra birçok İtalyan ve Fransız filminde gördüm bu motosikleti.

Ama asıl şöhretini, McCarthy’nin gadrine uğrayan Dalton Trumbo’nun takma isimle yazdığı senaryodan çekilen “Roma Tatili” filminde yapmıştı.

Gregory Peck ve Audrey Hepburn, bu motosikletin üzerinde İtalya’yı geziyorlardı.

Bu filmin etkisiyle İtalya’da o yıl 100 bin Vespa motosiklet satıldı. Sinemada hiçbir motosiklet bu kadar şöhretli olmadı.

Önceki akşam Vespa’nın tanıtım davetindeydim.

Piaggio Grubu’nun motosikletlerinin Türkiye dağıtım hakkını Doğan Grubu aldı...

İzmir’deki gençlik yıllarımda böyle bir motosikletim olmasını çok isterdim ama imkânlarımız el vermemişti.

Önceki akşam La Scarpetta restoranın girişine konulan kıpkırmızı pırıl pırıl Vespa’yı görünce kendimi tutamayıp bindim ve ben de bu pozu verdim.

50 yıldır bekleyen bir pozdu bu...

Arkamda bir Brigitte Bardot’yu da hayal ettim tabii...

Başında eşarp, Capri pantolonlu harika bir BB...

Efsane Vespa’nın Türkiye sokaklarına da çok yakışacağını düşünüyorum.

 

Yazının devamı...

Umarım şu yazdığım kuyruklu yalandır

21 Şubat 2017

AKP’ye çok yakın bir isim, “Kardeş kal Türkiye” isimli bir örgütlenme girişimi başlatmış.

Amaçları “Bir darbe girişiminde halkı kısa sürede sokağa dökmekmiş...”

Bu amaçla WhatsApp grupları oluşturuluyor, “Zello”da örgütleniyorlarmış...

* * * 

Cumhurbaşkanımıza sesleniyorum... Başbakanımıza, AKP’lilere de sesleniyorum.

Devletin dışında veya içinde böyle bir örgütlenmenin iddiası dahi vahimdir...

* * * 

Doğruysa, bu örgütlenmenin içinde bulunan kişilere hatırlatırım...

Bu ülkede bir zamanlar resmi devletin içinde kurulan ve amacı yabancı bir düşmanın işgali halinde “Sivil savunmayı örgütlemek” olan bir yapılanma vardı.

Günü geldi “Gladio” benzeri bir örgüt olarak suçlandı, sorumluları yıllar sonra yargılandı.

* * * 

Bu ülkede “güya eğitim” gibi ulvi ve meşru amaçla başlayan bir örgütlenme yıllar sonra “paralel devlet” adı altında tarihimizin en tehlikeli örgütlenmelerinden biri haline dönüştü.

Bugün yargılanıyorlar.

* * * 

Bu ülkede, 15 Temmuz gecesi, kendi halkına ateş açacak kadar alçaklaşmış bir terör örgütü, kanlı emellerini gerçekleştirmek için aralarında “ByLock” adı verilen bir haberleşme sistemi kurmuştu.

Bugün yargılanıyorlar...

O yüzden asla unutmayın...

Bugünün böyle “iddiaları”, yarın sizleri müebbet hapislerle cezalandıracak “iddianamelere” dönüşebilir.

* * * 

İki gazetecinin yazdığı yazıyı ihbar kabul edip dava açan, insanları içeride yatıran savcı ve hâkimlere sesleniyorum...

Bu iddia, hepimiz açısından, bütün milletimiz açısından son derece önemli ve vahim bir iddiadır.

Ve millet adına incelenip açıklığa kavuşturulmadır...

* * * 

O yüzden bütün kalbimle haykırıyorum...

Umarım bu iddia bir yalandır...

Kuyruklu bir yalan...

12 MAYIS 2012 BİR CUMARTESİ

12 Eylül 2012 günü Saracoğlu Stadı’nda Fenerbahçe-Galatasaray maçı oynandı...

O gün sahada bu tarihi olayın tanığı olan gazeteciler vardı. Hürriyet yazarı Ahmet Hakan, O günlerde Radikal gazetesinin genel yayın yönetmeni olan Eyüp Can, Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmail Küçükkaya maçı Murat Ülker’in locasından izliyordu.

Aziz Yıldırım’ın locasındaki gazeteci ise Uğur Dündar’dı...

Ben maçı iki locadan da seyrettim.

O gün orada bir gazeteci daha vardı ama o maçı en alt kattaki Fenerbahçe televizyonunun stüdyosundan izliyordu.

O da Cengiz Çandar’dı...

Aziz Yıldırım içerideydi. Fenerbahçe seyircisi polise karşı “Fetullah Gülen aleyhtarı” sloganlar atıyordu...

Polis ise büyük bir hınçla taraftara saldırıyor, dışarıdaki insanların bile üzerine biber gazı sıkıyordu...

O gün Fenerbahçe taraftarı lig şampiyonluğunu kaybetti...

Ama emin olun 15 Temmuz’da o meşum darbe girişiminde tankların karşısına dikilen ruh, o gece Saracoğlu Stadı’nda doğdu...

Ve biz gazeteciler o gün orada bu tarihi anın tanığı olduk...

