"Osman Müftüoğlu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Osman Müftüoğlu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Osman Müftüoğlu

Osman Müftüoğlu

Türk mutfağı sağlıklı mı değil mi?

27 Şubat 2017

Mutfağımız mükemmel bir “sentez” ve “füzyon” mutfağı. Yapısında Sümer ve Hitit gibi Anadolu medeniyetlerinin, Selçuklu ve Osmanlı kültürlerinin, biraz da Ermeni, Yahudi, Rum, Arap, Kafkas lezzetlerinin esintileri var. Bu nedenle dünyanın “hatırı sayılır” “lezzet ve sağlık” duraklarından biriyiz. “Ben mutfaktan anlarım, damak çatlatan lezzetlere hastayım” diyen herkesin Türk mutfağının önünde ceketini iliklemesi bundandır.

SONUÇ AÇIK VE NET

Ne var ki bu güzel iltifatlar bizim bugün de sağlıklı beslendiğimiz anlamına gelmez. Bunun farklı sebepleri var:

Her şeyden önce şimdilerde yiyip içtiklerimizin çoğu faydalı besin unsurlarından mahrum. Ayrıca da tam tersine, bol miktarda kimyasal ve hormonal kirlilik barındırıyor.

Daha da kötüsü geleneksel mutfağımızın yerini ‘pizzalı, hamburgerli, cipsli, mayonezli, kolalı, gazozlu’ garip ve sağlıksız bir mutfak aldı ve bu da müthiş bir tehdit. Zaten bu tehdit nedeniyle obezite ve diyabet patlamasının yoğun yaşandığı ülkelerin en başındayız. Avrupa’da koroner kalp hastalıklarına yakalanma ve kalp krizi geçirme sıralamasındaki şampiyonluk da bu nedenle bizde. Kanserlerin artış hızı söz konusu olduğunda ilk sıralarda olmamızın sebebi de yine bu arızalı, kötü gelişmeler... Kısacası “beslenme hatalarına bağlı hastalıklar” da kötü beslendiğiniz için rekor üstüne rekor kırıyoruz. Özeti şu: Geleneksel mutfağımızın sağlıklı sayılabileceği doğru ama biz şu anda net ve açık olarak “K-Ö-T-Ü B-E-S-L-E-N-İ-Y-O-R-U-Z”, aman dikkat!

BESLENMEDE 10 MÜHİM SORUNUMUZ

1. Besİnlerİmİz omega-3 fakiri. Ne ette, tavukta ne balık, süt, peynir, yoğurt ve yumurtada yeterli omega-3 yağ asitleri yok. Yani “Nerede o olta balıkları?” durumu.

2. Yiyip içtiklerimizde yeteri kadar prebiyotik lif, faydalı probiyotik bakteriyi ara ki bulasın. Yani “Nerede o ev yoğurtları?” sorusu.

3. 100 yıl öncesine kadar tanışmadığımız “yapay” ve “toksik” trans yağlar damarlarımız, doku ve hücrelerimizde sağlık zararlısı böcekler gibi tur atıyor. Yani “Nerede o eski yağlar?” konusu.

4. Yiyip içtiklerimizin içinde B12 vitamini oranı dibe vurmuş durumda. Bu yetmezmiş gibi bağırsaklarımızda B12 üretebilen probiyotik bakterilerimizin de miktarı oldukça sınırlı. Mide ilaçları yüzünden de B12’nin emilimini sağlayan sistem iflas etmiş durumda. Yani “Nerede kekik kokulu o etler, köy tavukları?” bahsi.

5. Yediğimiz meyvelerdeki früktoz (meyve şekeri), yüz yıl öncekilere oranla 2-3 kat fazla. Paketlenmiş gıdaların tamamı tıka basa şeker ve/veya nişasta bazlı früktoz ile yüklü. Bunların hepsi glisemik yükü fazla beslenmek anlamına geliyor. Glisemik yük arttıkça da insülin direnci, obezite ve diyabet salgını devreye giriyor. Özetle “Nerede o güzelim mis kokulu meyveler?” tekerlemesi.

6. Paketlenmiş ve hazır gıda tüketiminin tavan yapması, bedenimize giren posa miktarının azalması demek. Bu da daha çok kabızlık, kanser, tansiyon, şeker, kolesterol ile eşanlamlı. Kısacası burada da “Nerede o sebzeler ve otlar?” hali var.

7. Tam tahıl, sebze, bakliyatı devreden çıkarıp daha çok hayvansal gıda ve bol yağ tükettikçe asit yükümüz artıyor. Bu vücudun asit çöplüğü haline gelmesi anlamına geliyor. Soruysa şu: “Nerede o ekşi mayalı ekmekler?”

8. Paketli gıdaların daha uzun ömürlü olabilmeleri için içlerine sodyum bazlı bazı koruyucular ekleniyor. Bu bazen tuz (yani sodyum klorür), bazen de benzerleri (mesela sodyum benzoat) olabiliyor. Dahası sodyum yükümüz arttıkça potasyum rezervimiz azalıyor. Magnezyumsa adeta devreden çıkıyor. Aklınıza sizin de şöyle bir soru gelmiyor mu? “Nerede o eski ev yapımı sucuklar, Kayseri, Kastamonu pastırmaları, kavurmaları?”

9. Monosodyumglutamat (MSG), yani Çin tuzu da yeni bir gıdasal tehdit. Üreticileri kabul etmiyor ama maalesef durum bu. Kısa özeti şudur: “Çin tuzu bize uymaz!”

10. Paketlenmiş gıdalarla, koruyucu ve renk vericilere boğulduk. Burada da soru şu olmalı: “Nerede o saf, yüzde yüz doğallık?”

YAŞLANMAYI HIZLANDIRAN 3 BÜYÜK TEHDİT

Bİzİ pek çok şey hızlı ve kötü yaşlandırabilir. Mesela uykusuzluk! O bile başlı başına bir hızlı yaşlanma sebebidir. Stres, depresyon, kaygı bozukluğu, panik bozukluk vb ruhsal problemler de kötü yaşlanmanın ilk habercileridir. Hareketsizlik ise en mühim problem, en önemli tetikleyicidir. Daha pek çok şey sayabiliriz ama söz konusu biyolojik/metabolik süreçler ve sonuçlar olduğunda temelde üç mühim süreç var. İşte o mahşerin üç atlısı…

- İnflamasyon: Yani kronik iltihabi süreçler… İçin için yanan sinsi ve fark edilmez yangınlar.

- Oksidasyon: Yani paslanmayı, dolayısıyla yıpranmayı, hızlandıran “oksitlenme” durumları… Yaşlanmayı fitilleyen oksidatif gelişmeler.

- Glikasyon: Yani kanda, dolayısıyla damarlar, doku ve organlarda aşırı şeker yoğunluğu… Neticede de “şeker-protein” etkileşmesi ve neticede gelişen ve “zarar verici son ürün” başlığı ile özetlenen bir sürü biyolojik değişimin getirdiği “toksik çöp”ler, “zehirli atık”lar.

