GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Destekle Değiştir

 Bugüne kadar İstanbul’da beş etkinlik düzenledi. TÜSEV Ankara, Lefkoşa, ve İzmir’de düzenlenen etkinliklere de teknik destek verdi.Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı’nın (TÜSEV) 2011 yılından bu yana yürütmekte olduğu Değişim için Bağış Projesi kapsamında, Destekle Değiştir etkinliği 2014 yılından beri düzenleniyor. Bugüne kadar İstanbul’da beş etkinlik düzenledi. TÜSEV Ankara, Lefkoşa, ve İzmir’de düzenlenen etkinliklere de teknik destek verdi.

“Destekle Değiştir” dünyanın farklı ülkelerinde başarı ile uygulanan, çok sayıda sivil toplum kuruluşunun görünürlüklerini arttırarak kaynak bulmasına katkı sağlayan kolektif bir bağış modeli olan “Giving Circle” modelinin Türkiye’deki uygulamasına verilen ad.

TÜSEV, Değişim için Bağış projesi altında yürüttüğü çalışmalarla Türkiye’de bağışçılığın gelişmesine katkı sağlayacak modellerin tanıtılmasını ve yaygınlaştırılmasını hedefliyor. Bu hedef doğrultusunda, “Giving Circle” modeli, The Funding Netwok’ün teknik desteğiyle 2014 yılında küresel ihtiyaçlara ve yerel eğilimlere göre adapte edilmiş olup uygulanmaya “Destekle Değiştir” adıyla devam ediyor.

Destekle Değiştir etkinliklerinin beşincisi 14 Mart 2019 tarihinde Pera Müzesi’nde gerçekleşti. Canlı müzik sahneleriyle de tanınan aktör Serhat Kılıç’ın sunumuyla gerçekleşen Destekle Değiştir’de, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği, Rengarenk Umutlar Derneği ve Türkiye Alzheimer Derneği sosyal değişimin parçası olmak isteyen bireylerle bir araya gelerek projelerini tanıttılar. 141 kişinin katıldığı etkinlikte 136 destekçi üç proje için toplam 113.300 TL destek taahhüdünde bulundu.

TÜSEV, Değişim için Bağış projesini aşağıda yer alan sorun alanlarına çözüm sunmak amacıyla yürütüyor:

- Türkiye’deki yasal ve mali çerçevenin bağışçılığı teşvik edecek düzeyde olmaması

- Sivil toplum kuruluşlarının (STK) yarattıkları etki ve faaliyet alanlarının genişlemesi sonucunda daha fazla ve çeşitli kaynağa ihtiyaç duymaları

- STK’lara yapılan bireysel ve kurumsal bağışların yeterli düzeye ulaşmaması

- Bağışçıların STK’ları ve sosyal fayda yaratabilecek alanları tanımalarını sağlayacak olan ortak alan ve faaliyetlerin sınırlı olması

- Yerel ihtiyaçlar, kapasite ve farklılıklara uygun bağışçılık modellerinin yeterince tanınmaması ya da uygulanmaması 

- Şirketlerin kurumsal sosyal sorumluluk çalışmalarının son yıllarda artış göstermesine karşın STK’larla stratejik iş birliklerinin istenilen düzeye gelmemiş ve hibe tahsisleri uygulamasının yaygınlaşmamış olması

- Türkiye’de bağışçılığın mevcut durumunu ortaya koyan veri ve araştırmaların eksik oluşu

- Bağışçılığın değişmesine katkı sağlayacak ve daha fazla sayıda STK’ya hibe tahsisini sağlayacak yöntem, araç, yasal ve mali çerçeveyi ortaya koyan çok paydaşlı bir stratejinin bulunmaması

Türkiye’de bağışçılık kültürünün teşvik edilmesini ve stratejik bağışçılığın gelişmesini kolaylaştıran bir altyapı geliştirilmesini amaçlayan projenin hedefleri ise şöyle özetlenebilir: - Bireysel ve kurumsal bağışçılardan sivil toplum kuruluşlarına kaynak aktarımının artması için bilgi kaynakları oluşturulması

- Bağışçılık ve filantropi alanında veri ve bilgi üretimine katkı sağlanması- Bağışçılar ve sektörde çalışan uzmanlar arasında bilgi ve deneyim paylaşımlarının arttırılması

- Dünyada uygulanan farklı bağışçılık modellerinin tanıtılması ve uygulanması 

- Yerel bağışçılık kapasitesinin geliştirilmesi

Değişim için Barış projesinin ana hedef kitlesi; bireysel, kurumsal sosyal sorumluluk çalışmaları yapan ya da yapmayı düşünen şirketler, hibe veren kuruluşlar, yerel topluluklar ve bu alanda çalışan uzmanlar. Bireysel ve kurumsal bağışçılar ile STK’lar projenin doğrudan faydalanıcıları olarak belirlenirken; kamu kurumları, medya ve akademiden temsilcilerin de dolaylı yararlanıcılar arasında olduğu düşünülüyor.