 

AZİZ YILDIRIM 2 TEMMUZ AKŞAMI BANA NE DEDİ

 

Temmuz 2012...

Aziz Yıldırım tam bir yıl cezaevinde yattıktan sonra o gün tahliye edilmiş...

Boğaz’daki evinde oturuyoruz...

Aziz Yıldırım ve eşi dışında, kardeşi Ali Yıldırım ve kızımın o günlerdeki eşi Ercan Saatçi var...

Aziz Yıldırım cezaevinden henüz çıkmanın verdiği duyguyla kelimesi kelimesine şunu söylüyor:

“Bu ülke bitmiş. Ankara’dakiler bu ülkeyi Büyük Millet Meclisi’nin, AKP’nin ve Başbakan’ın yönettiğini sanıyor. Bu ülke Fetullah Gülen’in eline geçmiş haberleri yok...”

Dün spor tarihimizin en büyük kumpaslarından birinin davası yeniden başlarken o geceyi hatırladım.

BİR HATIRLATMA

AZİZ Yıldırım 3 Temmuz günü evinden alınıp götürüldüğünde ilk tepkiyi verenler arasında 2 gazeteci vardı.

Biri bendim.

Gözümün önünde olan olaylar öylesine alçakça saptırılmıştı ki, vicdanımın sesini kesemezdim...

İkinci gazeteci ise Cengiz Çandar’dı...

O iddianamenin çürütülmesinde cansiperane bir mücadele vermişti...

Balyoz iddianamesinin çürütülmesinde Pınar Doğan, Dani Rodrik, Sedat Ergin ve Ezgi Başaran ne yaptıysa ‘şike iddianamesi’nin çürütülmesinde de Cengiz ve ben aynı şeyi yaptık...

Bir kenara not edilsin diye yazıyorum...

KADIKÖY YAKASININ MÜZİKTE YÜKSELİŞİ

BEYOĞLU maalesef ölüyor...

Rock müziğin kalbi oradan Kadıköy’e taşınıyor...

Pazar günümü Kanat Atkaya’nın “Müzikte Yeni Dalgalar Yükselirken” isimli yazısını okuduktan sonra Spotify başında geçirdim.

Kanat, yeni grupların şarkılarından oluşan “Yeni dalgalar” isimli bir liste hazırlayıp Spotify’a koymuş.

Yazıyı ve listeyi, sosyologlara, hatta siyaset bilimcilerine de tavsiye ederim.

Çoğunluğu Kadıköy yakasına taşınmış muazzam bir müzik devrimi yaşanıyor...

Abartmıyorum, listedeki bütün şarkıları çok sevdim. Ülkem hakkında umut verdi.

Teşekkürler Kanat...

Modern Türk gazeteciliğinde çok önemli bir damarın en büyük temsilcisisin..

Ve iyi ki Hürriyet’te yazıyorsun...

 

YAKANIN YÜKSELEN YILDIZLARI

"JAKUZİ”, “Ah! Kozmos”, “Help! The Captain Threw Up”, “Palmiyeler, “In Hoodies”, “Nihil Piraye”, “Nilipek”, “Melis Danişmend”, “Selim Saraçoğlu”, “Bubituzak”, “Hedunotopia”, “Balina”, “Ponza”, “Yarımada”, “Midvil”...

LİSTEME YENİ ŞARKILAR

KANAT’ın listesinden kendi Top 50 listeme şimdilik aldığım şarkılar:

GÖZYAŞI ÇETESİ: “Bu An”

NİLİPEK: “Sağanak Yağmurlu Şarkı”

JAKUZİ: “Koca Bir Saçmalık”

<iframe src="https://embed.spotify.com/?uri=spotify:track:6PuevT58JRzGNFYe5UniHr" width="300" height="380" frameborder="0" allowtransparency="true"></iframe>

TUĞÇE ŞENOĞUL: “Seni Görmem İmkânsız” (Bu şarkı stream platformlarda yok. YouTube’da bulup dinleyebilirsiniz.)

Yazının devamı...

Tıp ekonomisinin en esrarengiz olayını 22 Nisan'da göreceğiz

19 Şubat 2017

1- 1975 yılında bir gün... Baltimore şehri, ABD

Yaşlı adam, evde tek başına televizyon seyrederken telefonu çaldı...

Arayan, şehirdeki Johns Hopkins Hastanesi’nin bir doktoruydu.

“Bay Lacks siz misiniz” dedi...

Yaşlı adam Baltimore’da yaşayan yoksul bir Afrika kökenli Amerikalıydı...

Arayan doktor, teknik bir şeyler anlatmaya başladı. Eğitimsiz yaşlı adam pek bir şey anlamadı... Ama arayan doktorun sözleri arasında öyle bir cümle vardı ki, yaşlı adam donup kaldı.

Telefondaki kişi sanki “Karınız yaşıyor” gibi bir şey söylemişti...

Oysa karısı öleli 24 yıl geçmişti...

Onu Johns Hopkins’in morgundan kendisi almış, tabutu ile komşu Virginia eyaletinde bir kilisenin bahçesine bizzat kendisi gömmüştü...

Nasıl olur da 24 yıl önce kaybettiği karısı yaşıyor olabilirdi...

Yaşlı adamın anlamadığı şey şuydu...