D VİTAMİNİM NEDEN AZALDI

Meraklı bir okurdan gelen soru bu... Bu ve benzeri sorularla sık karşılaşırız. Sağlıklarını dikkatle izleyen pek çok insanda daha önce normal olan demir, B12, omega-3, D vitamini, folik asit, biotin, çinko, selenyum, magnezyum gibi kan değerlerinin zaman zaman düşük bulunması halinde telaşa kapılıp laboratuvar ölçümlerinde bir yanlışlık olabileceğini düşünür.

ONLARI ‘YERİNE’ KOYMALIYIZ

Oysa bu basit bir biyolojik sürecin beklenen neticesi. Saydığım vitamin, mineral ve benzerlerini biyolojik faaliyetlerimizin aksamadan sürebilmesi için kullanıyoruz. Bu da ‘sarf etmek’, ‘eksiltmek’, yeni tanımıyla ‘tüketmek’ demek. Bu sarf edilen malzemeleri doğru beslenerek zamanında yerine koyamazsak –ya da D vitamininde olduğu gibi güneşlenerek yeniden üretemezsek, kandaki değerleri de zamanla azalıyor.

 

Yazının devamı...

Çikolatada ne var?

25 Şubat 2017

Zaten bu nedenle üreticiler çikolatayı yalnızca şeker ve sütle değil, fındıkla veya başka lezzetlerle (mesela portakal, elma, vanilya) karıştırıp yeni ve mükemmel lezzetler üretir. Ne var ki devreye şeker ve diğer lezzet katkıları girdikçe sağlıksız gıda konusu gündeme gelir. Oysa saf çikolata da bir besindir, lezzetli, sağlık değeri de iyidir. İçinde neler var neler... Yeniden altını çizelim: Sağlığa olumlu etkiden bahsederken piyasadaki lezzet bombası bol sütlü, bol şekerli olanlardan değil, içinde hiç süt, ilave şeker ve de diğer katkılar bulunmayan bir çikolatadan, neredeyse yüzde 99 saflıktaki “bitter” çikolatadan bahsediyoruz. Detaylar için buyurun...

Ne kadar bitter

Günde 25 gram bitter tüketmenize izin var. Miktarı bazen 50-75 grama kadar da yükseltebilirsiniz. Ama sadece bazen. Bitter yüzde 90 üzerindeyse daha da güvenlidir. İçinde palmiye yağı ve/veya trans yağ da bulunmaz.
Tavsiyem şu: Haftada 2-3 kez akşam 1 bardak yeşil çay ve yanına 25 gram kadar bitter çikolata. Bu ikili tam bir antioksidan bombası gibi çalışır.

Feniletilamin... Güven duygusunu artırır

İlk sıraya “feniletilamin”i yazın. Çikolatadaki feniletilamin insana kendini iyi hissettiren bir kimyasal. Bedenine girdiği her insanın beyninde müthiş bir iyilik, berraklık ve kendine güven duygusu oluşturuyor. Laboratuvar hayvanlarına verildiğindeyse onları şımartıyor, muhtemelen de cinsel açıdan tahrik ediyor. Hayvanlar bir süre sonra birbirlerine kur yapmaya başlıyor. Durun, öyle hemen “kötü” şeyler düşünmeyin. Üzücü haber şu: Feniletilaminin insanlardaki cinsellik etkisi son derece sınırlı.

 

Anandamid... Mutlu eder

Bitter çikolatadan arada bir ya da günde en fazla 25 gram tüketmemiz için sırada bir madde daha var: Anandamid. Bu madde adını Sanskritçe “mutluluk”tan alıyor. Enteresan bir şekilde beyinde Hint kenevirinin etkilediği alanları uyarıyor, ne iyi ki çikolatadaki anandamid miktarı çok ama çoook az. Keyif verecek -kafa yapacak- (!) anandamid için en az 25 kilo kadar saf çikolatayı yiyip bitirmeniz gerekiyor.

Çocuklara üzüm mü yedirelim, şınav mı çektirelim

Okul çağındaki tombul, yani fazla kilolu çocuklarımızın sayısı arttı. Bu çok kötü bir gelişme. Zira bugünün tombul çocukları yarının obezleri ve de tansiyon, şeker, kalp damar hastaları.



Yıllar önce “hayat bilgisi” ve “beden eğitim/jimnastik” derslerinden uzaklaştırdığımız çocuklarımızı kilo sorununun tehdit etmesi ise sürpriz değil. Peki, çözüm ne? Onlara süt içirip üzüm mü yedirmeli, yoksa daha fazla aktif olabilecekleri, bol ve sık egzersizler yapabilecekleri, voleybol, yakan top, basketbol, tenis oynayıp yüzebilecekleri, haydi bütün bunlardan vazgeçtik hiç olmazsa şöyle rahatça şınav çekebilecekleri alanlar ve zamanlar da mı yaratmalıyız?
Sorunun cevabı açık ve net: Sağlık için de, kilo kontrolünde de beslenmek ve aktivite çok önemli. Sağlıklı yaşam için biri sağ kanatsa, diğeri sol kanat. Çocuklarımızın sağlıklarını korumak ve onları kilo sorunundan uzak tutmak için de her iki kanadı birlikte kullanmaları şart. Netice şu: Üzüm de yesinler ama şınav da çeksinler...

Kaçamak yapıyorsanız
bedelini de ödeyin

Sağlıklı bir beden ve ruhun, yiyip içtiklerimizle bağlantılı olduğu net ve açık.
Bu her zaman mümkün olabilecek bir süreç değil. Hepimiz insanız. Canımız tatlı bir şeyler, unlu atıştırmalıklar, hatta kızarmış patatesli hamburgerler isteyebiliyor.
Benim tavsiyem şu: Kaçamak yapmaktan korkmayın. Korkmayın ama size iki ön şartım var. Birincisi o kaçamakları sık tekrarlamayın. Üst üste tekrarladığınızda göbeğinizin büyüyeceğini, belinizin genişleyeceğini unutmayın.
İkinci şartım da şu: Kaçamak yaptığınızda en geç ertesi gün bedelini ödeyin. Yani sonraki öğünleri biraz kısıtlayın, fiziksel faaliyetlerinizi daha da artırın. Bizim klinikte bu prensibin bir adı var: KAÇAMAK YAPTIĞINIZDA BEDELİNİ ÖDEYİN!

