Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Biz çim saha yapamayız çayır yaparız

Yaptığımız çayıra da “çim saha” deriz. İşinize gelirse, ister üstüne çıkıp topu tepersiniz ister üstüne koyunlarınızı salar otlatırsınız. Federasyon yöneticileri ile Lig TV sözcüleri de gönüllü çobanınız olur.

LİG TV’nin hafta sonları servise koyduğu Maraton programları bir numaralı eğlencem oldu. Gerçi iki kanalda ayrı ayrı yayınlanan “Güldür Güldür” programları da var ama onların sunumları kurgu.
Maraton’un sunumu gerçek olduğundan, komedisi de gerçek. Gösteri dünyasının deyimi ile “durum komedisinin” hakikisini yapıyorlar.
Yaptıkları bizim geleneksel gösterilerimizden Orta Oyunu’na benziyor.


* * *


Ergenlik çağını yeni atlatmış okura “Orta Oyunu da nedir?” krizi yaşatmadan kendimiz açıklayalım ki Google’a yük olmasınlar.
“Orta Oyunu” geleneklerimize çok bağlı bir ahali olduğumuzdan el birliği ile yok ettiğimiz bir tiyatro biçimidir. Açık havada oynanır. Ahali oyuncuların etrafına halka olup, işlerini seyreder.
Oyun bittiğinde ekipten bir ikisi, seyirci savuşup gitmeden takkeleri ile aralarında dolaşıp “parsa” yani bahşiş toplar.


KAVUKLU iLE PiŞEKÂR


OYUNDA kadınları “zenne” diye tabir edilen, kadın kılığındaki erkekler oynar. Dansları yani işin müzikal tarafını “tavşan kolu” dedikleri bir dansçı ekip kotarır. Bir iki de yan karakter vardır.
Ancak asıl karakterler, yani başroldekiler Kavuklu ile Pişekâr adıyla bilinen iki oyuncudur. Komedyen ağırlıklı olarak Kavuklu’dur.
Pişekâr da arada bir taşı gediğine koyar.
Birbirlerine espri yapabilmeleri için lafla pas atıp, çanak tutarlar. Komediyi köpürten şey yaptıkları doğaçlamalardır ki eski dilde buna “tuluat” derlerdi.
Peki, Maraton programının Kavuklu’su kim mi?
Elbette sevgili Şansal Büyüka büyüğümüz. Asıl tiyatrocular aralarında “Kavuk bende, yok sende” diye didişedursunlar, o kavuğu değilse bile Kavuklu unvanını çoktan kapmış durumda.
Bu modern Orta Oyunu’nda ise Pişekâr rolünü Mustafa Denizli ile Tümer Metin nöbetleşe oynuyorlar. İkisi de çok zeki birer spor adamı olduklarından, rollerini gönüllü oynadıklarını sanmıyorum.
Orada patron, yani parayı verdiren Şansal büyüğümüz (soyadının A’sı emanetimizde) olduğundan onların Pişekârlık halleri uyumluluk icabı.
Konuları çoğunlukla Kavuklu seçiyor, onlar yandan gazı veriyorlar.


* * *


Bu haftanın seçimi “Tuluata uygun” olarak yapıldı. Akhisar’ın maçı sayesinde Manisa’daki futbol sahasının perişan zemini gündeme geldi.
Sahanın zemini, askerde “saçkıran kapmış” kıdemli er kafası gibiydi. Öbek öbek kellikler, arada kahve falına uygun desenler çıkaran çimenler.
Futbolumuzun “Marka Değeri Fahri Müfettişi” de sayılan Şansal Büyüka gazaba geldi. Sahanın kelliğine esti, yöneticilere yükseldi.
Böyle saha olur muymuş, bu memleketin hiç mi sahibi yokmuş?


ŞAPLAK MI GELiYOR?


GAZAP “Uzun Boylu Sevgi İnsanı”nın gazabını aratmayacak kadar yüksek olduğundan, orta oyununun iki pişekârı “Acaba o mu yaptı?” der gibi, birbirlerine bakıyorlar.
Normalde sakin biri olan Büyüka’nın yükseleceği tutmuştu bir kere. Lafın bir ucu Spor Bakanı’na öbür ucu Federasyon’a gidiyordu.
Memleketimizde ileri demokrasi olduğundan bütün yollar “Uzun Boylu Sevgi İnsanına” çıkıyordu.
Denizli ile Tümer Metin “konuşup başımıza iş almayalım” diye susma haklarını kullanırken Kavuklu onlara döndü ve Pişekârlarını kendisini onaylamaları için zorlamaya başladı.
“Söyleyin Allah aşkına, biz niye çim saha yapamıyoruz?”
Hayatı boyunca bu konuyu bir kez bile düşünmediği belli olan Denizli “Elektrikler kesildi, çalışamadım hocam” kıvamında bir şeyler söyledi. Tümer Metin konuyu bildiği bir alana kaçırmaya çalıştı.
Lakin Şansal Büyüka yükselmişti bir kere. O çim sahanın hesabı sorulacaktı. Onlar lafı döndürürken benim de aklıma çocukluğumun şehrinin futbol sahası geldi. İkinci lig maçlarının da oynadığı bir stadyumdu.
Sahanın üçte ikisi toprak, geriye kalanı da çimendi. Kendiliğinden çimlenen o alanlar da iki kale önündeki ceza sahalarının içindeydi.
Zamanın Bölge Müdürü o çimin futbola yetmeyeceğini bildiğinden “Bari koyunların karnı doysun” siyaseti gütmüştü.
Aldığı iki koyununu bir görevli getirir sahaya salardı. Koyunlar akşama kadar ceza sahalarında otlarlardı. Çim meselesi o vakitler bu kadar mühim olmadığından kimse koyunlara kızmazdı.


* * *


Bana sorarsanız cevabını “sırtımı sosyolojiye dayayıp” veririm “Bizim ahali çim bilmez, çayır yapar” derim.
Neden mi? “Çim zemin” yüksek hayat seviyesinin karşılığıdır da ondan. İşin içinde sadece para değil, görgü de vardır. Batı’nın zengini, kullanıma açık alanları çim yaparak ortamları güzelleştirmeyi öğrenmiştir.
Oralarda “çimlere basmak yasak” değildir. Çünkü basmak, çimi güçlendirir. Biz göçe toplumdan yerleşik düzene yeni geçmişiz. Son istatistiklere göre ahalimizin Yüzde 54’ü hala masa kullanmadan, yer sofrasında yemek yiyor.
Çim yapamayız. Zenginimiz ithal çimi döşer bahçesine. Fukaramız eskiden çayırı gördüğünde üzerine davarı salardı, şimdi nerede çim bulursa üzerine kendisi yayılıp “mangal” yapıyor.
O yüzden üç beş koyuna ancak yetecek çim için birbirimizi kırmayalım.

X