Karısı gerçekten ölmüştü ama ona ait yaşayan bir şey vardı...

Ve dünya tıp ekonomisinin en esrarengiz olaylarından biri bu telefonla ortaya çıkacaktı.

Her şey 26 yıl önce başlamıştı...

2- TÜTÜN İŞÇİSİNİN KARISI  HASTANEYE GELİYOR

1949 yılı Baltimore, Johns Hopkins Hastanesi

Henrietta Lacks adlı yoksul kadın o gün bazı şikâyetleri nedeniyle hastaneye başvurmuştu.

Yoksuldu ama yine de şanslı sayılabilirdi, çünkü o yıllarda siyahların kabul edildiği tek gelişmiş hastane Johns Hopkins’ti...

Kadının, âdet günleri dışında kanaması vardı ve yapılan tetkik sonucunda kanser teşhisi konmuştu...

Henrietta Lacks 4 Ekim 1951 günü öldü...

Ve her yoksul siyah gibi çok çabuk unutuldu...

3- CENAZE MORGDAN ÇIKARKEN ÜST KATTA AÇIKLANAN ŞEY

4 Ekim 1951, Johns Hopkins Hastanesi

Eşi, Henrietta Lacks’ın naaşını bodrum kattaki morgda tabuta yerleştirirken, hastanenin üst katlarından birinde bir basın toplantısı yapılıyordu.

Toplantıyı yapan kişi, hastanenin Doku Kültürü İncelemeleri Enstitüsü Başkanı Dr. George Gey’di...

Gey, davet ettiği gazetecilere şu açıklamayı yaptı:

“İnsanlık kanseri yenme konusunda çok büyük bir işi başardı...”

Sonra elindeki doku parçacıklarını gazetecilere gösterdi.

Tıp tarihinde ilk defa, kanserli dokudan aldıkları hücreleri, vücut dışında yaşatıp çoğaltmayı başarmışlardı.

O güne kadar kanserli hücreler vücut dışında yaşatılamadığı için, hastalığa karşı üzerinde çalışabilecekleri malzeme bulamıyorlardı.

Dr. Gey yaşatmayı başardığı bu hastalıklı hücrelere “HeLa” adını vermişti...

Ama o gün kimse bu ismin nereden geldiğini merak etmemişti...

4- DOKTOR MÜTHİŞ BULUŞUNU AÇIKLAYAMIYOR ÇÜNKÜ

ASLINDA bunu 6 ay önce başarmışlardı. Asistanı mikroskopta ölü hücreleri incelerken hayretle bir şeyi gördü.

On binlerce ölü hücre arasında ikisi yaşıyordu...

Hemen Dr. Gey’e haber verdi ve “Bunu bütün dünyaya açıklayalım” dedi...

Ancak Dr. Gey’den hiç beklemediği bir cevap aldı.

“Açıklayamayız...”

Asistanı neden diye sorunca daha da şaşırtıcı bir cevap aldı:

“Çünkü bu dokuyu hastadan izinsiz aldım...”

Henrietta Lacks öldüğü gün, artık izin sorununun kalktığına inanmıştı...

Dr. Gey ve ekibi bu buluşlarıyla dünya tıp tarihine geçtiler.

Ancak yaşayan o iki hücrenin hikâyesi orada kapanmadı...

O iki hücreden milyarlarca yaşayan hücre üretildi...

Bir hesaba göre üretilen hücrelerin volume’ü 2 tane Empire State binasını dolduracak kadardı.

Johns Hopkins bu hücreleri tıp sanayinin en önemli ürünlerinden biri haline getirdi. Dünyanın her tarafında tıp araştırma merkezleri Johns Hopkins’ten satın aldıkları canlı hücreleri kullandı.

5- YAŞAYAN 2 HÜCRE ÖNCE KİMLERİ KURTARDI

1954 yılı, ABD Pittsburgh şehri Pittsburgh Üniversitesi Tıp Fakültesi Virüs Araştırmaları Laboratuvarı şefi Dr. Jonas Edward Salk, bütün dünyada çocukları felç olmaktan kurtaracak olan Polio aşısının ilk deneme uygulamalarına başlıyordu.

Uzun yıllardır süren araştırmalar, HeLa hücrelerinin tıbba ilk hizmeti oluyordu.

Aynı yıl bu hücrelerle genetik tıbbın ilk önemli adımları atıldı.

1960’ta uzaya giden ilk Sovyet uzay gemisinde bu hücreler vardı.

1973’te Salmonella virüsüne karşı mücadele bu hücreler sayesinde kazanıldı.

1985 yılında HIV virüsüne karşı ilk başarılar da onun sayesinde elde edildi.

Yıllar boyunca kimse “HeLa” adının nereden geldiğini merak etmedi...

Oysa sırrı çok kolay çözülebilecek bir kelimeydi bu...

Kanserli hücrelerin alındığı Henrietta Lacks’ın isim ve soyadının ilk hecelerinden oluşmuştu.

6- YAŞAYAN 2 HÜCRE KORKU FİLMİNE DÖNÜŞÜYOR

1975 yılı...

O yıl dünyanın birçok yerinden korku filmini andıran haberler gelmeye başladı.

İlk işaret, prostat kanseri üzerinde çalışan bir doktor grubundan gelmişti.

