"Osman Müftüoğlu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Osman Müftüoğlu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Osman Müftüoğlu

Osman Müftüoğlu

Gelin size bir mamografi yapalım

28 Mart 2017

Ya da sıradan bir sağlık sorunu nedeniyle -örneğin boğaz ağrısı- gittiğiniz hastanede muayene olduğunuz doktor “Size bir mamografi de çektirelim” deyince “Şimdi nereden çıktı bu mamografi meselesi?” deyip geçmeyin.Tekliflerin ikisinde de dikkatle düşündükten sonra karar verin. Zira bundan sonrası -bazen- oldukça maceralı, hatta üzücü bile olabiliyor. Mesela mı? Buyurun...(Not: Özetini okuyacağınız süreçte yazdıklarım hayal ürünü değildir. Olayı yaşayan bir hanımefendinin anlattıklarının özetidir.)

Acilen meme biyopsisi lazım!

Diyelim o mamografi incelemesi teklifini kabul ettiniz. Mamografi sonrasında elindeki raporda yazanları yorumlayan doktor tereddütlü bir ifadeyle size “Mamografinizde mikrokalsifikasyonlar -küçük kireçlenme odakları, yani minik kalsiyum depolanma alanları- saptanmış. Bunlar muhtemel bir tümörün ilk işaretleri olabilir. Size bir biyopsi yaptırmamız lazım” diyebilir!Doktor size “Gözünüz aydın, memelerinizde hiçbir sorun yok!” dese işiniz kolay ama “biyopsi lazım” dedi mi işler değişiyor, konu ciddileşiyor.Zaten bu nedenle de doğal olarak kafanız karışıyor. Korkmaya, hatta biraz da terlemeye, yüreğinizdeki sıkışıklık nedeniyle nefesinizin zorlandığını hissetmeye başlıyorsunuz.Sonrası mı? Bir sonraki kutuda... 

Biyopsiniz temiz çıktı ama...

İçinize kuşku -ve de korku- düştü bir kere. Biyopsi girişimi teklifini çok da uzatmadan çaresiz kabul ediyorsunuz. Bir hafta kadar sonra da sizi doktorunuzun neticeleri açıklamak için beklediğini haber alıyorsunuz.Uykusuz bir gece geçirip o doktorun karşısına yüreğiniz daha bir sıkışık, alnınız daha bir terli, nefes alışverişiniz daha bir sıklaşmış ve az biraz da korku içinde oturuyorsunuz.Ama korkmayın! Haberler iyi: Doktorunuz size “Gözünüz aydın! Korkacak bir şey yok biyopsiniz temiz çıkmış” diyor. “Oh be” deyip rahatlıyorsunuz.Ama hemen arkasından ekliyor: “Yine de size bir meme MR’ı yapmakta fayda var. Riskinizi tam olarak ekarte etmemiz lazım. Zira fibrokistik bir meme yapınız var!”Aklınıza yıllar önce yaptırdığınız meme ultrasonu sonrasında karşılaştığınız teklif geliyor: “Memenizde fibrokistler var, bir meme biyopsisi yaptırmanız iyi olur!” Size meme MR’ı yaptırmanızı öneren doktora nazik bir şekilde teşekkür edip hastaneden ayrılıp bir kafeye kendinizi atıyorsunuz. Sonrası mı?O şanssız hanımefendinin hikâyesi bitmedi. Aşağıdaki kutuda devam ediyor...

Geçmiş olsun hiçbir şeyiniz yok!

Soluğu “ikinci görüş” için bir başka doktorda alıyorsunuz. O süreci biraz şaşırtıcı (!) bulup sizi meme cerrahisi uzmanı bir başka doktora gönderiyor. Meme cerrahı tecrübeli hanımefendi, ofisinde sizi muayene edip neticelerinizi dikkatle inceliyor ve kararını açıklıyor: Yeni bir biyopsi ya da MR incelemesine gerek yok.Önceki mamografide belirlenen mikrokalsifikasyonların ciddi bir anlam ifade ettiği de düşünülmüyor. Doktor hanım gülümseyerek şunları da ekliyor: “1-1,5 yıl aralarla sizi görmem yeterli ama siz her ay banyo sonrası kendi ellerinizle memelerinizi kontrol etmeyi unutmayacaksınız.” 

Çakma check-up can sıkar

Hikâyenin size de tatsız ve can sıkıcı geldiğini biliyorum. Mamografi taramalarının meme kanserini erken teşhiste ne kadar önemli olduğunu bilen, koruyucu tıbba ve erken teşhise her şeyden daha çok önem veren bir hekim olarak bu hikâyenin beni de derinden üzdüğünü belirtmek istiyorum.
Bir “gereksiz tetkik” problemi yaşadığımız, hastalara değil rakamlara ve raporlara odaklanıp laboratuvar ve radyoloji bulgularını tedavi etmeye çalıştığımızı düşünüyorum.
Hikâyenin geçtiği yer ünlü bir hastanedir ve işin bu yanı daha bir üzücü, üzüntü vericidir.
Özeti şudur:
Sağlık taramaları ciddi bir iştir. Sadece teknoloji değil bilgi birikimi, tecrübe, dikkat ve mutlaka da iyi hekimlik gerektirir.

Trans yağlar neden çok tehlikeli?

Cevap net ve açık: Yapay trans yağlar yani bitkisel yağlar işlemden geçirilince özellikle de tekrar tekrar kızartılınca oluşan atipik yağların hepsi, istisnasız iltihap yapar, damar tıkar, kansere kapıyı aralar da ondan.Peki, en çok hangi gıdalarda trans yağ var? Krakerler, cipsler, fırın-pastane işi tatlı ve tuzlu ürünlerin çoğu trans yağ kaynar. Hazır kekler, poğaçalar, grissiniler vs. de öyle. Kızartılmış patatesin her tanesi bir trans yağ bombası gibidir.Özellikle yaz aylarınca zevkle tükettiğiniz kızartılmış sebzelerin de (patlıcan, biber, kabak kızartmaları) mühim birer trans yağ kaynağı olabileceği aklınızda olsun.Sinemaya gittiğinizde zevkle tükettiğiniz sağlığa zararlı patlamış mısırların da tıka basa trans yağla dolu olabileceğini aklınızdan çıkarmayın. 

Meyveden vazgeçmeyin ama bunlara dikkat edin

Meyveler en sağlıklı atıştırmalıklardan biri. Hemen her biri farklı bir antioksidan, bol posa, tıka basa vitamin, mineral, prebiyotik bir mucize içeriyor.
Ama içlerindeki früktoz nedeniyle yerken azıcık dikkatli olmanız lazım. Zira karaciğerinizin früktozu işleme kapasitesi sınırlı. 50 gramdan fazlasını işlemekte zorlanabiliyor, yani bu kadarına izin var.
Ama yine de bedeninize daha fazla früktoz yüklememeniz daha doğru. İşte bu nedenle meyveleri tüketirken şu önerileri dikkate alın:
Bir seferde değil, birkaç seferde tüketin. Daha az tatlı olanlarını tercih edin. Kabuğuyla birlikte yenenlere öncelik verin. Mevsiminde yetişen ve yerel olanları tercih edin. Günde en çok iki porsiyonla yetinin.
Not: Bir porsiyon meyve bir orta boy elma, portakal, şeftali, armut, iki orta boy mandalina, iki iri kayısı - erik, 10-15 üzüm tanesi, 6-8 iri çilek-kiraz ifade eder.

Yazının devamı...

Yağlı karaciğere güclü detoks şart

27 Mart 2017

Karacİğer yağlanması yaygın sağlık sorunlarından biri.

Her 3-4 yetişkinden birinin karaciğeri yağlı ama çoğunun bundan haberi bile yok. Haberi olanların da konuyu ciddiye aldıklarını söylemek zor. Daha da mühimi, yağlı karaciğer probleminin önemini biz doktorların bile yeteri kadar kavrayabildiğini söylemek de mümkün değil.

