"Melike Birgölge" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Melike Birgölge" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Melike Birgölge

YOK OLUŞTAN VAR OLMAK!

18 Eylül 2013

Zor bir süreçtir yeniden ayağa kalkabilmek…

İçinizdeki yüzleşmeler ve hesaplaşmalar yaptıktan sonra…

‘Ben burdayım’ diyebilmek…

‘Var olmak’ kelimesi bana hep zaman zaman rutin zaman zaman girdap zaman zaman labirent zaman zaman da kaos halinde yaşadığımız hayatta var olma çabamızı aklıma getirir hep.

Ha bir de Descartes’in ‘Düşünüyorum, öyleyse varım’ sözünü tabii.

İnsan, düşünceleriyle olduğu kadar yaşadığı mutluluklarla, keskinliğini hissettiği acılarla ya da tarifini yapamadığı duygularla da var olduğunu anlar.

Bunların paralelinde şunu düşündünüz mü hiç?

İnsanın var olma sancılarının yok olma kavramı ile süregiden bir dans olduğunu?

Ve bu dansta, insanın kendini bulma serüveninin hiç bitmeyen yanı ile defalarca karşı karşıya kalıp yüzleştiğini?

Acılar yaşadığımızda ya da çaresiz durumlarda kaldığımızda dibe vurup yukardaki bu düşüncelerle boğuşma sonrasında hayata yeniden başlama düşüncesi ve moduna girdiğimiz anda ‘Var olma’ mücadelemiz yeniden başlıyor.

Taa ki bir sonraki yok oluşa kadar…

Tekrar var olmak…

Tekrar…

İşte, Atölye fg’de, Füge Demirok küratörlüğünde; 8 kadın sanatçı, Beki Leon, Birgül Güler, Feyiz Bahçecik, Marina vermez, Nilgün Güler, Pica, Sayra Armay, Sibel Niksarlı’nın 17 Ağustos 1999 depremi anısına açtıkları, 24 bronz heykel ve 10 yağlıboya tablodan oluşan bu sergide; insanın var olma sancılarının yok olma kavramı ile süregiden bir dans olduğunu ve bu dansın içindeki girdaplarda insanın kendini bulma serüveninin hiç bitmeyen yanı ile defalarca karşı karşıya kalıp yüzleştiğini tabloları ve bronz heykelleri ile ifade etmek ve vurgulamak istemiş.

‘Var Olmak’ Resim - Heykel Sergisi, 27 Eylül 2013 tarihine kadar, ART 212 sergi salonunda sanatseverleri bekliyor.

Yok oluşun, var oluşa nasıl izler bıraktığını görmeniz için!

ART212:

Kadırgalar Cad. NO: 8-B Nişantaşı - İSTANBUL

Yazının devamı...

ALGILARIMIZ VE GERÇEKLİKLE MÜZAKERE!

13 Eylül 2013

Birkaç gün önce Sophia (Pompéry) beni arayıp, yeni sergisinden bahsettiğinde çok heyecanlandım.

Çünkü geçen yıl ‘Şeylerin Sessiz Şekli’ sergisindeki; doğa kanunlarını aldatan, bilimsel hakikatlere karşı çıkan, algılarımızla oynayan, insanı şaşırtan çalışmalarından sonra bakalım bu kez farklı nelerle şaşırtacak düşüncesiyle…

‘Geçiş’ adını verdiği yeni konseptindeki çalışmalarını gördüğümde bu kez şaşırmakla da kalmadım, çok duygulandım.

Neden derseniz…

Atatürk’ün portreleri gözlerimin hizasındaydı.

Bazen sert bazen de ironik bir gülüşüyle…

‘Dünyalar’ çalışmasında da Türkiye karşımdaydı.

