"Mehmet Y. Yılmaz" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Mehmet Y. Yılmaz" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Mehmet Y. Yılmaz

Fırtınalı aşklar ne zaman biter?

‘MEKSİKALI’ filminde Samantha rolündeki Julia Roberts, “bir dargın, bir barışık” sevgilisi Jerry’ye (Brad Pitt) şunu soruyordu:
“Birbirini gerçekten seven ama bir türlü tam olarak anlaşamayan sevgililer ne zaman ayrılırlar?”
Jerry’nin yanıtı kısaydı: “Hiçbir zaman!”
Filmi ve bu repliği hatırlamamın nedeni bu ay her şeyiyle yenilenen ve gerçekten çok güzel bir kentli dergiye dönüşen Tempo dergisinde okuduğum bir yazı oldu.
Yazı, 1960’ların sonlarında başlayıp “ölüm onları ayırana kadar” süren Jane Birkin–Serge Gainsbourg aşkı ile ilgili.
“Bohem dünyanın bu kült aşkı”, tam da Samantha’nın sorduğu soruda tarif ettiği türden bir aşktı.
Birbirlerini gerçekten delicesine seven ama bir türlü bir arada da yaşayamayan iki sevgilinin aşkının, hiçbir zaman bitmeyeceğini gösteren örneklerden biriydi.
Elizabeth Taylor–Richard Burton aşkını da böyle tarif edebileceğimizi düşünüyorum.
Çevrenize bakarsanız, isimlerini pek kimselerin bilemeyeceği böyle daha nice âşık olduğunu da görürsünüz, buna eminim.
‘Slogan’ isimli filmin setinde ilk kez tanışma olanağı bulmuşlardı, aralarında 18 yaş fark vardı.
Jane, küçük bir İngiliz gülü gibiydi, Serge ise ayyaşın teki!
Filmin yönetmeni Pierre Grimblat, iki başrol oyuncusunun birbirleriyle kaynaşmasının film için iyi olacağını düşündüğünden onları bir akşam yemeğinde bir araya getirdi.
Serge, yemekte her zamanki gibi şarap şişelerini birbiri ardına devirdi, sigaranın birini yaktı, diğerini söndürdü, hiç ama hiç konuşmadı.
Jane, bu tuhaf adamın kendisinden hiç hoşlanmadığını düşünmüştü.
Havayı ısıtmak için dans etmeyi teklif etti, Serge istemeyerek de olsa dansa kalktı ama dans boyunca Birkin’in ayağına bilerek basmayı ihmal etmedi.
Yemeğin sonunda bir gece kulübüne, oradan da bir Rus müzikholüne gittiler. Votka su gibi akmaya devam etti.
Sabah güneş doğarken Serge, Rus kemancıları kulübün önündeki kaldırıma dizmiş, Jane ile dans ediyordu.
Sonunda otele gittiler, Serge’in odasına çıktılar ve kolayca tahmin edebileceğiniz gibi Serge daha yatağa uzanır uzanmaz sızıp kaldı.
Jane, odadan çıktı, yeni açılan plakçıdan sabaha karşı kaldırımda dans ettikleri şarkının plağını satın aldı, gidip sarhoşluktan sızmış Serge’in ayaklarının arasına sıkıştırdı, kendi oteline gitti.
Saatler sonra Serge ayıldı, plağı buldu, pikaba koyup, bir Gitanes yaktı, Jane’i aradı.
Eros oklarını fırlatmış, Serge’i de, Jane’i de tam kalplerinden vurmayı başarmıştı.O günlerde Jane, James Bond film müziklerinin efsanevi bestecisi John Barry’den yeni boşanmıştı. Serge ise Brigitte Bardot ile geçirdiği bir gecenin ruhunda açtığı yarayı henüz saramamıştı.
İlginç olan Serge Gainsbourg gibi bir tipin, kadınlarla ilk karşılaşmasındaki beceriksizliğiydi.
Bardot, Gunter Sachs ile evliliğinden mutsuzdu ve peşinde dolanıp duran Serge’e bir şans vermeye karar vermişti.
İkisi bir akşam yemeğinde buluştular ve Serge yine şişelerce içki, paketlerce sigara içti, Bardot’nun yüzüne bile bakamadı, ağzından bir tek kelime söz çıkmadı.
Brigitte Bardot gibi kendisini “tanrıça” olarak gören bir kadın bu işe çok sinirlenmişti. Sabah telefonla Serge’i uyandırmış, bir şans daha istiyorsa kendisi için dünyanın en iyi aşk şarkısını bestelemesi gerektiğini söylemişti.
Beste, ertesi gün hazırdı ama hafızalarımızda iz bırakması Bardot’ya değil, Jane’e nasip olacaktı: Je’taime moi non plus!
Dünyanın gelmiş geçmiş en güzel aşk şarkıları içinde yerini kuşkusuz almış bir şarkı ama bundan da önemlisi belki de dünyanın en erotik şarkısıydı Je’taime.
Birkin hâlâ bu iddiaları reddediyor ama şarkının geri planındaki “erotik mırıltılar ve inlemelerin” çiftin yataklarının altındaki bir kayıt cihazı ile Serge tarafından kaydedildiği söyleniyordu. Serge daha sonra şöyle diyecekti: “1969 erotik bir yıldı ve biz de öyle hatırlanmaya devam ediyoruz.”
Birbirlerine deli gibi âşıklardı ama aynı çatı altında uzun süre birlikte olamayacak kadar da kendilerine göre yaşamak peşindeydiler.
Öyle bir aşk ki Serge, Jane’in başka erkek bestecilerin şarkılarını söylemesine bile tahammül edemiyordu.
“Başka bir bestecinin şarkısını söyleyebilmem için bestecinin ya ölmüş ya da Amerikalı olması gerekiyordu” diye anlatmıştı Jane.
Bir kızları da olmuştu, Charlotte.
Birbirleriyle son konuşmaları 1991 yılında telefonda oldu.
Serge, Jane’i aramış ve şunu söylemişti: “Sana kocaman bir pırlanta aldım. Sana aldığımı kaybetmiştin, artık bunu takarsın.”
“Off Serge” diye yanıtlamıştı Birkin, “içmeyi bırak artık.”
Bunu kime söylediğini gözünüzün önüne getirin, Serge, yıllar önce kalp krizi geçirip hastaneye kaldırılmıştı ve taburcu olunca şu demeci vermişti: “Ömrümü uzatmak için içki ve sigarayı arttıracağım.”
Birkin ile Gainsbourg’un öyküsünü Tempo’da okurken, yazımın başında sözünü ettiğim filmdeki soruyu hatırladığımı söylemiştim. Onun için aşka ömür biçenlere, süre verenlere takmayın kafayı.
Bazen öyle aşklar yaşanır ki bu bitmez, bitirmek istesen de, bitirmek istese de!
İki özgür ruh gerekir bunun için, öncelikle!
Kendi varlığı konusunda ayak direyen, çekimine kapıldığı insanın ruhunun içinde eriyip yok olmayı reddeden iki kişi.
Böyle bir ilişkide her zaman söylenecek bir söz, verilecek bir öpücük vardır.
Ve o son söz söylenmeden, son öpücük verilmeden de aşk bitmez, bitirilemez.