Oysa yağlı karaciğer hem ciddi bir sağlıksızlık işareti, hem de başka sağlık problemlerine davetiye çıkaran mühim bir sağlık sorunu. Nedeni şu:

DİYABETE DAVETİYE

Eğer karaciğeriniz yağlı ise, bu sizin bir insülin direnci eğilimlisi, bir gizli şeker hastası, yani diyabet adayı, hatta metabolik sendrom riski taşıyan genetik örgütlenmenizin var olduğu anlamına gelebiliyor.

Bu nedenle de yağlı karaciğer saptanan herkesin kan yağlarının durumunun (çoğunun iyi kolesterol HDL’si düşük, trigliseridi yüksek oluyor), ürik asit (çoğunun yüksek bulunuyor), şeker-insülin ilişkilerinin (çoğunda bozulduğu saptanıyor) dikkatle araştırılması gerekiyor.

TOKSİN YÜKÜ ARTAR

İkinci problem ise en az birincisi kadar önemli: Yağlı karaciğer bedeni toksinlerden temizleme işini yani DETOKSİFİKASYON görevini de aksatıyor. Yani yeterince güçlü detoks yapamıyor. Bu da toksin yükünüzün artması, kilo almanızın kolaylaşması, mitokondrilerinizin yani bedeninizin yorgun düşmesi anlamına geliyor.

KARACİĞERİ YAĞLANDIRAN 10 NEDEN

- Alkol tüketiminin fazlalaşması,
- Gereksiz ve sık ilaç kullanımı,
- Nişasta bazlı früktoz eklenmiş besinlerin artması,
- Ağır metal yükünün (cıva, kurşun) çoğalması,
- Meyve tüketiminin aşırı olması,
- Unlu gıdaların çoğalması,
- Hareketsiz yaşamın yaygınlaşması,
- Kimyasal toksinlerin karaciğeri bozması,
- Meyve suyu tüketiminin abartılması,
- Meyve suyu konsantreleri ve soğuk çay dahil gazlı, gazsız, kolalı, kolasız meşrubatlar.

NEDEN HER YAŞTA DHA’YA İHTİYACIMIZ VAR?

DHA, açık yazılımı ile “Dokosa Heksaenoik Acid”, yaşamsal iki omega-3 yağ asidinden biri (diğeri de EPA, yani Eikosa Pentaenoik acid).

Her hücremizin ona ihtiyacı var ama beyin hücreleri söz konusu olduğunda durum daha da önemli. Beyindeki omega-3 yağlarının %90’ı DHA’dır. Beynin toplam yağ içeriğinin %25’i de yine DHA’dan gelir. Kısacası DHA, anne karnından ölüme kadar beynimizin “olmazsa olmaz”ı olan hayati moleküllerinden biridir. Beyin bebek daha anne karnındayken DHA’ya ihtiyaç duyar. Genç beyni de, yaşlı beyni de DHA’sız yapamaz ama yaşlı beyin DHA noksanlığına daha bir hassastır.

Özeti şu: Güçlü ve sağlıklı bir beyin için DHA şarttır.

Not: Günlük DHA ihtiyacının 150-300 mg civarında olduğu belirtilmektedir.

SADECE ŞEKERİ KESMEK YETMEZ

Çoğumuz şunun farkına vardık: Şeker özellikle bakkal şekeri ve nişasta bazlı yapay şeker früktoz sağlığımızın en büyük düşmanları. Bu nedenle ikisinden de uzak durmaya çalışıyoruz, yani çaya, kahveye şeker atmıyor, tatlılardan uzak duruyoruz. Peki, yeter mi? Bence yetmez. Gelin aynı duyarlılığı şekerin yakın akrabası, hatta “amca oğlu, teyze kızı” kadar yakını beyaz un için de gösterelim. Beyaz un ile üretilmiş her şeyin en azı ile yetinmeye gayret edelim.

DÜZ YOLDA MI YÜRÜYELİM YOKUŞ MU TERCİH EDELİM?

En kısa cevap; “Yeter ki yürüyün, düz yol veya yokuş yukarı olması fark etmez!” olmalı ama yine de küçük bazı ayrıntılar var: Sürekli yokuş yukarı yürümenizi tavsiye etmem. Çünkü bu eklemleriniz ve kalbinizin sağlığı için riskli olabilir. Sürekli düz yolda yürümenizi de pek istemem. Genetik mirasınıza pek uymaz ama yine de riski daha düşük olduğu için tercih edilmeli.

Pekİ, doğrusu ne?

Eğer “daha sağlam bir kalbim, daha güçlü bir dolaşım sistemim olsun, metabolizmam daha hızlı çalışsın, daha çok kalori harcasın, kaslarım daha çok mitokondri yapsın, enerji üretsin, yağlarımı yaksın” istiyorsanız bu ikiliyi kombine edin. Düz bir yolda sürekli yürümek yerine 1-2 dakikalık sürelerle hızlı adımlarla yokuş çıkıp inin. Aynı faydayı düz zeminde 5 dakika yürüyüp 1 dakika sprint, 2 dakika jogging yaparak da elde edebilirsiniz.

EGZERSİZE NE KADAR ZAMAN AYIRMALI

Prensip olarak her gün 30-45 dakikanızı egzersiz için ayırsanız ve bunun da 20-30 dakikalık bölümünde tempolu egzersizler yaparsanız (postacı yürüyüşü) aktivitesizlik probleminizi çözdüğünüz kesindir. Ama hafta içinde çok meşgul, egzersize zaman ayıramayan biriyseniz haftada iki-üç gün uzun süreli egzersiz yapmanız yapmamanızdan daha doğru olacaktır. 

UZAK DURMAMIZ GEREKEN 10 BESİN

1. Şeker: Bakkal şekeri veya nişasta bazlı früktoz olması fark etmiyor, şeker eklenmiş her türlü yiyecek ve içecekten uzak durmamız gerekiyor.

2. Un: Beyaz ekmek ve diğer fırın-pastane mamulü tatlı-tuzlu atıştırmalıklarda da aynı taktik geçerli.

3. Tatlandırıcılar: Sakarin, aspartam, asesülfam, süprolaz olması fark etmiyor, hepsi riskli, hepsi için “aman dikkat” uyarısı var. 

4. Yağda kızartılmış her şey: Kızartılmış unlu besinler (mesela pişiler, bezeler, lokma tatlıları), kızartılmış sebzeler (patates, biber, patlıcan) ve diğerleri…

5. Ateşte yanan her şey: Kızarmış ekmek, yanık et, kömürleşmiş sebzeler de el sürülmeyesi şeyler. 

6. Kremalar: Her türlüsü…

7. Ketçaplar: Çoğu tıka basa şeker ve tuz dolu. 

8. Unlu atıştırmalıklar: Gofretler, grissini, kraker vb.

9. Cipsler: Tuzlusu, acılısı, kızartılmış fırınlanmışı, patates veya mercimekten yapılanı, düz veya tırtıklı olanı fark etmiyor, her türlüsü zararlı…

10. İşlenmiş etler: Salamlar, sosisler, kaynağı şüpheli kavurmalar.

KİMLER KAHVEYİ DAHA AZ İÇMELİ

Kahve, içindeki “kafein” nedeniyle hep tartışılan bir keyif içeceği. Bazılarının kafeine daha hassas oldukları da kesin. Böyle kişilerin daha az kahve içmeleri ise bir zorunluluk. Peki kim onlar? Çarpıntısı olanlar, uykusuzluk çekenler, kilo sorununu çözemeyenler, reflüden yakınanlar, tansiyonu yüksek olanlar, panik eğilimi bulunanlar ve hamile hanımlar… Tavsiyem şudur: Keyif için, kafanızı toparlamak, biraz daha iyi konsantre olabilmek için kahveye ben de hayır demiyorum ama günde 2-3 fincandan fazlasının tam da tersine yorgunluk, unutkanlık, bitkinlik sebebi olabileceğini de aklımdan çıkarmıyorum.

