"Tuna Kiremitçi" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Tuna Kiremitçi" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Tuna Kiremitçi

Demir almak günü

4 Temmuz 2012

* * *

Diyelim loş bir odada yatmaktasın. Sımsıkı kapalı perdelerin arasından, cılız bir günışığı.

Neredesin, belli değil.

Günlerden ne, bilmiyorsun.

Ama vücudunda derin bir ağrı.


Hani “bir organın varlığını hissediyorsan o organ hasta demektir” derler ya, sen bütün vücudunu hissediyorsun.

Güç bela başını çevirip baktığında, başucunda duran ilaçlar çarpıyor gözüne. Odadaki grilikle çelişen, renkli kutular. 

Uzanmak istiyorsun, elin gitmiyor. Doğrulmak istiyorsun ama mecalin yok. Nefes almak bile mesele.

Derken, elinin üstündeki cennet benekleri çarpıyor gözüne. Kendi yüzüne dokunuyor ve çok yaşlı olduğunu anlıyorsun.

Hadi açık konuşalım: Yavaş yavaş ölüyorsun.

Ya da hastane odasında, her tarafına borular bağlanmış halde yatıyorsun. Odanın camına, sinsi bir yağmurun damlaları çarpmaktadır.

Öyle bir inliyorsun ki, hemşire koşuyor. Yanına gelip merhametle tutuyor elini: “Bir şey mi istediniz?”

Belki de bir otel odasında, göğsünde bir ağırlık. Şakakların zonkluyor, ellerin titriyor. Film şeridi gibi geçiyor hayat.

Birden, siyahlar giymiş bir melek!

Kara pelerinini savurarak giriyor odaya. Ama nasıl güzel! Ben diyeyim Beren, sen de Kıvanç.

Korkuyorsun ama gıkın çıkmıyor. Kum saati boşalıyor hızla. Zaman içine doğru, kum taneleri gibi akıyor.

“Çok mu istiyorsun biraz daha yaşamayı?” diye soruyor siyahlı melek.
Son gücünle başını sallıyorsun.

“Bir düşüneyim” diyor: “Aslında bir seferlik torpil yapabiliriz. Ne dersin?”

Yine sallıyorsun başını ve melek başlıyor anlatmaya: “Şimdi seni 4 Temmuz 2012’ye geri döndürebilirim. Ama bir şartla.” 

“O günden sonraki hiçbir şeyi hatırlamayacaksın. Bu konuşmayı da hatırlamayacaksın. Sadece sana yeni bir şans verildiğini bileceksin, o kadar.”

Sonra saatine bakıyor: “Anlaştıysak, gitmem lazım. Şimdi kapat gözlerini. Açtıktan sonra da yaşayacağın her saniyenin kıymetini bil. Hiçbir şeyden ‘artık çok geç’ diye vazgeçme. Ne hayallerinden ne de sevdiklerinden.”

“Yerinde olsam ben öyle yapardım”
diyor gitmeden: “Çünkü sonunda yine karşılaşacağız.”

Kapıyorsun gözlerini.

Açtığında, tam şu anki gibisin: Gazetede ya da internette, çarşamba yazısını okur halde.

Yokluyorsun vücudunu, sağlıklısın.

Dışarıda mis gibi bir yaz. Elinde yukarıdaki sahneyi gerçekten yaşadığına dair kanıt yok.

Tıpkı siyahlı meleğin dediği gibi.

Artık tek yapman gereken, anlaşmaya uymak. Meleğe verdiğin sözü tutup onunla tekrar karşılaşana kadar, her saniyenin kıymetini bilmek.

Her şeyi kafaya takmamak yani.

Yerinde olsam öyle yapardım.

Yazının devamı...

Hayatta tek doğru var

2 Temmuz 2012

İstediğimiz kişiyi örnek alıp istemediğimizi tu kaka yapalım.

Hiçbiri önemli değil.

Hayatta tek doğru, hiçbir doğrunun önemli olmadığı.

Önemli olan, kendimizi önemli ve değerli hissetmeye duyduğumuz ihtiyaç.

İsterseniz açıkoturumda, rakip siyasetlerin sözcülerini dinleyin. Fikirlerini nasıl savunduklarını.

Görünüşte liderlerden, politikalardan, ideallerden bahsediyor olacaklar. Hem de büyük coşkuyla.

Ama daha dikkatli bakarsak, hepsinin de aslında bambaşka bir şey dediğini duyacağız.