Araştırmacılar artık başka canlılardan da üretilen hücreler üzerinde çalışıyorlardı. Ancak bir gün, bunlar arasında yabancı hücrelerin de bulunduğunu fark ettiler. Bunlar HeLa hücresiydi ve onların doku örneğinde yoktu.

Aynı günlerde birçok başka laboratuvardan da benzer bilgiler geldi. HeLa bütün dünyaya yayılıyordu.

Bir süre sonra anlaşıldı ki, HeLa hücreleri havadaki tozlar, plastik eldivenler ve cam fanuslar üzerinden yayılıyordu.

Henrietta Lacks ölümsüzlüğün sırrını çözmüş gibiydi... Tıbbın Gılgamış destanını yazıyordu sanki.

7- 24 YIL SONRA GELEN TELEFONUN SIRRI

1975 yılında yaşlı adama gelen telefon işte tıbbın en büyük ekonomik başarılarından birinin sırrını çözüyordu.

Hastane, 24 yıl sonra ölen kadının çocuklarından da doku alıp, hücrelerin genetik mirasının haritasını çıkarmak istiyordu.

24 yıl önce ölen Henrietta Lacks’ın hücreleri hâlâ yaşıyordu ve dünyanın her tarafında bu hücreler üzerinde yeni buluşlar yapılıyordu.

31 yaşında ölen yoksul bir kadından artakalan bu 2 tek hücre, insan ömrünü kutsal kitaplarda yazılı 120 yıla kadar uzatacaktı.

Henrietta Lacks’in 5 çocuğu vardı...

Bunlardan biri Baltimore sokaklarında evsiz olarak yaşıyordu... İkisinin sosyal sigortası yoktu.

Peki bu aile, anneleri üzerinden kazanılan paralardan pay alacak mıydı?

Bu sonunun cevabı 2013 yılında belli oldu.

8- EVSİZ MİRASÇI ANNESİNİN BİYOLOJİK MİRASINI ALABİLDİ Mİ

7 Ağustos 2013, Bethesda Maryland

National Institute of Health (NIH-Amerikan Sağlık Enstitüsü) o gün Henrietta Lacks’ın biyolojik mirası hakkındaki kararını açıkladı.

(*) Bundan böyle HeLa hücresi üzerinde araştırma yapmak isteyen her kişi ve kuruluş, ailenin yazılı olarak iznini alacaktı.

(*) Ayrıca araştırma sonuçları bilimsel makaleler olarak açıklanırken mutlaka Lacks ailesine teşekkür edilecekti.

Peki ya para...

(*) Aile bugüne kadar bu hücre ekonomisinden 1 kuruş almadı ve almamaya devam edecek.

Yıllar süren mücadele sonunda kazandıkları zafer, hücreleri yaşayıp insanlığa hizmet eden annelerinin adını da yaşatmaktı.

Ancak Lacks’ın 82 yaşındaki en büyük oğlu Lawrence Lacks annesinin biyolojik mirası üzerindeki hak mücadelesini bırakmış değil.

Geçtiğimiz günlerde bu konu yeniden gündeme gelince Johns Hopkins ilginç bir açıklama yaptı.

Lacks’tan doku örneklerinin alındığı 1951 yılında bu konuda izin almasını gerektiren kanuni bir düzenleme yoktu.

Ayrıca hastane aradan geçen 66 yıl boyunca HeLa hücrelerinin patent hakkını almamıştı.

Açıklamanın en ilginç yanı şuydu.

Hastane bugüne kadar başka kuruluşlara verdiği yaşayan hücre örnekleri için herhangi bir para almamıştı.

Ama o hücreler üzerinde yapılan araştırmalarla elde edilen ilaç ve aşılar milyarlarca dolarlık bir ekonomi oluşturmaya devam ediyor.

Henrietta Lacks tıp ekonomisi ve tıp hukukunun en önemli vakası olmaya devam ediyor.

9- 22 NİSAN GÜNÜ MİLYONLARCA İNSAN BU SIRRI ÖĞRENECEK

22 Nisan 2017 Cumartesi saat 20.00

Nisan ayının 22’sinde, Amerika Birleşik Devletleri doğu saati ile 8’de HBO’nun yeni bir dizisi yayınlanmaya başlayacak.

Amerika’da merakla beklenen dizinin konusu, 66 yıl önce ölen ve hücreleri hâlâ yaşayan Henrietta Lacks’ın hikâyesi olacak.

Dizide Henrietta Lacks’ın kızını ünlü televizyoncu Oprah Winfrey oynuyor...

Böylece tıp tarihinin en esrarengiz ekonomik olayı geniş kitlelerce de bilinecek.

66 yıldır, tıp dünyasına milyarlarca dolarlık ekonomi yaratan 2 hücre, şimdi televizyon dünyasında da para kazandırmaya devam edecek.

Geriye şu soru kaldı...

Lacks’ın çocukları filmden telif hakkı alabilecekler mi...

Çok araştırmama rağmen bununla ilgili bir bilgi elde edemedim.

----------------

NOT: Bu hikâyeyi ilk baskısı 2010 yılında yapılan ve 13 baskı yapan “Tuhaf” isimli kitabımda yazmıştım. Bu yazıdaki bilgileri Rebecca Skloot’un “The Immortal Life Of Henrietta Lacks” adlı kitabından ve Google’da yaptığım aramada ulaştığım çok sayıda dergi ve gazeteden aldım.