Bireysel ve kurumsal bağışçılar bağış seçenekleri, dünyada etkili bağışçılık uygulamaları ve sektördeki gelişmeler hakkında bilgi edinip bağışçılık alanına ilişkin pratik kaynaklara ulaşabiliyorlar. Hibe programları oluşturmakta ve bağış stratejisi geliştirmekte olan vakıflar ve şirketler TÜSEV’den teknik destek alabiliyorlar.  

Sivil toplum kuruluşları filantropi alanının sivil toplum kuruluşları ile birlikte geliştirilmesi amacıyla düzenlenen eğitim ve bilgilendirme toplantılarına katılabiliyor; bu alanda çalışan STK temsilcileri ve uzmanlarla bilgi ve deneyim paylaşımında bulunabiliyorlar; yeni yöntem ve modelleri takip edebiliyorlar.

Projeyi bağışçı veya STK olarak takip etmek isterseniz projenin web sitesinden daha geniş bilgiye ulaşabilirsiniz: https://degisimicinbagis.org/
Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile…

Yazının devamı...

Guillain-Barré Sendromu

Bugünkü köşemde bir okurumdan gelen “GBS hastalığı nedir?” sorusuna bir yanıt vermeye çalışacağım.

Guillain-Barré Sendromu (GBS) sinir sistemi ile ilgili bir sorun. Bu hastalık kas zayıflığına, refleks kaybına, kollarda bacaklarda yüzde ya da vücudun diğer kısımlarında hissizliğe veya karıncalanmaya neden oluyor. Hastalığın belirtileri:

- Ayaklarda ve ellerde karıncalanma

- Ayaklarda başlayan güçsüzlük hissinin vücuda yayılması

- Yürürken denge sağlayamama

- Merdiven çıkamama

- Konuşma, çiğneme yutma gibi hareketlerde zorluk

- Özellikle geceleri ortaya çıkan şiddetli ağrı ve kramplar

- Nabzın yükselmesi

- Yüksek ya da düşük tansiyon

- Nefes almada güçlük olarak gösteriyor kendini.

GBS tedavi edilebilen bir hastalık. Ancak hastanın mutlaka yatarak, hatta yoğun bakım ünitesinde, tedavi edilmesi gerekiyor. Zira hastalığın seyri, felçlerin nereye kadar ilerleyebileceği bilinemiyor. Tedavi sürecinde solunum, kan basıncı ve nabız gibi hayati işlevler yakından izleniyor. Bu arada iki ana tedavi işleminden biri ya da ikisi birden uygulanabiliyor:

GBS felce ya da ölüme sebep olabiliyor. Ancak birçok kişide durum giderek iyiye gidiyor ve sonuçta az sayıda kalıcı sorun kalıyor. Guillain Barré Sendromu ile yıllar önce bir yakınımın bu hastalığa yakalanması neticesinde tanıştım. Hastalığın teşhisinin uzun zaman aldığını hatırlıyorum. Yakınım bir süre hiç yürüyemedi. Ancak uzun bir tedavi sürecinin sonunda baston yardımı ile yürür duruma geldi.

Benim bu hastalıkla ilgili söyleyebileceklerim, ne yazık ki, bu kadar. Yazımı, hiç kimsenin bu ve benzeri bir hastalık tablosu ile karşı karşıya gelmemesi dileği ile sonlandırmak istiyorum.

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile…

Yazının devamı...

Hak temelli ve katılımcı politikalara doğru

Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Komitesi’nin Cenevre’de 11 Mart’ta başlayan 21. Oturumu 5 Nisan’a kadar sürecek. Türk Heyeti’nin sunum yaptığı “Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme’ye Dair Ulusal Raporu Yapıcı Müzakere Toplantısı” 13-14 Mart 2019 tarihlerinde Birleşmiş Milletler çatısı altında Cenevre’de gerçekleştirildi. Müzakere toplantılarında Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Komitesi tarafından heyetimize, ülkemizdeki idari yapılanmanın bir gereği olarak, engellilik alanındaki politika ve uygulamalarla ilgili sorular yöneltildi.

