"Temuçin Tüzecan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Temuçin Tüzecan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Temuçin Tüzecan

Yılın son yazısı

27 Aralık 2008
Amatör denizciliğin, yelkenciliğin de bu krizin sillesini yiyeceği kesin. Denizcilik geleneğimiz biraz daha köklü olsaydı, ola ki, yaşayacağımız durgunluk çok derin olmazdı.

Akdeniz’in köklü deniz geleneği olan bir şehrinden, Monako’dan, geleneğin gücünü sergileyen bir resimle, iyimserliği yitirmemeye çalışarak kapatalım 2008’i diyorum. Monako Yat Kulübü’nün 2007 yılında ölen ’resmi’ ressamı Benoit Leman’dan bir suluboya tablo. Geçen yaz, Cannes’da oğlunun açtığı bir tezgahtan aldığım bir seçkiden. Resmi ressamı olan bir kulüpten söz ediyoruz. Gelenekten, köklerden söz ediyoruz. Ve artık oluşturmamız gerekenden.
/images/100/0x0/55ea37eff018fbb8f8720e5d
Hepinize iyi, mutlu yıllar dilerim.

Noel Baba bu sefer Güney Kutbu’ndaydı

En önemli dini kutlamalarını denizde yaptılar. Noel Baba, Ren geyiklerinin çektiği kızağı ile kimilerini Hindistan - Singapur arasında, kimilerini Güney Okyanusu’nda ziyaret etti. Noel bu yıl, Volvo Yarışı ile Vendee Globe’a katılanları okyanusta yakaladı. Volvo ekiplerinden bazıları kutlamaları denizde yaparken, Vendee Globe’un yalnız yarışçıları, Güney Kutbu’nun kıyılarında, buzdağlarının gölgesinde sessizce uçan albatrosları izleyerek Noel’i geçirdi. Çetin mücadele Noel’de de sürdü anlayacağınız.


Volvo ve Vendee Globe, 2008’in en önemli iki okyanus yarışı. Volvo’da ekipler, Vendee Globe’da ise kişiler yarışıyor. İkisi de farklı rotalarda dünya turu.

Volvo’nun son ayağı Singapur’da noktalandı. Hindistan’ın Cochin Limanı’ndan yola çıkan tekneler, Singapur’a kadar yaklaşık 2 bin deniz mili yol yaptı. Ve birinci ile dördüncü tekne arasında yalnızca 20 dakika fark vardı. Dokuz günlük bir etapta, ilk dört tekne arasındaki farkın bu kadar az olması, yarışmanın temposunu göstermesi açısından önemli.

Sonuç olarak İspanya adına yarışan Telefonica Blue, bu etabı birinci bitirdi. Ardından Puma, Ericsson 3 ve Ericsson 4 geldi.

Telefonica Blue’nun reisi Bouwe Bekking, "Son 50 milde çok heyecan yaşadık. Balık ağlarının, römorkörlerin, yüzlerce ticari geminin arasından sıyrıldık. Rüzgar bir durdu, bir 20 mile fırladı. Bundan daha iyi bir Noel hediyesi olamazdı" dedi.

Noel, dünyanın bir diğer köşesinde, en tehlikeli deniz olarak nitelenen Güney Okyanusu’na da geldi. Ama biraz öfkeliydi Noel Baba.

Kuzeyli sert rüzgarların kaldırdığı denizde orsa giden 5 Fransız’ın lider tekneleri, havanın biraz yumuşamasını istiyor.

Daha güneyde kalanlar ise birdenbire patlak veren 45 - 55 deniz mili arasında esen sert fırtınaların yarattığı kaynayan kazan gibi öfkeli denizlerden çıkmaya çalışıyor. Bunlar Noel’i hayatta kalma mücadelesi içinde geçirdi.

Foncia adlı teknesi ile yarışan Michel Desjoyeaux, yarışın bitmesine 10.810 deniz mili kala lider. İkinci Veolia ile Roland Jourdain, 44.8 mil arkasında. Üçüncü ise Jean le Cam; VM Materiaux birincinin 152.2 mil arkasında.

Desjoyeaux, "Noel Baba iyi davranmadı bu yıl bana. Yoksa, 25 derece eğilmiş bir teknede kanguru gibi zıplayarak hediyelerimi açmak zorunda kalır mıydım? Hava tahmini bölme değildi. Başaracağız sonunda ama güzel değil durum. Hile yapıp hediyeleri daha iyi havada açmalıydım" diyor tuttuğu günlükte.

Desjoyeaux’nun 2628.4 deniz mili ardından gelen İngiliz Steve White ise, "Barometre düşebileceği kadar düştü ama hálá düşüyor. Noel CD’mi dinleyip, kazan gibi denizi izliyorum. Tekneyi kazasız belasız götürmeye çalışıyorum çünkü bumbayı tutan kazboynu pim kırıldı. Dikkat etmezsem bumba gider. Yarış da biter o zaman" diyor. Bunu derken rüzgar 45 - 55 deniz mili arasında esiyor. Nasıl dikkat edecekse?

Herbiri irade anıtı olarak nitelenebilecek bu yelkenciler arasında 5 Fransız, 5 İngiliz ile birer Amerikalı, Kanadalı ve Avustralyalı var. Tümü Hristiyan ve kültürel takvimlerinin en önemli günlerinde evlerinden uzaklar.

Kazasız belasız evlerine varırlar umarım.

Kahve Dünyası’na TYF’den ödül

Türkiye Yelken Federasyonu (TYF), 2008 yılının başarılı sporcularını, antrenörlerini, sponsorlarını ve destekçilerini ödüllendirdi.

Türkiye’yi yat sınıfında ülke dışında temsil eden birkaç ekipten biri olan Kahve Dünyası’nın desteklediği Agressivo ekibi de ödül alanlar arasındaydı.

Yunanistan Regatta’da ikinci olan Kahve Dünyası - Aggressivo takım kaptanı Mihri Ereş ve ekibi, plaket ve başarı sertifikalarını TYF Başkanı Nazlı İmre’nin elinden aldı. Yunanistan’ın Porto Caras kentinde gerçekleşen Açık X35 Yunanistan Şampiyonası’na katılan Kahve Dünyası - Aggressivo teknesi ile yüksek performans sergileyen Mihri Ereş ve ekibi, toplam 6 yarıştan oluşan serinin sonunda yarışları 2. sırada tamamlamıştı.

Kahve Dünyası - Aggressivo ekibi ülkemizi en son eylül ayında Toscana’da yapılan "X35 Dünya Şampiyonası"nda temsil etmişti.
Yazının devamı...

İstanbul için son çağrı... Yelkeni kaçırma

6 Aralık 2008
Yazları ise çok canlıymış. Kasabanın Atlantik Okyanusu’nun öfkesi ile yoğrulan denizcilik geleneğinin mayasında balıkçılık var; oradan yelkene uzanmışlar. Dünyanın iyi yelkencileri bu bölgede yetişiyor.

