GeriSeyahat Otantik bir İstanbul turu
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Otantik bir İstanbul turu

Otantik bir İstanbul turu

Bozacı naraları, yoğurtçu çıngırakları, kunduracı tıkırtıları ve sokak müzisyenlerinden yayılan ezgiler… Kadim şehrin kaybolmaya yüz tutmuş nostaljik seslerini, İstanbul âşığı isimlerin duygularında aramaya ne dersiniz? Selim İleri’den Peyami Safa’ya, Fatih’ten Cihangir’e edebiyat dolu bir geziye çıkalım.

Sık sık duyduğumuz “Ah nerede o eski İstanbul?” cümlesini kurmanın zamanı değil şimdi... Aksine, işten güçten, pandemiden, yasaklardan zaman bulup bu şehre biraz olsun kulak vermenin tam zamanı. 13 Mayıs Perşembe Ramazan Bayramı’nın ilk günü. Bayram tatili, kısıtlama olmazsa İstanbul’un yıllar boyu bakıp da göremediğimiz yerlerini gezmek için iyi bir fırsat olabilir. Hatta bildik tanıdık yerlerini de yeniden, yeni baştan gezip tozmalı! Aldırmayın her tarafını sarmış hoyrat kalabalıklara. İstanbul, her geçen gün biraz daha yitirdiği otantik değerlerini hatırlamaya, hatırlatmaya çalışan bir kent. Şimdi ona kulak vermenin tam zamanı.

Otantik bir İstanbul turu

NOSTALJİK SESLER

Dev bir teraziyi anımsatan bakraçlarında yoğurt satan seyyar satıcıların çıngıraklarını duydunuz mu? Baloncuların “Bebelere balon” seslerini unuttunuz mu peki? Ya da sokak kemancılarını, akordeoncularını, darbukacılarını... Bugün belki sadece İstanbul’un eski semtlerinde tek tük işitebileceğimiz bu sesler, kentin kaybolmaya yüz tutmuş değerlerinden bazılarıdır aslında. Tıpkı kitaplarıyla İstanbul’un binbir rengini dünyaya anlatan Orhan Pamuk’un ‘50 Ünlüyle 50 Rota’ kitabımda bana söylediği gibi: “Yüzyıllardır farklı dinlerden toplulukların barış içinde bir arada yaşadığı İstanbul adalarından birinde, eski bir su değirmeninin yanı başındaydı evimiz. Sabahları uyanıp penceremi açtığımda odama dolan seslerdi, benim için Adalar’ın ve İstanbul’un anlamı. Rum komşumuzun pencereden yayılan sesi, faytonların tıkırtıları, seyyar satıcıların çıngırakları ve daha pek çok ses… Sonra bu seslerin hepsi yerlerini başka seslere bırakmaya başladılar. İstanbul’un hızla değiştiğini biraz da buradan anlıyordum, sokağın seslerinden…”

MÜTEVAZI ZAMANLAR

İstanbul’un kaybolan değerlerinin izini sürmek için Prens Adaları’yla yetinmek istemiyorsanız, gerçek bir İstanbul tutkunu olan Selim İleri’nin çağrısına kulak verin öyleyse. Onunla da kitabım için söyleşi yaptığımda eski İstanbul’a özgü zanaat, yapı, ses ve davranış biçimlerine rastlayabileceğimiz en iyi yer olarak Yedikule-Samatya-Kocamustafapaşa üçgenini önerip şöyle aktarmıştı gözlemlerini: “Kentin, eski İstanbul ruhu taşıyan sur dibi semtlerine banliyö trenleriyle gitmenin cazibesi, hiçbir şeye benzemez. Samatya ile Yedikule arasında gezinirken, yılların yorgunluğunu taşıyan kâgir evler, parklar, dükkânlar, seyyar satıcılar gelip geçene geçmişin anılarını fısıldar. Bizans’tan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e aktarılan çok katmanlı bir dokusu vardır semtin. Bu doku, nostaljik bir tat almamız için fırsattır aslında. Balıkçı, lokanta, berber, bakkal, nalbur, manav gibi küçük esnaf, Samatya’nın mütevazı alışveriş dünyasını oluşturur. Yedikule sur kapısından çıktığınızda, İstanbul’un son bostanlarından birini görürsünüz. 10 yıl öncesine kadar semt bostanlarından toplanan taptaze sebzelerin, sur dibindeki tezgâhlarda satıldığını dün gibi hatırlarım. Şimdi nadir de olsa, mahalle aralarındaki seyyar tezgâhlarla bu gelenek sürdürülüyor.”