Toplantı öncesi komiteye sunulan yazılı raporda, Sözleşme’nin Türkiye tarafından onanmasıyla birlikte Türkiye’de engelli bireylerin haklarının korunması, teşvik edilmesi ve iyileştirilmesi açısından önemli fırsatlar yakalandığı ve yasal düzenlemeler yapıldığı belirtildi. Raporda, komiteden yazılı olarak gelen sorulara cevaben son yıllarda yasalarda yapılan değişikliklere, uygulamalarda gerçekleştirilen ve gerçekleştirilmesi planlanan iyileştirmelere yer verildi. Müzakere Toplantısı’nın açılış konuşmasını Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakan Yardımcısı Ahmet Erdem gerçekleştirdi. Erdem konuşmasında, “engellilerin haklarını kullanabilmeleri için alınan tedbirleri bir imtiyaz ya da lütuf olarak değil; insan haklarının bir gereği olarak” gördüklerini söyledi.

Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Komitesi ülkelerin durumlarını incelerken sadece devletlerden bilgi almakla yetinmiyor. Müzakerelerin yürütüleceği ülkelerin sivil toplum kuruşlarından da görüş bekleniyor. 16 sivil toplum kuruluşunun iş birliği ile hazırlanarak Türkiye Engelliler Konfederasyonu tarafından komiteye sunulan Ağustos 2018 tarihli raporda, Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme uyarınca yasamada öngörülen değişikliklerin gerçekleştirildiği belirtilirken, yasaların ihlal edilmesi ve yönetmeliklere uyulmaması durumunda uygulanacak yaptırımların belirsiz ve yetersiz kaldığı vurgulanıyor. Raporda, aynı zamanda, adalet mekanizması dahilinde Sözleşme’nin pek bilinmediğinin üzerinde duruluyor. Bu durum ayrımcılık nedeniyle açılan davalarda, sonuçtan bağımsız olarak, Sözleşme’ ye atıf yapılmamış olmasından da rahatlıkla görülebiliyor.

Raporun ve sunumun bence en önemli niteliği söylemin çok açık bir şekilde hak temelli ve katılımcı politikalara işaret ediyor olması. Umarım bu durum sadece sözde kalmaz ve günlük hayatımıza da yansır.

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile…

 

Not: Söz: konusu raporlara Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Komitesi’nin 21. Oturumuna ait dokümanların bulunduğu resmi internet sitesinden ulaşabilirsiniz: https://tbinternet.ohchr.org/_layouts/treatybodyexternal/SessionDetails1.aspx?SessionID=1304&Lang=en.

Yazının devamı...

“Dünya Böbrek Günü”

Her yıl mart ayının ikinci perşembe günü tüm dünyada “Dünya Böbrek Günü” olarak anılıyor. Bu özel günde çeşitli paneller ve konserler, kamuya açık alanlara yerleştirilen tanıtım stantları ve billboardlar, radyo-televizyon programları ve basılı yayınlar aracılığı ile böbrek sağlığı ve hastalıkları konusunda farkındalık yaratıcı ve bilgilendirici çalışmalar yapılıyor.

Türkiye’de yapılan araştırma ve çalışmalar her gün tüketilen günlük tuz miktarının 16 ilâ 18 gr. aralığında olduğunu gösteriyor; normalde alınması gereken günlük tuz miktarı ise en fazla 6 gram. Bu durumda, günlük beslenme rutinimiz içerisinde tuzu azaltmak böbrek sağlığını korumak için elzem görünüyor. Örnek verecek olursak; ekmek bizim mutfağımızın temel gıda maddelerinden biri. Gün içerisinde ekmeğin fazla tüketilmesi, günlük tuz ihtiyacının karşılanması anlamına geliyor. Dolayısıyla diğer besinlerden alınan tuz miktarı da düşünüldüğünde, günlük tuz miktarını oldukça aştığımız görülüyor. Diğer yandan hazır gıdaların içeriğinde koruyucu olarak kullanılan fosfat tuzları da var. Böbrek hastalığı gelişen hastalarda hazır gıda tüketiminin minimuma indirilmesi, tercihen sonlandırılması gerekiyor.