İşte bu uyuklayan balıkçı kasabası, üst düzey yarış yelkenciliğini bir tanıtım aracı olarak kullanmanın başarısını, Vendee Globe solo dünya yarışının başlangıç noktası olarak bir kez daha kutladı. Şimdi de Vendee Globe’u kazanacak sporcuyu ve teknesini karşılamaya hazırlanıyor.

Dünyanın öbür ucundaki Hindistan’ın Cochin Limanı ise Volvo Okyanus Yarışı’nın ikinci ayağını kazanan tekneleri hafta içinde ağırlayarak adını dosta düşmana duyurdu.

Darısı İstanbul’un başına.

*

Vendee Globe’un İstanbul açısından ilginç yönü, bu teknelerle yarışan yelkencilerin sınıf örgütü IMOCA’nın 2009 takviminde, İstanbul’dan yola çıkacak ya da İstanbul’da bitecek bir yarışın var olması. Ancak bu yarışın ayrıntıları henüz tam olarak açıklanmış değil. Rotada İstanbul, Nice, Barcelona, Portsmouth, Hamburg ve Brest limanları var. Ama belli ki henüz yarışın bir sahibi yok; oysa, yelkenciliğin doruklarından biri, 18.28 metrelik çok hızlı tek tip Imoca 60 tekneler ile yarışmak olduğu için destekleyen şirketlere ama en önemlisi destekleyen konaklama limanlarına büyük tanıtım imkanı sağlayacak.

Les Sables d’Olonnes, orada başlayıp biten bir yarış ile dünyanın efsane yelkencilik kentlerinden biri haline gelirken, sırf yarışın başlangıcı ile bitişini izlemek için binlerce kişi buraya akın ederken, İstanbul’un Imoca 60 teknelerin katılacağı büyük yarışa ev sahipliği yapmakta isteksiz davranması şaşırtıcı. 10 ay göz açıp kapayıncaya kadar geçer; yani kararı hemen vermek gerek.

Yumurta kapıya gelince karar verilince ya iş işten geçmiş oluyor, ya da verilen desteğin yararı tam olarak görülemiyor. İstanbul’un 2010’da Avrupa Kültür Başkenti olması nedeniyle, geçen yaz yapılan Cap İstanbul yarışına verilen destek, karar geç alındığı ve iletişim planı doğru dürüst tamamlanmadığı için İstanbul’a az yarar sağladı.

*

Ekim sonunda başlayan Volvo Okyanus Yarışı ardından Vendee Globe teknelerinin 9 Kasım’da yola çıkması, 2008’i profesyonel yelken yarışçılığı için bereketli bir yıl kılıyor. Bir tarafta 10 kişilik ekipler, öbür tarafta tek kişinin tekneler farklı yönlerden dolaşarak dünya turunu tamamlamaya çalışıyor.

2009’un en önemli yelken olayı ise, Avrupa’yı kuzeyinden güneyine katedecek olan Imoca 60 yarışı olacak; tabii eğer yapılabilirse.

Deniz şehirlerinin kraliçesi İstanbul’u yelkende çok ileri taşıyacak ve İstanbul’u dünyanın önde gelen yelken şehirlerinden biri haline getirecek destek kararını, hükümet, belediye, 2010 Avrupa Kültür Başkenti, her kim ise, umarım alır da, dünyanın gözlerini bir kez daha İstanbul’a çevirmeyi başarırız.

Şehri değerli kılan, şehre değer katan yalnızca inşaat belediyeciliği değil, kültür, sanat ve spor belediyeciliğidir de çünkü.

Denizcinin Günlüğü 2009 piyasada

Yıl bitiyor. Kurban Bayramı derken, yılbaşı ve 2009. 21. yüzyılın onda birini göz açıp kapatıncaya kadar devirdik. Ve yılın bu aylarında hep beklediğim kitap yine önüme düştü. Artık gelenekselleşen, dördüncü kez yayımlanan Denizcinin Günlüğü 2009, yalnızca bir günlük değil, bir kitap da aynı zamanda; içine yazılabilecek bir kitap.


Denizcinin Günlüğü 2006’dan bu yana her yıl biraz daha zenginleşerek yayınlanıyor. Denize ilişkin birçok kitabın editörlüğünü yapan, yazıları yelken dergilerinde yayımlanan yelkenci Sezar Atmaca tarafından hazırlanan 112 sayfalık günlükte, 52 ayrı konu işleniyor.

Atmaca, Denizci’nin Günlüğü 2009’un başında, "Türkiye’de amatör denizciliğin gelişmesinden çok şişmesinden söz etmek daha doğru. Gelişme bir orman ortamıysa, şişme ortamın yeşillenmesidir" diyor ve ekliyor: "Denizciliğe olan ilginin sadece sayısal bir artış olarak kalmaması, kalıcı olması yeşillenmeyle değil, orman ortamıyla mümkündür. Yeni ufuklara yelken açabilmek için denizciliğin zenginlikleri kadar zaaflarını da gündeme getirmek, konuşabilmek, tartışabilmek gerekir."

Bu günlük, Atmaca’nın deyişi ile orman ortamı yaratan önemli etmenlerden biri olmaya başladı. Deniz kültürümüzü derinleştiren 52 konu az, öz ve çok keyifli bir şekilde işleniyor kitapta. Bir yandan da, doğru bilinen yanlışlar, abartılar düzeltiliyor; amatör denizcilik kültürümüze ayar veriliyor.

KİTAPTA NELER VAR

Adlarını Atatürk’ün koyduğu 10 gemi

1930’ların gergin yılları. Atatürk yaklaşan savaşta donanmayı güçlendirmek, deniz taşımacılığını bağımsızlaştırmak için yeni gemiler alınmasını ister. 14 gemi ısmarlanır. 10’u 1938 yılında hizmete alınır, kalanlar ise savaş nedeniyle teslim edilemez. Teslim edilenlere adlarını bizzat Atatürk verir; Güneş - Dil teorisinin etkilerini yansıtır isimler. Etrüsk, Kadeş, Tırhan, Sus, Marakaz, Trak, Efes, Sur, Suvat ve Ülev.

En eski yat kulübü San Stefano

Kulüp İstanbul’un bir kulübü, Portofino’nun değil. Yeşilköy’de yaşayan Levanten ailelerin kurulmasına katkı sağladığı San Stefano Kulübü, yaz aylarında kotra, kürek çekme, balık tutma yarışları düzenlermiş 1800’lü yıllarda. Yani İstanbul, yelkenciliğin Avrupa şehirlerindeki uygulamalarından pek de uzak, geri bir yer değilmiş. Padişah adına 1869 yılında yapılan bir kotra yarışının belgelerini 2006 yılında yapılan bir müzayedede kimsenin satın almaması, İstanbul’un 100 yıl öncesine kıyasla denizden ne denli uzaklaştığının kanıtı belki de.