PAZARIN RENKLERİ

İstanbul’un her köşesinde, eskilerden kalmış, belki unutulmaya yüz tutmuş bir şeyler saklıdır aslında. Anıları bir parça olsun hatırlayabilmek için bakmayı bilmek gerekir önce. Çünkü İstanbul unutmaz, ancak insan unutur. İşte kaybolanları değil, unutulanları, unuttuklarımızı görebilmek için tarihi semtlerde

Peyami Safa’nın izini sürün mesela. Bunun için de bir solukta Fatih’e uzanın. Semte adını veren Fatih Camisi ve külliyesi, Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde “Bana öyle bir cami yapın ki Ayasofya’nın ihtişamını aratmasın” demesi üzerine İstanbul’un yüksek tepelerinden birinde Mimar Atik Sinan tarafından inşa edilmiş. Kıztaşı ve Horhor Antikacılar Çarşısı gibi mekânlarıyla da tanınan ilçe, Türk edebiyatında da önemli bir yer teşkil ediyor. Öyle ki pek çok kitapta Taksim-Beyoğlu çevresi kentin ‘alafranga’ yüzü, Fatih ise ‘alaturka’ yüzü olarak betimleniyor. Semtle ilgili akla gelen ilk eserlerden biri, Peyami Safa’nın ‘Fatih-Harbiye’ romanı: “Tramvay Beyazıt’tan geçiyor, Fatih’e doğru ilerliyordu. Beyoğlu arkada kalıyordu. Fatih! Fatih! Aylardan beridir ilk defa bugün, Fatih’e bu kadar istekle gidiyordu ve Beyoğlu’nun cazibesinden kendini kurtarıyordu. Tramvayla bir saat bile sürmeyen bu mesafe, ona Afgan yolu kadar uzun görünürdü ve Kabil ile New York arasındaki farkların çoğuna İstanbul’un iki semti arasında kolayca rastlanırdı.”

KAHVEDEN KAFEYE...

İstanbul’un unutulan değerlerine farklı bir pencereden, asırlardır kentin en önemli sosyalleşme mekânlarından biri olan kahvehanelerden bakmaya ne dersiniz? Doğu’da ortaya çıkıp Batı’ya yayılan, sonradan Avrupa üzerinden İstanbul’a dönen ve kahveden kafeye evrilen bu mekânların en keyifli olanlarına, Boğaz’ın Anadolu Yakası üzerindeki eski sahil köylerinde rastlayabilirsiniz Mario Levi’ye göre. Kentin kaybolan değerleri üzerine yazılmış en iyi eserlerden biri olan ‘İstanbul Bir Masaldı’ kitabını kaleme alan yazar, katıksız bir İstanbul âşığı olduğunu vurguladıktan sonra şunları dile getiriyor: “Sokakları, sahili, çarşıları, evleri ve tarihi mirasıyla bu şehir, insana her an yeni bir dünyanın kapısını aralayabilecek sürprizlerle doludur. İstanbul kimliğinin hâlâ zamana direndiği yerleri seviyorum daha çok. Emirgân, Bebek, Arnavutköy ve Çengelköy sahilinde yürüyüşler yapmak; Moda ve Kadıköy Çarşıları’nda avare avare gezinmek; Beylerbeyi’nden Kanlıca’ya uzanan sahil kahvelerinde uzun kahvaltılar yapmak; Sultanahmet’teki bir medresede ney sesine dalıp gitmek... Bütün bunlar bile tatil tadında şeyler benim için. Ayrıca İstiklal Caddesi’nden, Galatasaray’daki Balık Pazarı’ndan ve Beyoğlu civarındaki meyhanelerden vazgeçemem. Şehir, tüm gücüyle burada soluk alıp veriyor çünkü.”

Otantik bir İstanbul turu

BU KENTİN BAŞKENTİ NEREDE?

Dünyanın hayranlıkla izlediği bu pitoresk kentin neresine giderseniz gidin, size kaybolmaya yüz tutmuş değerlerinden bir şeyler gösterecektir. Yine de kentin merkezi olarak tanınan Taksim’e uzanmadan, onu gerçek anlamda tanımış olamayacağınızı bilmelisiniz. Tıpkı içinden çıktığı Taksim-Beyoğlu kültürünü dizelerine çok iyi yansıtan küçük İskender gibi… 2019 yazında hayata veda eden şair: “Ece Ayhan, bir zamanlar İstanbul’un başkenti Sirkeci demişti. Bana göre değil. İstanbul bir eyaletse Taksim-Beyoğlu-Cihangir Bölgesi, İstanbul’un başkentidir. İstanbul’u bir organizma olarak düşünürsek, bu bölge de onun kalbidir. Diğer semtler organizmanın, ancak böbreği ya da midesi olabilir. Ama kalbi, beyin ya da böbrekle karşılaştırırsak hangisi önemlidir? Bu anlamda tıpkı bir kalp gibidir, Cihangir. Güm güm atar ve organizmaya hayat pompalar, bünyeye adrenalin salgılar. Beyoğlu’nun salgıladığı adrenalin, Cihangir’in Kazancı Yokuşu’ndan tüm kentin damarlarına yayılır. Sınırlamalara gelmeyen, umursamaz ve hem duran hem koşan hem de uçan. Ama asla geriye dönmeyen bir yerdir, Taksim ve çevresi. Kalabalık ve sıkışıklığına karşın, size istediğiniz yalnızlığı ve tenhalığı da sağlar, kaybolan değerlerini de gözünüze sokar…”

Dedim ya İstanbul yaşar, yaşatır ama unutmaz. Unutan da kaybeden de bizizdir aslında.

Ayasofya’nın ihtişamını aratmayan Fatih Camisi ve külliyesinden sonra, Kıztaşı ve Horhor antikacılarını gezin. 

Otantik bir İstanbul turu

False