Böbrek hastalığı genellikle sessizce ilerliyor; sıklıkla ciddi bir belirtiye neden olmadan önce, kişi böbrek fonksiyonlarının bir kısmını zaten kaybetmiş olabiliyor. Erken tanı bu hastalıkta da önemli. Çok su içme, sık idrara çıkma, yorgunluk, bulantı-kusma ve ödem hastalığın uyarıcı belirtileri. Tüm vakaların yaklaşık üçte birinin nedeni olarak belirlenen diyabet ile yüksek tansiyon böbrek hastalığının en sık nedenleri. Yüksek tansiyon tüm böbrek yetmezliği vakalarının dörtte birinden fazlasına neden oluyor. Şeker yani diyabet hastaları, yüksek tansiyonu olan hastalar, ailesinde böbrek hastası olanlar riskli grupta yer alıyor. Ayrıca, sigara kullanan, fazla kilosu olan, sağlıksız beslenen, uygunsuz bitkisel ürün kullanan, yeterli sıvı tüketmeyen bireyler de risk altında.

International Society of Nephrology (ISN) ve International Federation of Kidney Foundations (IFKF) bu yıl Dünya Böbrek Günü’nün temasını “Herkes için Böbrek Sağlığı” olarak belirlemiş bulunuyor. Dünyada her 10 kişiden biri, ülkemizde ise her 7 kişiden biri kronik böbrek hastalığından mustarip. Böbrek hastalığı her yaşta gelişebiliyor. Bu büyüyen salgının tedavisinin maliyeti, dünya çapında sağlık sistemlerinde büyük bir yük oluşturuyor. Düşük ve orta gelirli ülkelerde uzun vadeli diyaliz tedavisi mümkün olmuyor ve bu da yılda 1 milyondan fazla insanın tedavi edilmeyen böbrek yetmezliğinden ölmesi sonucunu doğuruyor. Biz, sağlık hizmetlerine ulaşma konusunda şanslı ülkelerden biriyiz. Diyaliz merkezleri, diyaliz cihazları ve sağlık çalışanları açısından herhangi bir yetersizlik söz konusu değil ülkemizde; zira 865 hemodiyaliz, 120 periton diyalizi ve 78 böbrek nakli gerçekleştiren sağlık kuruluşumuz var ve tedavilerin hepsi devlet tarafından karşılanıyor.

Böbrek hastalığı her bireyde farklı özellikler nedeniyle ortaya çıkmış olabilir. Dolayısıyla hastaların birbirlerine tedavi ve yaşam biçimi ile ilgili tavsiyelerde bulunması doğru değil. Zira hastaların her birinin hastalığının özelliği farklı olacağından, uygulanacak tedavi biçimi de farklı olacaktır.

Böbrek yetmezliğine neden olan durum, hastanın mevcut hastalıkları, yaşı, ailede böbrek hastası olup--olmama durumu gibi pek çok unsurun değerlendirilmesi ile saptanacak ve tüm bu değişikliklerden yola çıkılarak en uygun tedavi şekli belirlenecektir.

Kronik Böbrek Hastalığı teşhisi, hemen diyaliz veya nakil ihtiyacınız olacağı anlamına gelmiyor; ancak, iyi takip ve tedavi edilme zorunluluğu getiriyor. Kan basıncının iyi kontrolü, kan şekerinin normal seviyelerde tutulması, tuz tüketiminin azaltılması, sigaranın bırakılması, kilo verilmesi, düzenli egzersiz yapılması ve önerilen tedavi düzeninin aksatılmadan sürdürülmesi ile hastalığın ilerlemesi engellenebiliyor.

Netice olarak, sağlıklı bir yaşam sürmeyi amaçlayan tüm bireyler böbreklerinin kıymetini iyi bilmelidirler.

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile… 

 

Not: Bu. Yazının hazırlanmasında Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi’nin 12 Mart tarihli Basın Bülteninden yararlanılmıştır.

Yazının devamı...

Can vermek varken, can almak niye?

Geçtiğimiz günlerde Denizli’ye bağlı bir ilçede ormanlık alana atılmış dört ayrı çöp poşeti içinde toplam altı adet kedi ölüsü bulundu. Kedilerin zehirlendikten sonra poşetler içinde ormana atıldıkları sanılıyor.     

