"Kansu Ejder" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Kansu Ejder" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Kansu Ejder

İŞTİRAK NAFAKASI

4 Nisan 2013

Ana ve baba, yoksul oldukları veya çocuğun özel durumu olağanüstü harcamalar yapılmasını gerektirdiği takdirde ya da olağan dışı herhangi bir sebebin varlığı halinde, hakimin izniyle çocuğun mallarından onun bakım ve eğitimine yetecek belli bir miktar sarf edebilirler.
Ana ve babanın bakım borcu, çocuğun ergin olmasına kadar devam eder. Çocuk ergin olduğu halde eğitimi devam ediyorsa, ana ve baba durum ve koşullara göre kendilerinden beklenebilecek ölçüde olmak üzere, eğitimi sona erinceye kadar çocuğa bakmakla yükümlüdürler.
Küçüğe fiilen bakan ana veya baba, diğerine karşı çocuk adına nafaka davası açabilir. Ayırt etme gücüne sahip olan küçük de nafaka davası açabilir.
Nafaka miktarı, çocuğun ihtiyaçları ile ana ve babanın hayat koşulları ve ödeme güçleri dikkate alınarak belirlenir. Nafaka miktarının belirlenmesinde çocuğun gelirleri de göz önünde bulundurulur. Nafaka her ay peşin olarak ödenir. Hakim istem halinde, irat biçiminde ödenmesine de karar verebilir.

SONRADAN BAĞLANIYOR

Davacı baba, davalı ile anlaşmalı boşandıklarını, boşanma protokolünde iştirak nafakasıyla ilgili herhangi bir hükmün yer almadığını ve mahkeme tarafından iştirak nafakası konusunda herhangi bir karar verilmediğini ileri sürerek velayeti kendinde bulunan küçük için davalı anneden iştirak nafakası talebinde bulundu. Davalı anne, anlaşmalı boşanmada davacı babanın herhangi bir nafaka talebinin olmadığını savunarak davanın reddini istedi.
Yerel mahkeme iki tarafın da öğretmen olduğu, tarafların anlaşmalı boşanma ile velayetin davacı babada bırakılmasını istediği, herhangi bir nafaka talebi olmadığı, buna rağmen sonradan iştirak nafakasının istendiği ve davacının ekonomik durumunun davalıdan daha iyi olduğu gözetildiğinde istemin haksız bulunduğu kanaati ile davanın reddine karar verdi.
Temyiz incelemesi yapan Yargıtay 3. Hukuk Dairesi “TMK’nun 182/2. maddesine göre boşanma veya ayrılık vukuunda, velayet kendisine verilmeyen eş, küçük çocuğun bakım ve eğitim giderlerine “gücü” oranında katılmak zorundadır. Bu husus kamu düzenine ilişkin olup tarafların iradesine tabi kılınmamıştır. Dolayısı ile anlaşmalı boşanma ile iştirak nafakası istenmemiş olsa bile sonradan bu istem gündeme getirilebilir. Mahkemece bu yön kabul edilmekle birlikte davacı babanın çocuğun bakım ve gözetimi ( bilerek ve isteyerek ) üstlenmesi ve de ekonomik durumu davacıya göre daha zayıf olan davalı anneden iştirak nafakası istenmesinin haksızlık olduğu yönündeki gerekçe ise yasal dayanaktan yoksun olup kabul edilebilir nitelikte değildir. Her ne kadar davalı annenin ekonomik düzeyi davacı babaya göre daha düşük ise de öğretmen olan davalının sosyal ve ekonomik “gücü” oranında küçüğün bakım ve eğitim giderlerine katkıda bulunması zorunludur. Davalının tespit edilen ekonomik durumu sadece nafakanın miktarını tayinde rol oynar. Böylece hakim, tarafların sosyal ve ekonomik durumlarını, küçüğün yaş, eğitim ve bakım giderlerini (TMK. mad. 330) dikkate alarak “hakkaniyet” ölçüsünde nafaka takdir etmelidir” gerekçesiyle yerel mahkeme kararını bozdu.

