Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

AKP’ye aydın desteği, AB ile sınırlı

AB ile ilişkiler adeta mihenk taşı. Brüksel hazır. Özellikle reformların artık devreye sokulmasını ve trenin hızlanmasını bekliyor. Ancak AKP’den pek ses çıkmıyor. Bazılarında sanki “aday ülke statüsünde” kalmak daha iyi olacakmış gibi bir hava var. Eğer gerçekten böyleyse, AKP liberal-demokratik aydın desteğini kaybeder.

AK Parti’nin iktidar olduğu ilk dönemde, liberal-demokrat aydınların desteğini almıştı.

 

Bunun iki temel nedeni vardı.

 

Biri, Kıbrıs konusunda Annan Planı’nı benimsemesi ve eski kalıpları yıkarak, yepyeni bir yaklaşımla ortaya çıkılmasıydı.

 

Diğeri de, Avrupa Birliği’ne üyelik girişimini, Ecevit hükümetinin bıraktığı yerden alıp ve daha da hızlandırmasıydı.

 

Bu iki yaklaşım, cesaret isteyen, kendine güven işaretini veren, eski ideolojik ve içine kapanık sistemi yıkmaya yönelik tutumu gösteriyordu.

 

Liberal demokratların yıllardan beri beklediği değişim rüzgarları ilk defa esmeye başlamıştı.

 

AK Parti (AKP) iktidarı, beklentiler aksine türban veya İmam Hatipler gibi duyarlı konulardan çok, Türkiye’nin önünü açacak konulara ağırlık verdiği için alkışlanmıştı.

 

Liberal-demokrat kesim de, hem Avrupa, hem de Amerika’da AKP’yi açıkça taşıdı. Batılı aydınlara AKP’yi beğendirdi.

 

AB bürokrasisine, AB Parlamentosu’na AKP’yi benimsetti.

 

ABD’nin politikaları oluşturan kesimlerini AKP lehine dönüştürdü.

 

Sonunda, bu günlere kadar gelindi.

 

Bugünkü manzaraya bakacak olursak, bu yaklaşımda yavaş yavaş çatlaklar oluştuğunu gözlüyoruz.

 

Özellikle, Anayasa tartışmaları AKP hakkındaki görüşleri değiştiriyor. Belki farkında değiliz ancak, liberal-demokrat aydınlar artık eskisi kadar kesin konuşamıyorlar. Hiç değilse, kesin konuşanların, AKP’yi savunanların sayısında azalma görülüyor.

 

Bunun iki nedeni var.

 

Biri, Anayasa değişimindeki hedeflerin yeterince anlatılamaması, kuşku ve kaygı yaratan gri bölgelerin sayısının artmasıdır.

 

AKP, Anayasa’nın Türkiye’yi daha dindarlaştıracak bir süreci başlatmayacağı konusunda, kamuoyunun bir bölümünü, özellikle de liberal-demokrat aydın kesimin bir bölümünü ikna edememişti. İkna etmek için yeterli çaba da harcamamakta.

 

Seçim sonuçlarının verdiği aşırı güven ve AKP yanlısı medyanın aşırı tahrikkar tutumu, kuşkuları daha da yaygınlaştırmaktadır.

 

Diğer ve bence daha da önemli gelişme, AKP’nin AB ile ilgili tutumunda görülen tereddütlerdir.

 

Koskoca 2007 yılı bomboş geçti.

 

MHP ve CHP’ye oy kaybetme korkusundan dolayı, AKP kılını kıpırdatmadı. AB’nin adını ağzına almadı.

 

“Hadi seçim var” dedik. Üstüne gitmedik. AB dahi anlayışla karşıladı.

 

Seçim oldu bitti, artık tam zamanıdır diye yine beklemeye başladık.

 

Cumhurbaşkanlığı seçimi, yine her şeyi durdurdu. Yine, olur böyle şeyler, dedik.

 

Hadi, diyorduk ki bu defa da Anayasa tartışması başladı. Kamuoyu tartışması, referandum derken, yine 6-7 ay geçecek demektir.

 

Bu arada hükümetten hiçbir kıpırtı yok. Ne 301, ne de diğer bekleyen reformlar konusunda bir çalışma yapılıyor.

 

Hatta, hükümetin içindeki bazı yetkililer “Önce AB bize güvence versin, sonra biz harekete geçelim” demeye başladılar.,

 

Ne olduğunu anlamak istiyoruz.

