GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

“Beyaz”

“Beyaz” kelimesi her daim önem taşımıştır yaşamımda. Bu nedenle deneyimli oyuncular Derya Alabora ile Deniz Çakır’ı aynı sahnede buluşturan “Beyaz” adlı oyunu özellikle izlemek istedim.

“Beyaz”, yıllar sonra bir araya gelen ve ölüm döşeğindeki annelerinin başında bekleyen iki kız kardeşin bir ömürlük hesaplaşmasını taşıyor sahneye. Fransız yazar Emmanuelle Mari’nin kaleme aldığı, Zeynep Utku’nun dilimize kazandırdığı “Beyaz”ın yönetmen koltuğunda Özen Yula oturuyor. Oyunun dekor tasarımı ve styling çalışması Tomris Kuzu, ışık tasarımı ise Yakup Çartık tarafından yapılmış; müzikleri Çiğdem Erken, fotoğrafları ise Muhsin Akgün imzasını taşıyor.

İki başarılı oyuncu, Derya Alabora ve Deniz Çakır’ı tiyatro sahnesinde buluşturan “Beyaz”, birbirlerine tamamen zıt iki kız kardeşin farklı yaşam hikâyelerine doğru yol aldırıyor izleyenleri.

Abla, yıllar önce hayallerinin peşinden koşmak üzere evden ayrılmış ve tiyatro oyuncusu olmuştur. Kız kardeş ise; evlenmiş, fakat mutlu olamamış, kocası ile mutsuz evliliğini çocuğu için sürdürmeye çalışan bir kadındır. Ancak anlarız ki, yıllar sonra annelerinin rahatsızlığı ile bir araya gelen ve geçmişin muhasebesini yapan bu iki kız kardeşin ikisi de mutlu olamamıştır.

İki kardeşin ertelenmiş duyguları yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar. Sanki acıdan sessiz dinginliğe varan bir yolculuktur bu. İzleyicilerde, iki kardeş konuştukça aralarındaki sarsılmış bağı yeniden kurup kuramayacakları konusunda merak uyandıran görece uzun bir yolculuk…

Abla rolündeki Derya Alabora “Beyaz” bir yere gitmek istediğini söylüyor oyunda. “Beyaz” bir yerin nasıl bir yer olduğunu ise tanımlamıyor. Ama bana göre yapmış olduğu hataların hiçbirinin kendisi ile gelemeyeceği yeni bir hayata başlamak istiyor. Yani, mecazi olarak, hatalarını silmek ve bundan sonraki yaşamına “Beyaz” bir sayfa ile devam etmek istiyor.

Henüz 12 yaşındayken babaannem karlı bir kış gününde ölmüştü. Bu benim hayatımdaki ilk kayıptı. Belki de o yüzden çok etkilenmiştim onun ölümünden. Aradan birkaç yıl geçtikten ve İngilizceyi iyice öğrendikten sonra, bir sınavda bu konu ile ilgili bir kompozisyon yazmıştım. Başlığı “Beyaz” dı bu kompozisyonun. Beyaz’ın bana karı anımsattığını ancak babaannemin kaybının beyazın bende yarattığı büyüleyici etkiyi bozduğunu ve o günden sonra hiçbir rengi birbirinden ayırt etmediğimi anlatmaya çalışmıştım. Yani diğer bir deyişle “Artık hayatımda beyazın özel bir etkisi yok.” demek istemiştim.

Yaşamımın ilk kaybı olan babaannemin ölümü beni adeta büyütmüştü. Şimdi anlıyorum ki acılar çocukları büyütüyor. Ve ilk kaybın acısı hiç bitmiyor…

Aradan çok uzun yıllar geçti ama babaannemi hâlâ özlüyorum. İstiyorum ki başımı onun kucağına koyayım, o da benim saçlarımı okşasın. Ya da onun önüne oturayım, o da benim saçlarımı örsün. Ya da küçük ispirto ocağında ona kahve pişireyim.

Babaannem düşüp kalçasını kırdığında ben daha hazırlık sınıfındaydım. Ve o gün hayatımda önemli bir dönüm noktası oldu. O gün için benim kaldıramayacağım bir yük olan bu kayıp beni hayatın gerçekleriyle tanıştırdı. Anladım ki, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Ve olmadı da…

Ancak oyunun iki kardeşin arasındaki kurulamaz sanılan bağ yeniden kurulabildi. Ve bu iki güzel kardeşin hayatlarında yeni bir sayfa açıldı. Beyaz bir sayfa…

Ben oyunu izlerken hem abla rolündeki Derya Alabora’dan, hem de kardeşini canlandıran Deniz Çakır’dan çok etkilendim. Kardeşlerin daha duygusal olanını canlandıran Deniz Çakır bazı repliklerde gözyaşlarını tutamadı. Bu durum hiç kuşkusuz rolün etkisini daha da arttırdı.