Söz konusu ormanlık alanda yürüyüş yapanlar, bir çöp poşeti içinde ağaç dibine bırakılmış kedi ölüleri olduğunu gördüler ve cep telefonlarıyla görüntüleyerek sosyal medyada paylaştılar. Ardında da durumu polise ve Denizli Büyükşehir Belediyesi Sokak Hayvanları Merkezi’ne bildirdiler. Büyükşehir Belediyesi ekipleri poşetler içindeki, zehirlendikten sonra ormanlık alana atıldığı sanılan altı adet kedi ölüsünü incelenmek üzere götürdüler. Polis de konuyla ilgili bir soruşturma başlattı. Çevrede başka kedi ölüsü olup olmadığı araştırılıyor.

Hayvan severler ve Hayvanları Koruma Dernekleri’nce büyük tepki ile karşılanan bu toplu kedi katliamı hepimizin yüreğini burktu. Bizleri, ister istemez, insanların nasıl böyle bir canavarlık yapabildikleri konusunda düşünmeye yöneltti. Zira bugün kedilere zarar veren yarın insanlara da zarar verebilir. Neticede insan da can taşıyor hayvan da. İnsanların yaşama hakkı olduğu gibi, hayvanların da yaşama hakkı var.

Hayvanların yaşama hakkına yürekten inanan, onların hayata yeniden umutla sarılabilmeleri için var gücüyle çalışan bir genç yaşıyor ülkemizde. Adı Hasan Kızıl, herkesin bildiği adıyla “Hayat Tamircisi”. Bir kış gecesi misafirlerinin aracına sıkışıp omurgası kırılan kediyi yaşatmaya çalışıp, kedinin ellerinde can vermesiyle çok üzülmüş. Ve bunun üzerine hayvanlar, özellikle engelli hayvanlar için bir şeyler yapmak istemiş. Biraz araştırma ve incelemenin ardından yurt dışında hayvanlar için yapılan protez ve yürüteç örneklerini görüp çalışmalara başlamış. Başka bir gün, Mardin’de bir restoranın önünden geçerken arka ayakları tutmayan yavru kediyi görünce hemen harekete geçmiş ve ilk yürütecini yapmış.

Hasan Kızıl, hayvanlar için tasarladığı bu yürüteçleri ilk olarak evde bulunan oyuncak araba gibi tekerlekli araç gereçleri parçalayarak yapmış. Daha sonra, destek veren firmaların ortaya çıkmasıyla birlikte, hayvanlar için protez yapmaya da başlamış. Hasan Kızıl’ın yaptığı yürüteçler alanında uzman kişilerce de destekleniyor.

Biri can alan, diğeri ise o canı yaşatmak için çalışan iki örnek. Ben can alan tarafında kimse kalmamasını, herkesin “canı yaşatmaya çalışan” olmasını diliyorum. Umarım bu dileğim gerçek olur.

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile…. 

Yazının devamı...

Yapabiliriz!

Bugün Dünya Kadınlar Günü. Tıpkı Engelliler Haftası’nın kutlanacak bir hafta olmaması gibi, bu özel gün de aslında birbirimize hediyeler alarak kutlanacak bir gün değil. Tıpkı Engelliler Haftası gibi Dünya Kadınlar Günü de bir toplumsal soruna parmak basarak farkındalık yaratmak ve hak aramak amacı taşıyor.

Bu konudaki ilk büyük adım 1909 yılında ABD’de Sosyalist Parti’nin 28 Şubat’ı, bir yıl önce New York’ta kötü çalışma şartlarını protesto etmek için greve giden tekstil işçileri şerefine, Kadınlar Günü ilân etmesiyle atıldı. Ertesi yıl Kopenhag’da toplanan Sosyalist Enternasyonel Kongresi’nde, 17 ülkeden yüzden fazla kadın delegenin oybirliği ile uluslararası nitelikte bir Kadınlar Günü tesis edilmesi kararı alındı. 1911’de Avusturya, Danimarka, Almanya ve İsviçre’de ilk kez düzenlenen Dünya Kadınlar Günü mitinglerine bir milyondan fazla insan katıldı. Katılımcılar kadınlara seçme hakkı, kamu görevinde bulunabilme hakkı, çalışma hakkı, mesleki eğitim hakkı talep ediyor; iş yerlerinde ve meslek seçimlerinde ayrımcılığa son verilmesini istiyorlardı. Birkaç yıl içinde Rus kadınlar da Dünya Kadınlar Günü gösterileri düzenlemeye başladılar. 1945’te Birleşmiş Milletler’in kurulmasıyla birlikte kadın hakları meselesi üzerinde daha fazla durulmaya başlandı. Birleşmiş Milletler 1975 yılını Dünya Kadınlar Yılı ilân ederek Dünya Kadınlar Günü’nü resmi olarak 8 Mart olarak belirledi. 