Evliya Çelebi’ye tövbe ettiren fırtına

Evliya Çelebi, 1640 yılında Osmanlı’nın Kırım Seferi’ne katılır. Kale ele geçirilir ve Çelebi İstanbul’a dönmek için bir kadırgayla yol çıkar, Karadeniz’in ortasında fırtına bindirir. Sonrası kısaca şöyle: Dede Dayı ’mayna alaborina’ deyince, yapağı çuvalları, hasırlar, balık turşusu fıçıları ve keresteler denize atılır. Kimse güvertede duramaz. Evliya Çelebi "Her biri, geminin birer köşesinde hazine bulmuş gibi gizlendiler. Geminin kıçında dümen iğneciği kırılıp, dümen deryaya düşünce, cümle keştibanlar (gemiciler) ellerine dizlerine vurup pes perdeden birbirleriyle helalleşmeye başlarlar" diye anlatır fırtınayı. Tekne batar, kurtulurlar ama Çelebi, "Hakir bir daha gemi ile Karadeniz seyahatine çıkmamaya tövbe - i nasuh (bozulmaz tövbe) ettim" der.
Yazının devamı...

Bırakın yelkeni deniz öğretsin

22 Kasım 2008
Siz belki farkında değildiniz ama, geçen haftanın en önemli konusu yelken eğitimiydi, daha doğrusu yelkeni nasıl öğrenmeli sorusuna cevap arandı.

Ve, her nedense, bu asude konuya ilişkin tartışmalarda bile saflar sıklaştı hemen. Diller keskinleşti, hava sertleşti.

*

Yelkenin, resmi diye tanımlayacağım bir öğrenme süreci olması gerektiğini savunanlar bir grubu oluşturdu. Bunlar yelkende bir devletçi düzenden yana neredeyse. Her şey zabturapt altına alınmalı; kim alacak o belli değil ama alınmalı. Ve hatta, yelken becerisinden emin olunmayan kişi denizlere salınmamalı.

Bir diğer grup ise yarı devletçi; onlar sanki piyasanın bozulmasını engellemeye çalışıyorlar. Bu grup, yelkenin yaygınlaşması ile pıtrak gibi ortaya çıkan eğitim sektöründe denetim istiyor. Sanki birileri, kendi deyişleriyle ’marina parasını çıkartmak için yelken eğitimi verenlerin’ yarattığı rekabetin, fiyatları aşağı çekerek, sektörün taze şirketlerini zorlamasından korkuyor.

Öbür grup, Amatör Denizcilik Federasyonu tarafından sınavla verilen Amatör Denizci Belgesi’nin biraz daha uygulamaya dönük olarak yeniden kurgulanmasından yana.

Son grup ise, liberaller. Belgeye bile gerek olmadığını düşünen bu grup, işi yaparak öğrenmenin erdemlerini sayıp döküyor, devletin müdahaleci elinin denize, yelkene uzanmasına zinhar karşı.

*

Uzun zaman önce İngiltere’deki yüzlerce yelken okulundan birini rastgele seçmiş ve tekne içindeki bireysel çatışmalara rağmen, kan dökmeden ve birçok şey öğrenerek karaya yeniden ayak basmış bir adam olarak, temel eğitimin önemini biliyorum. O temel eğitimin önemli bölümünü kitaplardan desteklediğimi de anımsıyorum.

Ama bir yandan da, isterseniz işin akademisini bitirin, denizi; onun ve yeteneklerinizin elverdiği ölçüde denizde öğrenilebileceğine inanıyorum. Dünyanın büyük yelkencilerinin okulda değil denizde piştiklerini, dünyayı gezenlerin ellerindeki resmi belgeleri sigortacılar, gümrükçüler, sahil güvenlikçiler için aldıklarını anımsayınca tartışmanın yararsızlığını da görüyorum.

Yağmurlu havada, tıkalı yolda, saatte 120 kilometreyle emniyet şeridinden gidenlerin, bomboş TEM’de takla atacak kadar beceriksiz olanların otomobil kullanmaya ehil oldukları ve ehil kaldıkları bu cennet vatanda, denize çıkmak için şimdikinden daha kapsamlı bir ehliyet istemek haksız ve yersiz.

Yelken yapmanın dışsal maliyeti sıfıra yakın çünkü. Vereceğiniz zarar en fazla kendinize ve sizinle tekneye binme cesareti gösterenlerle sınırlı genellikle. Otomobil gibi, dışsal maliyeti çok fazla bir aracın kullanımında bile istenmeyenleri, denize çıkanlardan istemek neden gerekli olsun ki?

Yani, tekneniz varsa kendi kendinize, isterseniz bir kurt yelkenciyle, isterseniz bir yelken eğitmeniniyle çıkın denize; ama riski ve tehlikeyi öğrenmeniz zaman alacaktır. Denizde, her koyun gerçekten kendi bacağından asılır.

Sonuç: Bırakınız denize çıksınlar, deniz onlara istedikleri tempoda öğretsin.

Galip sayılır bu yolda mağlup

Uluslararası başarı ama ondan önce uluslararası katılım, yarış yelkenciliğinde bir ülkenin ulaştığı seviyeyi göstermesi açısından büyük önem taşır. Olimpik sınıflarda uluslararası katılımın yüksek maliyetini federasyon karşılar. Yat yarışçılığında ise daha da büyük olan maliyeti, ekip sahibi üstlenir. Türkiye’de yat yarışçılığında kazanan marka haline gelen Team Oğuzhan, Miami’de yapılan Farr 40 Rolex Kuzey Amerika Şampiyonası’na katıldı.

Sedat Gülçağlayan’ın sahibi olduğu Team Oğuzhan, geçen hafta Miami’de katıldığı 6 yarışın tümünü kaybedip, sonuncu oldu. Ancak davet ile girilebilen bu yarışa katılmak için, Amerika Birleşik Devletleri’nde bir Farr 40 tekne alıp, adını OZ koyan ekibin yaşadığı, aslında beklenen bir hayal kırıklığıydı. Ama buna rağmen, Miami’de Türkiye’den bir ekibin, TUR 1 yelken numarası ile yarışması, ülkenin yat yarışçılığında görülen ilerlemenin bir işareti aslında.

Bu yarış, dünyanın en başarılı ekiplerinin davet edilmiş olması nedeniyle önemliydi. Dünya şampiyonu olmuş teknelerde dümen tutmuş, rota ve taktik vermiş isimlerin yönetimindeki teknelerle yarışan OZ ekibinde liderliği, ekip sahibi Sedat Gülçağlayan ve Haluk Babacan, taktisyenliği ise Arda Baykal yaptı.