Fotoğraf serisi olan ‘Pasaj’da da, bir teknenin iki kıyı noktası arasında sisli bir günde gidiş gelişi…

Geçtiğimiz yıl açtığı ‘Şeylerin Sessiz Şekli’ sergisindeki ilginç çalışmalarıyla adından söz ettiren Sophia Pompéry’nin ‘Geçiş’ adlı tek kişilik projesi, 16 – 17 – 18 Eylül 2013 de, Haliç Kongre Merkezi’nde, Art International İstanbul’da, Paris’ten Galerie Dix9 tarafından ilk defa gösterilecek.

İstanbul’da ulusal bayramlarda beş katlı binalara asılan devasa bayraklardaki görseller kullanılan ‘Atatürk’ adlı video serisi, Mustafa Kemal Atatürk’ün portrelerini göz hizasında yukarıya asılmış olarak gösteriyor.

ATATÜRK’ÜN YÜZ İFADELERİ BAZEN SERT BAZEN DE İRONİK BİR GÜLÜŞ

Ara sıra rüzgar bayrağı hareket ettiriyor ve görseli canlandırıyor. Yüz ifadeleri bazen sert bazen de ironik bir gülüş; sanki Türkler’in Ata’sının, güncel durumumuz hakkında bir fikri var izlenimini veriyor.

Sophia Pompéry; video, harita ve objeler ile şaşırtıcı derecede güncel olan çok yönlü bir söylem oluşturuyor.

‘Dünyalar’ çalışmasında, Türkiye’nin coğrafi rölyefini siyah tebeşir tahtası boyasıyla kaplıyor. Ölçek bilgileri, siyasi sınırlar, yollar ve şehirler siliniyor. Tebeşir tahtası, kendi içimizdeki dünyaları çizmek için bir araç haline geliyor.

TEKNE, GELECEK İLE GEÇMİŞ ARASINDAKİ SANKİ ELLE TUTULABİLİR ANIN BİR SEMBOLÜ!

Fotoğraf serisi olan ‘Pasaj’, bir teknenin iki kıyı noktası arasında sisli bir günde gidiş gelişini gösteriyor. Bu tekne, gelecek ile geçmiş arasındaki sanki elle tutulabilir anın bir sembolü!

ALGILARIMIZ VE GERÇEKLİKLE MÜZAKERE!

Sophia Pompéry, geçtiğimiz yıl İstanbul’da sergilenen ‘Şeylerin Sessiz Şekli’ sergisindeki çalışmalarında olduğu gibi bu kez ‘Geçiş’ çalışmasıyla yine algımızın ve gerçekliğin tanımının müzakere edilebileceğine vurgu yapıyor.

TÜRK KİMLİĞİ İLE İLGİLİ İMGELERİ DOKUNULABİLİR KILMAK!

Pompéry, bir hayat boyunca oluşan saklı yapılar ile benzeşmeler kurarak çevreyi, bir dış hafıza olarak kurguluyor. Bilindiğin arkasındaki bu imgelerle; anlatımsal, şiirsel, sakin bir şekilde, taviz vermeden, izleyicinin kendi hikayesinin derinliklerine inmesini sağlıyor. ‘Geçiş’ ile Türk kimliği ile ilgili imgeleri dokunulabilir kılıyor.

ATATÜRK, SAĞDUYUNUN SİMGESİ!

Sophia Pompéry’e, ‘Neden Atatürk’ün portreleri?’ diye sorduğumda, "2012'de 6 ay boyunca DAAD bursuyla İstanbul’da kaldığımdan beri, sık sık İstanbul - Berlin arasında gidip geliyorum. Gidip gelirken Mustafa Kemal Atatu¨rk’u¨n her yerde portrelerinin olduğunu fark ettim. Bu kurgulanmış portreler, Atatu¨rk’u¨ General, Başbakan olarak gösteriyor, tekrar tekrar üretiliyor, statik ve katı ikonografik gelenekleri takip eden imgeler oluşuyordu. Atatürk portresinin, Türk Ulusu’nun kahraman kurucusunu temsil ettiğini bilmek sağduyunun simgesi oldu, ülkenin sınırlarını bilmek gibi. Bütün bu tanımlar saklı yapılardı, ulusal kimliğin sembolleri, şu anda statik ve durağan olsa da, tarih boyunca anlam ve tanım olarak esnek olmuşlardır.’ diyerek cevaplıyor.