 

Yazının devamı...

Bir heteroseksüel, gay müzesinde ne hissseder

19 Şubat 2017

Dışarıdan bakıldığında bu evin, dünyanın “gay kültürünün” en önemli sanatçılarından birinin eserlerini barındıran bir müze olduğunu anlamak mümkün değildi.

Bahçe kapısında zil yoktu.

“Acaba yanlış bir adrese mi geldim” tereddüdüyle kapının tokmağı ile uğraşırken açıldı. Önümde küçük bir bahçe ve veranda duruyordu.

Evin kapısının zilini çaldım. Ses gelmedi. Bir kere daha çaldığımda içeriden ayak seslerini işittim.

‘TÜRKİYE’DEN GELDİM’ DEYİNCE İÇERİ GİREBİLDİM

BİRAZ sonra 50’li yaşların sonunda bir adam kapıda belirdi.

Hiçbir şey söylemeden yüzüme baktı. “Müzeyi gezmeye geldim” dedim...

“Ancak randevulu gezilere izin veriyoruz” deyince Türkiye’den geldiğimi söyledim.

Biraz sonra, dünyanın en ünlü gay pornografisi çizeri Finlandiyalı sanatçı Touko Valio Laaksonen’in yaşadığı evin mutfağında, müzenin bakıcısı ile karşılıklı kahve içiyorduk.

Dünya onu Tom of Finland adıyla biliyor.

Bundan 10 yıl öncesine kadar gay kültürünün underground dünyasında, bir pornografi çizeri olarak dar bir çevrede tanınıyordu.

Kimse bu çizimlere bir sanat eseri olarak bakmıyordu.

DEV PENİSLER ÇİZEN ADAM 20’NCİ YÜZYILIN EN ÖNEMLİ 5 SANATÇISINDAN BİRİ

2006 yılında çok ilginç bir gelişme yaşandı.

MoMA, (New York Modern Sanat Müzesi) onun 5 eserini alarak sürekli sergilenen eserler arasına koydu.

Sonra ilginç bir gelişme daha oldu.

Doğup öldüğü Finlandiya’da, Posta İdaresi onun onuruna 3 parçalık bir hatıra pulu serisi çıkardı.

158 ülkeden talep geldi.

Bugüne kadar Finlandiya Posta Teşkilatı’nın çıkardığı en çok satılan pul oldu.

Ve Los Angeles şehrinde kurulan Tom of Finland Vakfı bu evi müze haline getirdi.

Kültür tarihçisi Joseph W. Slade onu “Gay pornografik ikonografisinin en etkili yaratıcısı” olarak tanımlıyor.

Bu 5 eserin çoğunu MoMA’ya bağışlayan The Judith Rothschild Foundation’ın yönetim kurulu üyesi Harvey S. Shipley Miller, onu 20’nci yüzyılın en önemli 5 sanatçısından biri sayıyor.

Tom of Finland 1991 yılında ölünceye kadar 3 bin 500 eser çizdi.

İŞTE O EVDE HİSSETTİKLERİM

EVDE 1 saate yakın zaman geçirdim.

Bir eşcinsel bu evde nelere dikkat eder, hangi duygularla gezer bilemem. Ama bir heteroseksüel olarak neler gördüğümü ve hissettiğimi anlatayım.

- Gözüm önce, girişteki küçük antrenin solundaki masanın üzerinde duran Oscar Wilde ve Jean Genet’nin kitaplarına takıldı.

- Evin yatak odasında, bugüne kadar görmediğim bir çizme koleksiyonu vardı. Onların hemen yanında ise yan yana asılmış üzeri desenli ve hemen hepsi siyah deri montlar duruyordu.

- Her taraf cinsel fetişler ve objelerle doluydu.

- Evin salonunda en dikkatimi çeken şey ise tavandaki fresko oldu.

Sanki Vatikan’daki Sistine Şapeli’nin tavanındaki Michelangelo freskosunun gay versiyonu gibiydi.

- Bu arada çok zayıf, sanki AIDS hastası gibi duran birbirine sarılmış 2 gay figürlerden oluşan ikona benzeri eser beni çok etkiledi. Gay’lerin inançla, Tanrı ile ilişkilerinin ne olabileceğini düşündüm.

- Bu evi gezen bir insanın kafasında kalan en çarpıcı imaj, abartılı kaslı erkek bedenleri ve abartılı cinsel organlar.

Bir de otoriteyi temsil eden polis ve asker üniformalarına olan hayranlık...

- Bir heteroseksüelin kolayca anlayamayacağı, garip bir homo-erotik bir dünya bu.

Bir saatin sonunda bu küçük müze evden ayrılırken bakıcı “Bahçe kapısını kapatıp öyle çıkın” dedi.

ALBÜMÜ ARTIK EVİMDE İÇİM DAHA RAHAT SAKLIYORUM

TOM of Finland’ı yıllar önce keşfetmiştim. Benim gibi çizgi roman hastası bir insan için onun çizimlerinin her biri, Marvel kitapları kadar külttür.