Farr 40 tipi tekneler, dünyanın en yaygın tek tip yarış tekneleri. Birbirlerine su damlası kadar benzeyen bu teknelerde, 9 kişilik ekiplerin yelken becerileri ve deneyimden kaynaklanan uyumları başarıyı getiriyor.

Team Oğuzhan, Istanbul’daki Oğuzhan Too teknesi ile yarışıp sürekli kazandıkları için büyük deneyim sahibi olsalar da, yarış öncesinde açıkladıkları gibi zorlanacaklarını bilerek Miami’ye gittiler. İç denizden açık denize çıkmanın doğal bir sonucuydu zorlanma belki de.

Sonunculuğun aslında pek önemi yok. Dünyanın en önemli yelkencilerinin katıldığı bir yarışa davet edilmek çok değerli. Yat yarışçılığına Türkiye’den başlayıp, önce Akdeniz’e uzanan, sonra da Miami’ye davet edilen Oğuzhan Too, 2 günlük bu yarışları neden kaybettiğini eminim çok iyi değerlendirip, önümüzdeki yıllarda gerçekten rekabetçi yarışlar çıkartacaktır.

Ne diyelim; galip sayılır bu yolda mağlup.
Yazının devamı...

Hangisi klasik hangisi güzel...

15 Kasım 2008
Dünyanın küresel ısınma, çevre ve enerji gibi çözüm bekleyen sorunlarının temelinde hep o aksıra tıksıra giden T Modeli Ford ve habercisi olduğu kitle üretimi var.

Doğru; insanın önünde özgürleşmenin ufkunu açtı ama yine de T Modeli Ford, geçen 100 yıl boyunca işlenen kaçınılmaz suçların simgelerinden bugün.
/images/100/0x0/55eb44f8f018fbb8f8b64791
T Modeli Ford, olumlu olumsuz bu kadar önemli olmasına rağmen, hayalleri, güzelliği ile ateşleyen bir ikon değil artık. Oysa klasik tekneler öyle mi?

Bir yanda yenilenerek denizlere açılan yüzyıl başı tekneleri, diğer yanda o harika çizgileri bugünün teknolojisi ile harmanlayan klasik görünümlü ama rahat ve hızlı tekneler.

Sıkıysa T Modeli Ford’u rahat ve hızlı hale getirin bakalım...

*

Cherubini çok az kişi tarafından bilinen bir tekne şirketiydi. İtalya kökenli sahipleri, en iyi ve en güzel tekneleri, ticari kaygılardan inatla uzak durarak üretmekte ısrar edince, iflas 1990’larda kaçınılmaz oldu. Yapılan tekneler, demir atılan her koyda, bağlanılan her limanda görenlerin başını döndürdü güzelliği ile. Kurşun atılsa delinmezdi Cherubiniler.

Ve yıllar sonra, o güzelliğe vurulanların ısrarları, Cherubini’yi 3. kuşak bir kuzenin elinde canlandırdı. Yarı klasik marka yeniden üretime geçti.

Atlantik Okyanusu’nun öbür tarafında 2 kafadar ki, bunlardan biri, Trabzon’da dağa çakılan bir özel uçakta, yanındaki Pakistanlı bir subay ile birlikte öldü birkaç yıl önce, Spirit markasını yarattı. Spirit, yatçılığın altın döneminin güzelliğini bugüne taşıyan yatlar üretir. Ve Spirit markası, bir önceki James Bond filminde, Venedik kanallarında dolaşarak, hem küresel marka oldu, hem de rüzgarsız bir havada yelkenle nasıl gidileceğinin derslerini verdi. Ne de olsa dümende dabılosevın vardı.

Yani anlayacağınız, yalnızca giyim kuşamda değil, teknede de klasiğe dönüş var.
/images/100/0x0/55eb44f8f018fbb8f8b64793
*

En büyük sorun ise bu teknelerde ahşap kullanımının daha yaygın olmasından kaynaklanıyor.

Benim için hava hoş da, kimileri ahşap deyince, ’Yandım Allah’ deyip kaçıyor. Onlara bakarsanız, plastikler her hal ve şartta ahşaba tercih edilir. Petrol türevlerinden yapıldıkları için, biraz da hor görmek için yakın akraba oldukları yoğurt kaplarına rahatlıkla benzetilebilecek bu teknelerin yaygınlaşmasının nedeni pratik olmaları, yani kolay tamir edilmeleri. Sanki plastikçiler bir sorun olduğunda, kolları sıvayıp, ’İş başa düştü’ nidaları arasında hemen tamirata başlıyormuş gibi.

T Modeli Ford klasik değil, eskidir; petrol döneminin başladığının habercisidir.

Plastik tekneler, yeni değil, sona ermekte olan bir geçmişin habercisidir.

Gelecek klasiktir, klasiktedir, klasik ilkelerindedir.

Yenilenebilir kaynaklardan, çok az çevresel etki ile üretilecek ve çevreye etkisi yaşam döneminde çok az olacak tekneler geliyor.

Ve hafif gıcırdayarak, ahşap kokarak geliyorlar; iyi de oluyor.
Yazının devamı...

Volvo Okyanus Yarışı’nın ilk galibi Ericsson 4

8 Kasım 2008
Ericsson 4, Cape Town’da şampanyalarla karşılandığında, en yakın rakibi Puma ile aralarındaki mesafe 100 deniz miliydi. Ama kazanan ekibin reisi Brezilyalı Torben Grael, "Yarışı kazandık mı? Tabii ki hayır. Gidilecek çok yol var" diyordu. Ve bunu demekte de haklıydı, çünkü Akdeniz’den başlayıp, Afrika’nın Batı kıyısından aşağı inilen bu uzun yarışın çok büyük bölümünde Ericsson 4 ile Puma birbirlerini görerek yarışmıştı. Son aşamada ise Puma farklı bir taktik denemek veya rakibini şaşırtmak için, yarış kurallarına uygun bir şekilde tüm vericilerini kapatıp, hayalet tekne olmuş ama yine de Ericsson 4’ü yakalayamamıştı.

İşin ilginç yanı, Alicante’de yapılan liman yarışlarını hep kazanan İspanyol teknesi Telefonica Blue’nun yarışın ilk ayağını beşinci bitirmesiydi. Bu, liman içindeki yarış ile açık deniz yarışı arasındaki farkları net bir şekilde ortaya koydu. Kardeş tekne Telefonica Black ise sonuncu oldu.

Alicante’den Cape Town’a, 21 gün, 17 saat, 54 dakikada gelen Ericsson 4, yarışın 6. gününde ekipten birini tıbbi nedenlerle Cape Verde Adaları’nda bıraktığı için 50 mil geride kaldı; ama buna rağmen birinciliği kazanmayı da başardı.