 

 

 

Yazının devamı...

Bir iç yangın bizi kötü yaşlandırıyor

25 Mart 2017

 Orta yaşlardan sonra belirginleşen iltihabi, alerjik sorunların ve bağışıklık problemlerinin çoğunun gizli ve sinsi bir iç yangından kaynaklandığı kesin. Bu “iç yangın”, bizi sadece hızla yaşlandırsa, yorgun, halsiz ve takatsiz bıraksa neyse.
Uykumuzu altüst ediyor. Kaslarımızı eritiyor. Eklemlerimizi yıpratıyor. Görme ve işitme kabiliyetlerimizi azaltıyor.
Böyle olduğu için de yaşlandıkça dizlerimiz şişmeye, kaslarımız pörsümeye, cildimiz kırışmaya, göz merceğimiz bulanıklaşmaya, işitme kabiliyetimiz azalmaya, damarlarımız sertleşmeye başlıyor.
Eğer iyi yaşlanmak, yaşlılığımızı daha sağlıklı, keyifli ve huzurlu geçirebilmek istiyorsak bu iç yangının işaretlerini, önlem ve çözüm yollarını bilmemiz lazım.
“Peki ne yapacağız Osman hoca?” diyorsanız, buyurun...

İşaretleri neler?

Yangın sözcüğünü ısrarla ve vurgulayarak kullanıyorum. Zira bu mikropsuz iltihap süreci öyle alevlerle parlayarak süregiden, ortalığı birbirine katıp gürültülü seyreden bir hadise değil. İçten, sinsi, fark edilmesi zor ama ilerleyici bir iç yangın söz konusu ve bunun ilk belirtilerinden biri nedensiz yorgunluk.
Daha sabahla birlikte başlayan, dozunu giderek artıran bu inatçı yorgunluğa çoğu zaman atipik ağrılar ve güçsüzlük de eşlik ediyor. Uyku bozuklukları, uyuşma, yanma, karıncalanmalar, aşırı kilo alma veya vermeler de aynı sürecin işaretleri. Bunlara haberci işaretler de diyebiliriz.
Başkaları da var: Katarakt, işitme kayıpları, göbek-gıdı büyümeleri, cilt sarkmaları...

Erken teşhis nasıl konulacak?

Bedenimizdeki o gizli yangının birçok biyolojik işareti var. Bunların en başında Hs-CRP testi geliyor.Yüksek duyarlılıklı CRP testi ile elde edilen sonuçlar eğer 1,2’nin üzerindeyse dikkatli olmak lazım. 1-3 arası orta risk. 3’ten fazlası “aman dikkat!” durumu.Zira yangının şiddeti arttıkça Hs-CRP’deki yükselme de belirginleşiyor. Mühim bir diğer belirti insülin direncinin oluşması. İnsülin direnci çoğu zaman zaten Hs-CRP değerlerini daha da artırıyor. Ferritin yüksekliği de önemli bir işaret olarak kabul ediliyor.Yangısal süreçlerin takibinde fibrinojeni de dikkate alanlar var. Sedimantasyon testine gelince... Bu testi de yangı işaretlerinden biri olarak kullanmak mümkün ama yorumu pek kolay değil. Ayrıca yangın iyice ilerledikten sonra bir anlam ifade edebiliyor. 

Nasıl söndürülecek?

◊ Egzersiz yapılacak
◊ Şekerden uzak durulacak
◊ Un ve nişastalı besinlere mesafe konulacak
◊ Alkol-sigara bırakılacak
◊ Proteine fazla yüklenilmeyecek
◊ Asidik gıdalar azaltılacak
◊ Bol sebze tüketilecek
◊ Trans yağlara el bile sürülmeyecek
◊ Omega-3 desteği alınacak
◊ CoQ10, alfalipoik asit, magnezyum takviyeleri devreye sokulacak
◊ Mitokondrilere “glutation” desteği verilecek
◊ Metilasyon desteklerinden (B12 vitamini, folik asit) istifade edilecek
◊ Beden kadar ruh sağlığı da iyi izlenecek
◊ Uyku sorunları çözülecek

Konu beslenme ise dikkatli olun

Beslenme bilimi derya deniz bir alan. Her bedenin besinlere verdiği yanıt aynı değil. Ayrıca genetik müdahaleler nedeniyle besinlerin yapısının değiştiği kesin. Tüketilen miktar da önemli. Ne kadar yediğiniz, ne yediğiniz kadar mühim bir belirleyici.
Pişirme yöntemi de besinin yarar ya da zararını doğrudan etkiliyor. Dahası var:
Güvenli bir besin başka besinlerle karıştırıldığında sorunlu hale gelebiliyor.
“Sizin kim olduğunuz” da önemli bir ayrıntı. Aynı besin sigara içen, içmeyende, filanca hapı yutan, yutmayanda farklı etkiler yapabiliyor.
İşte bu nedenle bir besinle ilgili fikir ileri sürerken, tavsiyede bulunurken dikkatli olmanız gerekiyor. Çünkü o bilgi sizi mahcup edebiliyor.
Bakın Oscar Wilde ne demiş: “Besin önerilerine uyarken dikkatli olun, beslenme bilgilerinin ömrü gıda paketlerinin üzerindeki son kullanım tarihlerinden bile kısa olabiliyor!”

 

 

Yazının devamı...

Fındık mı ceviz mi badem mi

24 Mart 2017

 Yapacağınız şey son derece basit. Haftada iki-üç kez fındık, antepfıstığı, yer fıstığı, ceviz ya da badem gibi bir kuruyemişin 30 gram kadarını tüketmek.
30 gram meselesi önemli, çünkü bunların hepsinin de 100 gramı yaklaşık 600 kalori enerji içeriyor. Avuç avuç yediğinizde “kilo alma” riskiniz var, bu nedenle 30 gramla yetinmeniz lazım.
Bu miktar kuruyemişte en fazla 180-200 kalori bulunuyor.
İkinci dikkat edeceğiniz nokta onları herhangi bir işlemden geçirmeden doğal halleriyle tüketmek.
Kavurma, tuz-yağ-şeker ekleme, baharatlarla kombine etme gibi işlemlerden geçirildiklerinde yapılarındaki faydalı unsurların pek çoğu uçup gidiyor, geriye sadece kalorileri kalıyor.
Peki, bunların hangisi daha değerli? Hangisine daha çok ağırlık vermeli?
O soruların yanıtını aşağıdaki kutuya bıraktık.
Buyurun...

Ceviz omega-3, fındık E vitamini,badem kalsiyum zengini

Sert kabuklu yemişlerin hepsinin ortak özellikleri şu: Vitamin, mineral içerikleri güçlü, posaları bol, bitkisel protein zenginlikleri fazla, yağları sağlıklı ama bazı detaylar tabii ki var. İşte onlar...
1- Protein bakımından en zengin olanı badem. 30 gram bademde 6 gram kadar protein bulunuyor. Bu miktar cevizde 4’e, fındıkta 3’e düşüyor.
2- E vitamini zenginliği yönünden fındık başı çekiyor. 30 gram fındık günlük E vitamini ihtiyacınızın neredeyse yarısını karşılayabiliyor. Fındıktaki proteinin kalitesinin de yüksek olduğunu ve fındığın aynı zamanda demir zengini bir besin olarak tanımlandığını da hatırlatalım.
3- En çok omega-3 cevizde var. Ceviz folik asit ve magnezyum zenginliği ile de dikkati çekiyor.
4- Antepfıstığına gelince... İşte orada birazcık durun. Çünkü onun daha mühim bir ayrıcalığı var: Antepfıstığı mükemmel bir gamma tokoferol kaynağı. Gamma tokoferol ise ciddi bir doğal kanser savaşçısı. Özellikle akciğer kanserinden korunmada son derece işe yarayan doğal bir E vitamini formu.
5- Badem özellikle iyi bir kalsiyum kaynağı olarak öne çıkıyor. 30 gram badem günlük kalsiyum ihtiyacının yüzde 10’unu karşılayabiliyor. Bademin tam bir manganez bombası olduğu da biliniyor. Yarım çay bardağı kadar badem günlük manganez ihtiyacının yarısını karşılıyor.