7 yıl kadar önce Paris’te, dünyanın en ünlü sanat eserleri yayımcısı Taschen’in yayınladığı onun eserlerinden oluşan çok büyük bir albümünü almıştım.

12 Eylül döneminde sol kitaplarımı evden başka yere taşımak zorunda kalmıştım. Ergenekon kumpasları sırasında beni de alıp götürürler diye beklerken bu kitabı ne yapacağımı düşünmüştüm.

Çizgi roman tutkusu olanlar, böyle kitaplarından vazgeçemezler.

Ben de “Ne düşünürlerse düşünsünler” demiştim.

Tom of Finland artık dünyanın en ünlü modern sanat müzelerine girdi. Ölümünün 26’ncı yılında artık en ünlü modern sanatçılardan biri sayılıyor.

Dolayısıyla kitabını evimde içim daha rahat saklıyorum.

HANGİ MÜZELERDE 

Rhode Island School of Design Museum of Art and Art Institute of Chicago. The Museum of Contemporary Art (MOCA), Los Angeles, Wäinö Aaltonen Museum of Art; Turku, University of California Berkeley Art Museum, Berkeley (California); Los Angeles County Museum of Art, Kiasma, Museum of Contemporary Art, Helsinki, Finland; San Francisco Museum of Modern Art; Tom of Finland Foundation, Los Angeles.

Yazının devamı...

Esad rejimi artık 'dost unsur' mu

18 Şubat 2017

Kuzey Irak’taki sıcak takipleri saymazsak, Türkiye’nin Kıbrıs çıkarmasından sonraki ilk sınır ötesi harekâtı...

* * * 

Ve doğru bir adım... Türk halkı da arkasında...

Dolayısıyla her Türk vatandaşı El Bab’da ne oluyor bilmek hakkına sahip...

* * * 

Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, umre yolunda A330 uçağından müjdeyi şu çok net ifadelerle verdi:

“Gözümüz aydın... El Bab operasyonu bitti...”

* * * 

Ve...

Aradan 24 saat geçmeden... O, daha A330’dan inmeden, Ankara’da Genelkurmay öyle bir açıklama yapıyor ki... Gelin birlikte okuyalım:

* * * 

- “TSK tarafından desteklenen ÖSO’nun yoğun ve kararlı mücadelesi sayesinde Azez-Cerablus arasında bulunan toplam 229 meskûn mahal ve 1.910 km’lik alan kontrol altına alınmıştır.”

* * * 

- “Şehir batıdan, doğudan ve kuzeyden kuşatılmış, güney kesimi kontrol eden Halep-Menbiç arasındaki anayol dost unsurların kontrolüne geçmiş, Bab-Tadif kavşağında kontrol sağlanmıştır.”

* * *

- “Şehrin mahallelerine ulaşılmış olup El Bab’ın, büyük bir bölümünde kontrol sağlanmış; arama-tarama faaliyetleri kapsamında şehrin tamamen kontrolüne yönelik planlı harekâtın icrasına devam edilmektedir.”

* * * 

Allah aşkına sizce Genelkurmay’ın bu açıklamasından “Müjdeler olsun, El Bab tamam” anlamı çıkıyor mu...

* * * 

Geliyorum asıl soruya...

Açıklamada, “Halep-Menbiç arasındaki yolun ‘dost unsurların’ denetiminde olduğu” belirtiliyor...

Kimdir bu “dost unsur...”

* * * 

- El Bab’ı öteki taraftan kuşatan ve günlerdir en yetkili ağızlardan Ruslara sürekli olarak “Aman bizi karşı karşıya getirmeyin” dediğimiz Esad’a bağlı birlikler mi...

m Yoksa Rusya ve ABD’nin hâlâ terörist saydığı El Nusra gibi İslamcı muhalifler mi...

* * * 

Bu konuda da açıklama bekliyoruz...

 

BENİ DİNLEYEN ADAMLAR BAKIN KİMLER KİMLERMİŞ

ÜÇ yıl önce savcılıktan bir davet aldım. Beni mağdur olarak çağırdı....

Orada da, “FETÖ” denilen örgüte mensup savcıların, “Selam Tevhid” adlı hayali bir örgütün, dinlenen telefonlarında ben de gürültüye gitmişim...

* * * 

Adamlar birisiyle yaptığım telefon konuşmasını öyle kesip biçip, öyle bir kısmını dosyaya koymuşlar ki, ne dediğimi ne ben ne savcı çözebildik...

* * * 

Konuşmayı çözemediğim için bu Selam Tevhid denilen örgütün neresinde ne yaptığımı da hâlâ anlamadım...

* * * 

Dün Odatv’deki haberden öğreniyorum...

O davada beni dinleme kararı alan savcılar, hâkimler meğer kendileri dinlenmesin diye ByLock kullanıyorlarmış...

* * *

Ama ben hâlâ bu kişilerin beni niye dinlediklerini anlamış değilim...

 

BEDRİ RAHMİ’NİN ‘KARADUTUM’DEDİĞİ KADIN BAKIN KİMMİŞ

KARADUTUM, çatal karam, çingenem” diye başlayan o şiiri, benim kuşağımdan kime sorsanız bilir...

1960’ların sonundan itibaren Bodrum’un ilk öncülerinden hangisine “Karadutum” deseniz, öteki iki kelimeyi anında tamamlar...