Sophia Pompéry’ in, ‘Geçiş’ adlı çalışması, 16 – 17 - 18 Eylül 2013 tarihlerinde, Haliç Kongre Merkezi’nde, Galerie Dix9 stant B6’da görülebilir.

http://youtu.be/erHFiIl3HYU

***

Geçtiğimiz yıl İstanbul’da sergilenen ‘Şeylerin Sessiz Şekli’ sergisi:

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/20971454.asp

SOPHİA POMPÉRY KİMDİR?

1984 Berlin doğumlu olan Sophia Pompéry, Berlin'de Weissensee School of Arts’da Karin Sander ile öğrenim gördü.

2009 ve 2010’da Universität der Künste’de Olafur Eliasson’un kurduğu Institut für Raumexperimente’e katıldı.

Yakın zamandaki sergileri ARTER Sanat İçin Mekan (Şeylerin Sessiz Şekli, 2012)

Nassauischer Kunstverein Wiesbaden, Almanya (ATÖLYE, 2013) ve Stedelijk Müzesi s’Hertogenbosch, Hollanda (BYTS, 2013)

Sanatçının çalışmaları; Vehbi Koç Vakfı, Artothek of Neuer Berliner Kunstverein, Spectrum Science Center, Foundation of German Technical Museums Berlin’de görülebilir.

'GEÇİŞ' SERGİSİ / FOTO GALERİ


Yazının devamı...

ÖLDÜREREK, DÜŞÜNENİN ÜSTESİNDEN GELMEK!

10 Eylül 2013

Ve söyledikleriyle, davranışları tutmayanların tutarsızlıklarını, bu şekilde hiç inandırıcı olmayacaklarını, çevresindekilerin güvenlerini kaybedeceklerini, bunu bile bile insanların neden böyle yaptıklarını, bunu hiç anlayamadığını söyledi.

Ben de ona hiç şaşırmamasını, benim hiç şaşırmadığı, tutarsız insanların günbegün çoğaldığını, bu konuda Yılmaz Özdil’in ‘İkiyüzlülük ve döneklik, irticadan da bölücülükten de tehlikelidir.’ diyerek çok doğru dediğini söyledim, Yılmaz Hocam’ın bu dediğini ‘Hayatımızdaki tüm ikiyüzlülere ithaf ediyorum’ diye ekleyerek…

BARIŞA MESAFE BEŞ KARIŞ!

Bu konudaki sohbet bir şeyi daha çağrıştırdı ikimize de, ister istemez.

‘Dünyada barış, höşgörü, kardeşlik olsun’ deyip de ‘Savaşa hazırız’ diyen biri ne kadar inandırıcı olabilir ki?

Ki en son örneğini dün gece yaşadık.

Barış yerine ölüme durduğumuz mesafe beş karış!

Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük, Mustafa Ayvalıtaş, Ali İhsan Korkmaz, Medeni Yıldırım’dan sonra şimdi de…

Ahmet Atakan.

6. kayıp...

Göz göre göre 6 metreden ölüm!

Ahmet ATAKAN.

Faşizm daha ne kadar azacak; iç acıtan, can yakan? (!)

Yeter artık döktüğünüz KAN!

***

Ortaöğretim Kurumları Yönetmenliği’nden Atatürk İlke ve Devrimleri dersi çıkarıldı.

Atatürk'ü derslerden, canlarımızı bedenlerden çıkarıyorlar!

Daha ne kaldı geriye?

Daha ne kadar uyuyacağız ve susacağız?

Derslerden ve birçok yerden yok ederek; onu zihinlerimizden, kalbimizden çıkarabilir mi, onun yolundan yürümekten ve ilkelerine sıkı sıkıya bağlı kalmaktan vazgeçirebilir mi acaba milyonları?