Tuzu azaltıp potasyumu çoğaltın

Yeni hayatın hızlı beslenme modeli bedenlerimizi tuz deposuna çevirdi. Yediğimiz her şeyde inanılmaz miktarlarda tuz var. Hazır çorbalar ve ketçaplar bile birer sodyum bombası.
Paketlenmiş gıdalar, meşrubatlar da öyle. Çoğunun içinde ya tuz ya da koruyucu bir sodyum bileşiği (mesela sodyum benzuat) var.
Bizim millet olarak da sofra tuzu tüketimi şampiyonu olduğumuz kesin. Beslenme konusunda en fazla eleştirilen Amerikalıların iki katı tuz tüketiyoruz. (Uzmanlar yetişkin bir Türk’ün günde ortalama 16-18 gram kadar tuz tükettiğini ve bunun çok büyük bir sağlık tehlikesi olduğunu söylüyor.)
Tuz tüketimi arttıkça böbrek hastalıklarına, hipertansiyona, kalp krizlerine daha sık/çok rastlanıyor.
Bu nedenle tuz meselesini hep gündemde tutmamız, sofralardan tuzlukları kaldırmamız, daha güvenli olarak tanımlanan deniz ve kaya tuzunu bile olabildiğince az tüketmemiz gerekiyor.
Potasyuma gelince. Oradaki durumu yandaki kutuda özetledim.

Neden potasyum fakiri olduk

Zararlı olduğu halde tuzu çok fazla tüketirken faydalı olduğu kesinleşen potasyumdan hızla uzaklaşıyoruz. Oysa potasyum en az sodyum kadar hatta ondan da değerli bir mineral.
Her şeyden önce kalp ve damar dostu olduğu kesin.
Sodyumu fazla, potasyumu az kazanan bir beslenme düzenini sürdürdüğünüzde kalp hastalıklarına yakalanma ihtimaliniz, hipertansiyonlu olma olasılığınız hızla artıyor.
Yorgunluk, uyku sorunları, alerjik problemlerin potasyum noksanlığı ile bağlantılı olabileceği ileri sürülüyor.
Daha çok potasyum kazanmak ise kolay bir iş. Günlük potasyum ihtiyacımız 4-5 gram civarında. Bir orta boy muzda yarım gram, 9-10 adet Malatya kayısısında 1 gram, bir su bardağı kadar kuru fasulye, mercimek ve yoğurtta yarım gram, bir orta boy fırınlanmış veya haşlanmış patateste ise yarım gramdan daha fazla potasyum var.
Turunçgillerin hepsi, şeftali, balkabağı da adeta potasyum kaynıyor ve genelde sebzelerin tamamı yeterince potasyum içeriyor.
Unutmayın: Bedenimizin sodyuma da, potasyuma da ihtiyacı var ama sodyum zaten fazlasıyla bir şekilde giriyor.
İhtiyacımız olan, daha fazlasını tüketmemiz gereken ise potasyum oluyor.

Hayat Okulu’nda bu hafta ne var

Şile’de Şile Gardens Otel’de çalışmalarını sürdüren Yaşasın Hayat Kilo Yönetimi ve  Detoks Merkezi’mizin bu haftaki “Hayat Okulu”nda “Sağlıklı et yemekleri ve sağlıklı köfte çeşitleri” konusu işlenecek ve pratik uygulamalar yapılacak. Faydalanmak isteyenlerin 0216 712 24 24 no’lu telefondan diyetisyen Gözde Ateş ile temasa geçmeleri gerekiyor.

Diş sağlığının estetik bir yanı da var

Yazılarımızın konularını planlarken de sizin sorularınızı dikkate alıyoruz. Bu sorulardan bazıları diş hekimliğinin alanına giriyor. Onlardan beşinin yanıtı için Estetik Diş Hekimliği dünyasının iyi bilinen isimlerinden birinin, Dr. Galip Gürel’in kapısını çaldık. Sizin adınıza biz sorduk, Galip hoca yanıtladı. Buyurun... 

SORU 1: Dişlerim çok çirkin gözüküyor ama estetik görünüm için dişlerimi kestirmek de istemiyorum. Ne yapabilirim?
YANIT: Bu gibi durumlarda artık dişlerinizi kestirmenize gerek yok. Dişlerinizi hiç kesmeden ya da bazı durumlarda çok az şekillendirerek, size özel tasarlanmış tırnak kalınlığındaki ‘porselen laminat venerler’ ile istediğiniz estetik gülüşü yakalamanız çok kolay.

SORU 2: Dişlerimin rengi çok kötü, beyazlatma işlemi ile düzeltilemez denildi. Ne yapabilirim?
YANIT: Dişlerdeki renkleşme problemleri  ‘porselen laminat vener’ uygulamaları ile istenilen renge getirilebilir.

SORU 3: Dişlerimin rengi çok kötü, ciddi şekil bozuklukları var ve üstelik çok çarpık duruyorlar. Düzelebilir mi?
YANIT: Yaşınız ne olursa olsun, diş telleri ya da tel kullanmadan takıp çıkarabileceğiniz şeffaf apareylerle düzelebilir. Uygulanan ortodontik tedavilerle önce dişler olması gereken doğal yerlerine getirilir, daha sonra en minimal diş düzeltme yapılarak, üstüne  porselen laminate vener uygulaması yapılır. Böylece çok doğal bir estetik görünüme sahip olabilirsiniz.

SORU 4: Dişlerime üç kez estetik uygulama yapıldı, hiçbiri hayal ettiğim gibi olmadı. Yeni bir şansım var mı?
YANIT: Günümüzde artık bu tür uygulamalar hasta ağzında doğrudan uygulanacak 3 boyutlu gülüş tasarımı ile başlıyor. Bir başka deyişle, hastalarımıza yapmayı planladığımız tedavinin 3 boyutlu son görünüşünü daha tedaviye başlamadan önce hastayla paylaşıp gereken düzenlemeleri bu aşamada yapıp, hastanın onayını aldıktan sonra tedaviye başlıyoruz. Dolayısıyla hastamıza uygulamak istediğimiz estetik uygulamanın görselliğini 3 boyutlu gerçekleştirdikten sonra, porselen uygulamaya geçiyoruz. Genellikle tedavi biterken yaşanabilecek estetik hatalar önlenmiş oluyor.

SORU 5: Trafik kazası geçirdim ve ön dişimi maalesef kaybettim. Ne yapmalıyım?
YANIT: İmplantolojideki son gelişmelerle bu kaybedilen dişlerin yerine yeni protezler yapılabilmesi artık nerdeyse günlük yaşamın bir parçası haline geldi. Uygulama sonunda kendi dişiniz kadar doğal yeni bir dişe kavuşmak artık hiç sorun değil. Ancak dikkat! Bu tür estetik implant uygulamalarının sonunda diş etlerinizdeki şekil bozuklukları, mor dişetleri, gözüken implant parçaları gibi başarısızlıkları yaşamak istemiyorsanız, mutlaka bu işlemleri konunun uzmanı bir doktorla yapın.

Yazının devamı...