Suçlu hangisi: Yediklerimiz mi yaptıklarımız mı

Konu ister çocuk ve gençlerin, isterse yetişkinlerin obezite sorunu olsun fark etmiyor, herkes şu sorunun doğru yanıtını arıyor: Bizi yediklerimiz mi, yoksa yaptıklarımız -daha doğrusu yapmadıklarımız- mı şişmanlatıyor?
Meşrubat üreticileri, kolalı içecek imalatçıları, gazlı-gazsız meyve suyu yapımcılarına sorarsanız onların hiçbir suçu yok. Çocuklar da büyükler de bu şeker bombası içecekleri fazlaca içtikleri için değil, hareket etmedikleri için kilo alıp şişmanlıyorlar.
Yiyecek üreticilerinin de gerekçeleri aynı. Onlar da kilo sorununun nedeninin ürettikleri unlu, şekerli, özellikle nişasta bazlı glikozla hazırlanmış gıdalar değil de bunları yiyen ama hareket etmemekte ısrar eden çocuk ve büyükler olduğu iddiasında.
Peki, hangisi daha doğru? Çocuklarımızı ve bizi yiyip içtiklerimiz mi yoksa yapmadıklarımız mı yağlandırıyor?
Benim kanaatime göre yanlışların her ikisi de etkili ama en tepede yiyip içtiklerimizin sağlıksız ve yüksek kalori içerikleri var. Çocuk, ergen ya da yetişkin fark etmiyor, sağlıklı birinin günlük herhangi bir ek fiziksel aktiviteyle tüketebileceği enerji miktarı maksimum 1000 kaloriyi geçmiyor.
Patatesli, kolalı, mayonezli, ketçaplı bir burger menüsünün neredeyse 1000 kaloriye yaklaştığını düşünürseniz ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Keza günde 3-4 şişe ya da kutu meşrubat tüketen ve bu arada neredeyse 500’den fazla kaloriyi bedenine kazandıran bir çocuğun da sorunu yalnızca aktivite/egzersiz ile çözemeyeceğini siz de kavrayacaksınız.
Özeti şudur: Kilo sorununuzun arkasında gereğinden fazla ve yanlış kalorilerle yüklü kötü besinleri tüketmemiz ilk sorumludur. Ve bunu hemen arkasından hareketsiz yaşam tarzımız izlemektedir.

 

 

Yazının devamı...

Zerdeçal her derde deva mı?

24 Şubat 2017

Zerdeçalın etkinliğini doğrulayan çalışmaların çoğu önemli araştırma merkezlerinde (MD. Anderson Cancer Center, UCLA Neurology Department) yapılıyor. Bu merkezlerin elde ettiği verilere bakılırsa da “uzun ve sağlıklı bir hayat” sürmenin en etkili yollarından birinin (tıpkı zeytin ve zeytinyağı gibi) zerdeçalı mutfağa daha çok sokmaktan geçtiği anlaşılıyor. Zerdeçalın yararları da öncelikle üç ana başlıkta toplanıyor. O üç alana gelince. Buyurun...

Zerdeçal ve kanser

Uzmanlar diyor ki: Zerdeçal tüketimi arttıkça kansere yakalanma ihtimali azalıyor. İyi bir sağlık bakımı almamaları, kafi ölçüde hijyenik bir yaşam sürme şansı yakalayamamaları, beslenmelerinde gerekli mükemmelliklere ulaşamamalarına rağmen Hintlilerde Avrupa ve Amerika toplumlarına oranla kalınbağırsak, meme, mide, böbrek, akciğer ve prostat kanserlerine daha seyrek rastlanmasının arkasında bol zerdeçal tüketimi var.
Zerdeçalın bol tüketildiği Okinawa Adası’nda da kanserlere daha seyrek rastlanıyor. Zerdeçalın kanser önleme ve mevcut bir kanserin tedavisini destekleme yönündeki faydalarını araştıran uzmanların en ünlüsü Dr. Bagavmall ve ekibi. Bu ekip Houston’daki (ABD) ünlü MD. Anderson Cancer Center’da araştırmalarını sürdürüyor.
Tabii ki başka merkezlerde de benzer çalışmalar var ve neredeyse tümünün ortak kanısı şu: Zerdeçal desteği kanserle mücadelede işe yarayabilir!

Zerdeçal ve Alzheimer

Zerdeçalın Alzheimer riskini de düşürdüğünü gösteren veriler var. 2010 yılından sonra yoğunlaşan farklı çalışmalarda bu bilgi de defalarca doğrulandı. Zerdeçal düzenli tüketildiğinde sadece Alzheimer’ı da engellemiyor, genelde her türlü demans sorununu geciktirerek belleği destekliyor.
Zerdeçalın bellek üzerindeki olumlu etkilerini araştıran merkezlerin başında da ABD’deki UCLA Tıp Fakültesi’nin nöroloji departmanı var.
Onlar bu konunun referans araştırma merkezlerinden biri ve “zerdeçalın belleği korumadaki etkinliği oldukça güçlü” diyorlar. Kısaca zerdeçalın bunamaya karşı da etkili olduğunu söyleyebiliriz.

Zerdeçal ve romatizma

Zerdeçalın etkili olduğunu bildiğimiz bir diğer alan da yaşlılığa bağlı dejeneratif romatizmal hastalıklar. Bilindiği gibi yaşlılık romatizması (kireçlenme) sadece mekanik bir hasar değil.
Problemin önemli bir yanını da yangısal süreçler, yani kronik iltihap (yani inflamasyon) problemi oluşuyor. Zerdeçal antiinflamatuar etkisi, yani “yangın söndürücü itfaiye eri” rolüyle eklem sorunlarını da geciktirip hafifletiyor.

Ne kadar zerdeçal?

Peki, ne kadar zerdeçal? Zerdeçalı neyle, ne zaman tüketince daha çok fayda sağlayabiliriz? İşte bu soruların yanıtları biraz karışık. Ama yine de ortak bazı fikirler yok değil: Geleneksel Hint mutfağı günde ortalama 1 çay kaşığı toz zerdeçal tüketiyor.
Zerdeçalın önemli bir sorunu bağırsaklardan öyle kolayca emilememesi, bağırsak bariyerine geçip kana kolayca ulaşamaması. Karabiberle birlikte tüketildiğinde zerdeçalın bağırsaktan emilimi az da olsa artıyor. Eğer ortamda azıcık yağ da varsa emilim daha da çoğalabiliyor.
Peki aşırı tüketimin bir zararı olabilir mi?
Maalesef evet! Mutfağınızda zerdeçala daha sık yer açın ama böbrek taşı probleminiz varsa ya da safra kesesi probleminiz söz konusuysa önce gidip doktorunuzla bir konuşun.

Homosistein yüksekliği mühim mi?

Mühim! Hem de zannedildiğinden çok ama çok daha mühim. Zira “yüksek homosistein” seviyeleri sadece kalp ve beyin damarları için risk oluşturmuyor, yalnızca kalp krizi ve felç için “minör” yani “minik” bir risk haline gelmiyor. Yüksek homosistein seviyeleri, metabolizmanın çok önemli bir görevinin “metilasyon” süreçlerinin aksadığını da gösteriyor. Peki, bu görev yani metilasyon süreçleri aksayınca ne olur? Sorunun yanıtını aşağıdaki kutuda bulabilirsiniz.

Homosistein nasıl azaltılacak?

◊ B12 ve folik asit seviyelerinizi dikkatle izleyin ve folik asit düzeyinizin 8’den, B12 seviyenizin 500’den daha alt değerlere düşmesine izin vermeyin.◊ Kan analizlerinize göre aktif folik asit (folat) ve B12 vitamini (metilkobalamin) ve B6 desteği alın.◊ SAM’e desteği (S-Adenosil Metionin) kullanmak konusunu ise doktorunuzla konuşun. 

Metilasyon aksayınca ne olur?