“Ben bu doğrulara bağlanana kadar yıllarımı verdim arkadaş! Kendimi değerli ve önemli hissetmek hakkım!”

Maçtan önce birbirlerini kızdıran rakip taraftarları dinleyin. Sizce sahiden en iyi takımın kendi tuttukları olduğunu mu kanıtlamak derdindeler?

Yoksa asıl demek istedikleri şu mu: “Benim takımıma olan bağlığım önemlidir beyler. Bu böyle biline!”

Bu yüzden hayatta tek gerçek doğru, bizim o doğrularla aslında ne yapmak istediğimiz.

Şu dünyada herkes başka bir hava tutturmuş gidiyor. Gazetede, televizyonda, sosyal medyada, kahvede ya da işyerinde.

Bunlar sayesinde hayatımızı anlamlı kılmaya, kelebek ömrümüze değer katmaya çalışıyoruz.

Bu yüzden doğrularımız farklı olsa da, onlarla özdeşleşme şekillerimiz birbirine benziyor.

Bütün olay, kendimizi değerli hissetmeye duyduğumuz ihtiyaç. Bu uğurda bağlandıklarımız.

Sloganlarımız, bayraklarımız, inançlarımız, rozetlerimiz, marşlarımız, üniformalarımız.

Asıl sorun da burada. Keşke kendimizi değerli hissetmek için onlara bağlanmaya gerek duymayabilsek.

Hadi bunu yapamadık, bari başkalarının doğrularına saldırmadan önce yaptığımızın gereksizliğini düşünebilsek.

Hayat bayram olur muydu bilinmez ama hepimiz için daha doğru olurdu, orası kesin.

Şefin tavsiyesi: Şevval ile Kazım

Şevval Sam’ın imajı şöyledir: İşini ciddiye alan, güler yüzlü, kibar ve başarılı bir sanatçı.

Toplumca birbirimize karşı en sertleştiğimiz zamanlarda bile bırakmamıştır nezaketi elden.  

Onu, geçenlerde andığımız Kazım Koyuncu ile gösteren bir klip var. Yıllar önceki “Gülbeyaz” dizisinden.

Beraber İstiklâl Caddesi’nde şarkı söylüyorlar.

Şu pazartesi günü Şevval’in sesiyle güzel duygular yaşamak ve Kazım’ı anmak isteyenler, YouTube’a ikisinin adını ve “Ben Seni Sevdiğimi” yazarak bulabilir.

Yazının devamı...

O da seni seviyor

30 Haziran 2012

Hep aynı yerde yanlıyor insan. Herkesin kendi gibi sevmesini istediğinde.
Sanıyoruz ki biz onu nasıl seviyorsak o da bizi aynı şekilde sevecek. Başka yolu yok bunun.
Aynı sözcükler, aynı jestler, aynı sürprizlerle.
Aslında şu dünyada ne kadar insan varsa o kadar da sevme biçimi var, bunu unutuyoruz.
Oysa bizler, küçücük bilincinde varoluşun bütün mirasını taşıyan canlılarız.
Sadece kendi geçmişimiz değil, önceki kuşakların geçmişleri de oluşturuyor hafızamızı.
Bu da bizi hem ayırıyor hem de birleştiriyor. İlk bakışta çelişkili gibi görünse de.
Ayırıyor, çünkü binlerce yılın yolunu ayrı ayrı yürümüş haldeyiz. Hepimizin ayağında başka yerlerin tozu.
Bu yüzden aynı sözler farklı anlamlara gelebiliyor. Aynı düşlerden farklı gerçekler yaratıyoruz.
Haliyle, bazen yanlış anlıyoruz birbirimizi. Özellikle sevdiğimiz bizi onu sevdiğimiz gibi sevmeyince.
Ama aynı zamanda birleştiriyor da. Hepimizi birbirimize bağlayan, binlerce yıllık bağlar var.
Hem de öyle bir bağlıyorlar ki, internetin ve cep telefonlarının bağlantısı yanında hiç kalır.
Aynı umutlarla, aynı sevilme arzusuyla, aynı bir olma hasretiyle sonsuzluğun denizinde savrulup gidiyoruz. Görünüşteki farklılıklarımız ne olursa olsun.
Birini gerçekten sevdiğinizde, hiç kuşkunuz olmasın. O da sizi seviyor. Şu ya bu şekilde.
Onu sevdiğimiz gibi sevmiyor belki. Bizim sevgimizi göstermek için yaptıklarımızı yapmayabiliyor.
Ama kendi bildiğince, kendi istediği kadar, kendi varlık sınırları dahilinde seviyor mutlaka. 
Aslında bu bizi mutlu etmeye haydi haydi yeter. Yeter ki ondan kendi sevgimizin aynısını istemeyelim.
Bunu yapmaya kalkarsak, ona sahip olmak istediğimiz anlamına gelir. Bu da sevgiyi öldürmenin en garantili yolu. Evrenin her yerinde. 