Onu çok seven, ilkelerine yapışan, onu ölümsüzleştiren milyonlarca insanlar bir yana, Dünya Liderleri bile onu yüceltirken…

Ama boşuna dememiş Paul Valery.

‘Düşüncenin üstesinden gelemeyen, düşünenin üstesinden gelmeye çalışır!’

Yazının devamı...

MÜZİĞİN KANATLARINDA ZAMANSIZ VE MEKÂNSIZ!

9 Eylül 2013

Dünyaca ünlü piyanist Tuluyhan Uğurlu, yine bir ilke imza atmaya hazırlanıyor. Tuluyhan’ın piyanosu bu kez 1491’den bugüne İstanbul’un mistik dünyasının en önemli merkezlerinden biri olan Galata Mevlevihanesi’ne taşınıyor.

MEVLEVİHANE’NİN BAHÇESİNDE İLK KEZ PİYANO SESİ!

Halk arasında Kulu Kapısı Mevlevihanesi, Galib Dede Dergâhı olarak da bilinen, 2011 yılından beri Galata Mevlevihanesi Müzesi olarak hizmet veren ayrıca Şeyh Galip ve İbrahim Müteferrika’nın kabirleri de bulunan Mevlevihane’nin bahçesinde, 14 Eylül Cumartesi akşamı saat 20.00’da, ilk kez piyano sesi duyulacak.

MİSTİK BİR YOLCULUĞA ÇIKILACAK FARKLI BİR KONSER!

Tuluyhan Uğurlu, İstanbul - Tünel’de bulunan bu gizli bahçede, onlarca kabir arasında müzik ve görüntülerle dinleyicisini, piyano tutkunlarını yine farklı bir müzikal yolculuğa çıkarmaya hazırlanıyor.

Uğurlu, konserde ‘Go With God’, ‘Kutsal Kitaplardan Ayetler’ gibi eski albümlerinde yer alan eserlere de yer verecek.

MÜZİĞİN KANATLARINDA ZAMANSIZ VE MEKÂNSIZ BİR YOLCULUK!

Bir sonbahar akşamında Tünel’de İstiklal Caddesi’nin başladığı noktada yaşam alabildiğine coşkusu ile sürerken, Mevlevihane’nin kapısından girip, ‘Hamuşan-Susmuşlar’ın dünyasına doğru bir yolcuğa çıkmak isteyenler…

Mezar aralarında onlarca kedi yavrusu, devasa ağaçlarda kuş sesleri, yaprakların hışırtısından başka hiçbir sesin olmadığı, Beyoğlu’nun yaşayan karmaşasından uzak, kim bilir belki de gerçek dünyada…

Bu sessizlik içinde size farklı boyutlardan melodiler fısıldayan Tuluyhan Uğurlu’nun piyanosu…

Bir eylül akşamında Galata Mevlevihanesi bahçesinde müziğin kanatlarında zamansız ve mekânsız bir yolculuk…

Biletler Biletix’te…

Yazının devamı...

KALEM YAPTIĞIM KALP!

4 Eylül 2013

Belki de haklılardı.

Çok engel vardı.

Olacak şey değildi.

Hatta imkansızdı.

Bunu düşünenlerin dedikleri ise;

Biraz zor.

Hayal bu.

Vazgeç

Olacak şey değil.

Yapamazsın.

Zorlanırsın.

Yürütemezsin.

Çünkü işin merkezinde değilsin.

Türkiye’nin bir ucundasın.

Kurtlar sofrası…

İşin merkezindekiler bile bunu başaramıyor.

Ki, senin işin daha da zor.

Sebebini biliyorsun.

Dediler de dediler.

Oysa şunu bilemediler.

Düşünemediler.

Ben bunu çok istiyordum.

Çok ama çoooookkkkkkkk…

Bu istekte tutku vardı.

Çok istemek…

Bu da, başarmanın yarısı demek.

Ve ne olursa olsun vazgeçmemek!

