GeriSeyahat Hangisi gerçek cennet karar veremedik
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Hürriyet Twitter
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Hangisi gerçek cennet karar veremedik

Hangisi gerçek cennet karar veremedik

Fransa’nın Almanya sınırındaki Alsace, aromatik şarapları, özgün yerel mutfağıyla tanınıyor. Çoğunluk Almanca konuşuyor, kültürü iki ülkeden de etkilenmiş. Okurumuz Rüçhan Sel, ünlü Şarap Yolu’nda tura çıktı. “Her kasaba bir öncekinden güzeldi, hangisi gerçek cennet karar veremedik” diyor.

Ekimde Fransa’daki meşhur şarapçılık merkezi Alsace Bölgesi’ne unutulmaz bir seyahat yaptım. Bölge Fransız ve Almanların sevgiyle ördüğü, Şarap Yolu’nun merkezi, Tanrı’nın özene bezene yarattığı, insanların emekle yücelttiği inanılmaz güzellikler diyarı. Ren Nehri’nin batı kıyısında ve Almanya sınırında. Bu nedenle iki ülke yüzyıllar boyunca savaşmış. Nihayet Fransa’da kalmış. Her iki kültürün de izleri görülüyor.
Vosges Dağları’nın eteklerindeki bölge uçsuz bucaksız ormalar, bağlarla kaplı. Aralara kasabalar serpiştirilmiş. Sonbaharda bağları kadar renkli yerleşimler de doyulmaz güzellikler sunuyor. Halkının büyük kısmı Almanca konuşuyor. Yani iki devletin birbirinden kopamadığı aşikar. 

AÇIK HAVA MÜZESİ

180 kilometrelik Şarap Yolu (Route du Vin), birbirinden güzel köyler, ortaçağ kasabaları ve manzaralı yürüyüş güzergahlarından geçiyor. Penceresinden çiçeği eksik olmayan karakteristik evleri, taşlı sokakları, çeşmeleri, çiçek düzenlemeleri ile gerçekten bir açık hava müzesi, masal diyarı bu.
Bağcılık ve şarapçılık yerel tarihin önemli bir parçası. Fransa’nın en önemli şarap ihracatının yapıldığı bölgede iki günlük yolculuğumuz boyunca girdiğimiz her köyle bunun izlerini gördük.  
Tura Şarap Yolu’nun en iyi korunmuş kasabalarından Colmar’dan başladık. Otomobilimizi park edip şehre girer girmez “herhalde cennete geldik” dedik. Harika meydanında ne tarafa yürüyeceğimizi şaşırdık. Önce altı kişilik büyücek bir tekneye bindik. Rehber eşliğinde Küçük Venedik (Petit Venice) turuna çıktık. Yıllar boyunca şarapların gemilere yüklendiği nehir limanlarında geçmişi yaşadık. Tarihi yapıları hayranlıkla seyrettik.
Sonra iskelenin yanındaki restoranda, bölge mutfağının meşhur lezzetlerinden birini tattık: Bir tür pide olan, ince hamurlu munster peynirli Tarte Flambee... Yanında meşhur yerel beyaz şaraplardan Reisling... Munster, çok meşhur bir yerel peynir. Keskin kokulu ve yumuşak.      

