Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Ah şu politikacılar

Tufan TÜRENÇ

Türkiye'nin bir yanı pislik ve saçmalıklarla doluyken, öbür yanı yer yer dünya standartlarının üstüne çıkma ataklığı içinde.

İnsan bu ikilem arasında çoğu zaman şaşkına dönüyor.

Örneğin iletişimde en ileri ülkelerin bazılarından bile öndeyiz.

Bugün politikayı, saçmalıkları ve pislikleri bir yana bırakıp, Türkiye'nin standart üstü bazı yönlerini yaşadığım olaylarla anlatmak istiyorum.

1973 seçim kampanyasında çalıştığım gazete beni Demokratik Parti adına geziye çıkan Celal Bayar'ı izlemekle görevlendirmişti.

Milliyet adına tam bir buçuk ay Anadolu'da önce Bayar'ı, sonra Ecevit ve Demirel'i izlemek için dolanıp durmuştum.

O yıllarda iletişim felaketti.

Bu yüzden de seçim gezilerini izlemek, haber ve fotoğrafları gazeteye ulaştırmak tam bir işkenceydi.

Miting yapılan il veya ilçelerden haber ve notları gazeteye geçmek için PTT'ye veya parti merkezine giderek telefonlarla boğuşmaya başlıyorduk.

O yıllarda otomotik telefon kanuşması diye bir olay yoktu.

Şehirlerarasını arayıp karşımıza çıkan memureye İstanbul yıldırım, basın, ödemeli yazdırıyorduk. Sonra da beklemeye başlıyorduk.

* * *

Bu beklemeler çoğu zaman saatler sürüyordu. Ama biz PTT müdürüne rica ediyor ve o ilden İstanbul'a olan kanalların tümünü bize ayırmasını sağlıyorduk.

Ama bu kanal sayısı o kadar azdı ki... Bazı illerde bir, bazılarında iki, çok çok üç-dört kanal vardı.

Telefon bağlanınca sırayla yazılarımızı yazdırıyorduk.

Çoğu zaman yazı yazmaya zaman olmadığı için notlarımıza bakarak okuyorduk.

Gazetelerde o yıllarda teyp düzeni de yoktu. Siz okuyorsunuz karşıdaki arkadaş da daktilo ile alıyordu.

Ben büyük gazetede çalıştığım için hemen her zaman yazıyı alabilecek biri çıkıyordu karşıma. Ama bazı arkadaşların böyle bir şansı olmuyordu. O yüzden yazdırmaları saatler sürüyordu.

Bu arada lider haklı olarak bizi bekleyemiyor ve yoluna devam ediyordu.

Hangimizin işi biterse ilk bulduğumuz araca atlayıp liderin peşine düşüyor, yakaladığımız yerde konvoya katılıyorduk.

Yani o gezilerde her gün ayrı bir işkence yaşıyorduk.

Bir de fotoğrafları gönderme sorunu vardı. Filmleri partili görevlilere teslim ediyor ve ilk otobüse vermesi için binbir ricada bulunuyorduk.

Filmler bazen gazeteye ulaşıyor, bazen kimbilir nerede kaybolup gidiyordu.

Dedim ya, o yıllarda gazetecilik yapmak tam bir işkenceydi.

* * *

Günümüze gelirsek... Bakın gazetecilik ne kadar keyifli hale geldi.

Artık siz yazımızı nereden yazdığımızı eğer belirtmiyorsak anlamıyorsunuz bile.

Çünkü yazı yazmak, gazeteye geçmek artık çocuk oyuncağı gibi bir iş.

Bir elinizde cep telefonu, öteki elinizde de çikolata kutusu büyüklüğünde taşınabilir bilgisayarınız.

Gittiğiniz işle ilgili notlarınızı alıp ilk konakladığınız yerde bilgisayarınızda yazınızı veya haberinizi yazıyorsunuz. Sonra bulunduğunuz yerdeki telefonun klipsini çıkarıp bilgisayarınızın arkasındaki küçük deliğe sokuyorsunuz.

Ondan sonra bilgisayarınızın sadece üç tuşuna arka arkaya basıp gerekli komutu veriyorsunuz ve yazı bir dakika içinde gazetedeki bilgisayar sistemine geçiyor.

Ve işiniz bitiyor.

Fotoğrafları da aynı sistemle gönderiyorsunuz. Dijital kamera ile çektiğiniz fotoğrafları telefon hattıyla doğrudan gazetedeki bilgisayarın ekranına geçiyorsunuz.

Aynı işlemleri cep telefonu ile de yapabiliyorsunuz.

Bu mükemmel teknoloji dünyanın en ileri ülkelerindekilerle aynı düzeyde. Hatta iletişim olanakları bakımından bu iş Türkiye'de daha da kolay.

Ama ah şu politikacılar ah!..

Biraz daha akıllı ve ilkeli olabilseler, Türkiye uçup gidecek.













X