İyi bir gece uykusunun da olmazsa olmazları var

23 Mart 2017

 Kimi uykuya dalamamaktan, kimi kesintisiz mışıl mışıl uyuyamamaktan, kimi de sabahın köründe uyanma-lardan şikâyetçi. Kısacası iyi bir gece uykusu öyle eskisi kadar kolay becerilebilecek bir süreç değil. Peki, bu iş nasıl başarılacak? Kolay bir yolu var mı? Kolay değilse bile doğru bir yol haritası bulunabilir mi? Buyurun...

İyi uykunun ilk 6 şartı

1. ŞART: ZAMAN AYIRACAKSINIZ
Beden dinlenmek, yenilenmek, ruh sakinleşmek için uykuya ihtiyaç duyar. Ne yapıp edecek, bu molayı verecek, uyku eksiğinizi yerine koyacaksınız. Eksiğiniz kaç saatlikse ona uyacaksınız. 6 saatlik uyku size yetiyor mu, 6 saat, yetmiyor 8 saat mi uyumanız gerekiyor, 8 saat uyuyacaksınız.
2. ŞART: RİTMİNE UYACAKSINIZ
Ne zaman uyuduğunuz da ne süre uyuduğunuz kadar mühim bir ayrıntı. 8 saatlik bir uyku size yetebilir ama bunu mutlaka kronobiyolojinize, yani bedeninizdeki zaman saatine de uyduracaksınız. Anlamı şu: Gecenin 02.00’sine kadar film izleyip üstüne 8 saatlik uyku çekmek kronobiyolojiye uymaz. Gerçek uyku sayılmaz.
3. ŞART: SAĞLIKLI YAŞAMIN HER UNSURUNU DEVREYE SOKACAKSINIZ
Sadece güzel bir uyku sizi sağlıklı yapmaz. Eğer kötü beslenirseniz, yeterince egzersiz yapmazsanız, sigara, içki ve diğer kötü alışkanlıklarınızı bırakmazsanız 8 değil 18 saat uyusanız da o uyku sizi sarıp sarmalamaz.
4. ŞART: RİTÜELLERİ BIRAKMAYACAKSINIZ
Çoğumuzun bilmediği iki mühim kavram var. Biri uyku ritüeli, diğeri uyku hijyeni. Ritüel meselesi şu: Uyku öncesi bir rutininiz olacak. Düşünce sistemi günlük gailelerden soyutlanacak, sakinleşip hafiflenilecek, bunun için gerekirse bir duş alınacak, müzik dinlenecek, kitap okunacak, dua edilecek, sonra yatağa girilecek.
Bu da yetmez. Uyku öncesi uyuklamalara da son verilecek. Mesela televizyon karşısındaki kestirmeler bitirilecek. Gündüz uyuklamaları terk edilecek, sık sık şekerlemelerden uzaklaşılacak. Hijyen konusuna gelince: Bu iyi bir uyku ortamı anlamına geliyor, detaylar bir sonraki maddede yatıyor.
5. ŞART: HİJYENİ UNUTMAYACAKSINIZ
Ne zaman uyuduğunuz kadar nerede, hangi ortamda uyuduğunuz da mühim bir ayrıntı. Işığı engellemezseniz, gürültüyü azaltmazsanız, havası temiz bir ortam oluşturmaz, konforlu bir yatak, yorgan, çarşaf hazırlamazsanız uyku hijyenini unutun.
6. ŞART: SABOTAJCILARA DİKKAT EDECEKSİNİZ
Hayatın her alanı sabotajcı kaynıyor. Önemsiz zannettiğiniz basit şeyler bile uykunuzu sabote edebiliyor. Mesela akşam çok fazla sıvı alırsanız uykunuz tuvalet ziyaretleriyle bölünebiliyor. Tok karna yatarsanız reflüye bağlı yanmalar tadınızı kaçırabiliyor. Alkolü fazla aldığınızda belki kolay uyuyorsunuz ama hemen ardından kalitesiz uyku dönemleri başlıyor. Keza kafeinin ve sigaranın da mühim birer uyku sabotajcısı olduğu çok iyi biliniyor.

Hangi meyveden daha az fruktoz kazanırız?

◊ Yaban meyvelerinin fruktoz oranı kültür meyvelerinden daha azdır.
◊ Kabuğu soyulmuş bir meyvenin fruktoz yükü kabuğu soyulmamış olandan (kabuğuyla birlikte yenilebilenler, örneğin elma) daha düşüktür.
◊ Meyve salataları meyvelerden, meyve püreleri meyve salatalarından, meyve suları meyve pürelerinden daha fazla fruktoz kazandırır.
◊ Yarı olgun meyvelerde fruktoz oranı daha düşüktür.
◊ Çilek, vişne, kiraz, kivide orta karar fruktoz bulunur.
◊ Portakal, mandalina, greyfurt, şeftali bir üst grubu oluşturur.
◊ İncir, üzüm, karpuz bol fruktoz içerir.

Kan şekerinin ne kadarına izin var?

◊ Açlıkta 100’ün altında olması iyi; 80-90 aralığı daha güvenli.
◊ 100-120 aralığı riskli, gizli şeker hastası olabilirsiniz.
◊ 125’in üzeri tehlikeli, doktora başvurun.
Not: Açlık kan şekeri değerlendirmelerini daima insülin ile birlikte yapın. Açlık şekeriniz normal olsa bile insülin seviyelerinizin 8’in üzerinde olması durumunda şeker, un ve nişastanın her türlüsünü azaltın.

Mikroplar beynimize de hükmedebilir mi?

Dışarıdan gelen bir tehlikenin biz dünyalıların beynine girerek onu teslim alacağı, neticede de insan yaşamını sonlandıracağı bir kurgu film konusudur ama araştırmalara bakılırsa içimizde yaşayan bazı “kötü bakterilerin” özellikle bağırsaklarımızdaki mikrobiyotadaki mükemmel ekolojik dengenin bozulması durumunda beynimize hükmedebileceği anlaşılıyor.
Bu konuda elde edilen bilgilerin sonuçları saygın bilimsel dergilerde birbiri ardına yayınlanıyor.
Akıl sağlığımızdaki bozulmayı ya da sağlamlığı mikroplara borçlu olabileceğimizi 1 yıl önce bizim gazetede İsmet Berkan yazmıştı.
İsmet’in o yazısına konu ettiği İrlanda Cork Üniversitesi kökenli çalışmanın üzerine yenileri eklendi.
Başka ülkelerde farklı merkezlerde yapılan çalışmalar gösterdi ki mikroplar beynimize hükmedebiliyor.

Yoğurt ye sakin ol

İsmet Berkan’ın o yazısında California Üniversitesi’nde (ABD) yapılan bir çalışmadan söz edilmiş ve 1 ay boyunca her gün iki kez yoğurt yedirilen ve ay sonunda beyin taramasına gönderilen sağlıklı bir kadında “sakin kalma” davranışının daha kolay oluştuğu belirlenmişti.
İsmet o çalışmaya dayanarak “probiyotiklerin beynimizin tepkilerini de etkileyebileceğini” belirtmişti.
Haksız değildi, çünkü bu konuda yapılmış farklı başka araştırmalar, dikkati çekici çok sayıda bulgular da daha sonra birbiri ardına geldi.
Netice şu:
Bağırsaklardaki probiyotik denge çok ama çok önemli. Bedeni de ruhu da etkiliyor. Bizi iyimser veya kötümser, mutlu ya da mutsuz, sakin ya da öfkeli biri yapabiliyor.
Dikkatli olun!

Peki o mikroplar Parkinson nedeni de olabilir mi?