Bu kadar zor mu?


CUMHURBAŞKANI Recep Tayyip Erdoğan’ın, 13 Şubat 2015 tarihinde Meksiko City’deki basın toplantısında, ABD’de 3 Müslüman gencin öldürülmesinden sonra Obama’ya hitaben şunları söylediğini dün hatırlatmıştım. Bugün tekrarlıyorum:
“Ben Obama’ya sesleniyorum, ‘Neredesin Başkan’ diyorum. Biz siyasiler, ülkemizde işlenen cinayetlerden sorumluyuz. Tavrımızı ortaya koymak zorundayız. Çünkü halk size oylarını verirken ‘Benim can güvenliğimi, mal güvenliğimi sağlayacaksın’ diye veriyor. Eğer siz, bu tür bir olay karşısında sessiz kalırsanız dünya da size her zaman sessiz kalacaktır.”
Ben de Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sesleniyorum, “Neredesiniz Sayın Cumhurbaşkanı?”
Bu ülkenin tanınmış bir gazetecisi, Ahmet Hakan, önce hedef gösterildi, sonra alçakça saldırıya uğradı.
Ve biz hâlâ sizden, bu saldırıyı kınayan bir cümle duymadık.
Bu kadar mı zor geliyor size, bu iğrenç saldırıyı kınamak?

X