Çok merak etmişizdir de hiç bilememişizdir o satırların kime yazıldığını...

Dün Refik Durbaş’ın BirGün gazetesindeki köşesinden öğrendik.

Bedri Rahmi’nin uğruna bu satırları yazdığı kız, Güzel Sanatlar Akademisi eski öğrencilerinden Mari Gerekmezyan’mış...

Mari, 1947 yılında 34 yaşında hastalanıp hayata veda etmiş.

Bugünlerde işte böyle yazıları okumak iyi geliyor bana...

Teşekkürler Refik Durbaş...

NOT: Bedri Rahmi’nin eserlerinden oluşan bir retrospektif bugünlerde İzmir’de Folkart’ta sergileniyormuş.

İSRAİL’LE İLİŞKİLERDE ‘EY’ DÖNEMİNİN SONU

CUMHURBAŞKANI Erdoğan’ın A330’da İsrail’de ezanın yasaklanması ve Mescid-i Aksa ile ilgili olarak arkadaşlarımıza yaptığı açıklamayı, kelimeleri tek tek süzgeçten geçirerek okudum. Cumhurbaşkanı çok dikkatli bir üslup kullanıyor. Duygusunu aktarmak için kullandığı en ağır ifade “Üzücü”.

Bu da gösteriyor İsrail’le ilişkilerde “Eyy” diye başlayan ağır taarruz dönemi kapanmış...

Umarım referandum propagandası sırasında yine açılmaz.

Şuna inanıyorum. Bu üslup ve yaklaşım, Türkiye’nin bölgede kaybettiği ağırlığı bir ölçüde yeniden kazandırabilir.

 

AHH ŞU NEHRİMİN KENARI NE MUTENA SEMTMİŞSİN SEN

TÜRKİYE’nin en büyük “dinlenme mağduru” kimdir diye sorarsanız, kendimi aday gösteriyorum.

1990 yılında Hürriyet’in genel yayın yönetmeni olduğum günden bu yana iktidara kim geldiyse, polis, MİT, jandarma, Genelkurmay istihbaratının başında kim vardıysa...

İstisnasız hepsi telefonlarımı dinledi... E-mail’lerimi dinledi... Şimdi kapatılan Beşiktaş savcılığında, 20 yıl önceki telefon konuşmalarımı koydular önüme...

Ama bugün diyorum ki...

Ah... Şu harika nehrimin kenarı...

Ah... O sahildeki sandalyem...

Sen müstesna bir muhitmişsin ki...

Şu fani hayatımda önümden neleri, kimleri geçirdin...

HARİKA BİR KATY PERRY ŞARKISI

GEÇEN pazar Grammy töreninde izlediğimden beri Katy Perry’nin yeni şarkısı “Chained To The Rhythm” şarkısını durmadan dinliyorum. Anında Spotify Top 50 listemin başına koydum.

<iframe src="https://embed.spotify.com/?uri=spotify:track:5ndfVSDyPq90jaIUhNPeby" width="300" height="380" frameborder="0" allowtransparency="true"></iframe>

Müthiş bir şovdu... Müthiş bir şarkı... İnce bir politik itiraz... Direnişe çağrı...

Yanında Bob Marley’in torunu ile, kolundaki “Resist” (Diren) bandı ile...

Büyüksün Katy Perry...

Bu dünyada böyle kadınlar oldukça, yeni otokrat hanedanlar özgürlükleri asla yok edemeyecekler ve tarihin dişlileri arasında yok olup gidecekler.

BİR CÜMLE

- “Tarihin yanlış tarafındasın Wong...” Dr. Strange filmi. Kötülükler prensi Kaecilius, kütüphaneci Wong’a. (Asıl kendisinin yanlış tarafta olduğunu bilmeden.)

Yazının devamı...

İki bozuntu silah çekerse üçüncüsü mermiyi sürer

17 Şubat 2017

Hiddetleneceğim biraz...

Ve o adama şöyle sesleneceğim...

Be meymenetsiz adam...

Bre şom ağızlı...

***

Belli ki ağzı var da kulağı yok...

Hem de öyle susak
bir ağız ki, şuurunun en dipsiz çukurundaki o kapkara niyetini içinde tutamamış, bütün pervasızlığı ile salmış Manisa sokaklarına...

Belli ki kafası şimdiden mevziye girmiş...

Belli ki, “Hayır” diyeni düşman görecek, ona ilk palayı, ilk satırı o sallayacak...

***

Eee böyledir...

Karadeniz’de iki mafya bozuntusu, meydana çıkıp, “Hayır diyen varsa 15 Temmuz gibi geliriz yanına” diye celallenir...

Bu ülkenin savcısı da ertesi sabah, neredeyse sırtını okşayıp evine uğurlarsa...

Manisa’daki adam da ondan aşağı kalır mı...

O da sürer domdom kurşununu pompalısının namlusuna...

***

Vah benim demokrasim...

Hepimiz hayatımız boyunca, “Eşkıya dünyaya hükümdar olmasın” şiarında birleşmişken, bozuntusu dadanmış sandığa...

BÜTÜN BU ADAMLAR ‘HAYIR’ İÇİN ÇALIŞIYOR

ÖNCE Avrupa Birliği’nden sorumlu Devlet Bakanı Ömer Çelik’e sesleneyim...