Birleşmiş Milletler, her yıl için bir tema belirliyor. 2019’un teması . Bu şekilde davranarak özellikle toplumsal koruma sistemleri, kamu hizmetlerine erişim ve sürdürülebilir altyapı alanlarında toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadınların güçlenmesi konularında ilerleme hedefleniyor.

Kadınların eşit şartlarda yaşaması ve güçlenmesi için Birleşmiş Milletler’ e bağlı çalışan önemli bir birim de UNESCO Cinsiyet Eşitliği Bölümü Direktörlüğü. Üstelik bu birimin başında bir Türk kadını, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü 1978 mezunu Saniye Gülser Corat var.  UNESCO Cinsiyet Eşitliği Bölümü Direktörlüğü’nün çalışmalarıyla bütün dünyaya vermek istediği mesaj çok net:

“Kadınlar ve erkekler eşit yurttaşlar olarak aynı olanaklardan, seçeneklerden, becerilerden, güçten ve bilgiden faydalanmalılar. Kız çocuklarına ve erkek çocuklarına, kadınlara ve erkeklere cinsiyet eşitsizliğini sorgulayacak bilgiyi, değerleri, tavırları ve becerileri edindirmek hepimiz için sürdürülebilir bir gelecek inşa etmenin ön koşulu.”

Feminizm ve popüler kültür üzerine çalışan sanatçı Tyler Feder'in 2013 Dünya Kadınlar Günü için tasarlandığı (sanatçının kendi adını taşıyan web sitesinde görülebilecek) illüstrasyonun üzerinde “Yapabiliriz” yazıyor. Bu yazı II. Dünya Savaşı sırasında askere giden erkeklerden kalan işlere kadınların yerleştirilmesi nedeniyle ağır işlerde çalışmak zorunda kalan kadınlara moral vermek için Westinghouse firması için J. Howard Miller tarafından hazırlanan ünlü afişe gönderme niteliğinde. Miller’in afişinde sadece sağlıklı beyaz bir kadın yer alırken, Feder çeşitli niteliklerden kadınları eserine dahil ederek hiçbir ayrım göz etmiyor. Bence, kadınların gücünü de Dünya Kadınlar Günü’nün mesajını da çok güzel ortaya koyuyor.

Feder, “Feminizmin kesişim noktaları benim için çok önemli, çalışmalarımda çok geniş bir kadın yelpazesine, özellikle de kenara itilmiş olan kadın kimliklerine yer vermeye gayret ediyorum,” diyor. Kadın olmak zorken, engelli olmak zorken, “engelli kadın” olmak tam da bu kesişim noktalarından biri. İşte tam da bu yüzden, Feder’in eserindeki gibi yapabileceklerimizin farkında olup, dayanışmanın katacağı güçle sesimizi duyurmaya devam etmeliyiz. Hepimizin çabasıyla ve inancıyla geleceğe çok daha güzel bir dünya bırakabiliriz.

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile…

Yazının devamı...

Dünya Kulak İşitme Günü

Telefonu icat eden Alexander Graham Bell 3 Mart 1947 tarihinde İskoçya’da dünyaya geldi. Annesi doğuştan işitme engelliydi. Bu yüzden dedesi ve babası ömürlerini işitme engellilere adamıştı. Özellikle babası işitme engellilere duymasalar bile konuşmayı öğretmenin yollarını geliştirmeye çalışıyordu. Graham’in iki kardeşi veremden ölünce, babası kalan tek oğlunun sağlığı için İskoçya’dan Kanada’ya göçtü.

Graham Bell, babasının ölümünden sonra onun çalışmalarını tanıtmak ve yaymak için Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. Önce Ontario’ ya ardından Boston’a yerleşti. Boston’da bir süre işitme engellilere dil öğretmeni yetiştiren bir okulda çalıştıktan sonra kendi okulunu kurdu. Aslında sağırların sessizliğini ortadan kaldırmaya çalışıyordu. Sonunda işitme engelli annesinin ve eşinin duyamadığı sesleri kaydetmeyi başardı. Ünü kısa sürede yayılan Bell, Oxford Üniversitesi’ne konuk öğretmen olarak çağırıldı.