Bağırsaklardaki kötü mikropların Parkinson yapıp yapmayacağını net olarak söyleyemem, hatta şimdilik kabul de edemem ama Parkinson hastalarında belirlenen patolojik cisimciklerin (Lewy) bağırsak hücrelerinde de görülebileceği anlaşıldı.
Ayrıca bu cisimciklerin ana maddesi olan bir yapının bağırsak mikrobiyolojik dengesi, geçirgenlik durumu ve iltihapsal yapılanması ve salgılanan bazı toksinlerle ilgili olabileceği de anlaşıldı.
Bir başka çalışmada ise bağırsaklarımızdaki biyolojik değişikliğin depresyona bile yol açabileceğini gösteren bulgular elde edildi.

Yazının devamı...

İyi bir gece uykusunun muhim bir marifeti daha var

22 Mart 2017

 Uyku sorunlarını çok sık gündeme getirmemin, sık sık yazıya dökmemin nedeni net ve açık: Hepimizin uykusunu kaçıran sebepler var. Toplumsal bir “kaygı bozukluğu” sürecinden geçtiğimiz ve bu durumun en çok da uykumuzu etkilediği de kesin. Oysa iyi bir gece uykusu mükemmel sağlığın olmazsa olmazlarından biri.
Mesela sırt ağrısı problemlerinden kurtulmanın da yolu iyi bir gece uykusundan geçiyor. Nedeni şu: Uyku, omurganıza dinlenmesi ve iyileşmesi için mükemmel fırsatlar sağlıyor. Bedeninize destek veren yeterince sert bir yatak, omurganızdaki stresi azaltıyor. Peki hangi pozisyonda yatmak daha “omurga dostu?”
Kişiye göre değişiyor ama yan yatmanın çok daha rahat bir pozisyon olduğu belirtiliyor. Bu pozisyon omurgayı rahatlatıyor ve omurgayı açıyor. Uzmanların tavsiyesi bu. Ama siz ille de sırtüstü uyuyacağım diyorsanız, dizlerinizin altına yastık koymayı unutmayın. 

Tatlandırıcıların tuzağına siz de düşmeyin

Biz “şekerin fazlası tatlı zehirdir” deyince tatlandırıcı üreticileri (haklı olarak) avuçlarını ovuşturup “madem ki şeker zararlı, biz de şeker yerine yeni tatlandırıcılar geliştirip problemi çözeriz” diye düşündüler.
Onlar böyle düşünmekte haklılar belki ama gelin görün ki “kazın ayağı” öyle değil. Tatlandırıcıların her birinin –sakarinin, aspartamın, asesülfamın, sükralozun- şekerden daha da zararlı bir sürü kötü marifeti ve “sabıka kaydı” var.
Kısacası sizin “şeker hastalığına yakalanmayayım, kilo alıp şişmanlamayayım, insülin direncimi gıdıklayıp hipoglisemi atakları yaşamayayım” diye uzak durduğunuz şekerin yerine çayınıza, kahvenize, pastanıza, kurabiyenize eklediğiniz o tatlandırıcıların her biri aslında birer “tatlı katil”! Ve aynı zamanda hepsi birer “şeker hastalığı tetikleyicisi”.
Nedeni şu: Tatlandırıcılar bağırsaklarımızdaki yararlı bakterileri (probiyotikleri) olumsuz etkiliyor, onların biyolojik yaşamlarını altüst ediyor.
Neticede mikrobiotamız, yani bağırsaklardaki biyolojik ortamımız bozuluyor, bu bozulma da sadece bağışıklığımızı, kolesterol-trigliserid dengemizi, huyumuzu, suyumuzu, kilomuzu değil, kan şekeri dengemizi de derinden etkiliyor.
Özeti şu: Dikkat edin, yağmurdan kaçıyorum derken doluya yakalanmayın.

Nodülüm var, ne yapayım? 

Tiroit nodüllerinin farklı tipleri var. Kimi iyi, kimi de kötü huylu. Şüpheli durumlarda biyopsi yapılarak nodül hakkında bilgi edinmek de mümkün. Eğer nodül iyi huyluysa doktorunuz büyüyüp büyümediğini anlamak için sizi bir süre belirli aralıklarla görüp izlemeye alacak, gelişmelere göre karar verecektir.
Eğer nodül hızla büyümüyor, biyopsi tetkiklerinde kanser riski taşımıyor, komşu organlar üzerinde herhangi bir problem yaratmıyor ve aşırı tiroit hormonu üretme eğilimine girmiyorsa ameliyatlara gerek yok. Bu durumlarda “izlemek” en doğru yol gibi görünüyor.
Tümör hücreleri saptanmışsa, kanser öncüsü olabilecek kuşkulu hücrelere rastlanmışsa, o nodül aşırı hormon üretmeye başlamışsa durum değişiyor. Bu gibi durumlarda tiroit hormonu ile baskılama tedavisi ya da nodülün bulunduğu tiroit bölümünün çıkarılması (lobektomi ya da tiroidektomi) gibi yöntemlerden yararlanmak gerekiyor.

İyi bir aşçı nasıl olmalı?

Herkesin “iyi aşçı” tarifi de, beklentisi de farklı. Benim “ilk beş”imse şunlar...- İyi aşçı lezzet ve sağlığı birleştirebilen “lezzetin sağlıklısından, sağlıklının lezzetlisinden” vazgeçmeyendir. - İyi aşçı mutfak geleneği olan gelenek ve kültürü, lezzet ve sağlığı birlikte sunan ve kültürel mutfağa saygı duyup sahip çıkandır. - İyi yemeğin iyi malzemelerle yapılabileceğine vakıf olandır. Kullandığı her malzemenin içindekileri (lezzetleri, faydaları) yok etmeyip tam tersine daha da öne çıkarandır. - Gıda güvenliğini ciddiye alandır. - Az tuz, az şeker, az yağ ile de damak çatlatandır.

Bitkisel besinlerden neden vazgeçemeyiz?

Hayvansal proteinin, özellikle “kırmızı et tüketiminin” tavan yaptığı bir zaman diliminde yaşıyoruz. Oysa bedenimizin yalnızca hayvansal proteinler ve yağlara değil, sadece bitkisel besinlerle kazanabileceği antioksidanlara, posalara, vitamin ve minerallere de ihtiyacı var. Bu nedenle her sofrada ve her gün ya sebze-meyve-tahıl, ya bakliyat-yeşil otlar-baharatlardan biri veya birkaçı mutlaka olmalı.
Nedeni şu: Bitkisel besinler;
- Sindirime destek olur. İçlerindeki probiyotiklerle (posalar) faydalı bakterileri (probiyotikleri) besler.
- Bağışıklığımıza güç verir, destekler.
- Tansiyonumuzu, şekerimizi, kan yağlarımızı dengeler.
- Pek çok kanseri engeller.
- Kilomuzu dengeler.
- Asit yükünü azaltıp baz gücünü takviye eder.
- Kemiklere güç verir, erimelerini önler.

Kimler meyveyi daha az yesin?

- Şeker hastaları
- Gut hastaları veya ürik asidi yüksek olanlar
- İnsülin dirençliler
- Kilo sorunu olanlar
- Tansiyon problemi bulunanlar
- Trigliserid seviyesi yüksek saptananlar
- Karaciğeri yağlı olanlar

Bir porsiyon meyve ne kadar?

- 1 orta boy elma-armut-portakal-şeftali
- 2 adet kayısı veya iri erik
- 6-8 adet çilek
- 8-10 adet kiraz
- 15 üzüm tanesi
- 2 adet incir
- 2 adet mandalina

Yazının devamı...

Vitamin takviyeleri işe yarıyor mu?

21 Mart 2017

Vitamin takviyelerinden -özel durumlar dışında- sadece eksiklikleri söz konusu olduğunda istifade etmek daha doğru bir yoldur.
Diğer taraftan bazı vitaminlerin eksikliğinin diğerlerinden daha çok görüldüğü de kesindir. Özellikle B12 ve D vitaminleri için durum böyledir.
Yaşı 50’yi, 60’ı geçen her iki kişiden birinde ya D vitamini, ya B12 vitamini ya da ikisi birden yetersizdir, eksiktir.
Ne iyi ki ikisi de kan seviyeleri test edilebilen, eksiklikleri kolayca yerine konulabilen moleküllerdir.
B12 vitamini eksikliğinin neden önemli, noksanlığının neden süratle giderilmesi gerektiği konusunun detaylarına gelince. Buyurun...