Ericsson 4’den Phil James, "Hayatımın en iyi yelkenini yaptım. Amerika Kupası heyecanının çok çok üstündeydi yaşadıklarım" diyor. Bir eksik ile, 9 kişi yarışmalarına rağmen, 24 saatte 602 deniz mili yol katederek önemli bir rekor kıran Ericsson 4, sıralamada 14 puan ile birinci; hemen ardında Puma var.

Tekneler Cape Town’dan Hint Okyanusu’nda doğru yelken basacaklar. Son durak aylar sonra Rusya’nın St. Petersburg Limanı olacak.

29 Ekim madalyonunun tatsız yüzü

Geçen 29 Ekim kutlamaları, İstanbul tekneciliğinin yüz akıydı.

Kalamış Koyu’nda toplanan yelkenli, motorlu 120’ye yakın tekne, diğer bölgelerden gelenlerle Sarayburnu önlerinde birleşip, Boğaz’a girdiğinde İstanbul bir deniz şehri olduğunu cümle aleme kanıtladı.

Sevgili dostum Hakan’ın bir Türkiye klasiği olan teknesi Maşallah’taki yerimi, işlerim nedeniyle gecikip başkasına kaptırdığım için yaşayamadığım bu cümbüşün hazırlıkları günler öncesinden başladı, tekneler daha sabahtan denize açıldı, kimi Adalar’a gitti, kimi sadece yelken yaptı İstanbul açıklarında; akşam olup Cumhuriyet kutlaması başladığında, denizdekilerin keyfi çok gıcırdı.

Denizin, denize çıkanların katkısı, milyonlarca liraya mal olan resmi kutlamaları sivilleştirdi, şenliği belediyenin ya da valiliğin malı olmaktan çıkartıp, bu şehirde yaşayanların mülkiyeti kıldı.

Bu, madalyonun, deniz şehirlerinin kraliçesi İstanbul’un denizi keşfetttiğini ve bu keşiften hoşlandığını gösteren yüzü.

Bir de öbür yüzü var.

*

O öbür yüz, biraz iç karartıcı, çünkü kırgın insanların yüzlerinden oluşuyor.

Şehrin tonunu, sesini yumuşattıkları, güzelleştirdikleri görülen tekneciler itilip kakılmaktan rahatsız.

Marina tarifelerinin, tüm masraflar YTL cinsinden olmasına rağmen, birkaç yıl öncesine kadar Dolar, şimdilerde ise Euro üzerinden hesaplanması sorunun nedenlerinden biri.

İstanbul gibi 13 milyonluk bir şehirde ancak 2 marinanın varolmasının yarattığı bağlama yeri kıtlığı, marina yönetimlerinin, az para kazandıkları küçük tekneleri caydırmak için minimum bağlama boyu sınırı koymaları ise diğer büyük sorun.

Ayrıntıya girmeye gerek yok; ama şu söylenebilir: 6 metrelik tekneniz var ise, 11 metrelik bağlama fiyatı ödüyorsunuz. Bunu istemiyor musunuz? Teknenizi satmaktan, ya da cebinize koyup götürmekten başka şansınız yok.

Çünkü marinalar dolu; dopdolu. Çünkü bu şehire marina yetmiyor. Çünkü hem bu şehrin yerel yöneticileri, hem de Ankara’da bu işlere bakan bürokratlar, bu konuyu hiç önemsemiyor.

İstanbul, denizle ilişkisi olmayan bir bozkır şehri olarak algılanıyor hálá.

*

Yahoo üzerindeki Yelkenciler Lokali’nden bir değerlendirme: "Bireysel kaygılar ve özellikle ölçüsüz, acil kár amaçları, toplumsal çıkarların önüne geçtiğinde kaos ortaya çıkmıyor mu? Sanırım Türkiye’de teknecilerin çıkış yolu, ’tekne park’, ’tekne bağlama’ problemlerinin çözümünü yerel yönetimlerden istemek ve beklemektir. Şimdi de tam zamanı. Acilen. Zira tekne, deniz, ülke ilişkileri, tekne, bağlama, marina, kár ilişkisinin çok ötesinde, girift bir konudur. Ve bakınız zam yapmakla, asgari boy uygulamakla, kárlılık artmıyor. Tersine müstakbel tekne yatırımları gecikiyor, müstakbel müşteri sayısı eksiliyor. Zira hiç bir denizci, marinalara yer için yalvar yakar, 45 - 50 feetten denizciliğe başlamaz. Her denizci küçükten başlar, büyüğe geçer, küçüğünü yeni denizciye devreder. Bu marinanın ’sürekli’ müşterisi, güvenli ’baz maliyet’ tabanıdır. Bu tabanı dağıttığınızda, gündelik tekne bağlama dahi riske girer."

Aynen. Teknecilerin, İstanbul’un 29 Ekim 2008 günkü şenliği nasıl sivilleştirip, zenginleştirdiklerine tanık olan herkesin aklından geçenler bu cümleler işte.

Bir de duyulsa, duysalar bu sözleri.
Yazının devamı...

Yeni bir rekor: Günde 600 mil

1 Kasım 2008
İspanya’nın Akdeniz kıyısındaki limanı Alicante’den yola çıkan teknelerden Ericsson 4, ilk durak Cape Town’a yaklaşırken, bir günde 602.22 deniz mili yol alarak inanılması güç bir rekor kırdı. Bir önceki yarışta, teknelerde meydana gelen hasarın çok olması nedeniyle, bu kez de ciddi sorunlar yaşanmasından korkuluyordu, ancak basitleştirilip güçlendirilen yeni tasarımlı tekneler sert hava şartlarından nispeten az etkilenerek yarışı sürdürüyor. İşte Ericsson 4’ün kırdığı inanılması güç rekorun öyküsü./images/100/0x0/55eb24abf018fbb8f8ae0e8a

Ericsson 4 ve Puma, filonun en önünde giden, sürekli birincilik, ikincilik mücadelesi yapan iki ekip. Afrika’nın batı kıyısından hızla aşağı inerken, 30 deniz milinin altına inmeyen rüzgar bu teknelere daha da hız kazandırdı. Ve bu hız, iki türlü kırılmayı gündeme getiriyor: Teknelerin kırılması ve rekorların kırılması.