ŞEFİN TAVSİYESİ

Sofya’daki Sinatra

Yolu Sofya’ya düşenleri, şehrin meşhur piyano barlarından Sinatra bekliyor.
Piyano bar demek, ortasında kuyruklu piyano duran, gitar ve saksafonun da eşliğiyle soul müzik yapılan yer demek.
Bu bir Sofya klasiği.
Sinatra’nın sürprizi ise bütün garsonların şarkıcı olması. Gece ilerledikçe orkestraya katılmaya başlıyorlar. Soul ve disko klasikleriyle ortalık müzikale dönüyor.
Daha çok 25 yaşın üstünde, müzik konusunda seçici çiftlere hitap ediyor Sinatra Bar.
Galiba Sofya’nın kendisi de daha çok onlara göre.

Yazının devamı...

Bunu okuyamazsın

29 Haziran 2012

Bu yazıyı okuyamazsın, çünkü insan hayatta bildiğini okur. Okuduğundan da sadece bildiklerini öğrenir.
Yoksa tabii ki sözcükleri algılayabilir, cümleleri doğru sırayla takip edebilirsin. Nitekim, şu an bunu yapıyorsun.
Ama elinde kalan, zaten bildiklerin olacak. Ne bir eksik ne bir fazla. Tıpkı okuduğun diğer yazılarda olduğu gibi.
Çünkü yazarı hakkında bir yorumun var. Gazeten hakkında da hafızan yorumla dolu.
Sana ne söylenirse söylensin zihninde dönüştürüp zaten bildiğin şeylerden biri haline getireceksin.
Dünyada milyonlarca okurun, her gün binlerce kitabı ve gazeteyi okurken yaptığı gibi.
Bu yazıyı okuyamazsın, çünkü okuyacağının ne olduğuna yazıya göz atmadan karar vermiştin.
Teselli olur mu bilmem ama yalnız değilsin. Aynı durum çoğu insan için geçerli. Sadece okurken değil, her gün birbirimizi dinlerken de düşüyoruz aynı hataya.
Bilimsel araştırmalara göre, bize ulaşan mesajların yüzde 98’ini algılamıyoruz. Kalan yüzde 2 de hafıza tarafından ayrıca yorumlanıyor.
İnanmazsan tartışan çiftleri gözle. Aslında birbirlerini duymuyorlar. Tek duydukları, birbirleri hakkında zaten sahip oldukları yorumlar. İletişim kurmaları imkânsız.
Şu dünyada hiçbir şeyi gerçekten duyduğumuz, gördüğümüz ya da hissettiğimiz yok.
Uçan bir kuş gördüğümüzde, hafızamızdaki uçan kuş klasörüne gidiyor ve oradaki bir yorumu seçiyoruz.
Üstelik o da özgün olmuyor çoğu zaman. Ait olduğumuz sosyal çevrenin ortak yorumu oluyor. 
Aşık olduğumuzda bile, hafızamız ilgili klasöründe onu anında yorumlamaya hazır.
Bir köşe yazarı hakkında “Güzel yazmış” dediğimizde aslında şunu söylemek istiyoruz: “Aynen benim gibi düşünüyor!”
Gayrı hiçbir köşe yazısı yok ki sahiden okunması mümkün olsun. Hiçbir insan yok ki bize yeni bir şey söylesin.
Hayatta hiçbir şey yok ki özgün ve taze gözlerle keşfetmenin zevkini yaşayalım. 
Hafızanın kölesi olduğumuz sürece, aslında ne olduğunu görmemize imkân yok. Ne dünyanın ne de insanların.