“Beyaz” ın Yönetmeni Özen Yula’ya, başarılı oyuncuları Derya Alabora ile Deniz Çakır’a ve oyuna katkı veren diğer çalışanlara bana verdikleri fırsatlar için teşekkür ediyorum. Sayelerinde hem güzel, hem de doyurucu bir oyun izlerken bol bol düşünme ve kendi hayatımı gözden geçirme fırsatı buldum. Ve inanın bu da bana çok iyi geldi…      

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile…

Yazının devamı...

Engelli Dostu Köpekler

Leah ile köpeği Andre’nin hikayesine kas hastalıkları ile haberler içeren web sitesinin bülteninde rastladım. Şimdilerde 20 yaşında bir genç kız olan Leah Leilani bu web sitesinde bir köşe yazarı. Mitokondrial miyopati teşhisi konduğunda 9 yaşında küçük bir çocukmuş. Ailesinin Andre’yi eve getirdiği günü hayatının en güzel günlerinden biri olarak anlatıyor Leah:

“Onu gördüğüm an eridim, şirinliği karşısında kendimden geçtim. Sevimli mi sevimli bu tüy yumağının benim olduğuna bir türlü inanamıyordum.”

Andre küçük ırk köpeklerden, anayurdu Küba olan Havanese cinsi bir köpek. Hem küçük olması hem de tüy dökmediği için alerjiye neden olmaması açısından Leah için çok uygun bir arkadaş olmuş. Leah, Andre’nin yaşantısına neşe kattığını anlatıyor. Birlikte geçirdikleri yıllar aralarındaki sevgiyi de derinleştirmiş:

“Oniki yıl göz açıp kapayana kadar geçti, ama Andre benim gözümde hâlâ yavru. Eskisi kadar pofuduk olmayabilir, yaşlı bir adamı andırır hale gelmiş olabilir, ama o yine de benim bebeğim.”

Havanese cinsi köpeklerin ortalama yaşam süresi 13-15 yıl. Andre giderek yaşlanıyor. Leah bunu aklından geçirmemeye çalışsa da, ileride bir rehber köpek edinmeyi düşünüyor. Engellilerin çeşitli ihtiyaçlarını karşılamak üzere eğitilen bir köpeğin aileye katılmasıyla annesinin yüküne biraz destek olabileceği inancında. “Bir köpek bir engelliye nasıl yardım eder ki?” diyenleriniz olabilir. Ama inanın ki öğretildiği takdirde çamaşır toplamaktan yere düşenleri kaldırmaya, kapıyı açmaktan gözlüğünüzü vermeye kadar çeşitli işler yapabilir. Dostluğu da cabası…

Engellilere destek olmak üzere eğitilmiş köpekleri daha çok görme engellilerin yanında görmek mümkün. Aslında bu da ülkemizde yeni gelişmeye başlayan bir uygulama. 2014 yılında kurulan Rehber Köpekler Derneği görme engellilere eşlik edecek rehber köpekleri eğitiyor. Uzun soluklu bir eğitim sürecinden geçen rehber köpek adayları eğitimleri tamamladığında görme engelli insanlarıyla birlikte yaşamaya başlıyorlar.

Dernek bir yandan da rehber köpek kavramını toplumun gündelik yaşamına yerleştirmek için çalışmalar yürütüyor. Bu da yakın bir gelecekte etrafımızda daha fazla sayıda rehber köpek görebileceğimiz anlamına geliyor.

Rehber Köpekler Derneği’nin çalışmalarını https://rehberkopeklerdernegi.org/ adresinden daha detaylı olarak inceleyebilirsiniz.

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile…

 

 

Yazının devamı...

“Bugün Dünya Beyaz Baston Günü”

 

Baston yüzyıllar boyunca görme engelliler tarafından kullanılmış olan bir araç. Ancak, bizim bugün bildiğimiz baston, kaza sonucu gözlerini kaybetmiş olan James Biggs adlı İngiliz fotoğrafçı tarafından 1921 yılında geliştirilmiş bulunuyor. Kendisini motorlu taşıtlardan korumak isteyen James Biggs, sürücülerin görebilmesi için bastonunu beyaza boyamaya karar veriyor. Ancak beyaz baston 1931 yılına kadar topluma mâl olan yaygın bir uygulama haline gelemiyor.

Lions Kulüp’ün bazı üyeleri 1930 yılında siyah bastonun sürücüler tarafından görünemediği için beyaza boyanmasına karar veriyorlar. Şubat 1931’de Fransa’da Guilly D’herbemont adlı bir kişi görme engellilerin de katıldığı Ulusal Baston Hareketi adlı bir kampanya başlatıyor. Aynı kampanya Rotary Kulüp tarafından İngiltere’de de başlatılıyor. Yine 1931’de, Uluslararası Lions Kulübü ABD’de görme engelliler arasında beyaz baston kullanımını yaygınlaştırmak amacıyla ulusal bir programı devreye sokuyor. Aynı yıl, ABD’de görme engellilerin bastonla güven içinde seyahat hakkını öngören ilk yasal düzenleme yapılıyor.