Yarışı en önde götürenler arasındaki mücadele, birbirlerine çok yakın seyretmelerine rağmen, aralarının birbirlerini görmeyecek kadar açılması nedeniyle, yarış kararlarının rakibe bakılarak alınmasını şimdilik engelledi. Şiddetli rüzgar ile yapılan keyifli ama riskli seyir, inanılması güç bir rekorun kırılmasını sağladı. Ericsson 24, saatte 602.22 deniz mili yaparak, tek gövdeli yelkenlilerde dünya rekorunu kırdı. Bunda, teknenin reisi Torben Grael’in, ekibini sürekli sınırda tutması, ekibi ve tekneyi o sınırları aşacak şekilde zorlaması büyük rol oynadı. Sonunda tekne ya da ekip değil; dünya rekoru kırıldı. 24 saatlik bu hızlı seyirin ardından, Ericsson 4 ile Puma arasındaki mesafe biraz açıldı; 9 mili buldu. Fark kısa sürede 60 mile çıktı. Bu durumun oluşmasında, Ericsson 4’ün hızının günde 600 deniz mili ortalamaya çok yakın seyretmesi rol oynadı. Puma ise bu ortalamanın altında kalıyordu. Yani Ericsson 4, hem iyi yönetilen hem de rüzgarın kolladığı bir tekne.

Kardeşi Ericsson 3 ise 3 tekneyi geçerek, 3. sıraya yerleşti. Navigatör Aksel Magdahl, o hızlı 48 saati şöyle anlatıyor: "Belki 200 kez kısa süreli bardaktan boşanırcasına yağmur düştü başımıza. Sürekli yelken değiştirdik. Ericsson 3 kendi 24 saat rekorunu kırdı. Balon yelken ile 46 deniz milini gördük. Kapkaranlık, sırılsıklam bir gecede, kaynayan bir denizde gidiyorduk. Benim açımdan ise her şey iyiydi; içerdeydim çünkü."

Yarış, katılan teknelerin puan kazanılan kapıları, yani iki nokta arasından geçmesini zorunlu kılıyor. Bu teknelerin önde ya da arkada gitmesinin önemini azaltıyor, çünkü eninde sonunda yelpaze gibi açılan filo, bir huninin içine girer gibi, puan kapısından geçmek zorunda.

HUNİYE GİRMEK ÖNEMLİ

Hafta içinde bir ara önde giden Çin Halk Cumhuriyeti teknesi Green Dragon geriledi. En güneyde yani en önde olmasına rağmen, huninin ağzına girmesi için epey yol kat etmesi gerek. Reis Ian Walker uydu telefonu ile gönderdiği mesajda, "Güneye inerek harcadığımız tüm çaba boşa gitti. Şimdi tekneyi kırmadan yüksek hızlara çıkıp, avantajlı duruma gelmemiz gerekli. Yavaşlayan kaybeder. Dua ederek hızlanacağız. Şu anda teknenin burnu olduğu gibi suya batıyor. Dışarda şakalaşmalar bitti, yalnızca denizin ve dümenci Neal’in haykırışları duyuluyor. Belki de balonu indirmemiz gerek ama şimdilik gidiyoruz işte" diyor.

Sıralamanın hızlı bir şekilde değiştiği 28 - 29 Ekim günlerinde, filonun arkasında, ciddi bir kırılmanın eşiğinden dönüldü.

Telefonica Black teknesi, 25 deniz mili rüzgarda deliye dönmüş denizde seyrederken, büyük bir dalga, tekneyi bir an kontrolden çıkarttı. Havada uçan Telefonica Black, denize neredeyse burun üstü çakıldı; sonuçta burun bastonu, dümen palalarından biri ve salmanın bir parçası kırıldı. Mürettebat tamdı ama teknenin acilen gözden geçmesi gerekti. Geçici çözümlerle yola devam eden Telefonica Black ekibinin yarışı dışardan izleyen Başkanı Petro Campos, "Teknede yapısal bir sorun yok. Ekip Cape Town’a kadar çok yavaş gitmek zorunda kalacağı için üzgün. Bazılarının vücutlarında eziklikler var. Hamaklarından uçup, oraya buraya çarptılar; ama ciddi değil hiçbiri" dedi.

YENİ TEKNELER DAHA DAYANIKLI

Bundan önceki Volvo Okyanus Yarışı’nın ilk ayağında ve daha ilk gecede Biscay Körfezi’ndeki büyük fırtınada teknelerin ciddi zarar görmesi, yarışın bir daha yapılıp yapılmayacağı sorularına yol açmıştı. Teknelerin boyunun büyümesine rağmen, tasarımların basitleştirilmesi, bu kez, çok sert havalarda bile hasarı çok azalttı. Bunun sonucu da, ekip güvenliğinin artması ve teknelerin ciddi hız rekorlarına hep yakın seyretmesi oldu.

Yarış filosu, kasım ayı başında Güney Afrika’nin Cape Town Limanı’na girecek. Daha sonra Hint Okyanusu’na açılacak olan tekneler, Hindistan, Singapur ve Çin üzerinden Brezilya ve Amerika’ya uğrayacak; Atlantik geçişinden sonra İrlanda ve İsveç üzerinden Rusya’nın St. Petersburg Limanı’nda yarışı sonlandıracak. Rusya’nın, petrol fiyatlarının yüksekliği nedeniyle artan özgüvenini yansıtan bu bitiş noktasına, yarışa katılan Rusya teknesinin kaçıncı ulaşacağı merakla bekleniyor. Şu sırada, Rusya’nın filonun sonunda yer alması, yarışı kazanma şansını bayağı azaltıyor.
Yazının devamı...

Babaları ölünce yelkenciler yetim kaldı

25 Ekim 2008
Olin Stephens, 3 Eylül’de Amerika’daki evinde 100 yaşında öldü. Kim mi Olin Stephens? Geçen yüzyıla damgasını vurmuş, kuşkusuz en önemli tekne tasarımcısı. Dünya denizlerinde dolaşan 2 bin 200 civarında farklı yelkenli tekne, onun kaleminin ürünü.

Suyun dinamik özellikleri ile ilgili yeni bilgilerin, zanaatkarlıktan bilim ile sanatın el ele verdiği bir yeni disipline dönüştürdüğü tekne tasarımı dünyasında, 19. yüzyıl ile 21. yüzyılı kucaklayan başka biri yok; 100 yıllık ömrü ona bu ayrıcalığı bahşetti. Ve tabii ki katkıları, yaşı nedeniyle tamamladığı projelerin sayısından değil, projelerin başarısından kaynaklanıyor./images/100/0x0/55ea2582f018fbb8f86e0ceb

*

Olin Stephens ile en çok anılan teknenin adı 16 metrelik Dorade; kendisinin ilk, son ve tek teknesi. 1931 ylılında Transatlantik Yarışı’nı bu tekne ile kazanan Stephens, birçok yeni düşünceyi kendi teknesinde denemeyi yeğlemiş. O zamanlar tam anlamıyla bir zengin sporu olan, halka inememiş yelkenciliğe parası yetenlerin gözünde efsane bir isim haline gelen Stephens’in çizdiği 5 Amerika Kupası teknesi, kupaları kazanmış. Ve yarış yelkenciliği ile en üst seviyede ilgisi 1992 yılına, yani 84 yaşına kadar sürmüş.