 

AKP, Avrupa Birliği konusunda ayak mı sürümeye hazırlanıyor? Acaba “aday ülke statüsünü” sürdürmeyi ve bu statüde oynamayı mı planlıyor?

 

Eğer böyle bir niyet varsa, liberal-demokrat aydınların verdiği büyük desteği kaybeder. Bunun iyi bilinmesinde yarar var.

                                             

*                               *                               *

 

BİR KIVILCIM, AB’Yİ ALEVLENDİRECEK

 

Brüksel’den bakıldığında, Türkiye-AB ilişkilerinin yeniden canlanması için, her şey hazır. Yeter ki, birileri fitili ateşlesin. Öyle bir adım atılsın ki, tüm mekanizma tekrar hızlansın.

          

Bugün müzakereler yürüyor. Belki Hızlı Tren süratiyle gitmiyor, ancak yolundan çıkmadı ve ana istasyona doğru devam ediyor” diyen Olli Rehn gibi, Brüksel’de konuştuklarımın hemen hemen tamamı “ Hadi şimdi, tam zamanı” dediler.

          

Bu kıvılcım ne olabilir?

          

Örneğin Cumhurbaşkanı Gül’ün veya Başbakan Erdoğan’ın bir Brüksel ziyareti… Brüksel ve Ankara’da aynı anda gerçekleştirilecek konferanslar veya Avrupa medyasının dikkatini çekecek bir olay düzenlenmesinden söz ediliyor.

          

Ancak gerçekten bir ateşleme düşünülüyorsa, bunun tek koşulunun 301’inci maddenin temelden değişmesi olduğu hala tekrarlanıyor. “301 değişmeden, bu ilişkilerin yeniden ayaklanmasını beklememek gerekir. 301’inci madde vazgeçilmez bir koşul. Bu madde değişmeden, hiçbir yere gidemeyiz” diyen Olli Rehn’ in bu sözlerinin altını çizmekte yarar var. Gerçekten de, 301 ilişkilerin anahtarı. Ancak bu anahtarla kilidi açabileceğiz.

          

Peki, 301 hemen mi ele alınmalı, yoksa AKP içindeki bazı eğilimlere göre, Anayasa’nın değişmesiyle birlikte ele alınmalı?

          

Benim Brüksel’de aldığım izlenim (zaten Olli Rehn de, 3 yıl bekledik 3 ay daha bekleriz dedi) Komisyon’un tercihi, 301’in hemen ele alınıp değiştirilmesi. Ancak AKP iktidarının, Anayasa referandumu sonrasına bırakılmasında ısrar etmesi durumunda da, fazla sorun çıkartmayacak.

          

Ancak bu durumda, Kasım başında yayınlanacak olan İlerleme Raporu’nda dayak yemeğe hazırlıklı olmalıyız. Bu raporun her ne kadar tarafsız ve dengeli olacağı söyleniyor olsa dahi, yine eleştiri yüklü olacak. 

          

Ancak ilginçtir, Brüksel’deki egemen hava, Türkiye-AB ilişkilerinden gelinilen noktada, rapordaki olası eleştirilerin büyük bir gürültü çıkartmayacağı yolunda. “Zira artık önümüz açıldı” diyen, AB Komisyonu yetkililerinden biri, durumu şöyle özetledi:

          

…Türkiye, 301’den başlayarak reformlarını yeniden başlatmalı… Bizler de, daha önce verdiğimiz sözleri yerine getirmeli ve daha da önemlisi, artık Türkiye’nin tam üyelik konumunu tartışmaktan vazgeçmeliyiz. Zira artık Türkiye aday kabul edildi ve müzakerelere başlandı. İşimize bakmalıyız.”

          

Benim ilk defa böylesine açıkça duyduğum diğer bir nokta da, Olli Rehn’in söyleşisinde bulacağınızAB’nin tam üye olmuş bir Türkiye’nin laik sisteminin en ağırlıklı güvencesi konumuna gireceği” yolundaki sözlerdi. Şimdiye kadar Komisyon’dan bu sözler duyulmazdı. Galiba, bizdeki Anayasa tartışmalarından dolayı ön plana çıkarılmış. Göreceksiniz, bu konu ilerde çok daha yaygın şekilde tartışılacaktır.

 

İşte özetle Brüksel izlenimlerim.

 

Başta da dediğim gibi, olumlu yönde şaşırdım.

 

Tabii bundan sonrası yine bizim atacağımız adımlara bağlı. Ancak, AKP’nin tutumu nedense hiç güven vermiyor.

X