◊ Nöropatik sorunlar başlar (El-ayak uyuşma ve yanmaları)
◊ Bağışıklık zayıflar (Tekrarlayan
enfeksiyonlar)
◊ Yaşlanma hızlanır (Kırışıklıklar, damar yaşlanması)
◊ Enerji üretimi düşer (yorgunluk, bitkinlik)
◊ Bellek gücü azalır (Unutkanlık)
◊ Detoks süreçleri aksar

Yazının devamı...

Sophia Loren'in güzellik sırrı ne?

23 Şubat 2017

Ne zaman “Cilt yaşlanması nasıl önlenir?” diye sorulsa akla hemen Sophia Loren’in gelmesi de bu nedenle şaşırtıcı olmuyor. Peki Sophia Loren’in güzellik sırrı ne? Soruya vereceğim cevap sizi şaşırtmasın: O sır mutfakta ve hemen her zaman elinizin altında duran geleneksel bir lezzette; “salça”da gizli. Bugün size hem sağlıklı bir yaşamı destekleyecek hem de cildinizdeki yaşlılık işaretlerini geciktirecek bir salça formülü hazırladık. Bu arada biraz da “Salçada ne var?” sorusuna yanıt aradık. Buyurun...

Sonu ‘oz’ ya da ‘in’le mi bitiyor, aman dikkat!

Gıda etiketlerini okumak bir marifet. Çünkü önce bilgi, sonra da sağlam bir büyüteç gerektiriyor.
Bilgi etikette yazanları anlamak, büyüteç yazıları okuyabilmek için lazım.
Diyelim ki başardınız ve okudunuz. Etiketteki “içindekiler” bölümünde sonu “OZ” ile bitenlere özellikle dikkat edin.
Çünkü bunların hemen hepsi bir şekilde şeker kökenli maddelerdir: Sukroz, sakkaroz, galaktoz, laktoz, glikoz, fruktoz.
Bunların kimi tekli, kimi çiftli farklı şeker yapılarıdır. Glikozla fruktoz en basit şekerlerdir.
Diğerleri de parçalanarak bu şekerlere ayrışıyor.
Eğer bedeninize daha az şeker girsin istiyorsanız ozların her türlüsünden uzak durmanızı öneriyorum.
“İN”lere gelince... Orada da sorunlu maddeler var.
Mesela mı?
Kafein. Ama hemen belirteyim, inlerin hepsinin sorunlu olduğunu düşünmeyin ve iyi huylu inlerin de olabileceğini bir kenara not edin: Çaydaki “tein”.

Ejderha tavuğu çorbası işe yarayabilir mi?

Sağlık sorunlarına doğal çözümler arayalım derken bazen işin ucunu da, dozunu da biraz kaçırdığımız, konuyu fazlaca köpürtüp abarttığımız kesin.
Birkaç gün evvel keyifli bir akşam yemeğinde sohbet ettiğimiz sevgili dost Nil Karaibrahimgil’in gösterdiği karikatür beni çok güldürdü.
Yiğit Özgür imzalı o karikatürde sağlıklı yaşam tutkunu biri “Vallahi ben bıktım, yediğim domates doğal mı, biber organik mi, marul biyonik mi, turşu sempatik mi, buna dikkat etmekten yoruldum” diyordu.
Ejderha tavuğunda da bence böyle bir durum söz konusu.
Hikâye şu: Ejderha tavuğunun sadece ayağından yapılan bin dolarlık çorba cinsel güç sorunu yaşayanlara şifa gibi geliyormuş. Okur soruyor: Hocam doğru mu?
Yanıt net ve açık:
O çorbanın içinde varlığı kesin olan tek şey bol miktardaki jel yapısı, kolajen ve glukozaminoglikan zenginliği.
Başka işe yarar mı bilmiyorum ama paça çorbanın her türlüsünün eklemlerinize bayram yaptıracağı kesindir.

Salçadaki sır ne?

Salça yalnızca mükemmel bir lezzet uzmanı değil, aynı zamanda müthiş bir antioksidan sağlık bombası. İçinde tıka basa “kırmızı mucize likopen” var.
Biliyorsunuz domatese kırmızı rengini veren de likopen maddesi ve o bilinen en güçlü antioksidanlardan biri.
Bağışıklığı güçlendirir. Kansere karşı savunma gücü verir. Damar sistemini korur. Kemikleri takviye eder.
Ayrıca mükemmel bir “dermokozmetik” cilt kremi gibi çalışıp cildi genç ve diri tutar.
Bitmedi!
Bir mor ötesi ışık avcısı (UVB) gibi çalışıp, bu ışınları adeta emip içine hapsederek güneş ışınlarının cilde verdiği hasarları da engeller.
Özel ustalıklarla cilde gerginlik ve kıvam da kazandırır.
Unutmayın! Güneş gördükçe sadece bir şey hariç her şey ezişir, büzüşür, kırışır. Güneş gördükçe güzelleşen tek canlı bence domatestir!
Domatesler güneş gördükçe gerginleşip parlar. Onu güneşe dirençli kılan likopen cildinizde de aynı mucizelere imza atar.
Peki, salçada sadece likopen mi var? Hayır!
Daha pek çok sağlığa faydalı karetenoid grubundan maddeler vitamin ve mineraller de var.
Kısacası 70’leri çoktan geçen Sophia Loren’in güzellik sırrı salça ve zeytinyağı küründe yatıyor.
Peki daha çok sağlık, daha güzel, parlak, aydınlık, pürüzsüz bir cilt için ne kadar salça?
O formül üstteki kutuda...

İşte o mucize salça formülü

2-3 tatlı kaşığı kadar ev yapımı salçanın üzerine 1 çay kaşığı sızma zeytinyağı ekleyin ve her gün 1 defa afiyetle yiyin. Üzerine az miktarda karabiber (çay kaşığının ucu kadar) ekleyebilirsiniz.

Sülforafan antikanser bir umut olabilir mi?

Sülforafan lahana, karnabahar, turp benzeri besinlerde bol bulunan bir doğal anti kanser madde. Farklı merkezlerde güvenilir çalışmalarla antikanser özelliği net ve açık olarak kanıtlandı.
Sülforafan kanserle savaşını üç yolla yürütüyor. Bir taraftan hasar görmüş hücrelerin kanserleşmemesi için kimyasal süreçleri yavaşlatarak onarım sistemlerinin (DNA onarım sistemleri) işini yapmasına fırsat sağlarken, diğer taraftan da kanserle savaşan enzimlerin üretimini teşvik ediyor. Üçüncü olarak da kanser hücrelerini doğrudan ölmeye teşvik ediyor.
Kısacası farklı açılardan etkili “kanser savar” bir doğal mucize kimyasal sülforafan.
Bu nedenle özellikle bu aylarda bol bulunan sülforafan zengini besinlerden daha sık istifade etmenizde fayda var.
Tavsiyem şu: Lahanayı da, brokoliyi de mümkünse çiğ yiyin.
Pişirerek yediğiniz zaman da eğer suda haşlıyorsanız bir bölümü suya geçeceği için o suyu ziyan etmeyin. Peki en doğrusu? Buharda ya da mikrodalgada pişirip öylece tüketin.