6 Ekim 1964 yılında da ABD Kongresi ve Senatosu’nun 753 sayılı ortak kararıyla Devlet Başkanı’na her yılın 15 Ekim gününü Beyaz Baston Güvenlik Günü olarak ilân etmesi konusunda yetki veriliyor.

İşte o günden beri, 15 Ekim dünyada Beyaz Baston Günü olarak anılıyor. Her yıl bu tarihte, bütün dünyada görme engellilerin karşılaştıkları zorlukları anımsatmak ve beyaz bastonun bir görme engelli için ne denli önemli olduğunu anlatmak için çeşitli etkinlikler düzenleniyor. Örneğin, Boğaziçi Üniversitesi’ nde beş yıldan beri engelleri kaldırmak adına “Beyaz Baston Festivali” yapılıyor.

Beyaz baston bir görme engelli için bağımsızlık ve güvenlik sembolü, her koşulda ona rehberlik eden bir arkadaş. Baston kullanmaya küçük yaşlarda başlamanın onu benimseme yönünden çok büyük bir önemi var.  Kendi başına gezme becerisi kazanan görme engellilerde motor beceriler daha çabuk gelişiyor, vücut organları daha sağlıklı oluyor, kendine güven duygusu oluşuyor ve bu kişiler sosyal etkinliklere daha fazla katılıyorlar.

Bastonun işlevi, kullanıcısının önündeki zemine dokunmasını ve yolu üstündeki iniş çıkışları ile fark etmesini sağlamak. Zeminin pürüzlü olup olmadığı ve hatta su birikintileri bile baston yardımıyla fark edilebiliyor. Bu niteliğiyle beyaz bastonu körlerin yere dokunan uzatılmış parmakları gibi düşünmek mümkün. Beyaz baston düzgün zeminde sola sağa kaydırılarak, pürüzlü zeminde ise yerden kaldırılıp sağa sola dokundurularak kullanılıyor. Beyaz baston kullanıcısının boyuna göre çeşitli uzunluklarda üretiliyor. Kısa bastonu taşımak daha kolay olmakla birlikte son yıllarda hâkim görüş yerden çeneye kadar gelen uzun bastonların daha fazla güvenlik sağladığı yönünde.

Engellerimizi aşmamızı kolaylaştıran bu gibi araçlar, aslında, bizim önde gelen yardımcılarımız. Bunu hiç unutmamalı ve unutturmamalıyız.

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile…

Yazının devamı...

“Yaşlılık ve Hastalıkları”

Türkiye Kas Hastalıkları Derneği 1978 yılında Prof. Dr. Coşkun Özdemir’in öncülüğünde kuruldu ve hâlâ onun yönetiminde hizmet vermeye devam ediyor. Yani, Coşkun Hoca yıllardan beri kas hastalarının hayatlarına dokunuyor ve dokunduğu hayatları güzelleştirmek için çalışıyor.

Bir başka yazıda Prof. Özdemir’in özgeçmişinden detaylı olarak söz edeceğim sizlere. Bugün için ise, sevgili hocamdan kendisinin “Yaşlılık ve Hastalıkları” başlıklı makalesini sizlerle paylaşmak üzere izin aldım. Buyurun birlikte okuyalım:

“Yaşlılık ve Hastalıkları

Gelişmiş ülkelerde yaşlıların sayısı ve genel nüfusa oranı artıyor. Yaşam beklentisinin artışı kuşkusuz ülkemizde de yaşanmakta. Bu nedenle yaşlılık ve hastalıkları sağlık açısından, sosyal yardım açısından önem kazanıyor…

1970 başlarında, Amerika’nın koridorlarında bile bilim konuşulan çok ünlü bir hastanesinde hastalıkların patolojisi ile ilgili bilgilerle karşılaşmıştım. Bu bizim zayıf tarafımızdı. Kaybettiğimiz hastalarda kolay kolay nekropsi (otopsi) çalışmaları yapamıyorduk. Bu hastanede haftanın bir günü brain cuting (beyin kesme) toplantıları yapılıyordu. Orada çok şey öğrendim.

Biz yurdumuzda yaşlı insanlarda ilerleyici bellek, dikkat, davranış kusurları gördüğümüzde serebroskleroz (beyinde damar sertliği) gibi bir tanı düşünürdük. Presenil demanslar (bunama) vardı bir de senil (yaşlılığa bağlı) demans. Bu yanılgılar uzun sürmedi. Serebroskleroz diye bir şey olmadığını öğrendik. Senil demans dediklerimiz aslında Alzheimer’di. Bizim gençliğimizin Gilda filminin ünlü yıldızı Rita Haywort’un 60’lı yaşlarda Alzheimer olduğunu öğrenmiş, üzülmüştük.