Bell, işitme kayıpları üzerine sayısız çalışma yaptı. İşitme engelliler için yapmış olduğu çalışmalarından dolayı kendisinin doğum tarihi olan 3 Mart 1947 “Dünya Kulak ve İşitme Günü” olarak ilân edildi. Yani dün, Dünya Kulak İşitme Günü’ydü.

Dünya Kulak İşitme Günü kapsamında açıklamalarda bulunan Bezmialem Vakıf Üniversitesi Baş Hekimi ve Kulak Burun Boğaz Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fadlullah Aksoy, anne karnında geçirilen enfeksiyonların doğumsal işitme kayıplarına yol açabildiğini söyledi. İşitme kaybının özellikle çocukların sosyal yaşamını ve öğrenme yetisini olumsuz yönde etkilediğine değinen Prof. Aksoy, doğuştan olmayan yani edinilmiş işitme kayıpları ile ilgili olarak da önemli açıklamalarda bulundu:

“Tekrarlayan üst solunum yolu ve ortak kulak enfeksiyonları ile birlikte bakteriyel ve viral enfeksiyonlar da orta kulakta iltihaplanma yaparak işitme kaybına neden olabilir. Çocukluk çağında çok sık görülen ancak günümüzde aşılama programlarına bağlı olarak sayıları son derece azalan Kızamık, Kızamıkçık ve Kabakulak gibi viral hastalıklar da koklea ve iç kulaktan beyne giden işitme sinirinde hasar yaparak işitme kaybı oluşturabilir. Bunlar tek kulakta olabildiği gibi her iki kulağı da etkileyebilir. Enfeksiyonlar dışında çocukluk yaşlarında geniz eti, bademcik, alerji ve gatroözofageal reflü’ye bağlı olarak orta kulakta sıvı birikmesi oluşursa, bunun sonucunda da işitme kaybı gelişebilir.”

Prof. Dr. Fadlullah Aksoy işitmenin her yaş grubunda önemli olduğunu, ancak, çocuk yaş gruplarında çok daha büyük önem taşıdığını söylüyor. Çocuklarda sağlıklı iletişim kurabilme ve konuşma yeteneğinin gelişmesi için öncelikle işitme duygusunun önemli olduğuna değinen Prof. Aksoy, çocuğun duyduktan sonra anladığını ve anladıklarıyla da konuşmayı öğrendiğini söylüyor. Yani duymayan çocuk konuşamıyor. Ebeveynlerin çocuklardaki işitme ve konuşma becerileri ile ilgili süreci iyi takip etmeleri gerekiyor. Sese cevap vermeme, sese dönmeme, tepki vermeme, ders başarılarının düşmesi, iletişim kurmaktan kaçınma, içe kapanma gibi birçok belirti işitme kaybında erken teşhisi mümkün kılabilen önemli işaretler arasında yer alıyor. Yeni doğanlarda ise, Prof. Aksoy’a göre, işitme tarama testleri dışında işitme kaybını anlamanın herhangi bir yolu bulunmuyor.

Doğumsal işitme kayıpları her 1000 canlı doğumda bir görülüyor. Tarama protokolleri ile her yeni doğan bebeğe Otoakustik Emisyon ve ABR (İşitsel Beyin sapı Davranımı) ile hemen tanı konulabiliyor. Tanı konulduktan sonra işitme kaybı derecesine göre tedavi yapılıyor. Doğumsal iki taraflı total işitme kayıplarında ise erken tanı konulup tedavi edilmediği durumda sağırlık ve dilsizlik kalıcı olabiliyor. Bu tür hastalarda erken tanı ile beraber işitme cihazı uygulamasından sonra koklear implant yapılması, işitmeyi sağlayarak çocuğu akranlarından farksız hale getirebiliyor.

Doğumsal işitme kaybı vakalarında erken teşhis oldukça büyük bir önem taşıyor. Bu nedenle erken tanı ile birlikte uygun tedavi yöntemine vakit geçirmeden başlanılması gerekiyor.

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile…

Yazının devamı...