Yazının devamı...

Seks indeksi, 250 gram ve mor ceket meselesi

22 Şubat 2017

POLEMİK 1 

MOR TİŞÖRT, MOR ATKI CAİZ Mİ? 

Ruh sağlığı uzmanları “Erkeklerin yaşlandıkça renklenmeleri, daha doğrusu azıcık feminenleşmeleri normaldir” diyor ve onların mor kazaklar, kırmızı gömlekler, sarı pantolonlar giymelerine şaşırmıyor. Anlaşılan bu konuda herhangi bir sorun yok. Yaşı ne olursa olsun isteyen istediği renkte giysiler giyebiliyor.

POLEMİK 2

250 GRAM BİLE MÜHİM Mİ?

Mühim! “Yaş ilerledikçe daha az, daha hafif şeyler yemek” ve olabildiği ölçüde “hafiflemek” sizi sadece fit ve formda biri yapmıyor, sağlığınızı da iyileştirip ömrünüzü uzatıyor. Serdar Turgut da Ertuğrul Özkök gibi yapıp (eğer varsa) fazla yağlardan kurtulmalı, “bir gram bin ayıp örter” devrinin mazide kaldığını unutmamalı. Özeti şudur: Yaşınız ne olursa olsun “az yağ, güçlü ve bol kas” makbuldür. Mesele 250 gram yağ fazlalığı değil, fit ve formda olma ve kalma tutkusudur.

POLEMİK 3

BİLİMSEL BİR SEKS İNDEKSİ VAR MI? VARSA GEÇERLİ Mİ? 

Üroandrolog, yani erkeklerin hormonal yapılanmaları konusunda uzmanlaşan arkadaşlarıma rica ettim, araştırıyorlar. Bu konuyu dikkatle inceleyip beni aydınlatacaklar. Ben de öğrendiklerimi size aktaracağım. Biraz sabır rica ediyorum. Gelecek haftayı bekleyin.

Asıl mesele beyni beslemek, zira...

Sık acıkan, açlığını da hemen ve anında duyuran yani açlık konusunda en sabırsız davranan organınız hangisi biliyor musunuz? Peki, enerji kaynağınız şekeri en fazla kullanan organınızın hangisi olduğunu hiç düşündünüz mü? Hemen söyleyeyim, iki sorunun da cevabı aynı: “Beyin!”
Beynin bedensel ve duygusal açlığa en az direnç gösteren ve en çok enerji kullanan organ olduğu kesindir. Beden ağırlığının sadece yüzde 2’sine karşılık gelse de beden enerji üretiminin neredeyse yüzde 20’sini o kullanır. Üstelik sadece uyanıkken değil, uykudayken de enerji tüketmeye devam eder. Özetle, beyniniz enerjisiz yapamaz. Beynin tükettiği enerjininse iki temel kaynağı var: Ruhsal motivasyon ve glikoz, yani şeker.
Motivasyon meselesini ruh sağlığı uzmanlarının konusu. Biz işin şeker, yani glikozla ilgili kısmından sorumluyuz. Beyin-şeker ilişkisini daha iyi anlamak için yandaki kutuyu dikkatle okumanızı öneriyorum.

UNUTMAYIN

O bir şeker canavarı

Beyin müthiş bir şeker yani glikoz canavarıdır. Bu doğru ama “kan şekeri” olarak bilinen ve ölçümlerde “yüzde 80-100 mg” aralığında olması tavsiye edilen kandaki glikozunuzun toplam miktarı da en fazla 5 gram kadardır. Yani neredeyse bir tatlı kaşığı! Hepsi bu. Ama yine de vücudunuz (daha doğrusu metabolik ayar sisteminiz) siz ne yaparsanız yapın; saatlerce aç da kalsanız bu miktarda şekeri kanınızda bulundurmayı hedefler. Bu hedefi gerçekleştirmek için de önce kullanmadığı fazla şekeri karaciğer ve kaslarda glikojen şeklinde saklama triplerine girer. Gerektiğinde de o glikojenden yeniden şeker/glikoz üretimini tetikler. 

Bunun ikisi de mühim. Zira eğer bu süreçler doğru dürüst işlemeseydi kanınızdaki “kullanılabilir glikoz miktarı” sizi en fazla 1 saat kadar canlı tutabilirdi. İşte tam bu noktada karaciğer ve kaslarınızdaki depo glikoz yani glikojen devreye girer. Ondan üretilen glikoz da size en fazla 8-10 saat daha vakit kazandırır.
Eğer siz hâlâ bir şeyler yememeye, şeker ihtiyacınızı karşılamamaya devam ederseniz bu durumda da metabolizmanız yağlarınızı ve proteinlerinizi kullanmaya başlayacak, gerekli ihtiyacını oradan karşılayacaktır.
Aç kalmakta hâlâ kararlı mısınız? Bu bir süre sonra bitip tükenmeniz anlamına geliyor. İşte bu nedenle açlık tokluk sürelerinin ayarlanması oldukça önemli.

Evladım “yasak” mı, yoksa ara sıra “kıyak” mı?

Çocukların beslenme eğitimini aldıkları ilk nokta evlerimizdeki aile sofralarıdır.
Neleri, nasıl, ne sıklıkta yiyeceklerini ya da yemeyeceklerini önce o sofralarda öğrenirler.
Yasaklı ya da tavsiye edilen yiyecek ve içecekleri de yine önce o sofralarda fark ederler.
Siz yine de onlara yasaklı yiyecek listesi yaparken çok katı olmayın.
Sert ve katı tutum sorunlu besinlere daha çok istek/arzu oluşmasını kamçılar. Zararlı kabul edilecek yiyecekleri onlara dikkatle anlatın, sağlıklı olanların daha faydalı şeyler olduğunu sabırla ve örneklerle açıklayın.
Ama bunu yaparken de arzu ettikleri zaman o yasaklı besinlerin hiç olmazsa tadına bakmalarına müsaade edin.
Kahvaltının onlar için de en önemli öğün olduğunu aklınızdan çıkarmayın.
Özellikle okul çocuklarını kahvaltı yapmadan asla okula yollamayın.
Günde üç öğün yeme düzenine onları da alıştırın ama çocukların “atıştırma” eğiliminde olduklarını da daima hatırlayıp onları sağlıklı atıştırmalıklar konusunda bilgilendirin.
Genelde pek istekli olmadıkları sebze yeme konusuna özel bir önem verin. Sebze ve bakliyat grubunu onlara mutlaka sevdirin. Çocukların “neofobik”, yani “yeni şeyler denemeye mesafeli” olduklarını da unutmayın.
Yeni bir şey deneteceğinizde onlarla uzun uzun konuşun, faydalarını anlatın.
Özeti şu: Yasakçı anne baba olmayın, ara sıra yapacağınız kıyakların yasakların daha kolay kabulünü sağlayacağını da aklınızdan çıkarmayın.