B12 beynin sütü
belleğin dostudur

B12 vitamini sağlıklı beyin fonksiyonları, sinir sistemi işlevleri ve kırmızı kan hücrelerinin üretiminde önemli görevler üstlenir. Karaciğerde uzun süre depolanabilen, emilimi için de midede üretilen çok özel bir maddeye ihtiyaç duyan bu vitaminin eksikliği halinde mühim sorunlar çıktığı da kesindir.
Eksikliği -esas kaynağı hayvansal besinler olduğu için- en sık vejetaryen ve veganlarda görülmekte, yaşlıların da sık sık B12 eksikliği yaşadıkları bilinmektedir.
Mide ameliyatı olanlar, kronik bağırsak hastalığı problemi yaşayanlar, bazı ilaçları -metformin- uzun süre kullananlarda da B12 eksikliğine rastlanabiliyor.
Kan ölçümleri yapılarak eksikliğin seviyesi belirleniyor. Genelde 300 üzeri yeterli gibi görünse de prensip olarak güvenli aralık 600-900 aralığı gibi kabul ediliyor. B12 azalınca da beyin/sinir sisteminin işleri aksıyor, yorgunluk, bitkinlik, unutkanlık baş gösteriyor. 

B12 eksikliğinde neler oluyor?

◊ Kansızlık sorunu ortaya çıkıyor.
◊ Konsantrasyon problemleri başlıyor.
◊ Unutkanlık problemi gelişiyor, varsa hızlanıyor.
◊ Yorgunluk, bitkinlik baş gösteriyor.
◊ İsteksizlik, hatta depresyon bulguları ortaya çıkabiliyor.
◊ Yaşa bağlı maküla dejenerasyonu tehdidi başlıyor.
◊ Kemik bütünlüğü daha çabuk ve daha hızlı bozuluyor.

Sizin de ihtiyacınız var mı?

Eğer dengeli ve düzenli beslenen biriyseniz ve yeteri kadar hayvansal besin yiyorsanız, ayrıca sağlam bir mideniz var ve o mide yeterli miktarda B12’nin yol arkadaşı “iç faktör”ü üretebiliyorsa, bağırsaklarınızda bir emilim sorunu da söz konusu değilse durduk yere ilave bir B12 hapı yutmanız ya da B12 iğneleri yaptırmanız gerekmez.
Eğer laboratuvar analizlerinde ciddi bir eksiklik belirlenmişse eksiği yerine koymak amacıyla sizin B12 hapı/tableti/kapsülü mü yutacağınıza ya da B12 ampullerinden mi faydalanacağınıza doktorunuz karar vermeli. 

B12 en çok
nelerde var?

· Karaciğer
· Sığır böbreği
· Balıklar
· Yumurta
· Hindi ve tavuk
· Süt ürünleri

Probiyotik alırken nelere dikkat etmeli?

Probiyotik destekler de neredeyse omega-3’ler, B12 ve D vitaminleri kadar yaygın kullanılan besin destekleri haline geldi.
Doğru mu yapıyoruz? Evet! Nasıl ki global bir omega-3 ve D vitamini açlığı içindeyiz, probiyotikler için de aynı şey söz konusu.
Yeni beslenme düzenimiz tıpkı omega-3’ler gibi probiyotik bakterileri de hayatımızdan aldı götürdü. Ayrıca biz de lüzumsuz antibiyotik kullanımlarımız ve yediğimiz etlerdeki antibiyotik yükü nedeniyle bağırsağımızdaki mevcut rezervlerin canına okuduk.
Netice olarak probiyotiklere hepimizin ihtiyacı var. Hepimiz probiyotik fakiri olduk. Peki hangi probiyotiklere ihtiyacımız var? Bu sorunun cevabı çok ama çok önemli. Çünkü probiyotiklerden faydalanmanın da bir adabı var. Detayı, ayrıntıları var. O ayrıntıları aşağıdaki kutuda özetledim...

Probiyotik kullanmanın alfabesi

Mesela kullandığınız probiyotiğin mide asit ortamını başına bir iş gelmeden aşabilmesi gerekiyor. İçinde bağırsaklarınızda kolonize olabilecek kadar çok sayıda bakteri içermesi de mühim bir ayrıntı. Ayrıca kolonizasyon sağlayacak kadar uzunca bir süre onları yutmaya devam etmeniz de sürecin olmazsa olmazlarından.
Peki, bunları sağlamak yeterli mi? Değil. Çünkü sayıları 500’ü geçen farklı probiyotik ailesi var. Her birinin belirli bir alandaki etkinliği daha yüksek.

İshale farklı, kabızlığa farklı,
kiloya farklı probiyotik lazım

Probiyotiklerin kimi ishalseniz, ishali önleyip sizi rahatlatıyor. Kimi de kabızlığınıza çare olup bağırsaklarınızı boşaltıyor. Yani kabızlık sorununda kullanacağınız probiyotiklerle (B.lactis, B.longun...) ishal sorununuzu çözmeniz için kullanacağınız probiyotikler (S.boulardii, B.coagulans...) farklı olabiliyor.
Dahası da var: Eğer mutsuz bağırsak sendromunuz varsa burada da daha farklı probiyotik kombinasyonlarına ihtiyacınız var. Mesela L.plantarum veya laktobasiller ile bifidobakterinin özel karışımları.
Kilo sorununuz varsa şu probiyotiği, beyin sağlığınızı desteklemek istiyorsanız bu probiyotiği kullanın diyenler de eksik değil.
Bağışıklık gücünüzü desteklemek için probiyotik seçimi yaparken dikkatli davranın. Çünkü orada da faydalı bakteriler söz konusu olabiliyor. Mesela mı? B. Bifidum! B. Longum!

 

Yazının devamı...

İyi yaşlanmanın çok özel bir sırrı var mı?

20 Mart 2017

Yaşı elliyi geçen herkesin aklına şu iki soru takılır: “Mümkünse ömrüme 3-5 yıl daha ekleyebilir miyim?” ve de “Yaşlılığımı ciddi sağlık sorunları yaşamadan, acı sızı çekmeden geçirebilir miyim?”

İki hedefe de ulaşmak bir yana, birini yakalamak bile öyle kolay kolay başarılabilecek bir iş değildir. İlgi, bilgi, farkındalık, gayret, heves, konsantrasyon ve biraz da ekonomik güç ister. Bunlara keyif, mutluluk, huzur ve şans faktörlerini de ekleyin.

ZOR AMA İMKÂNSIZ DEĞİL

Bunları tamamladığınızda da her şey sizin elinizde değildir, neticeye “dış faktör”ler girer: Sağlıklı, temiz bir çevre. Dingin, dengeli bir toplumsal/sosyal örgütlenme. Hijyenik bir ortam ve güvenlik...

Peki, ne yapmalı? “Başarmak zor!” deyip işi oluruna mı bırakmalı? Ya da eğer varsa “gizli” ama “kolay” bir sırrın peşinden mi koşmalı? Yanıtlar için buyurun…

Şunu iyi bilelim. İyi hayatın özel bir sırrı filan yok. Sır sizsiniz, sır sizde! Oluşturacağınız iyi ve doğru bir yol haritasında.