Boston’da bulunduğum yıllarda araştırmacılar; Kore’de 20’li yaşlarda ölen genç askerlerde, daha o yaşlarda damarlarda bozukluğun saptandığını bildiriyorlardı. Bu ateroskleroz (damar sertliği) yıllar içinde bazı insanlarda daha çabuk, bazılarında daha yavaş ilerliyor; ileri yaşlarda kalpte enfarktüse, beyinde ise tıkanmalara ve felçlere sebep oluyordu. Bunlar çoğunlukla akut vakalardı ama yılların birikimi ile oluşuyordu. Tansiyon yüksekliği, diyabet, sigara ve kolesterol başlıca risk faktörleri idi. Tabii bunlara kilo fazlalığı ile hareket ve egzersiz yetersizliğini de eklemek lazım. Tansiyonun önemini sık sık tekrarlıyorum, çünkü bunu umursamayan, ancak öte yandan da iyi okuryazar çok insana rastlıyorum.

Kırmızı şarabın koruyucu olduğu, Fransa’da diğer Avrupa ülkelerinden daha az damar hastalığı görülmesi ile kanıtlanıyor. Beslenme için Akdeniz tarzı diye tanımladığımız bol sebze, yeşillik, domates, meyve ve balıklı bir yeme içmeyi ve antioksidanları tercih etmek çok yerinde olur. Damar sertliği ancak sık tekrarlayan multi infarktlar ve bir de beyin beyaz cevherinin hastalığında demansa yol açabiliyor. Bunama vakalarının büyük çoğunluğu Alzheimer. 65-70 yaşlarında % 5 olasılık var. Bu 80 üzeri yaşlarda %25′ e 90 üstünde %50′ ye çıkıyor. Damar sertliği için saydığım risk faktörleri bu üzücü hastalık için de geçerli. Zihinsel ve bedensel aktivitenin önleyici olduğu son araştırmalarla destekleniyor. Düşük basınçlı hidrosefali, hipotiroidi, B12 yetersizliği gibi demansa yol açan nedenler var. Bu ayırt edici tanılar ancak deneyimli uzman hekimlerin yardımı ile yapılabilir. Yazık ki tedavi konusunda söylenecek fazla söz yok. Kök hücre henüz bir umut. İyi bir bakımı gerektiren ve yıllar süren ilerleyici bir hastalık. Kadınlarda erkeklerden biraz daha fazla oranda görülüyor.

Yaşlılığın iki önemli hastalığından bahsettim. Bunun dışında elbette kadınlarda rahim, meme, over tümörleri; erkekte prostat; özellikle sigara tiryakilerinde, her iki cinste akciğer tümörleri ve kolon kanseri ve tabii ki romatizmal hastalıklar ve çeşitli immünolojik hastalıklar ile kan hastalıkları var. Bu yazıyı William E. Gladstone’ un şu yaşlılık tanımları ile bitireceğim: “İnsan kendine güveni derecesinde genç, korkuları derecesinde yaşlıdır. Ümitlerini ve güzelliği görme yeteneğini korudukça gençtir. Hiç kimse fazla yaşamış olmakla ihtiyarlamaz. İnsanları ihtiyarlatan, ideallerinin gömülmesidir.”

Değerli Hocam’ a, tüm okurlarımın huzurunda, derin sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile…

Yazının devamı...

Obezite

Obezite, genel olarak, bedenin yağ kütlesinin yağsız kütleye oranla aşırı artması ve vücut ağırlığı-boy uzunluğu dengesinin bozulması anlamına geliyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ise obeziteyi, vücutta sağlığı bozacak ölçüde –aşırı- yağ birikmesi olarak tanımlıyor. Bu rahatsızlık, günümüzde, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin en önemli sağlık sorunları arasında yer alıyor.

Hepimizin bildiği gibi beslenme; yaşam için anne karnında başlayan ve ölüme dek devam eden vazgeçilmez bir ihtiyaç. İnsanın büyümesi, gelişmesi, sağlıklı ve üretken olarak uzun süre yaşaması, gerekli besin öğelerini yeterli ve dengeli miktarda alıp vücutta kullanabilmesine bağlı. Karın doyurmak, açlığı bastırmak, canının çektiği şeyleri yemek veya içmek anlamına gelmiyor. Sağlıklı bir yaşam sürdürmek için alınan enerjiyle harcanan enerjinin dengede tutulması gerekiyor.