Destek Eğitim Hizmetleri

Okul ve kurumlarda, kaynaştırma/bütünleştirme yoluyla eğitim uygulamaları kapsamında yetersizliği olmayan akranları ile birlikte aynı sınıfta eğitimlerine devam eden ancak özel eğitime ihtiyaç duyan öğrencilerin, sunulan eğitim hizmetlerinden en üst düzeyde yararlanmaları amacıyla özel araç-gereçler ile eğitim materyalleri sağlanarak oluşturulmuş eğitim ortamları “Destek Eğitim Odaları” olarak adlandırılıyor.

Destek Eğitim Odası’nda verilen destek eğitim hizmetleri okulun veya kurumun ders saatleri içinde yapılıyor. Destek Eğitim Odası’nda öncelikli olarak öğrencinin kayıtlı olduğu sınıfta o ders saatinde okutulan derse ilişkin eğitim veriliyor. Ancak; Destek Eğitim Odası’ndan yararlanacak özel eğitim ihtiyacı olan öğrenciler için hazırlanan program doğrultusunda, öğrencinin kayıtlı olduğu sınıfta o ders saatinde okutulan dersten farklı bir ders de, haftalık ders çizelgesinde yer alan ders saatleri tamamlanmak kaydı ile verilebiliyor.

Birkaç gün önce change.org’dan gelen bir mesaj ile “Görme Engelli Ebeveynlerin Çocukları Destek Eğitim Odalarından Yararlansın” başlıklı bir kampanya için benden de destek istendi. İdris Ekinci tarafından başlatılan ve Milli Eğitim Bakanlığı’nı muhatap alan bu kampanyayı İdris Bey’in ağzından tanıtmak istiyorum sizlere:

“Merhaba! İsmim İdris. 

Eşim ve ben görmüyoruz. İki çocuğumuzdan büyüğü  Ahmet, okul öncesi eğitimini tamamlayıp önümüzdeki yıl ilkokula başlayacak. İlkokula başlamak, hem çocuk hem de ebeveyn için heyecan verici  bir durum. Pek tabii kaygının da eşlik ettiği bir heyecan bu. Fakat ben ve benim gibi görmeyen bireylerde bu kaygı o tatlı heyecanı bastırıyor: Çocuğuma okuma-yazmayı nasıl öğreteceğim? Onun ödevlerine nasıl yardımcı olabilirim? Evladımın okula uyumunu nasıl kolaylaştırırım? ...Daha birçok benzer soru kurcalıyor zihnimi. Evet, bir komşumdan, akrabadan yardım almak, etüt merkezine yazdırmak olası çözümlerden birkaçı. Ama olması gereken mi? Hayır! Ben akraba veya komşu, üçüncü bir kişiye mecbur kalmak istemiyorum. Diğer taraftan çocuğumu etüt merkezi gibi ticari bir kuruma göndermek de istemiyorum. Peki, ne istiyorum? 

Ben rehberlik araştırma merkezinde psikolojik danışmanlık yapıyorum ve çalıştığım kurumun asli görevlerinden biri de özel eğitime ihtiyaç duyan bireylerin tanılamalarını yapıp, bireyin koşullarına uygun yönlendirmede bulunmak. Bu noktada çocukların akranlarıyla aynı eğitim ortamında bulunup, gerektiğinde destek eğitim odasında birebir eğitimden faydalanması özel eğitim yönetmeliğinin kaynaştırma bütünleştirme tedbirlerindendir.  Annesi veya babası görmeyen Ahmet ve diğer çocuklar okul öncesinde ve ilkokulda destek eğitim odalarından yararlanmalılar. Bunun için bir danışman olarak hizmet verdiğim ve yine bir veli olarak hizmet aldığım Milli Eğitim Bakanlığı' nın özel eğitim yönetmeliğinde kapsam, tanımlar ve destek eğitim odasını düzenleyen maddeleri gibi birkaç maddedeki yapacağı muhtemel değişikliklerle görmeyen ebeveyn, rehberlik araştırma merkezine başvurmalı ve çocuğu için destek eğitim kararı aldırabilmeli. Böylece anayasada her çocuk için tanınan zorunlu ve parasız eğitim hakkından  yararlanma noktasında bizlerin çocuklarımız açısından eşitlik sağlanmalı.

Eylül ayında okullar açılacak ve beklediğim değişim gerçekleşirse ben de kaygılarım biraz olsun azalmış bir şekilde çocuğumun heyecanına ortak olacağım.

Benim fiziki özrüm çocuğumun eğitimini engellememeli, değil mi?”

Bence de engellememeli…

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile…

Yazının devamı...