Ölmek var dönmek yok diyerek.

İsteyerek…

Hissederek…

İnanarak…

Görerek…

Yaşayarak…

Bunları göze alan biri olduğunu düşünemediler.

Oysa ben bu yola girmiştim bile.

İsteğime ulaşmak için yürüdüğüm yolda;

Düşe kalka…

Ağlaya zırlaya…

Yaza yaza…

Okuya okuya…

Çalışa çalışa…

Baş koymuştum bu yola.

Evet kaplumbağa hızıyla yürüdüm, daha hızlı yürümek hatta koşmak isterken.

Şartlar…

Şimdi bu 5 yılın sonunda dönüp baktığımda,

Evet, yavaş ilerlemişim ama emin adımlarla…

5 yıla iki kitap, binlerce köşe yazısı, yüzlerce röportaj, gittiğim filmler, konserler, tiyatrolar, sergiler, yapımcılığını üstlendiğim televizyon programı sığdırmışım.

Arkadaşlıklar, dostluklar…

Anılar…

AN’lar…

Gözyaşları, kahkahalar…

Yaşanmışlıklar…

Tüm bunlar ve daha fazlası…

Kalem yaptığım kalbimin sayesinde!

Kalem yaptığım o kalp ki;

5 yıl önce beni prangalarımdan kurtarıp, Hürriyet’ime kavuşturmuş.

Kelebekler gibi uçurmuş.

Özgürlüğe, mutluluğa, aşka...

Bununla da kalmamış.

Bu süreçte birçok insanın duygularına, kuytularına dokunmuşum kalem yaptığım kalbimle!

Binlerce insanın samimiyetini sevgisini kazanmışım ne mutlu ki.

Ama en çok da…

Ülkemizde, milyonlarca kişi için lüks olan, sevdiği işi yapabilmemin mutluluğu, aşkı, hazzı…

Ki, hiç ama hiçbir şeyle anlatılmaz, hiçbir şeyle karşılaştırılamaz.

Anlatılmaz, anlaşılmaz…

Dünyadaki en büyük mutluluklardan biri…

Sevdiğin işi yapmak.

Ve mutlu olmak.

Ha ama bu mutluluğa kolay ulaşılamıyor, her mutluluğa kolay ulaşılmadığı gibi.

Emek, sabır, sevgi, mücadele, aşk gerekiyor.

Ve vazgeçmemek.

Ben de, irili ufaklı çakıltaşlarının olduğu hayat patikasında, bastığın yerde bitmeyen mutluluk yolunda 15 senelik verdiğim mücadele sonunda, son 5 yıldır mutluyum bu anlamda.

Yineliyorum, evet, bu konuda (sektör ve şartlar gereği) kaplumbağa hızıyla ilerledim.

Olumsuzluklara kulaklarımı tıkadım.

Gerçekten mücadeleler verdim.

Hedeften sapmadım.

Güldüm, kahkaha attım.

Hüzünlendim, ağladım.

Yazdım.

Çalıştım.

Sonuç mu?

İşteyim.

Aşktayım.

Yıllar yıllaaaarrrrr önce ‘Bir gün Hürriyet Gazetesi’nde köşe yazıları yazacağım, röportajlar yapacağım’ dediğim yerdeyim.

Yılmadım.

Ve bugünlere…

Zorluklardan güzelliklere…

1 Eylül’ü, ‘Dünya Barış Günü’ diye biliyoruz

Ama 1 Eylül benim için Hürriyet’ime kavuşma günü.

1 Eylül 2008’den bu yana.

1 Eylül 2013’te, Hürriyet’imin 6. yılına…

Dile kolay…

Kelimeler, duygular sığmıyor, ne kalbime ne ruhuma.

Hayat,, çok teşekkür ederim sana.

Çok şey mi istiyorum bilmiyorum ama…

Hep atsın, hep çarpsın, hep yazsın kalem yaptığım bu kalp.

Duyarlılıkla…

Mutlulukla…

Coşkuyla…

Tutkuyla…

Aşkla.