Yetişkin erkeklerde vücut ağırlığının % 15-18’ini, kadınlarda ise % 20-25’ini yağ dokusu oluşturuyor. Bu oranın erkeklerde % 25’in, kadınlarda ise % 30’un üstüne çıkması obeziteye neden oluyor. Yani, alınan günlük enerjinin harcanan enerjiden fazla olması durumunda, harcanamayan enerji vücutta yağ olarak depolanıyor ve obezite yol açıyor.

Obezitenin hesaplanmasında boy ve kilo değeri üzerinden yapılan Vücut Kitle İndeksi (VKİ) – Body Mass Index (BMI) oranları kullanılıyor. Vücut kitle indeksi kilogram olarak ağırlığın metre cinsinden boy uzunluğunun karesine bölünmesiyle elde ediliyor. Vücut kitle indeksi (beden kitle indeksi) hesaplama değeri 30’un üzerinde olan kişi obez, 40’ın üzerinde olan kişi ise morbid obez olarak kabul ediliyor.

Düzensiz ve dengesiz beslenme, fast food tarzı yiyecek tüketimi ve spor yapmamak kilo almaya ve bazı hayati organların da yağlanmasına sebep oluyor. Uzun açlık sonrası kontrolsüz yemek yemek, karbonhidrat içerikli yiyecekleri ve şekerli içecekleri çok tüketmek obeziteye neden olan beslenme hatalarından bazıları. Anne ve babanın her ikisi birden kilolu ise obezite görülme ihtimali % 80. Ayrıca; şeker hastalığı, tiroit bezi hastalıkları, böbrek üstü hastalıkları gibi bazı hormonal sebepler obezite nedenleri arasında yer alabiliyor. Yağlanmanın önüne geçmek için çocukluk çağından başlayarak sağlıklı beslenme düzeni ve hareketli yaşam tarzının benimsenmesi gerekiyor.

Obezite dünyada özellikle gelişmiş ülkelerin en önemli sağlık sorunlarından biri. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünyada 1,9 milyar kişi fazla kilolu ve bunların 600 milyonu da obez.

Türkiye’de de durum çok farklı değil: Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2015 yılı Vücut Kitle indeksi Araştırması’na göre; ülkemizde her 100 kişiden 20’si yani her beş kişiden biri fazla kilolu, diğer bir deyişle obez. Türkiye’de obezite 2008 yılında yapılan araştırmaya kıyasla % 31,1 oranında artmış durumda. Obezite oranları erkeklerde % 15,3, kadınlarda ise % 24,5.

Dünyada giderek yaygınlaşan, yaşam kalitesini ve süresini anlamlı derecede etkileyen obezite tedavi edilebilen bir hastalık. Obezite tedavisinde diyet eşliğinde egzersiz veya cerrahi yöntemler uygulanıyor. Uzmanlar kişiye uygun tedavi yöntemini belirleyerek kişinin sağlıklı kiloya ulaşmasını ve bu kiloyu korumasını amaçlıyorlar. 

Çağın hastalığı obezitenin insanları yaşlandırdığını söyleyen Obezite Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Tufan Ergenç, bilimsel çalışmalara göre obezite hastalarının beyin yaşının, hastanın esas yaşından en az on yıl daha yaşlı olduğunu ifade ediyor.

Tufan Ergenç, ayrıca, obezitenin vücuda birden fazla zararı olduğunu söylüyor. Hastaların tansiyon yüksekliği, kalp hastalıkları, kolesterol yüksekliği, şeker hastalığı, karaciğer yağlanması, safra kesesi hastalıkları, eklem problemleri, beynin hızlı yaşlanması ve kanser gibi hastalıklara maruz kalabileceklerine değiniyor. Op. Ergenç, çağımızın hastalığı obezitenin vücutta önemli tahribatlar yaratırken cildi de yaşlandırdığını söylüyor.

Ergenç, yaşam kalitesinin arttırılması için vücut sağlığını bozacak ölçüde biriken aşırı ve anormal yağ birikintisinden kurtulmanın önemini vurguluyor ve hastalara kilolarından cerrahi yöntemle kurtulmalarını öneriyor.

Dr. Ergenç, obezite cerrahisinde hastanın kilo vermesi için gıda alımları ya da besin emilimleri veya her ikisinin birden azaltılmasını hedeflediklerini söylüyor. Ameliyat sonrasında hastanın kilo verme hızının oldukça yüksek olduğuna değinen Ergenç; “Kaybedilen kilonun geri alınmaması için hastalarımızın doktor ve diyetisyenlerle işbirliği içinde diyet ve spor yaparak sağlıklı bir yaşam sürmeleri gerekiyor.” diyor.

İlerleyen teknolojinin obezite ameliyatları üzerinde de etkili olduğunu dile getiren Op. Dr. Tufan Ergenç; “Artık kapalı yani laparoskopik yöntemle yapılan obezite ameliyatları sonrası, hasta günlük yaşamına çok kısa sürede dönebiliyor. Hastalarımız hem obeziteden hem de obezitenin yan etkisi olan diğer hastalıklardan kurtulmuş oluyorlar.” diyor.