Ömer Bey, Manisa il başkan yardımcınızın konuşmasını sonuna kadar dinlediniz mi...

Bu arkadaş, sandıkta hayır çıkarsa, Avrupa Birliği’ni de düşman ilan edecekmiş...

Vallahi öyle dedi...

İkinci sözüm de AKP’nin makul yöneticilerine...

Bilesiniz ki bu adamlar evet değil, hayır oyu için çalışıyorlar...

O nedenle bu adamın istifasını isteyerek AKP yönetimi çok iyi bir davranış sergiledi.

Çünkü bu kafalar hepimiz için, iç barışımız için en büyük tehlikedir...

BU DEFA BEKİR COŞKUN’U ÖVECEĞİM

DÜN küçük köpeğin kurtarılması ile ilgili öyle bir yazı yazmış ki... Hiçbirimiz yazamayız...

Bir milletin vicdan ve insanlık manifestosu gibi...

Bu manifesto şu harika temenni ile bitiyor:

“...O küçük köpeğin yaşama hakkında birleşen, telaşlanan, didinen, ağlayan bir milletiz biz... Kendi kör kuyularımızın dibinden... Çıkmamız lazım...” Sen de işittin mi Manisa’da iç savaş tellallığı yapan adam...

HÂLÂ ANLAMADINIZ MI KEMAL BEY GERÇEK BİR ALTERNATİF

- Ondan bağırıp çağırmasını, sert olmasını beklediler...

- Bilinçaltlarında hep bir Tayyip Erdoğan hayranlığı vardı... Gönüllerinden, CHP Genel Başkanlığı koltuğunda da bir Erdoğan modeli otursun geçiyordu...

- Kemal Kılıçdaroğlu öyle bir şey yaptı ki...

Artık bu ülkede kim ki, otobüste, sokakta, şortlu diye, başörtülü diye bir kadının üzerine saldırmaya kalkarsa...

Herkesi karşısında bulacak...

- Kemal Kılıçdaroğlu, bu ülkede barış için, kutuplaşmanın ortadan kaldırılması için, tekrar bir millet olabilmek için gerçek bir alternatiftir...

Yok oyu yüzde 26’dan yukarı çıkmıyormuş...

Kendi kulvarında başarılı bir aslı varken, taklidi olup yüzde 49 oy almasını mı bekliyordunuz...

Hayır... Bence gerçek ve farklı bir alternatifle, davranışla, üslupla bu oya talip olmak çok daha iyi bir şey...

HOLLYWOOD’DAN SON DEDİKODULAR

- WOODY ALLEN’ın yeni filminde Justin Timberlake oynayacakmış. Kadın oyuncu ise çok sevdiğim Kate Winslet olacakmış...

- BU YIL GRAMMY ödül törenini televizyonda, geçen yıla göre 1 milyon kişi fazla izlemiş.

PRINCE MÜZİK AKIM PLATFORMLARINDA

SPOTIFY, Apple Music, Deezer, Fizzy ve öteki müzik akım kullanıcılarına güzel haber.

Mirasçıları karar verdi.

Prince’in bütün şarkıları artık bu platformlara girdi. Şimdi Kayahan’ın vârislerinden de aynı kararı bekliyoruz..

AKİF SEN BARİ KATILMA ŞU DOLDURUŞ ORDUSUNA

GRAMMY dönüşü baktım, komşum Akif Beki, veriyor da veriyor gazı Ankara’ya...

Neymiş, Rusya’ya yeterince celallenilmemiş, Putin’in ağzının payı verilmemiş,

Akif bak referandum yakın...

- Bir siyaset meydanında Rabia selamı ile verdik gazı verdik gazı bak Mısır’la ne hale geldik...

- Bir miting alanını “Kahrolsun Amerika” diye diye inlete inlete, Altıncı Filo gazası haline getirdik...

Bak ne hale geldik Amerika ile...

- Ey Merkel nakaratları atarak Almanya ile papaz olduk...

- Suriye, Irak falan dersen malum...

Zaten savaştayız...

Şimdi bir gaz da sen verip, Rusya ile yeniden papaz ettirme bizi...

Unutma düveli muazzama ile ilk savaşta bir Atatürk’ümüz vardı...

Şimdi o da yok...

İLNUR, SAHİDEN BÖYLE BİR ŞEYLER DEDİN Mİ

AAA vallahi kulaklarıma inanamıyorum...

Cumhurbaşkanı’nın Danışmanı İlnur Çevik, “Fırat’ın doğusunda otonom bir Kürt devletini tolere edebiliriz” anlamına gelen bir şey söylemiş...

Bence çok iyi haber...

Suriye politikasında, milli menfaate uygun, makul ve akıllı bir dış politikaya doğru gidiyoruz demektir...

Ama itiraf edeyim, bu yola girişin bu kadar kısa sürede olacağına hiç ihtimal vermiyordum...

YERİNİ BULMUŞ ÖDÜL

İSTANBUL Kültür Sanat Vakfı’nın bu yılki “İstanbul Müzik Festivali Ödülü”, Cumhuriyet gazetesi yazarı Evin İlyasoğluna verilmiş...

Tam yerini bulmuş bir ödül...

Hem vereni, hem alanı kutluyorum...

Yazının devamı...