Yazının devamı...

YOL VE BULUŞMA İSTANBUL’DA - EXPO’DA!

28 Ağustos 2013

Avrupa ve Asya arasındaki en önemli ticaret unsuru olan İpek Yolu, 31 Ağustos tarihinden itibaren, dünya ülkeleri ve kültürlerini bir araya getiren yeni bir küresel festivalle, İstanbul - Gyeongju Dünya Kültür Expo 2013 etkinliğiyle bambaşka bir değer haline gelecek.

YOL, İNSANLARI BİR ARAYA GETİRİYOR VE KÜLTÜRLER EXPO’DA BULUŞUYOR!

‘Yol, Buluşma ve Birliktelik’ sloganıyla yola çıkan İstanbul-Gyeongju Dünya Kültür Expo 2013, medeniyetler beşiği Türkiye’nin en önemli şehri İstanbul’da, 31 Ağustos – 22 Eylül tarihleri arasında, 23 gün sürecek olan küresel bir festivalle gerçekleşecek.

İpek Yolu, insanları bir araya getiriyor ve kültürler Expo’da buluşuyor!

İstanbul ve Güney Kore’nin Gyeongju şehri arasında bir kültür bağı oluşturmak için düzenlenen İstanbul-Gyeongju Dünya Kültür Expo 2013, birçok dünya ülkesini de bu kapsamda misafir edecek ve kendi kültürlerini tanıtma imkanı sunacak.

DÜNYA ÜLKELERİ VE KÜLTÜRLERİ YENİ BİR KÜRESEL FESTİVALDE, EXPO’DA!

Türkiye ve Kore sınırlarını aşmasının yanı sıra Avrupa ve Asya’nın da sınırlarını aşarak bir araya gelecek dünya ülkeleri ve kültürleri yeni bir küresel festivalin doğmasına öncülük edecek.

Çırağan’da yapılan, üst düzey Koreli yöneticilerin ve bürokratların da yer aldığı toplantıda, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın 23 gün sürecek olan “İstanbul-Gyeongju Dünya Kültür Expo 2013”ile ilgili detayları paylaştı.

DOĞUNUN EN DOĞUSUNDAN DOĞUNUN EN BATISINA BİR KÖPRÜ!

Topbaş, paylaşılanların çok uzaktayken bile çok yakındaymış hissi vermesini ümit ettiklerini, Doğunun en doğusundan doğunun en batısına bir köprü görevi görmesini istedikleri, ‘Bütün kültürler bir araya gelsin, barışı haykırsın!’ dediği, ilk kültür Expo’su olan bu festivalle; sevgi, barış, beraberlik, hoşgörü mesajlarını dünyaya duyurmak amacında olduklarını belirterek, konuşmasını, Mevlana’nın ‘Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir’ sözleriyle noktaladı.

‘İstanbul-Gyeongju Dünya Kültür Expo 2013’ Kültür Festivali; 31 Ağustos 2013 Cumartesi akşamı saat 21:00’de, İstanbul’un en önemli kültür miraslarına ev sahipliği yapan Ayasofya Meydanı’nda yapılacak olan törenle açılacak.

Yazının devamı...

GENÇLERİN RENK VE AHENK DENİZİ!

24 Ağustos 2013

Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü Öğretim Görevlisi Dr. Deniz Gökduman’ın öğrencilerinin eserlerinden oluşan sergiyi, 4 Eylül 2013’e kadar Piramid Sanat’ta görebilirsiniz!

Farklı teknik ve bakış açılarının yansıtıldığı eserlerde, genç kuşağın hayal gücü ve özgünlük arayışları öne çıkıyor.

22 FARKLI DÜNYA!

Foto-realizmden heykele, pop art’tan grafiti çalışmalarına kadar birbirinden farklı eğilimlerin yer aldığı sergide; çeşitli tekniklerin yanı sıra, 22 farklı kişinin dünyasına girerek, sanatsal ayrımları çok net bir şekilde algılayabiliyorsunuz.