Obezite hastalarının geçirdikleri cerrahi müdahalenin ardından daha sağlıklı bir yaşam sürdürdüklerini biliyorum. Zira bu gibi hastalarla şahsen tanıştım ve neler yaşadıklarına şahit oldum. Umarım, çok yakın bir gelecekte tüm obezite hastaları ameliyat olma olanağı bulur ve daha sağlıklı bir yaşam şansına kavuşabilir. 

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile…

Yazının devamı...

Beyaz Baston ve Erişilebilirlik Festivali

Engelsiz Erişim Derneği ile bütünleşmiş olan Beyaz Baston ve Erişilebilirlik Festivali‘nin beşincisi gerçekleştiriliyor bu yıl. Festival stantları 12–13 Ekim 2018 tarihlerinde Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüs Yerleşkesinde görücüye çıkacak.

Engelsiz Erişim Derneği Üyeleri, içeriğini her yıl daha da zenginleştirdikleri festivalde misafirlerine vazgeçilmez, erişilebilir, keyifli ve farklı deneyimler yaşatmak için yoğun bir enerji ile çalıştıklarını söylüyorlar. “Erişebiliyorsam eşit hayat, Al eline bastonu bağımsızlığı tat” temalı festivalde bizleri neler mi bekliyor? Öncelikle:

stantları aracılığıyla hayatın küçük dokunuşlarla nasıl da herkes için erişilebilir olabildiğine tanıklık edilecek. Bu stantlar festivalde her zaman yer alan ancak her yıl biraz daha geliştirilip yenilenen stantlar. Örneğin; Engelsiz Erişim, GETEM ve EEEH Dergi stantları bu yıl birlikte açılacak. Ayrıca, yemek ve müzik stantlarında sürprizler olacağı da yine festival yöneticileri tarafından söylenenler arasında yer alıyor.

Festivalde, Evde Tamir İşleri Stadı’na da hak ettiği yer verilmiş olacak. Adem Vural, sürpriz bir görme engelli marangoz konuğu ile evde tamir işlerimizde çok işe yarayacak olan çeşitli ip uçlarını konuklarla paylaşacak.

Festivalde bu yıl, geçtiğimiz yıl yer alan misafir stantların yanı sıra başka misafir stantlar da olacak. Rehber Köpekler Derneği, engelli oyuncaklar üreten Serpil Acar, Matematik Standı ile Hale Uçuş, El Yordamı Sergisi ile Olcay Aşçı ve Funda Altın, Erişilebilir Haritalar Standı ile Sözer Vurgun, Üç Boyutlu Yazdırılabilir Eserler Müzesi (3B YEM) ile Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nden Hıdır Karaduman ve ekibi, festivali renklendirecek kişiler olarak adlandırılıyorlar.

Festivalde bir de Beyaz Baston Öykü Yarışması yapılacak. Festival yöneticileri, bağımsızlıklarının simgesi olan yol arkadaşları ve dostları Beyaz Baston’ u taçlandırmak isteyenleri yarışmaya katılmaya davet ediyorlar.

Ben de 12 ya da 13 Ekim günü bu festivale konuk olmaya çalışacağım.  

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile…



Yazının devamı...

Renkli Kampüs

Renkli Kampüs; katılımcılarının yarısı fiziksel engelli gençlerden oluşan, çeşitlilikten ve farklılıklardan güç alan, ezber bozan bir gençlik programı. Ya da birbirinden farklı ama birbirini tamamlayan Beş Kadın’ın “hayallerinin yolculuğunun” adı…

Bu Beş Kadın başka bir dünyanın mümkün olduğunu göstermeyi amaçlıyorlar. ‘Dünyayı değiştirmek için önce dünyanı değiştir’ demişler ve üniversiteli gençlerin yer aldığı bir sorumlu liderlik ve farkındalık programı olan Renkli Kampüs’ü tasarlamışlar. Arzu Güneşli, İdil Ander Dede, Kristina Steinbüchel, Pınar Gökpınar ve Suna Özpar adlı bu olağanüstü kadınlar farklı şirketlerde ve farklı sektörlerde çalışıyorlar.

Arzu, Boyner’de Kurumsal Gelişim ve Yatırım Direktörü olarak görev yapıyor. İdil’in, sürdürülebilirlik üzerine danışmanlık veren “Köprü Danışmanlık” adlı bir şirketi, Kristina’nın da “The Big House” adlı bir mimarlık şirketi var. Pınar, BP’de Finansman Muhasebe ve Raporlama Müdürü. Suna da, insan kaynakları konusunda danışmanlık veriyor. Beşli’nin yolları Ortak İdealler Derneği’nce yöneticilere yönelik olarak düzenlenen “Yetkinin Ötesinde Liderlik” programı ile kesişmiş.