Tekne tasarımındaki bu başarısı nedeniyle 2. Dünya Savaşı sırasında Amerika Birleşik Devletleri Donanması için çıkarma ve mayın tarama gemileri çizmiş Stephens. Önce karakalem ve kağıt, ardından hesap makinesi ile sürdürdüğü tasarım yolculuğunu, 1978 yılında, görünürde, resmen tamamladığında bilgisayar kullanmayı hiç bilmiyormuş. Ama Stephens belli ki, bugünün tasarımcıları gibi çizdiğini ekranda anında 3 boyutlu olarak göremese de, çizgilerini zihinsel modellere dönüştürmeyi bilmiş. Çizdiği tekneler o yüzden birer klasik bugün.

*

Geçenlerde ilk kez gittiğim Cannes’daki Panerai Classic Yat Yarışı’nda onun masasından çıkmış en az bir tekne vardı. Onun önündeyken acaba onu görebilir miyim diye bakınmıştım etrafıma. Oysa 2 hafta önce ölmüş. Fark etmemişim.

Teknelere ilgim çok da, tasarımcılara pek yok. Ancak Olin Stephens farklıydı.

Olağanüstü yakışıklı bir genç adamı geçen yüzyılın başlarında harekete geçiren ve dünya liginin en üstüne taşıyan tasarım dehasının ürünlerini, 100 yaşına geldiğinde fırsat buldukça gidip gördüğünü, onlarla yarışlara katıldığını okuyordum dergilerde.

Küçük büyük ayırt etmeden, Stephens tasarımı teknelerin sahipleri ile söyleşiyor, yıllar içinde yapılan değişikliklere bakıyor, yenilerini öneriyordu. Stephens, Avrupa’da, özellikle Akdeniz’deki klasik yat yarışlarının müdavimiydi. Televizyonda bir belgeselde, İtalya’daki bir marinada yürürken etrafındakilerin, iki yana açılarak, Musa’nın denizi yarması gibi bu yaşlı adama yol verdiklerini görmüştüm. Keşke tanışıp, elini bir kez sıkabilseydim; olmadı. Toprağı bol olsun.

Küresel kriz, tekne piyasasını nasıl vurdu

2008"in sonuna geldik. Tekne üreticileri yeni modelleri ile 2009’a hazırlanırken, geleneksel sonbahar tekne fuarlarında sürprizlerinin ipuçlarını veriyorlar. Küresel ekonomik krizin tat kaçırdığı bir dönemde, yeni modellerin sayısının azlığı dikkat çekiyor. Belli ki, tasarım masasındaki birçok tekne, satış şansı olmadığı için rafa kaldırılmış. Yelkenli ve motorlu tekne satışlarında aslan payına sahip olan Amerikan piyasası, durgunluktan nasibini fazlasıyla almış görünüyor. Amerika’da yayımlanan Cruising World Dergisi’ne göre, sonbahar tekne fuarlarında az ama öz tekne var. Benim bundan çıkarttığım sonuç şu: Geçen yıllarda yüzlerce yeni model ile tüketici karşısına çıkan markalar, bu yıl yeni modelle piyasa payını arttırmak yerine piyasa payını varolan modellerle korumayı hedefliyor. Bu yılın geçen yıllardan en önemli farkı, tekne sayısından ziyade, teknelerdeki tasarım özelliklerinin ön plana çıkması; o anlamda seçenek çok fazla. Genellikle tutucu olan büyük üreticiler bile, tüketicinin gözüne girmek için dikkat çekici yenilikler sunuyorlar. Alışılmadık bir diğer yeni durum ise, yarış tekneleri ile performansı yüksek gezi tekneleri arasındaki farkın giderek azalması. Türkiye açısında bakıldığında, Yeni Türk Lirası’nın 4 hafta içerisinde yüzde 40’ın üzerinde değer kaybetmesi, Avrupa’nın en hızlı büyüyen tekne piyasalarından biri olan ülkemizde frene hızlı basılacağını hatta basıldığını gösteriyor. İşte o yüzden almalık değil, bakmalık tekneler burada:

A 35: Türkiye’de temsilciliği bulunan Fransız Archambault Şirketi’nin üretimi olan bu tekne, heyecanlı bir yelken performansı sunuyor. Ancak sundukları büyük ölçüde bununla sınırlı. Basit tasarımı yarış sonrası marinada keyif yapmaya ve ancak hafta sonlarında yeterli olabilecek seviyede konfora izin veriyor.

Alerion Express 45: Gündelik kullanım için tasarlanan bu tekne, bir yanda gezi teknelerinin rahatlığına sahip, diğer yanda bu rahatlıktan yararlanmak için ille de açık denizlere gitmeniz gerekmiyor. Alerion Express ile bulunmanın ve görünmenin önemli olduğu yerlerde keyifli yelken seyirleri yapabilirsiniz.

Nordhawn 56 Motorsailer: Krize rağmen para hesabı yapmayanlara dönük bu tekne motorun kolaylığını, yelkenin keyfini birarada yaşamak isteyenler için. Amerikan klasiği olan Trawler’ı direklerle evlendiren tekneyi fotoğrafına bakıp beğenmek zor; garip bir melez. Ama piyasada olduğuna göre alıcısı var demek ki.

Edge: Amerika’nın üretim rakamları en yüksek olan şirketi Hunter’ın bu yeni teknesi, yelken ve dıştan takma motor bileşimi ile öne çıkıyor. Hem yelkenli tekne, hem de sürat teknesi. Dıştan takma motorla 19 knot, yelkenle 5 knot gidebilen Edge’e 85 beygirlik motor takılabiliyor.

Hurricane Island 30: Geleneksel küreği ultra modern karbon direkle birleştiren bu tasarım, batmama özelliği ile güven veriyor. Kriz nedeniyle güvenlik arayanlar için geleneksel görünümü çok çekici.
Yazının devamı...

Fırsatlar kaçınca önyargıdan şikáyet etmeyelim

11 Ekim 2008
Bu şehirler, yelkencilik ve yelken yarışçılığı ile öne çıkmak için büyük yatırım yapan şehirler, kasabalar. Bazıları Amerika Kupası’na, bazıları Volvo Okyanus Yarışı’na umut bağlamış. Bu yüzden de kendilerini dünyaya anlatıyorlar, anlatmayı tasarlıyorlar, buna hazırlanıyorlar.

Bir de İstanbul var. Yüzyılların deniz şehri; hatta yeni arkeolojik bulgulara bakılırsa, son 9 bin yılın deniz şehri... Boğaz’ı, Marmara’sı ve Karadeniz’i ile denizin kuşattığı bir şehir. İstanbul’un hiçbir noktasında denizden kaçmak, kurtulmak mümkün değil.

Her yıl birçok yelken etkinliği düzenlenmesine rağmen, ne şehir sakinleri, ne de yelkeni bir spor olarak dünyada izleyenler İstanbul’un farkında.