Şefin tavsiyesi: Fransız kalınan Türkiye

Beyoğlu’ndaki Fransız Kültür Merkezi’nde, 31 Ağustos’a kadar sürecek ilginç bir sergi. Fransız ve Belçika çizgi-romanlarındaki Türk imajı üzerine.
İstanbul’u ve Anadolu’yu resimleyen çizgi romanlardan alınmış 40 kadar çizim.
Tenten’den Bonneval Paşa’ya, Spirou’dan Sylvain Limousi’ye, en sevilen kahramanların Türkiye maceraları.
Ülkemizin farklı şekillerde algılanışını görmek eğlenceli. Hem çizgi-roman meraklılarına hem de kendimize “Fransız kalmanın” deneyimini yaşamak isteyenlere.  

Yazının devamı...

Sevda tepelerinde savaş çığlıkları

27 Haziran 2012

Tepeyi kuşatansa Suriye lideri Esad değil. Suudi Arabistan Kralı Abdullah.

Ne de olsa adamın kendi malı.

Tam 28 yıl önce bastırmış parayı almış tepeyi.

Kimse de “elin oğluna niye satıyoruz kardeşim şehrin en güzel yerini” dememiş.

Abdullah’ın tepeyi aldığı tarih 1984.

Yani teröre ilk şehidimizi verdiğimiz yıl.

Adı, Süleyman. Yaşasaydı belki de oğlu askerde olacaktı bugün. 

Belki o da bu topraklar için toprağa düşecekti, bir karış toprağı olmasa da yaşarken.

1984 yılında başımızda Turgut Özal. Rahmetli tuttuğunu satıyor, kimseyi affetmiyor.

O gün bugündür bir soğuk savaştır gidiyor Sevda Tepesi’nde.

Duyumlar, bir grup İstanbul sevdalısının tepenin imara açılmasına karşı direneceği yönünde.

Ama Abdullah da haklı. Bastırmış parayı, almış tepeyi.

Adam otel yapacak, cami yapacak, alışveriş merkezi yapacak.

Herhalde kültür merkezi ya da bilim parkı yapacak hali yok. 

Bundan kelli, 1984’te şehit olan Süleyman’ın oğlu olsan tepeye çıkamazsın.

Daha yamaçta durdururlar: “Nereye hemşerim, babanın tepesine mi çıkıyorsun?”

Hal böyleyken, Ortadoğu’da savaş çığlıkları iyice ayyuka çıkmış bulunuyor.

Ama karşimizdaki Suudi Kralı Abdullah değil, Suriye lideri Esad.

Abdullah’ın Sevda Tepesi’ni aldığı sırada 19 yaşında tıp öğrencisi olan Esad.

Hani şu demokrat değil diye sevmediğimiz Esad. Sanki Abdullah en kral demokratmış gibi.

Esad’da akıl olsaymış ikna edermiş babasını Abdullah’tan önce tepeyi kapatmaya.

Şimdi Esma ile arada tatile gelirlerdi. Biz de onun sevdalısı olurduk Abdullah yerine. 

Hem savaş çıkmazdı hem de tepe iki sevgiliye kalırdı. Milletçe çıkardık kerevetine.


Şefin tavsiyesi: Kişisel Sezen Aksu tarihi

Son günlerde karşılaşılan ilginç sosyal medya uygulamalarından biri, kisiselsezenaksu-tarihim.com fikri.

Sezen Aksu’nun akustik konserleri vesilesiye gerçekleştirilmiş. Facebook üzerinden dahil olunuyor.

“Herkesin tarihinde bir Sezen Aksu şarkısı vardır” fikrinden hareketle yaratılan uygulamanın tasarımı da basit ve şık. Sonuçta “Minik Serçe” şarkılarıyla hayat öykünüzü yazmış oluyorsunuz. Hayatının film müziğini Sezen Aksu’ya yaptırmayı hayal edenler için eğlenceli bir deneyim.

Yazının devamı...

Seçimler kaldırılsın

25 Haziran 2012

Şimdi “biz Müslüman değil miyiz?” ya da “Müslümanlar Türk değil mi?” demeyiniz. Anladınız siz.

Her şey kendimizi evvela Türk mü Kürt mü yoksa Müslüman mı saydığımıza bağlı.

AKP işte bu yüzden bir adım önde. Çünkü Türkler’in en az yarısı “önce Müslüman’ım” diyor. Tıpkı, Kürtler’in yarısının “önce Müslüman’ım” demesi gibi.

Böyle olunca da, AKP’nin yüzde 50 oy alması kaçınılmaz. Haliyle, durumdan memnunlar.

Çünkü bu şekilde kaybetmelerine imkân yok. Hatta koalisyon bile uzak ihtimal.