Bu beş kadın, tanışmalarının akabinde, engelli ve engelsiz üniversite öğrencisi gençlere yönelik fırsat eşitliğini hedefleyen, farklı düşünmeyi destekleyen, gençleri sivil toplumda aktifleşme konusunda motive eden bir liderlik programı oluşturmaya karar vermişler. Bu fikri projenin paydaşları olarak gördükleri üniversitelerdeki engelsiz kampüs koordinatörlerine, farklı kurumlardaki insan kaynakları yöneticilerine, benzer konularda çalışan çevrelerindeki bilgi sahibi uzmanlara danışmışlar. 2012 yılının başından 2015 yılının başına kadar süren hazırlık sürecinin ardından, ilk dönemlerini 21 Şubat 2015’te 17 değişik üniversiteden 33 katılımcı ile başlatmışlar.

İstanbul'daki üniversitelerde okuyan engelli ve engelsiz gençlerin 3 ay boyunca Cumartesi günleri yarım gün katıldıkları, iş dünyasından, STK'lardan konuşmacıların gençlere liderlik deneyimlerini, başarılarını/başarısızlıklarını aktardıkları 9 modülden oluşan bu program, gençleri kendi kabuklarını kırıp 1 adım daha atarak "sorumlu liderlik" yapmaya teşvik ediyor.

Katılımcılar, her dönem için, farklı üniversitelerden engelli-engelsiz, kadın-erkek, farklı bölümler ve farklı sınıflar dengesi gözetilerek seçiliyorlar. Şirketlerin IK yöneticileri ile gerçekleştirilen kariyer günlerinde ise gençlere staj ve kariyer yapma imkânı tanınıyor.

Renkli Kampüs, üç ana başlık üzerine inşa edilmiş bulunuyor:

Renkli Kampüs Programı’nca desteklenen bazı ana fikirler var. Bunların başında “Gençler İçin Fırsat Eşitliği” ve “İstihdama Hazırlık” geliyor. Gençleri rahat bir ortamda insan kaynakları yöneticileriyle buluşturan bu program, onlara kendi okudukları bölüm ile ilgili bir iş ve staj imkânı bulabilme fırsatı da veriyor.

Fırsat Eşitliği oldukça geniş bir kavram. Programın katılımcıları seçilirken engelli-engelsiz, kadın-erkek, devlet-vakıf üniversiteleri, farklı bölümler arası dengeye önem veriliyor. Bu programı farklı kılan en büyük özellik, engelli ve engelsiz katılımcıların bir arada olmaları ve katılımcıların yarısının engelli öğrenciler arasından seçilmesi.

Bu şekilde oluşturulan sinerji katılımcıların ileride çalışma hayatlarında ve bulundukları sosyal çevrelerde farklı düşünebilmelerini sağlayabilecek çok önemli bir adım. Bugüne kadar 30’dan fazla üniversiteden ve bir o kadar farklı bölümden seçilen yarısı engelli 90’a yakın katılımcı bu programdan mezun olmuş bulunuyor.

Program kişisel gelişimin önemi vurgulanarak tasarlanmış. Ayrıca sorumlu liderlik kavramı üzerine gelişen bir liderlik algısı yaratılmak istenmiş. Bunun gerçekleşmesi için ilham verici konuşmacılar, gençlere yeni ufuklar açan, onları değişik şekillerde düşünmeye iten konu başlıkları, her türlü fikri dile getirebilecekleri özgür bir ortam tasarlanmış, engelli öğrencilerin rahatlıkla hareket edebilecekleri engelsiz mekânlar seçilmiş. Bu mekânlar programa destek veren kurumların ofislerinin bulunduğu binalarda yer alıyor. Birçok kurum bu programı mekân sponsorluğu yaparak destekliyor. Bu sayede katılımcılar hem farklı kurumları ziyaret etmiş, hem de o kurumların üst düzey yöneticisi ile tanışma fırsatı yakalamış oluyorlar.

Programın bir başka fark yaratan kavramı da, ‘Sivil Toplumda Aktifleşmek.’ Katılımcıların birey olarak toplumumuzun çözüm bekleyen sorunlarının halli için katkıda bulunabilmesi ve bu konuda çalışan sivil toplum kuruluşları ile tanışabilmesi için program boyunca bir STK ile ekip halinde proje çalışması yapma fırsatı yaratılıyor. Oluşturulan ekipler kendilerine yol gösteren ve proje boyunca onlarla birlikte olan mentorlar ile çalışarak hayata geçirilebilecek projeler üretiyorlar.