İYİ BİR YOL HARİTASI

Ellinci yaşı da beklemeye gerek yok. Aslında yaşı 30’u geçen herkesin bir “iyi hayat yol haritası” olmalı. Herkes genetik kurgusu (mirası) nasıl, muhtemel riskleri neler, avantaj ve dezavantajlar hangileri öğrenmeli. Sonra da 9. Cumhurbaşkanı rahmetli Süleyman Demirel’in bana bir sabah kahvaltısında anlattığı yöntemi (tavsiyeyi) hayata geçirmeli. Demirel’in tavsiyesine uyar da yol haritanızı oluşturmaya erken yaşlarda başlarsanız “sihirli formülü” veya “gizli sırrı” bulma ihtimaliniz artacaktır.

 

SÜLEYMAN DEMİREL’İN O TAVSİYESİ

“Bİr konuya bir hedefe odaklandığınızda şu sistem her zaman işinize yarayacaktır: Elinize bir A4 kâğıdı alın. Tam ortasından yukarıdan aşağıya doğru bir çizgi çekip iki bölüm oluşturun. Çizginin soluna avantajlarınızı –değiştirebileceklerinizi-, sağına da dezavantajlarınızı –değiştiremeyeceğiniz şeyleri- yazın. ‘Değiştiremeyecekleriniz’ bölümünün üzerine kocaman bir çarpı işareti atıp sadece soldakilere yani ‘değiştirebileceklerinize’ odaklanın”.

 

GENÇLİK AŞISI GENÇ KANI NAKLİ OLABİLİR Mİ?

Yaşlılığa bağlı sağlık sorunlarını azaltabilmeyi düşünenler bazen işin kolayına kaçıp “mucize formüller” peşine düşerler.

Bu “uyanıklar”a “hızlı çözüm” önerenlerse her zaman her yerde vardır. Mesela zengin yaşlıları -15 yıl gençleştirebileceğini iddia eden Amerikalı bir tıp doktoru var. Bu doktor Kaliforniya’da açtığı merkezde “genç kalma tutkusu” tavan yapmış yaşlı zenginlere çılgın bir “alternatif” sunup sekiz bin dolar karşılığında gençlerden aldığı kanları enjekte ediyor.

PEKİ SONUÇ NE?

Tedavi sonunda da onların daha dinç, güçlü ve daha uzun ömürlü olacaklarını iddia ediyor. Peki, sonuç ne?

Tabii ki “FİYASKO!” Bu şaklabanlığı yapan kişinin bir tıp doktoru olması üzücü ama fark etmez.

Bence o da benzerleri gibi tam bir şarlatan. Özeti şudur: Yaşlandıkça gençleşmeyi, yetmişinizde kırkınızdaki gibi olmayı hayal etmeyi bırakın. Yaşınızın keyfini çıkarıp zinde, formda, mutlu ve huzurlu bir yaşlı olmaya odaklanın. Ve Ayten Alpman’ın o güzel şarkısını hatırlayın: “Her yaşın ayrı bir güzelliği var…”

ÖMRÜ EN ÇOK UZATAN EGZERSİZ ACABA HANGİSİ?

Egzersİzİn her türlüsü düzenli/sürekli yapılırsa sağlığa faydalı.

Her çeşidi her yaşta hepimize iyi geliyor. Bizi güçlendiriyor. Zindelik, iyilik hissi ve form veriyor. Üstelik biraz da ömür uzatıyor. Ama yine de “uzun ömür üzerine daha çok etkili olabilecek bir egzersiz veya egzersizler var mı?” diye merak edenler olmuş.

İLK ÜÇ SPOR BUNLAR, AMA...

Finlandiya kökenli bir çalışmada da bu konu araştırılmış.

En uzun ömrü tenis, duvar tenisi ve badminton (tüy top ile oynanan bir çeşit tenis) yapanların yakaladığı anlaşılmış. Ama siz sakın “Ben bunları yapmıyorum” diye hayıflanmayın ve gelin beni dinleyin: Egzersizin her türlüsü işe yarar, söz konusu sağlık olduğunda sadece yürümek bile prim yapar. Anonsumuzu bu hafta da tekrarlayalım: “Paslanmamak için her gün beş bin, yağlanmamak için her gün yedi bin beş yüz, geç yaşlanmak için her gün on bin adım atmamız lazım.”

 

 

KAYGI SORUNU ÖNEM KAZANIYOR

 

Sadece biz değil, dünyanın birçok ülkesi zor bir dönemden geçiyor.

Kimi ülkeler sosyal çalkantılar, kimileri de ekonomik krizler yaşıyor. Böyle olduğu için de kaygı bozukluğu ve depresyon tıpkı obezite sorunu gibi hızla “salgın bir toplumsal sağlık problemi” haline geliyor.

Konu mühim. Mühim çünkü kaygı durumu/depresyon, güvenlik/gelecek endişeleri sadece hayatımızın tadını kaçırmıyor; öldürücü olabilecek sağlık sorunlarını da birbiri ardına tetikliyor.

KAYGI KAYGIYI KÖRÜKLER

Kaygılı, depresif kişilerde kalp sorunlarına daha sık rastlandığı, bellek kaybının hızlandığı, cinsel problemlerin tavan yaptığı daha önce bilimsel olarak kanıtlandı.

Ünlü İngiliz tıp dergisi British Medical Journal’da yayımlanan bir araştırmanın sonuçlarıysa, kaygı bozukluğuna ilişkin kaygılarımızı (!) daha da arttırdı. Arttırdı çünkü araştırmanın sonuçlarına bakılırsa kaygı bozukluğu kansere yakalanma şanssızlığını da arttırıyor.

Uzmanlar bu durumun kaygı/depresyon nedeniyle artan kortizol seviyeleri, bozulan DNA tamir mekanizmaları, kontrolü güçleşen kötü alışkanlıklar, yeme içme eğilimleri ve obezite ile de alakalı olabileceğini belirtiyorlar.

 

TESTOSTERON AZLIĞI, BİR ERKEĞİN HEM FİZİĞİNİ HEM KİMYASINI BOZAR

Testosteronun yavaş yavaş azalması ellisinden sonra beklenen biyolojik bir durum.

Ama şimdilerde süreç biraz farklı işliyor. 30-40 yaşındaki erkeklerde bile testosteron noksanlığı çok sık görülüyor. 50-60 yaş kuşağının önemli bir kısmında ise testosteron seviyeleri dip noktalarda geziyor. Bu olumsuz gidişin birçok nedeni var. Mesela kaygı hali. Mesela yönetilemeyen stres meselesi. Mesela yuttuğumuz ilaçlar. Mesela çevresel toksinler.

Kötü haber şu:

Erkeklerde testosteron eksikliğinin sonuçları ise sadece cinsel güç kaybı ile de sınırlı kalmıyor.

Eksiklik erkekte fiziksel ve kimyasal pek çok değişime yol açıyor. Testosteronu azalan erkeklerin göbek bağlamaları/şişmanlamaları ve kemik erimesi nedeniyle boylarının kısalması ihtimali daha fazla.

Bunlar işin fiziksel tarafı. Bir de kimyasal/metabolik/ruhsal yanı var.  Testosteron azalınca “insülin direnci” devreye giriyor, kandaki şeker-yağ dengesini alt üst oluyor. Testosteron azlığı bağışıklık gücünü azaltıyor, bu da enfeksiyonlara davet anlamına geliyor. Testosteron azalmasına işaret eden ruhsal sorunları ise yandaki kutuda da özetlemeye çalıştım.

TESTOSTERON AZLIĞININ 7 İŞARETİ

 

- Genel bir yorgunluk, isteksizlik hali,

 

- Uyku bozuklukları: Uyku kaçma ve bölünmeleri, gün içinde uyuklama halleri,

 

- Mutsuzluk, huzursuzluk ve keyifsizlik,

 

- Kolay, çabuk, aşırı tepki vermeler,

 

- Depresyon kaygı eğilimi,

 

- Unutkanlık ve konsantrasyon yetersizliği,

 

- Cinsel istekte azalma.

 

 

Yazının devamı...