Eh, madem Türkiye siyaseti artık tamamen etnik ve dini kimlikler üzerinden dönüyor...Madem sonunda bu kadar Yugoslavyalılaştırabildik kendimizi...

Kaldıralım gitsin seçimleri. Nüfus sayımında “kendinizi ne sayıyorsunuz?” diye sorsunlar, olsun bitsin.

Şu durumda seçim fuzuli masraf. Son seçime 1 milyar dolar gitmiş. Sırf oy verme kabini, sandık, mühür, oy pusulası, sandık kurullarına giden 246 milyon.

Daha bunun kömürü var, bulguru var... Dünya vazgeçse biz vazgeçmeyiz masraflı seçimden.

Ama Türkler, Kürtler ve Müslümanlar olarak, Türk, Kürt ve Müslüman partilere oy veriyorsak, o zaman ne gerek var seçime?

Hatta vaade ne gerek var? Zaten bu partilerin kendileri başlı başına vaat.

Tabii “seçim sektörünün” iptalinden kaç kişi olumsuz etkilenir, orası bilinmez.

“Bizim emmioğlunun matbaası var, afiş bassın da biraz yürüsün çocuk” diyorsak, başka işler kaydırılabiliriz oralara.

O milyar dolarlık seçim ekonomisinden çocuklara kitap-defter bastırılıp verilse fena mı olur?

Seçim kampanyası yerine Van’daki okullara soba, ailelere ev, sokaklara park temin edilse?  Televizyon propagandasına akıtılan parayla sağlık ve eğitim sistemi ıslah edilse?

Sokakta bağıra-çağıra gezen otobüsler da fakir fukarayı alıp memleketi dolaştırsa?

Sonu belli bir seçim uğruna sokağa atılan milyar dolar faydalı bir yere gider. Biz de rahat ederiz.

Şefin tavsiyesi: Çocuk da kariyer de

Eş İşten Geçmeden, Yonca Eldener’in sevimli bir romanı. Adı üstünde, eşlerle ve işlerle ilgili.

“Çocuk da yaparım, kariyer de” sloganıyla çalışma hayatına atılan ama 30’una geldiğinde umduğunu bulamayan Zeynep’i anlatıyor.

“Süper kadın” olmaya çalışırken başını hayatın taşlarına çarpan ama vazgeçmeyen bir kahraman.

Onun Tanrı’yı güldüren planları.

“Kargadan başka kuş, Dostoyevski’den başka yazar tanımam” diyorsanız siz bilirsiniz.

Değilse, “Eş İşten Geçmeden” yaz için hoş bir seçim olabilir.

Yazının devamı...

İstanbul çılgın proje gördü

23 Haziran 2012

Yaradana sığınıp 15 milyonluk şehrin can damarı köprüleri durdurmak sahiden çılgınlıktı.
Hele isyan etmeyelim diye önceden yüksek sesle duyurmamak, unutulacak gibi değildi. 
Saniyesi milyon dolar değerindeki dünya şehrini kilitlemeyi her babayiğit göze alamazdı.
Böyle bir projeye ne New York, ne Moskova ne de Tokyo cesaret edebilirdi.
Hadi ettiler diyelim, ortaya çıkacak kaosun faturası elbet birilerine kesilirdi.
Bizse ilk birkaç gün şikayet ettikten sonra alışmış gibiyiz trafik kıyametine. Arabaya erzak stoklayıp, eş dostla helalleşip hayır duasıyla idare ediyoruz.
Gören hep böyleydik sanır. Ne de olsa uyum yeteneği üst düzeyde bir göçebe ırkın ahvadıyız.
Yetkililerse bu işin epey süreceğini söylüyor. Bize “canını seven kaçsın” mesajı veriyorlar.
İyi de, kaçabilmek için de yol lazım. Bütün yollar da malum, trafik sıkışıklığına çıkıyor.
Bu gidişle belli noktalarda koloni hayatı başlarsa şaşmayalım.
Günde beş saatlik acıyı göze alamayan vatandaşlar, çelik atlarda obalar halinde yaşamayı tercih edebilir.
Hatta zamanla çoluk-çocuklarını yanlarına aldırıp obayı genişletebilirler.
Atalarımızın at üstünde yaşadığı göçebe hayatın benzerini arabayla yaşayabiliriz.
Her obanın kendine göre raconları, avlanma alanları, reisleri olur. Hepsi farklı yaşam tarzı benimser.
Maslak obası ayrı, Avcılar-Beylikdüzü ayrı, Ümraniye, sahil yolu, Barbaros Bulvarı ayrı olur.
Arada obalar arasında su yolu ya da yakıt kavgası çıksa da, zayiat büyümeden tatlıya bağlanır.
“Mad Max” filmindeki gibi, bir şekilde hayatta kalırız bu cesur yeni dünyada.
Hıncal Ağabey “çılgın proje” derken bunu mu kastetmişti bilmem. Allah bizi başka çılgınlıklardan korusun.