Program ücretsiz, ancak mezun olmak için devam şartı var. Programın sonunda katılımcılar programa % 70 katılım sağlamaları şartıyla mezun olabiliyorlar. Ayrıca, tüm katılımcıların sivil toplum projelerinde aktif katılımının olması bekleniyor. Mezun olan katılımcılar mezunlar ağına ekleniyorlar ve bu sayede düzenlenen kariyer günlerine, eğitimlere ve daha sonraki programlara katılma hakkı kazanıyorlar.

Programın diğer alternatif programlara göre öne çıkan en önemli özelliği, farklı engel gruplarından (görme, işitme, bedensel engeller) öğrencilerin de katılıyor olması.

 

Beş Kadın’ın paraları olmadan, iş çevresinin desteği ile ve tamamen gönüllülük esası üzerine kurarak başlatmış oldukları bu program, dev bir gönüllü ordusu ile emin adımlarla büyümeye devam ediyor.

Umarım yolları hep açık olur bu olağanüstü Beşli’nin…

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile…

Yazının devamı...

Türkiye Kas Hastalıkları Derneği

Türkiye Kas Hastalıkları Derneği,  ülkemizde yaşayan kas hastalarının daha kaliteli yaşamaları için gerekli koşulları sağlamak üzere, 1978 yılında Prof. Dr. Coşkun Özdemir’in öncülüğünde kurulmuş bulunuyor.   Dernek, kurulduğu günden bu yana kas hastalarına ve topluma rehber olmak, çözüm önerileri geliştirerek uygulanmasını sağlamak amacıyla sürdürüyor çalışmalarını. Vizyonunda kas hastalığı ile yaşayan bireylerin sağlıklı bireyler ile aynı standartlarda yaşayabileceği bir Türkiye var.

Türkiye Kas Hastalıkları Derneği misyonunu

- Uluslararası engelli hakları doğrultusunda kas hastalarının sosyal yaşama tam ve etkin katılımını sağlamak,

- Kas hastalarını doğru bir şekilde bilgilendirmek ve yönlendirmek, fiziksel, sosyal ve ruhsal olarak mümkün olan en iyi duruma getirmek,

- Neromüsküler hastalıkların nedenlerine ve tedavilerine yönelik araştırmaları bilimin ve etik kuralların rehberliğinde desteklemek,

- Toplumu neromüsküler hastalıklar konusunda bilgilendirmek,

- Kas hastalarının yaşam kalitesini yükseltecek çalışmalar yapmak

olarak belirlemiş bulunuyor.

Türkiye Kas Hastalıkları Derneği’nin hedeflerine gelecek olursak, onlar da şöyle sıralanıyor:

- Ulusal Neromüsküler Hastalıklar Hasta Bilgi Sistemi’nin kurulması,

- Birinci Türkiye Telethon Projesi’nin hayata geçirilmesi,

- Kas Hastalıkları Fizik Tedavi Rehabilitasyon ve Dinlenme Merkezi’nin kurulması,

- Türkiye Neromüsküler Hastalıklar Genetik Araştırma Merkezi’nin kurulması.

Hastalar açısından bakıldığında, derneğin en önemli işlevlerinden biri çeşitli kas hastalıkları için danışma ve rehabilitasyon olanakları sunması kuşkusuz. Kas hastalıklarının hemen hemen hiçbirinin tedavisi bulunmuyor. Hastaların hayat kalitelerini daha uzun süre sürdürebilmek için rehabilitasyon faaliyetleri büyük önem taşıyor. Fizyoterapi desteği ve psikolojik destek bu faaliyetlerden. Derneğin İstanbul dışındaki üyelerine yönelik olarak bir de online psikolojik destek grubu faaliyet gösteriyor. Dernek zaman zaman mesleki beceriler ve el becerileri kursları düzenliyor. Kurslara katılanlara işgücünü geliştirme ve eğitim alanında destek verilirken, bir yandan da sosyal yaşama adaptasyon ile ilgili seminerler ve eğitimler de sunuluyor. Derneğin uzman avukatları hastalara ve ailelerine engellilerin hakları konusunda danışmanlık da yapıyorlar.

22 Eylül günü, derneğin 100 Altın İnsan Projesi kapsamında, dernek bahçesinde düzenlenen etkinliğe katılma fırsatı buldum. Bu proje derneğin faaliyetlerini yürütmek için ihtiyaç duyduğu yıllık ortalama bütçeyi karşılamayı amaçlayan bir düzenli kaynak yaratma projesi. Hedef 100 gönüllünün yılda birer defa Türkiye Kas Hastalıkları Derneği’ne 1.000 TL bağış yapması.

Kamu Yararına Çalışan Dernekler statüsünde olan Kas Hastalıkları Derneği izinsiz yardım toplama hakkı tanınan dernekler arasında yer alıyor. Daha fazla bilgi için derneğin web sitesini ziyaret edebilirsiniz: http://www.kasder.org.tr/

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile…

 

Yazının devamı...