 

Yaşasın Hayat Sağlıklı Mutfak Okulu Şile’de faaliyete geçti

Şile’de hayata geçirdiğimiz Yaşasın Hayat Sağlıklı Yaşam Merkezi’nin hedefi yalnızca kilo yönetimi ve detoks çalışmaları değil. Merkezde “sağlıklı mutfak” konusunda da pratik ve teorik eğitimler veriliyor. Bu çerçevede faaliyete geçen mutfak okulu ise büyük ilgi görüyor. Daha ekonomik gıdalarla daha sağlıklı ve daha düşük kalorili lezzetlerle beslenmek isteyen herkesin bu okuldan faydalanması mümkün. Detaylar için diyet uzmanı ve program yöneticisi Gözde Ateş’le (0216 712 24 24/0532 766 10 56) temasa geçmenizi tavsiye ederim. 

 

Yazının devamı...

Antibiyotikler neden ishal yapar

21 Şubat 2017

Bağırsaklarımızda mükemmel bir biyolojik denge var. “Mikrobiyota” olarak bilinen bakteriyel/mikrobik bir denge bu...
İyi ve kötü bakterilerin birbirini kollayarak yaşadığı hassas bir denge. Ama biz bilerek ya da bilmeyerek o mühim dengeyi sık sık altüst ediyoruz. Nedeni şu...
Herhangi bir bakteri enfeksiyonunu (örneğin boğazınızdaki farenjiti, akciğerinizdeki bronşiti ya da idrar kesenizdeki sistiti) tedavi etmek için kullandığımız, yani zararlı bakterileri öldürmek için yuttuğumuz antibiyotikler sadece o noktalardaki bakterileri yok etmiyor.
Aynı zamanda bağırsaklardaki iyi bakterilerin de çoğunu öldürüyor. Neticede bağırsaklardaki kötü niyetli bazı bakterilerin çoğalması için bir tür kötü “fırsat durumu” oluşuyor.
Bunu da en çok “clostiridyum dificile” isimli fırsatçı bakteriler değerlendiriyor. Bu bakteri bağırsakta fazlaca çoğaldığında iltihaplandıran toksinler üretiyor. İşte bu toksinler de ishale sebep oluyor. Detaylara gelince. Buyurun...

ÇÖZÜMÜ VAR MI

Antibiyotik ishali genelde antibiyotik kullanılmaya başlandıktan sonraki 4-9 gün aralığında görülse de ilk 48 saatte başlayanlarına da rastlanabiliyor. Belirtiler ise çok tipik. Kötü kokulu bir dışkı, ishal durumu, karında ağrı ve gerginlik, yanı sıra tabii ki ateş!
Peki çare ne? İlk çare doktor gerekli görmedikçe her ateş yüksekliğinde antibiyotik yutmamak.
İkinci çare antibiyotik yazan doktora “doktor bey/doktor hanım tedavim antibiyotiksiz olamaz mı?” diye sormaktan çekinmemek.
Üçüncü çare sizin değil, doktorun elinde. Doktorunuz ishal yapma ihtimali minimum olan bir antibiyotiği seçecek. Gerekiyorsa sizi ek probiyotiklerle de destekleyebilir. 

GİZLİ GLÜTENE DİKKAT EDİN 

Çölyak hastası ya da glütene duyarlı biriyseniz (glüten/tahıl intoleransınız varsa) glüten içeren yiyecekleri asla yememelisiniz.
Peki sadece bu önlem yeter mi? Yetmez. Glütenin gizli kaynaklarını da bilmeli, onları da yiyip içmemeli, hatta glüten içeren hapları bile yutmamalısınız. Kısacası vücudunuza giren her gıdanın (özellikle çölyak hastasıysanız) glüten içermediğinden emin olmalısınız.
Buğdayda, çavdar veya arpada, bunlardan üretilen ekmeklerde, kuskus, irmik ya da makarnalarda, erişteler ve kahvaltı gevrekleri ile yulafta da glüten olduğunu biliyor musunuz?
Peki ya gizli glüten kaynaklarına ne demeli? Mesela hazır et sosları ya da paketlenmiş bazı et suları. Mesela salata sosları ya da bu soslarla terbiye edilmiş hazır salatalar. Hatta kızarmış patates. Mesela şekerlemeler. Malt veya pirinç şurupları. Bazı sakızlar. Mesela tahıldan üretilmiş alkoller, örneğin bira veya viski.
Mesela dolgu veya katkı maddesi eklenmiş bazı yoğurtlar, bazı işlenmiş peynir türleri.
Özeti şudur: Glütenden kaçmak öyle pek kolay başarılabilecek bir iş gibi görünmüyor, dikkatli olun. 

MİDE KANSERİ VAKALARINDA ARTIŞ VAR 

Bazı kanserlerin görülme sıklığı eskiye oranla arttı. Bazılarında ise alarm noktasına ulaştı. Alarm veren kanserlerden biri de mide kanseri. Son yıllarda onda da ciddi bir artış hızı var. Onkologlar/kanser uzmanları, önlem için bakın neleri tavsiye ediyor:
- Besinleri mümkün olduğunca taze ve doğal halleriyle tüketin.
- İşlemden geçmiş, yoğun tuz eklenmiş, tütsülenmiş besinleri yememeye gayret edin.
- Nitrat eklenmiş işlenmiş et ürünlerinden (sosis, salam) özellikle uzak durun. Sucuk yiyecekseniz nerede ve nasıl üretildiğinden emin olmaya bakın.
- Aşırı sıcak gıda yiyip içmeyi bırakın (çay).
- Alkol alımınızı minimuma indirin ya da tamamen yok edin.
- Tütün mamullerinin her türlüsünden (pipo, puro, nargile dahil) uzak durun.
- Daha bol sebze ve meyve tüketin, mümkünse renklilerini tercih edin.
- Midenizde helikobakter enfeksiyonu varsa mutlaka tedavi olun.

MiDE YANMASINDA EV USULÜ TEDAViLER 

Mide yanması en sık karşılaşılan şikayetlerden biri. Herkes yaşamının herhangi bir döneminde bir değil birçok kez onunla tanışır.
Yanmaya yol açan nedenlerse oldukça fazladır. Gastrit, ülser, reflü, hatta doğrudan asit fazlalığı bile midenizde yanmaya sebep olabilir. Ayrıca ilaçlara bağlı yanmalar da giderek artan bir sorun haline geldi.
Peki, ne yapalım? Hemen bir “anti asit hap” mı yutalım? Hayır, durun. Biraz bekleyin ve önce şunları bir deneyin.
- Zencefil özü ile hazırlanmış haplar ya da zencefil içeren çaylar
- Rezene çayı
- Papatya veya hatmi kökü çayı (Ya da bunların karışımları)
- Bir çay kaşığı kabartma tozu eklenmiş bir bardak su içmek...

 

Yazının devamı...

Az ye çok yaşa formülü için bir destek daha

20 Şubat 2017

Uzun ve sağlıklı bir ömrün sırrı hangisi? Sebze mi, bakliyat mı?

Yoksa et ve balık mı? Meyve ömrü uzatır mı, kısaltır mı?

Ömre ömür katan mucize bir besin –mesela çöreotu- var mı?

Ne yersek daha uzun ve sağlıklı bir ömrümüz olur?