HER KASABA BİR ÖNCEKİNDEN GÜZEL

Unutmadan söylemeliyim:  Alsace şaraplarında üzüm çeşitlerinin bolluğu göze çarpıyor. Bölge hoş kokulu beyaz şaraplarıyla ünlü: Reisling, gewurztraminer, muscat... En meşhuru ilk ikisi. Ardından tek meşhur kırmızı geliyor: Pinot noir. Biz ağırlıkla beyazları tattık. İçimi hoş, aromalı, damakta güzel tat bırakan şaraplardı. Kadehler farkına varmadan boşalıyordu. Yerel mutfağın da hakkını verdik.
Bölgenin bir diğer ilginç sembolü kadehler. Her gittiğimiz restoranda bu kadehlerle içtik şaraplarımızı. Her kafede gördük: Yeşil ayaklı minik kadehler... Üzerlerinde üzüm salkımı ve bölgenin uğuru sayılan leylek desenleri.
Colmar’ı takiben Şarap Yolu’nun diğer durakları Hunawihr, Turckheim, “çiçek merkezi” diye bilinen Egusheim, şarap yolunun incisi diyebileceğim Riquewihr ve ondan 5 - 6 kilometre mesafedeki reisling şarabıyla meşhur Ribeauville... Yani Rönesans ve ortaçağ mimarisi evleriyle Fransa’nın en çok turist çeken kasabaları. Görmeden, sokaklarında yürümeden, çiçekler diyarından geçmeden bu atmosferin verdiği duyguyu hissetmek öylesine zor ki, bunu bu satırları yazarken daha da iyi anladım. Başka bir alemde bulduk kendimizi. Hangi kasaba “cennet” sıfatını yakıştıracağımızı şaşırdık. Her gittiğimiz, bir öncekinden güzeldi.

ÜÇÜNCÜ NESİL BAŞARILI TÜRKLER

Şarap Yolu’muza devam ediyoruz. Yine bir dizi çiçek kasabası: Dambach-la-ville, Barr ve Obernai. Tabii ki gene kendimizi benzer güzellikler içinde bulduk. Zaman kavramından uzaklaştık. Görecek çok yer vardı fakat gittiğimiz kasabalardan bir türlü ayrılamadık.
Bu kadar güzel korunmuş bir tarih içinde yaşamak insana keyif veriyor. Kasabalarda yiyip içerken içimizi güzellikler kapladı. Birçok restoranın sahibi Türktü. Üçüncü nesil su gibi Almanca, Fransızcanın yanı sıra Türkçede konuşuyordu. Hem de İstanbul aksanıyla. Bundan büyük keyif duyduk. Zira tüm zorluklara, yabancı eşlere, gurbete, yaşam mücadelesine rağmen anadil orada doğan tüm gençlere mükemmel öğretilmiş. Helal olsun, dedik.

Sanki Masumiyet Müzesi

Bir hafta boyunca, Uttenhoffen kasabasında Fransız çiftin evinde konakladık. Türkiye’den kiraladığımız La Forge Bleue’yu (Demirci’nin Evi) anlatmadan geçemeyeceğim. Zira seyahatimizin enteresan bölümlerinden biriydi. Eve girdiğimizde ilk şaşkınlığımızı atlattıktan sonra, dekorasyonun bize Masumiyet Müzesi’ni çağrıştırdığını fark ettik. Sonraki her gün farklı bir detayı keşfettik.
Ev sahibi bizi kapıda karşıladı. Mutfak masasını “hoş geldin” şarabı, bahçeden toplanıp sıkılmış elma suyu, pişirdiği geleneksel kekle süslemişti.
1850’de yapılan ev üç katlı. Üçer yatak odası, banyo... Oturma bölümleri ve kütüphane. Tarihi ateş ütüsünden tutun da çeşitli ebattaki eski güveçlerin yerleştirildiği kocaman kuzineli geniş mutfak, buna bağlı yemek odası... Bu anlattığım bölümlerin dekorasyonu evin tarihine uygun seçilmiş. Geçmişi yansıtması için hayli uğraş verilmiş. Koltuk, kanepe, sehpa, sandık, eski radyo, leğen ve ibrikler antikacılardan toplanmış. Yatak odalarında tarihi yerel kumaşlar, lampeterler, aynalar, demir soba, duvar saatleriyle bu atmosfer desteklenmiş.
Geniş bahçesinde ise demircilikle ilgili malzemelerin toplandığı bir ev, odunluk yer alıyor. Evin arkeolojiye meraklı sahipleri tam 17 kez Türkiye’ye gelmiş. Kulaklarıma inanamadım. Fransa’nın en ücra köşesinde bir ev kiralıyorsunuz ve ev sahiplerinin 17 defa sizin memleketinize gelmiş olanını buluyorsunuz..

False