Bedri Baykam’ın sahibi olduğu Piramid Sanat da, her yıl üniversitelerde yetişen genç sanatçıları desteklemek ve sanat dünyasını en yeni sanatçılarla tanıştırmak amacıyla açtığı sergilerden olan Deniz Gökduman Atölyesi sergisi, Gökduman’ın bugünkü öğrencileri ile mezunlarını bir araya getiriyor.

SERGİYE KATILAN İSİMLER:

Ali Gümülcine, Bensu Altay, Çiğdem Gökçeciler, Damla Bozkurt, Elçin Topçu, Emine Delibaş, Emrah Nallar, Fahri Çağdaş, İ. Boran Kabzımal, M. Emin Küçük, Mehmet Yorulmaz, Murat Gündüz, Nur S. Yıldırım, Özge Gümüş, Rengin Özbahar, Sercan Başar, Sevtap Yılmaz, Şehmus Atasever, Şenol Bora, Tayfun Pekdemir, Uğur Bolat, Teoman Furat.

DENİZ GÖKDUMAN ATÖLYESİ SERGİSİ

Piramid Sanat: Feridiye cad. No:23 – 25 Taksim – İSTANBUL

Yazının devamı...

UNUTMUYORUM – KURUTAMIYORUM!

21 Ağustos 2013

Oysa artık gerçek çiçeklerin açması bekleniyor.

Hayatlarımızın sevgiyle, adaletle, vicdanla sulanması; geleceğimize de düşüncelerle, gerçeklerle, bilimle kök salınması gerektiği yerde…

Dün işlerimi, görüşmelerimi bitirdikten sonra Gezi Parkı’na gidip bir bankta oturdum uzun bir süre; günün değerlendirmesini, düşüncelerimi ve yapacaklarımı aklımdan geçirmek üzere.

Daha bir ay öncesine kadar buralarda;

Nefes alınmıyorken…

Gözyaşları akıyorken…

Gözler çıkıyor, kafalar yarılıyorken…

Yaşamlar tükeniyorken…

Şimdi…

Sanki hiç ama hiçbir şey olmamış gibi…

Değer miydi o kadar zarara?

Onlarca can kaybına…

Şimdi, kucağında, kuytusunda yeniden can verip, insanların ruhunu okşamaya, tazelemeye devam ediyor tüm varlığıyla, sükunetiyle.

O doğal ana ki;

Kucağına (çimenlere) yayılan ve banklarda sohbet edenler…

Dinlenenler…

Nefesi ve huzuru içine çekenler…

Zaman geçirenler…

Düşüncelerini ve hayatını gözden geçirenler…

Ben de;

Yeşilin canlılığını, gökyüzünün mavisinin huzurunu işledim hem gözlerime hem de ruhuma…

Mutlu oldum, huzur doldum

Ama…

Yok edilen yaşam alanlarını…

Köprü için katledilen ağaçları…

Talan edilen nehir ve ormanları…

Atılan gaz bombalarını…

Sıkılan tazyikli suları…

Gaz bombalarıyla yaralananları…

Gözleri çıkanları, kafası yarılanları…

Aramızdan ayrılanları…

Tutuklanan doktorları…

Susturulan medyayı…

İşten çıkarılan gazetecileri…

Tutuklanan avukatları…

Keyfi gözaltıları…

Acıyan canlarımızı…

Akan gözyaşlarımızı…

Nefessiz kalışlarımızı…

Abdullah Cömert’i…

Ali İsmail Korkmaz’ı…

Ethem Sarısülük’ü…

Medeni Yıldırım’ı…

Mehmet Ayvalıtaş’ı…

Unutmadım.

Unutmuyorum.

Unutamıyorum.

Kurutmuyorum.

Siz de unutmayın.

Kurutmayın!

Lütfen!

Neyi?

Yaşananları…

Haklarımızı.

Ve…

Yaşamımızı!

Yazının devamı...