Soru çok! Dahası hepimiz iyi şeyler yiyip içtikçe daha uzun, keyifli, sağlıklı, formda ve zinde bir hayat süreceğimizi düşünüyoruz. Haklıyız. Neleri yiyip içtiğimiz mühimdir. Ama bu işin bir de öbür boyutu var: Ne kadar yediğimiz? İşin bu tarafı da oldukça mühim. Neden mi? Buyurun…

YÜKTE HAFİF PAHADA AĞIR

Bilimsel veriler diyor ki; “Uzun ve sağlıklı ömrün sırrı yemekte değil, yememekte saklı!’

Daha doğrusu ‘yükte hafif, pahada ağır beslenmekte” gizli.

Kısacası yıllardır tekrarlayıp durduğum “az ye, çok yaşa” tavsiyesi hâlâ geçerli.

Bu tavsiyeyi doğrulayan yeni bir bilgi ise Amerika’dan geldi.

Brigham & Young Üniversitesi’nde John Price ve arkadaşlarının yaptığı bir deneysel çalışmanın sonuçları da uzun ve sağlıklı bir yaşamın daha az besin tüketmekle ilişkili olabileceğini doğruladı. Araştırma ünlü bir biyoloji dergisinde, “Cellular and Molecular Proteomics” de yayınlandı.

Bu yeni araştırmanın da sonuçları çok açık ve net. Eğer sağlıklı, fit ve formda bir beden istiyorsanız midenizi “çöp kutusu”, bedeninizi “çöplük” haline getirmeyin. Lütfen yapısı güçlü, vitamini, minerali, antioksidanı bol, yani pahada ağır ama yükte hafif gıdalar tüketin. Özetle AZ YİYİN! Detayları okuyacağınız kutularda özetledim. Buyurun…

NETİCE NE? PEKİ O ZAMAN NE YAPMALIYIZ?

Yaşamımızı sürdürebilmemiz için enerji kaynaklarına (protein, karbonhidrat ve yağlara / ete, balığa, süte, yoğurda, peynire, sebzeye, meyveye, bakliyata) yani yakıta ihtiyacımız var. Ama burada da “makul çizgide durup kararında kalmak”, özellikle yaşlanan bedeni aşırı gıda yüküyle boğup hırpalamamak lazım. Aşırı yakıt yükü hücreyi daha fazla üretmeye, yani çalışmaya, daha erken ve çok yorulmaya, daha çok atık ve toksik madde üretip bu üretim artıklarıyla halsiz, yorgun kalmaya ama çok daha mühimi kendi kendini tamir edebilmesi için lazım olan enerjisinde azalmaya yol açıyor. Özetle bizim yıllardır tekrarladığımız o net ve açık cümle “yaş elliyi geçince can boğazdan gelmez, gider” tekerlemesi her geçen gün yeni kanıtlar buluyor.

NEDEN YAŞLANDIKÇA DAHA AZ YEMELİYİZ

Şu kesin: Yaşlanmak, yıpranmak anlamına da geliyor.

Orta yaş çizgisinin başladığı ellili yaşları takiben “yapım süreçleri” yavaşlıyor, “yıkım faaliyetleri” hızlanıyor. Doğanın kurgusu böyle. Ama şu bilgi de kesin: Yaşlanan bedenin sorunu yalnızca eskiye oranla daha hızlı yıkılması, kırılıp dökülmesi, kirlenip paslanması ile sınırlı değil. Yaşlı bedenin kendi kendini onarabilme, “kırığını, döküğünü toparlayıp yırtığını söküğünü dikebilme” gücü de azalıyor.

RİBOZOMLARI ‘KOLLAYIN’

Kısacası yaşlı bedenler bakım onarım süreçlerinde de sorunlar yaşıyor. Oysa bu “bakım-onarım işi” çok mühim. Bu işte görevli hücre içi yapılanma ise esas olarak protein üretimi ile görevli “ribozom” isimli organcıklar. Eğer siz yaşlandıkça daha az gıda yüklenir, ribozomlarınızı protein üretme konusunda üretime/yapıma aşırı zorlamazsanız o ribozomlar bu fırsatı “hücresel tamir faaliyetlerine” ayırarak değerlendiriyorlar. Neticede de o hücreler daha çabuk onarılıyor ve daha geç yaşlanıyor.

AHMET HAKAN VE DİĞER ‘OFİSÇİLERİ’ UYARIYORUM

Ahmet Hakan, köşesinde sık sık “yeni hayat alanı” ofis yaşamı üzerine gözlemlerini yazıyor.

Sevgili Ahmet’in başına gelebilecek ofissel sağlık sorunlarından (!) pek haberi yok. O işin keyifli, eğlendirici, sosyal boyutuyla ilgili. Kronik ofisçileri bekleyen “on mühim sağlık sorununu” özetlemeye çalıştım.

- Havalandırma sistemleri, ısı değişimleri ve mikrop kaynağı olabiliyor. Mesela lejyoner hastalığı.

- Ofislerde üst solunum yolu hastalıkları önemli bir problem. Mesela nezle, grip. Mesela betahemolitik streptekok enfeksiyonları.

- Sandalye bağımlılığının getirdiği hareketsizlik sorunları: Kolay kilo alma, yağlanma. Kas kaybında hızlanma. Eklemlerde, tendonlarda tembelleşme, kireçlenme vs.

- Masada çalışmanın getirdiği ortopedik sorunlar; bel ve sırt ağrıları.

- Güneşsiz kalmanın bilinen riskleri: D vitamini eksikliğine bağlı halsizlik, keyifsizlik ve ağrılar.

- Ofis havasının yarışmacı ortamı neticesi gelişen ruhsal problemler; özellikle stres ve bağlantılı konular.

- Ofis teknolojilerinin yarattığı olumsuzluklar: Bilgisayar ekranına bağımlılıkla gelişen göz sorunları.

- Çalışma masaları ve bilgisayar farelerinin kirliliği: İngiltere’de yapılan bir çalışmada ofis masalarının en az klozetler kadar mikrobik kirlilik taşıyabileceği gösterildi.

- Sürekli oturmanın getirdiği hazım sistemi problemleri: Özellikle kabızlık, daha sık görülen reflü, kolit, gastrit vb.

- Sık görülen kronik hastalıklar: Ofis çalışanları hipertansiyona, diyabete ve damar sertliğine daha sık ve daha erken yaşlarda yakalanıyorlar.

 

Yazının devamı...

Sistit neden sık tekrarlar

18 Şubat 2017

Sistit idrar kesesi iltihabının tıbbi adıdır. Erkekler de, kadınlar da sistite yakalanabilir ama problem daha ziyade bir “kadın sağlığı” sorunu da sayılır.
Bunun nedeni de kadınların idrar kanalının son noktasının çok kısa olmasıdır. Cinsel bölgede biriken mikropların idrar kesesine ulaşmaları kadınlarda erkeklerden daha kolaydır. Böyle olduğu için de kadınlarda sistit atakları birbirini izlemekte, sık sık tekrarlamaktadır.
Ve yine aynı nedenle kadınlardaki sistitlerin en az 7-8’i o bölgenin mikrobu olan E.coli kaynaklıdır. Sık ve acil idrar yapma ihtiyacı, idrar boşaltırken yanma ve kasık ağrısı en sık görülen şikâyetlerdir. Ayrıca sistite yakalanan birinin idrarının daha bulanık ya da kanlı olabileceği bilinir.
İsterseniz bu gibi detayları bir kenara bırakalım, pek çok kadının yakındığı şu sistit ataklarının nasıl azaltılabileceğini konuşalım. Buyurun...