Üstelik son yılların önemli uluslararası yarışlarına rağmen...

Neden acaba?

*

Bugün İspanya’nın Akdeniz’deki Alicante Limanı’nda başlayacak olan Volvo Okyanus Yarışı bir yıl boyunca dünyanın dört köşesinde Okyanus kıyılarında yer alan bilinen - bilinmeyen 11 liman şehrini, dünyanın önemli gazetelerinin, dergilerinin kapaklarına taşıyacak. Bu şehirlerin yönetimleri, ülkelerin hükümetleri, önde gelen işadamları ülkelerden çok şehirlerin markalaştığı günümüz dünyasında sağladıkları destekle şehirlerini öne çıkartmaya çalışıyor.

Ya İstanbul ve Türkiye ne yapıyor; bir de ona bakalım...

Akdeniz’in en önemli yelken yarışlarından biri 3 yıldır İstanbul’da bitiyor. Fransa’da bir limandan başlayan, bu yılki adıyla Avrupa Kültür Başkenti Cap İstanbul yarışı, İtalya ve Yunanistan üzerinden İstanbul’a doğru yol alan tek tip Figaro Beneteau tekneleri ile yapılıyor.

Bu yarışa Fransız yelkenciliğinin çok önemli isimleri katılıyor. Bunun ötesinde, Avrupa’da yelkenin en güçlü olduğu Fransa’da spor takviminin en önemli olaylarından biri. Ve Fransa’da, kabul etsek de etmesek de, Türkiye karşıtı bir hava var.

Şunu biliyoruz: Algılanan kültürel farklılıklardan doğabilecek kaygıları gidermenin yolu, resmi devlet propagandası değil, aslında algılanan farklılıkların abartıldığı kadar olmadığını ortaya koyacak etkinliklerdir. ’Sonuçta hepimiz insanız’ demek için benzer şeylerden hoşlandığımızı göstermek yeterli.

Yelken, dünyanın her yerinde olduğu gibi Fransa’da da, fikir önderi olarak nitelenebilecek kişilerin izledigi bir spor etkinliği. Bu nedenle, Akdeniz’in bu en önemli açık deniz yarışı, Fransa’daki algılamaları olumsuzdan olumluya çevirme konusunda ciddi bir fırsat sunuyor Türkiye’ye; ama bu fırsatı değerlendiren pek yok.

*

Neler yapılabilirdi oysa...

Fransa’da sırf bu yarış etrafına kurgulanacak bir reklam kampanyası ile İstanbul ve Türkiye’nin, Akdeniz’in en önemli deniz merkezleri olduğu anlatılır, o anlamda, Türkiye ile Fransa arasında aslında pek fark olmadığı vurgulanırdı.

Yarışın deparına bakanlar katılır, Türkiye ile Fransa arasında kültürel ve sportif ilişkiler güçlendirilirdi.

Türkiye Yelken Federasyonu aktif olarak işin içine girer, Fransa ile Türkiye yelkenciliği arasında işbirliği arttırılırdı. Algılamalar zor değişir; bunu sağlamanın ilk adımı ise, her kültür ve spor etkinliğini bir büyük fırsat olarak görmektir.

Umarım önümüzdeki sene, tabii bu yarış yapılabilirse, bu fırsatı değerlendirebiliriz. Böyle fırsatlar değerlendirilmedikça, "Bizi tanımıyorlar, önyargılı davranıyorlar" diye sızlanmanın hiç alemi yok.

Volvo Okyanus Yarışı heyecanı bugün başlıyor

İspanya’nın Akdeniz’deki Alicante Limanı, bugün bir yelken şenliği yaşıyor. Alicante’den yola çıkacak Volvo Okyanus Yarışı filosu, 10 etaplı dünya turunu, St. Petersburg’da tamamlayacak. Bu yarışın en önemli yönleri, Rusya ve Çin adına teknelerin de yarışacak olmasının yanı sıra, yeni tekneler ve bugüne dek yelken ile anılmayan şehirlerin de yelkencilik ile yukselmeye çalışması.

Yarışa şirketler ve ülkeler adına 5 takım ve 7 tekne katılıyor. 37 bin deniz millik çetin rota için bugün yola çıkacak tekneler, hafta içinde, Alicante’de liman yarışları ile ısınma turları attı. Bu yarışlar, teknelerin son kez gözden geçirilmesini sağlamanın yanısıra, puan da kazandırıyor; yani nihai sonuca etki edebilir.

Bundan önceki yarışın ilk gecesinde çıkan büyük fırtına, teknelerin çoğunda büyük hasara yol açmış ve bunun sonucunda, yarış ciddi bir gerilim içinde sürmüştü. Bu kez, teknelerin benzer bir durumda kalmaması için, tasarımlar basitleştirildi. Hedef, karmaşık teknelerin yaşayacağı sorunları azaltmak ve maliyetlerini düşürmekti; ama kuşkusuz deniz bu, ne yapacaği yine de belli olmaz.

Bu yarışın, teknelerin basitleştirilmesinden sonraki en önemli diğer yönü, yelken ile anılmayan liman şehirlerine uğranacak olması. Bu durum, dünyada refahın nerelerde yoğunlaşmaya başladığını da gösteriyor kuşkusuz. Petrol zengini Rusya’nın efsane şehri St. Petersburg, yükselen Hindistan ve Çin’in Kochi ve Qingdao limanları... Bu yüzden, rota 6 bin deniz mili uzadı.

Çin ve Rusya adına teknelerin de katılacağı bu büyük dayanıklılık ve güç yarışında, tekneler, Alicante’den sonra Güney Afrika’nın Cape Town Limanı’nda soluklanacak. Oradan Hint Okyanusu’na açılacak ve Kochi, Singapur ve Qingdao üzerinden güneye inecek, Güney Amerika’nın ucunu Batı’dan Doğu’ya geçip Rio de Janeiro’da duracaklar. Yarışın en uzun ve en sert etabının Qingdao - Rio olması bekleniyor; çünkü yarışçıları Güney Okyanusu’nda ortalama hızı 35 deniz milinin altına düşmeyen rüzgar ve buz dağları bekliyor. Sonra Boston, Galway, Göteborg ve Stockholm üzerinden, yarışın biteceği St. Petersburg’a varılacak.

Bu 10 etaplık büyük yarış, haftalar boyu yaşanacak tehlikeler, gerginlikler ve olmasını istemesek de, muhtemel trajedilerle gündemde kalacak. Ve bittiğinde, dünya yeni yelken şehirleri kazanacak.

Büyük harcamalarla yapılabilen bu yarışın, dünyanın içinde bulunduğu ekonomik bunalım ortamında, bir daha yapılıp yapılmayacağı ise henüz belli değil.

Bekleyip göreceğiz.
Yazının devamı...