GeriSeyahat Dil’de yalnız dolaştım
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Hürriyet Twitter
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Dil’de yalnız dolaştım

Dil’de yalnız dolaştım

Prens Adaları'nın gözdeleri olan Büyükada ve Heybeliada'da güz sessizliğinde dolaşmak insana huzur veriyor... Adalarda kendimi İstanbul'dan çok uzaklardaymış gibi hissettim. Geçmişle bugün arasındaki yolculuğun tadını çıkardım.Büyük ve Heybeliada'ya, güneşli bir Perşembe günü gittim. Hafta arasını seçmemin nedeni, hafta sonunu Adalar’da geçirmek isteyen kalabalıklara karışmamaktı. Güz gezginlerinin yaz yolcularından daha az gürültücü olduğunu bilmeme rağmen, yine de cesaret edemedim. Kimsesiz ve sessiz ada sokaklarının tadını çıkarmak niyetindeydim.Vapurun arka açıklığında oturdum. İlk seferimin aksine etrafı seyretmedim. Not defterimi karıştırıp, Büyükada bilgilerimi tazelemeye çalıştım. Bir İstanbul tutkunu olan ünlü tarihçi Reşat Ekrem Koçu, ‘İstanbul Ansiklopedisi’nde Büyükada maddesine şöyle bir giriş yazmıştı: ‘Kaşane denmeye seza yazlık köşklerle bezenmiş, eski bir kibar ve yeni bir zengin yatağı. Çam koruları, gazinoları, plajları, otelleri ve pansiyonları ile dinlenme, zevkü safa ve muhabbet yeri...’ Büyükada'nın adı Bizans'tan önce Megalo Demonissia-Büyük Cin imiş. Bizans döneminde de Bey Adaları anlamına gelen Prinkipos adını almış. Vapur iskeleye yaklaşırken, kafamı not defterimden kaldırıp etrafı seyretmeye koyuldum. Büyükada İskelesi de, İstanbul'un ayakta kalmayı becerebilen diğer iskeleleri gibi görkemliydi. 1899 yılında ahşap olarak yapılmış, 1914 yılında ise bugünkü yığma bina haline dönüştürülmüştü. Üst kat bir zamanlar gazino olarak hizmet vermiş, birçok aşkın tohumu burada, bu muhteşem manzaraya karşı atılmıştı. Hatta birçok şair bu gazinoda, birkaç kadeh eşliğinde adaya övgü şiirleri karalamışlardı.AYA YORGİ YOKUŞUVapurdan inince vakit geçirmeden bir faytona binip, Aya Yorgi'ye doğru yola çıktım. Tahmin ettiğim gibi sokaklar ıssızdı. Kuş seslerine atların nal şıkırtıları karışıyordu. Evlerin çoğunun kepenkleri kapalıydı. Bahçıvanlar bahçelerde hummalı bir faaliyet içindeydi. Yapraklar süpürülüyor, solan mevsimlik çiçekler çıkartılıyor, toprak havalandırılıyordu. Tepenin eteğindeki meydanda inip, dik yokuşu tırmanmaya başladım. Yolun iki yanındaki ağaçların dallarına dilek bezleri bağlanmıştı. Uzaktan bakınca, ağaçların beyaz çiçekler açtığını sanırdınız. Yokuşun yarısında nefes nefese kaldım. Bir banka oturup soluklandım. Zirveye vardığımda sırılsıklam tere batmıştım. Kilisenin arkasındaki çay bahçesinde, bir çay içimi kadar dinlendim. Adanın kuş bakışı fotoğraflarını çektim. Kiliseyi gezip, bir mum yaktım, sağlık ve mutluluk diledim. Yokuşu inmeden önce, karşı tepedeki büyük ahşap binaya baktım. Dünyanın en büyük yekpare ahşap binası olduğunu duyduğum yapı, tüm ihmallere rağmen görkemini koruyordu. Burası 1899 yılında, bir Fransız şirketi tarafından otel olarak inşa edilmişti. Prinkipo Palas adı konan otel, gerekli izin alınamadığı için yetimhaneye dönüştürülmüştü. Birinci Dünya Savaşı yıllarında ise Rus göçmenlerin sığınağı olmuştu.Geçmişin seslerini geride bırakıp, nefes nefese çıktığım yokuşu bir koşuda iniverdim. Meydandaki bir paytona binip, Dil'e gitmek istediğimi söyledim. Bu ünlü burnun kuzeyindeki Nizam Plajı ile güneyindeki Yörük Ali (bir zamanlar Yorgali) plajlarında yaptığım çapkınlıkları hatırladım. Ada'nın tanıkları bu plajların 1900 yıllarındaki halini şöyle anlatıyorlardı: ‘O vakit de deniz hamamları vardı. Kadınlarınki ve erkeklerinki yanyana... Pedavraları sımsıkı kapalı olan kadınlar hamamından bazı ecnebi madamlar ve matmazeller, yasak masak dinlemeyerek dışarı fırlarlar, delikanlılar da kulaç kulaç peşlerine düşerlerdi. Erkekler hamamının bir hususiyeti de paralılar ve cakacıların denize çil kuruşlar, ikilikler, çeyrekler atmasıydı. Rum çocuklar dalıp bu paraları çıkarırlardı...’Dil'den sonra faytona binmedim. ‘Dil'de yalnız dolaştım/ Gözyaşlarım dinmedi...’ şarkısını mırıldanarak Nizam Caddesi'nden aşağıya, iskeleye doğru bir yürüyüş tutturdum. Tam tahmin ettiğim gibi sokaklarda bir ben bir de sararmış yapraklar vardı. Bu bölümde yapılaşma pek yoğun değildi. Adaların hemen hepsinde evler, İstanbul'u gören kuzey bölüme inşa edilmişti. Yani evler İstanbul manzaralıydı. Ada manzarası pek hoş oluyordu ama kent manzarasının aynı keyfi sunacağını sanmıyordum. KÖŞKLERİN SAKİNLERİNizam Caddesi’nin ortalarına doğru, o dillere destan köşkler görüntüye girdi. Arada bir köşklerle uyum sağlayamayan yeni yapılar görünse de, eski ihtişam yerli yerinde duruyordu. Bu binalarda kimler oturuyordu?... Adanın bugününü en iyi bilenlerden biri olan usta gazeteci Necmi Tanyolaç'a sorup öğrenmeye karar verdim. Ama geçmişte kimlerin oturduğunu, Sermed Muhtar Alus'un yazdıklarından öğrendim:‘Hatırımıza gelen eski köşkleri sayalım: Köprüyü geçince karşına çıkan Abdullah Paşanın, karşısındaki boğaz hekimi Fotyadis'in, onun yanındaki manifaturacı Papa'nındır. Belvü Gazinosu’nun karşı tarafındaki mabeyn mütercimlerinden Maruni Sabuncu'nun, Alpaslan Sokağı’nın üstündeki caddede tahini boyalı iki köşk Cemal Beyin, karşısındaki çam ağaçlı da Mahmut Celaleddin Paşa’nındı.Az ileride Çakır Çıkmazı’nın başında mabeyincilerden Tahir Bey, bitişiğinde Ada Muhtarı Saatçi Mihran otururdu. Daha ötede Aslan Fresko'nun evinin karşısında da Abdülhamid'in oğlu Abdülkadir Efendi otururdu. Şıpsevdi şehzade burada da bir balıkçı kızına vurulmuştu. Kulağına tek taş küpeler, göğsüne pırlanta pandantifler takan yosma şehzade ile birlikte arabalarda, çamlarda gezer dururdu...’Dünü ve bugünü birbirine karıştırarak, uzunca bir yürüyüşten sonra tekrar iskeleye vardım. Yılların ‘Ali Baba’ Restoran’ında, İstanbul manzaralı bir masaya oturdum. Dilimlenip ızgaraya yatırılan palamutu beklemeye başladım. Büyükada'nın XIX.yüzyıl ortalarındaki yaşantısını anlatan yabancı gezginler, o zamanlardaki ada şaraplarının kalitesini öve öve bitiremiyorlardı. O dönemde, Büyükada'nın bağlarına özel olarak şarap içmeye ve eğlenmeye gelinmekteydi. Balığın yanına söylediğim şarabın tadına bakınca, geçmişin damak tadının bugünden çok daha gelişmiş olduğuna karar verdim.Büyükada birkaç paragrafla geçiştirilecek bir mekán değildi. Lefter'den, Anadolu Kulübü'nden, geçmişte ve günümüzde yaşayan ünlülerden, dokunduğu her mekánı cennete çeviren Çelik Gülersoy'dan bahsetmeyen bir ada yazısı bence yarım bir yazı olurdu. Ama bir de yazılanların sayfaya sığma sorunu vardı. Gezimin son durağı olan Heybeli'ye doğru giderken bu sıkıntıyı yaşıyordum.Prens Adaları'nın Büyükada'dan sonra ikinci büyük adası olan Heybeli'nin, tarih boyunca çeşitli isimleri olmuştu. Ama en yaygın olanları Demonisos ve Halki idi. Demonisos'un, Bizans döneminde Çamlimanı'nda bakır madeni işleten madencinin adı olduğu ileri sürülüyordu. Halki ise Yunanca bakır sözcüğünden türetilmişti. Uzaktan bakıldığında ada yere bırakılmış bir heybeye benzediği için, Türkçe adının Heybeliada konduğu öne sürülüyordu. Vapur yaklaşırken uzun uzun baktım ama heybe benzetmesini haklı çıkarır bir görüntü yakalayamadım. Veya ben yere bırakılmış bir heybenin nasıl bir görünüm sunduğunu bilmiyordum.Ada turuna başlamadan önce, parti bayraklarının kirlettiği meydanda oturup bir çay içtim. Havayı derin derin soluyup, adayı önce ciğerlerimde hissetmeye çalıştım. Okuduğum eski kitaplarda, Heybeli'de çiçek kokusunun insanın başını döndürdüğü yazıyordu. Çiçeklerin yanısıra burada çeşit çeşit meyve ağaçlarının, sebze bahçelerinin, zeytinliklerin bulunduğu da belirtilmişti. Ben çiçek kokusu duymadım, zeytinlikleri de görmedim. Köşklerin bahçelerine gölge veren az sayıda meyve ağacından başkasına da rastlamadım.Müşteri beklemekten sıkılmış faytoncuya, ‘büyük turu kaça yaparsın’ dedim. ‘Bin bakalım hele’ diye yanıtladı sonra ekledi, ‘Ederi 13 milyon, gayrısı sana kalmış...’ Yaz yorgunu atların çekmeye üşendiği faytonun arkasına kurulup tura başladım. XIX. yüzyıl başlarına kadar, balıkçıların yaşadığı sahildeki küçük köyden başka yerleşim yeri olmayan Heybeliada'nın kaderi, XIX. yüzyılın ortalarına doğru birden bire değişmişti. Ortodoks aleminin tek yüksek okulu olan ‘Ruhban Mektebi’, Türkiye'de ilk özel ticaret okulu ‘Elen Ticaret Okulu‘ ve ‘Bahriye Mektebi’ hemen hemen aynı yıllarda açılınca, kendi halindeki ada birden bire gözler önüne itilivermişti.GAZİNO VE OTELLERZengin Rumların köşklerini, bahriyenin varlığı nedeniyle adaya gelen Türklerin evleri izledi. Daha sonraları eğlence alemi sökün etti. Önce Safyanos'un Gazinosu’ndan, bir süre sonra da Emin Bey’in ve Ayasilos'un gazinolarından şen kahkahalar yükselmeye başladı. Kıyıdaki plajları oteller izledi. O devirde rıhtımdaki Royal, Bristol, Belvü Oteli, batıya doğru cadde üzerindeki Karamanyan Oteli, evlerin bittiği yerde Halki Palas Oteli pek ünlüydü. Tüm bunlardan arda bir tek Halki Palas kaldı.Fayton Çam Limanı'nı tepeden gören bir yerde durduğunda, adanın bu ‘şen şakrak’ geçmişini düşünüyordum. Böylesine renkli bir geçmiş de olmasaydı, Heybeli hakkında ne yazardım diye düşündüm. Yazacaklarımın, çam ormanlarını, bir kaç cennet koyu, hala eski görkemlerini koruyan köşkleri anlatan bir kaç süslü satırı geçmeyeceğini biliyordum. Bu süslü satırlar da zaten daha önceden yazılmıştı. Örneğin Gustave Schlumberger, 1937 yılında basılan ‘İstanbul Adaları‘ adlı kitabında Heybeli'yi şöyle anlatmıştı:‘Burada İtalya göllerinin cazibe ve serinliği vardır. Burada Yunanistan'dan daha mavi olan bir sema ve pırıltılı denizle beraber, şarkın göbeğinde, Napoli koyunun bir parçası vardır. Sabahleyin Beyoğlu'nun her hangi bir otelinin sıcaktan kaynayan odasını terk eden bir insan, bu kadar parlak bir tabiatı, hikmeti rabbaniyenin o kadar devamlı bir şekilde serinleştirdiği, tozlu ve boğucu İstanbul'dan bir kaç adım uzaklıktaki o adalık vahayı görünce hakiki bir sevinç duyar...’RUHBAN MEKTEBİÇam Limanı kıyısındaki çirkin yapılaşmaya rağmen, hala güzelliğinden bir şey kaybetmemişti. Sessiz sakin, yaz şamatacılarının gürültüsünden uzakta öyle başını dinliyordu. Oradan rahvan adımlarla geçip, Ayios Yeorgios Manastırı'nın yanından geçip sahile indik. Böylece Büyük Tur'u tamamlamış olduk. Parayı uzatırken, ‘Ruhban Mektebi’ni görmedik’ dedim. Meğerse orası turun kapsamında değilmiş, ayrı ücret ödemek gerekiyormuş.Mektebin kapısındaki görevli ısrarımı kırmadı, kapıyı aralayıp beni içeri aldı. Bir diğer görevlinin peşine takılıp okulu gezmeye başladım. 1844 yılındaki açılışından beri Ortodoks din adamı yetiştiren okul, 1971 yılından itibaren Rum Erkek Lisesi'ne dönüşmüştü. Öğrenci sayısı yeterli olmadığı için ne yazıktır ki eğitim durmak zorunda kaldı. Gezdiğim sınıflar ve yatakhaneler, sanki eğitim yarın yeniden başlayacakmış gibi düzenli, temiz ve hazırdı.Heybeli'deki son durağım olan Ruhban Mektebi'nden ayrılıp, Papaz Dağı'ndan (Ümit Tepesi) aşağıya, iskeleye indim. Vapur gelinceye kadar, balıkçıların leğenlerinde son bir gayretle sıçrayan lüferleri seyrettim. Adanın arkasından batan güneşin, Kadıköy yakasındaki evlerin camlarını altın rengine boyamasını izledim. Vapur Bostancı’ya doğru giderken, Adalar'da İstanbul'dan ne kadar uzaklaştığımı düşündüm. Kendimi, binlerce kilometre uzaklardan evine dönen bir gezgin gibi hissettim.
False