Nar suyu cinsel takviye de olabilir mi

Nar suyunun damar dostu ve kanser düşmanı olduğu kesin. Bu yeteneklerini de içindeki olağanüstü antioksidan maddeler ve omega-5 yağ asitlerine borçlu.
Peki “Cinselliğe de faydası var mı?” sorusunun yanıtına gelince. İyi haber şu: Yakın bir tarihte Edinburgh’taki Queen Margaret Üniversitesi’nde yapılan bir çalışma nar suyunun yukarıdaki marifetlerine ilave olarak cinsel arzuları da artırdığını göstermiş.
Yaşları 21 ila 64 arasında değişen 58 erkek üzerinde yapılan bu araştırmada düzenli olarak günde bir bardak meyve suyu içen erkeklerin testosteron düzeylerinin yükseldiği saptanmış. Aynı araştırmada nar suyunun kan basıncını azalttığı, korku, üzüntü, utangaçlık gibi psikolojik durumlar üzerinde de olumlu faydalar sağladığı görülmüş.

Keten tohumu mu, chia mı? 

Sadece insanların değil, bazı bitkilerin de yaşamlarını sürdürebilmeleri için östrojene ihtiyacı var. Bitkisel östrojen ailesinin farklı üyeleri ise şunlar: İzoflavonlar, stilbenler, kumestanlar ve lignanlar.
Bunların hepsi insan bedenindeki östrojene yapısal olarak çok benziyorlar. Lignanların bence ayrı bir önemi olmalı. Keten tohumu en zengin lignan kaynağı. Aynı miktardaki susamdan 8 kat fazla lignan içeriyor. İkinci sırada omega-3 zengini chia tohumu yer alıyor.
Önemli bilgi şu: Sağlıklı bir kadının beslenme planında lignan miktarı ne kadar fazlaysa meme kanserine yakalanma riski o oranda azalıyor.
Nasıl faydalanabilirsiniz?
Keten tohumu müm-künse taze ve bütün olarak tüketilmelidir. Bağırsak fonksiyonlarını hızlandırabileceğinden miktar bir yemek kaşığını geçmemelidir.
Chia tohumunun ishal yapıcı bir etkisi yok. 2-3 çorba kaşığı kadar tüketilebiliyor.
Susam tohumu için ise ciddi bir yok. Başlıktaki sorunun yanıtına gelince: Daha çok omega-3 ve kabızlık sorununa destek için keten tohumunu, daha çok lezzet içinse chia’yı tercih ediyoruz.

Sistit atakları nasıl önlenecek?

◊ Her şeyden önce mevcut bir sistit probleminin tam ve kesin bir şekilde tedavi edildiğinden, sistite yol açan bakterinin o bölgeden iyice temizlendiğinden emin olun.
◊ Sık ve bol su için.
◊ Düzenli kızılcık suyu içmenizin de faydası olabilir. Bir Harvard tıp çalışmasında uzun süre kızılcık suyu içirilen kadınlarda idrar kesesi enfeksiyonlarının önlenebileceği gösterilmiş. Bu amaçla üretilen güvenli kızılcık özlerinden de (cranberry ekstrat) faydalanabilirsiniz.
◊ Cinsel ilişki sonrasında tekrarlayan sistitlerden yakınıyorsanız ilişkiyi takiben büyükçe bir bardak su için ve mesanenizi hemen boşaltmayı ihmal etmeyin. Koruyucu antibiyotik kullanımını sadece doktorunuz gerekli görürse düşünün.
◊ Tuvalet sonrası temizliği de çok önemlidir. O bölgeyi önden arkaya doğru silerek temizleyin ve o alanın sürekli temiz kalmasına özen gösterin.
◊ İdrarınızı tutmayın. Sıkıştığınız zaman idrarınızı bekletmeden yapın.
◊ Her seferinde de idrar kesenizin tamamen boşaldığından emin olun.

Aminoasit takviyesi işe yarıyor mu?

Kas kaybı, tıbbi adıyla “sarkopeni”, çağımızın en önemli problemlerinden biri. Özellikle 60 yaş sonrasının en sık karşılaşılan sağlık tehdidi. Sarkopeni de tıpkı kemik kaybı osteoporoz/osteopeni gibi gücü, kuvveti, dengeyi, enerji üretimini ve daha pek çok şeyi olumsuz yönde etkiliyor.
Sarkopeniyi önlemenin en etkin yolunun ise düzenli egzersiz alışkanlığı, özellikle de yürüme ve ağırlık çalışmaları/direnç egzersizleri olduğu biliniyor.
İyi haber şu: Yeni bir çalışmada proteinlerin yapıtaşı aminoasitlerin özellikle de argininin kas kaybını engellemede ciddi bir görev üstlenebileceğini gösteren bulgular var.
Arginin ve leucin içeren besin desteklerini kaslarınıza güç vermek için deneyebilirsiniz.

Genç kalmanın sırrı DHEA’da mı?

DHEA uzun adıyla dihidroepiandrostenedion, uzun yaşam düşkünlerinin de anti aging ile uğraşan hekimlerin de pek sevdiği doğal desteklerden biri. Mühim bir doğal molekül. Onu vücudumuzda düzenli olarak zaten üretiyoruz. Ne var ki ürettiğimiz miktar yaşla beraber düşmeye başlıyor.
Anti aging uzmanlarına göre yeterli ve güçlü DHEA seviyeleri uzun yaşamın da göstergelerinden biri. Böyle olduğu için de bazıları onu “gençlik hapı” niyetine kontrolsüzce de yutabiliyor.
Ne var ki güvenliği, yan etkileri, etkin dozları açık ve net olarak henüz bilinmiyor. Takviye olarak kullanmaksa özel bilgi ve deneyim gerektiriyor. Diğer taraftan şekerli, unlu, rafine karbonhidratların tüketimi arttıkça DHEA seviyeleri düşmeye başlıyor.
Ayrıca vejetaryen beslenenlerde ise DHEA seviyeleri beklenenden biraz daha yüksek bulunuyor. Aralıklı şifa orucu uygulamalarını takiben de kanda DHEA seviyelerinin arttığı gözlenmiş.
Özeti şu: DHEA, gıda takviyesi olarak rastgele kullanılabilecek bir ürün değil. Onu kontrolsüz kullandığınızda ise başınıza ciddi işler açabilirsiniz.
Nasıl kullanılacağına sadece doktorlar karar vermeli.

NTV'de Yaşasın Hayat

Her hafta cumartesi 18:15 ve pazar 12:15’te NTV’de yayınlanan Yaşasın Hayat programımızın bu haftaki konusu “kemik erimesi önlenebilir mi?” olacak. 

Yazının devamı...