Şefin tavsiyesi

Aranjmanın üç büyükleri

Bu yaz aranjör albümlerinin yazı olacakmış gibi. Özellikle Ozan Çolakoğlu, İskender Paydaş ve Sinan Akçıl’ın albümleri iddialı.
“Aranjmanın üç büyükleri”, ünlü sesler eşliğinde marifet sergiliyor albümlerinde.
Sonuçta ortaya günümüz dinleyicisinin ve kulüplerinin aradığı “complation” tadında albümler çıkıyor. Yani her telden çalan. Herkese hitap eden. Her ortama gelen.
Şimdilik Tarkan’ın söylediği “Aşk Gitti Bizden” farkıyla Çolakoğlu bir adım önde gibi. Ama yaz uzun bir maraton. Her şey değişebilir!

Yazının devamı...

Şehit ailelerini rahat bırakın

22 Haziran 2012

Ağlayan analar, yetim kalmış yavrular, tabuta sarılan eşler, nişanlılar...
Köşe yazarları şehit ailelerinin dramını ballandırarak anlatmaya koyuldular bile.
Yarın da muhtemelen haber bültenleri en acıklı müzikler eşliğinde cenazeleri gösterecek.
Ortaya tam bir toplumsal moral çöküntüsü resmi çıkacak. Her terör örgütünün rüyası olan.
Kaç kez söyledik; arkadaşlar etmeyin, eylemeyin.
Şehit ailelerinin acılarını bu kadar teşhir etmek, terörün olmasını istediği şeydir.
Çünkü terör dediğimiz, sonuçta kanlı bir “PR”, yani halkla ilişkiler faaliyetidir.
O saldırılar zaten gazetelere çıksın, televizyona haber olsun, köşe yazıları ballandırsın diye yapılır.
Terör amacına karakol basınca değil, yaptığı televizyona çıkınca ulaşır. Acıları medyada ne kadar yer alırsa tekrar saldırmak için o kadar cesaret bulur.
Biz acı çekmekten aslında gizli gizli zevk alan bir millet olabiliriz, tamam.
Sezen ve Müslüm şarkılarıyla büyüdük ve serde mazoşizm var, ona da eyvallah.
Ama bu, acı çekme zevkimize şehit ailelerini alet etmeye hakkımız olduğunu göstermez.
Yapılanlar tabii ki haber olacak, analiz edilecek, tartışılacak. Bunlar Allah’ın emri.
Ama iş teşhirciliğe gelince, orada durmak gerekiyor. Çünkü bu hiçbir şehit ailesinin istemeyeceği bir şey.
Hiçbir şehit babası yoktur ki, acı çeken görüntülerinin televizyona çıkmasını istesin.
Hiçbir şehit anası yoktur ki, acılarının o acılara sebep olanlar tarafından izlenmesine razı olsun.
Hiçbir şehit eşi yoktur ki, mahreminin ardından düştüğü halin röntgenlenmesine izin versin.
Acı çekenler, sinir krizi geçirenler, ayılıp bayılanlar iyi reyting getiriyor olabilir.
Ama unutmayalım: Bu gösterdiğiniz şey yerli dizi değil. Sürdüğümüz, terörün ekmeğine
yağ.

ŞEFİN TAVSİYESİ

Özel bir futbol spikeri

Seyrettiğiniz maçın spikeri sizin için önemliyse, Eurosport’taki Dağhan Irak’ı zaten biliyorsunuzdur. Yoksa Avrupa Kupası bitmeden tanışmalısınız: Sadece maç anlatmıyor, bir yolculuğa çıkarıyor Dağhan.
Ancak Halit Kıvanç, Orhan Ayhan gibi efsanelerde rastlanan “müstehzi” anlatım onda da var.
Hayata ve futbola dair bilgisini kendine has bir mizahla harmanlıyor.
Onu dinlerken futbolun sadece futbol olmadığını bir kez daha hatırlıyorsunuz. Tabii yorumculuğun “geyikçilik” olmadığını da.

Yazının devamı...