ÜFE ORANINDA ARTIŞ
 
Davacı kadın davalıyla boşandıklarını, kararla birlikte müşterek çocuğun velayetinin kendisine verildiğini, müşterek çocuk için 100 TL iştirak nafakası bağlandığını, nafakanın yetersiz kaldığını ileri sürerek nafakanın 600 TL’ye artırılmasını talep etti. Davalı eski eş, davayı kabul etmediğini, talebin fahiş olduğunu beyanla davanın reddine karar verilmesini istedi.
Yapılan yargılama sonunda yerel mahkeme, davanın kısmen kabulüyle dava tarihinden itibaren aylık 300 TL iştirak nafakasının davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verdi.
Davalı eski eş yerel mahkeme kararını temyiz etti. Davanın temyiz incelemesini yapan Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, “TMK.nun 182. maddesine göre; boşanma kararıyla velayetin kullanılması kendisine verilmeyen eş, çocuğun bakım ve eğitim giderlerine gücü oranında katılmak zorundadır. TMK.nun 330. maddesindeki düzenleme, nafaka miktarının çocuğun ihtiyaçları ile ana ve babanın hayat koşulları ve ödeme güçlerine göre belirlenir şeklindedir. TMK.nun 331. maddesi uyarınca da; durumun değişmesi halinde hakim nafaka miktarını yeniden belirler veya nafakayı kaldırabilir. Ülkede yaşanan enflasyon ve çocuğun büyümesi dışında nafakaya etki eden olgulardan bahsedilmeden, davalının gelir-gideriyle orantısız şekilde yüksek nafakaya hükmedilmiştir. Mahkemece yapılacak iş; tarafların gerçekleşen sosyal ve ekonomik durumları, nafakanın niteliği ve özellikle ekonomik göstergelerdeki değişimle TÜİK’in yayınladığı ÜFE 12 aylık ortalama artış oranı nazara alınmak suretiyle, TMK.nun 4 üncü maddesinde vurgulanan hakkaniyet ilkesine uygun bir miktara hükmetmekten ibarettir.” gerekçesiyle yerel mahkeme kararını bozdu.

YARGITAY OKUYANIN YANINDA

Eşinden ayrılan koca, kız çocuğu için eşine iştirak nafakası veriyordu. Ancak kız çocuğu 18 yaşını doldurduktan sonra baba mahkemeye başvurarak dava açtı. Davacı baba, nafaka vermek zorunda kaldığı eşinin reşit olduğunu, Medeni Kanuna göre artık nafaka vermemesi gerektiğini ileri sürerek iştirak nafakasının kaldırılmasını talep etti. Genç kız savunmasında Açık Öğretim Lisesi 1. Sınıfta eğitimine devam etmekte olduğunu, herhangi bir geliri bulunmadığını ileri sürerek davanın reddini istedi.
Davaya bakan yerel mahkeme genç kızın yaşının 18’i geçmiş olması nedeniyle babanın açmış olduğu iştirak nafakasının kaldırılması davasını kabul etti.
Genç kızın yerel mahkeme kararına itirazını değerlendiren Yargıtay 3. Hukuk Dairesi; Türk Medeni Kanunu’na göre anne ve babanın bakım borcunun çocuğun reşit olmasıyla sona erdiğini ancak çocuk ergin olduğu halde eğitimi devam ediyorsa ana ve babanın durum ve koşullara göre kendilerinden beklenebilecek ölçüde, eğitimi sona erinceye kadar çocuğa bakmakla yükümlü olduğunu, hiçbir malvarlığı ve geliri bulunmayan gence eğitimi sona erinceye kadar babanın bakma yükümlülüğünün devam ettiğini gerekçe göstererek yerel mahkeme kararını bozdu.

Yazının devamı...

YOKSULLUK NAFAKASI

28 Mart 2013

Yoksulluk nafakasının toptan veya durumun gereklerine göre irat biçiminde ödenmesine karar verilebilir. İrat biçiminde ödenmesine karar verilen nafaka, alacaklı tarafın yeniden evlenmesi ya da taraflardan birinin ölümü halinde kendiliğinden kalkar; alacaklı tarafın evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi yaşaması, yoksulluğunun ortadan kalkması ya da haysiyetsiz hayat sürmesi halinde ise mahkeme kararı ile kaldırılabilir.
Tarafların mali durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hallerde iradın artırılması veya azaltılmasına karar verilebilir.

ASGARİ ÜCRET ÖRNEĞİ

Davacı, boşandığı davalı eski eşinin asgari ücretle çalışarak gelir temin ettiğini böylece yoksulluktan kurtulmuş olduğunu ileri sürerek yoksulluk nafakasının kaldırılmasını talep etti. Davalı eski eş savunmasında; asgari ücretle çalıştığını ancak kazandığı para ile halen yoksulluk içinde yaşadığını belirterek davanın reddini istedi. Yapılan yargılama sonunda yerel mahkeme, davalının asgari ücretle çalışmasından dolayı yoksulluktan kurtulduğuna kanaat getirerek davanın kabulüne karar verdi.

MAHKEMENİN NAFAKA KARARI

Davalı eski eş yerel mahkeme kararını temyiz etti. Davanın temyiz incelemesini yapan Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, “yoksulluk nafakasının amacı, boşanma sonucunda yoksulluğa düşecek olan ve boşanmada daha fazla kusuru bulunmayan eşin, asgari yaşam gereksinimlerinin karşılanmasıdır. Somut olayda boşanma nedeniyle yoksulluğa düşen eşe aylık yoksulluk nafakası verilmiş olup, davalının nafaka dışında hiçbir malvarlığı bulunmadığı gibi, daha sonra avukat yanında işe girerek elde ettiği asgari ücret günün ekonomik koşulları ve paranın alım gücü değerlendirildiğinde O’nu yoksulluktan kurtarmaz.” gerekçesiyle yerel mahkeme kararını bozdu.

‘SÜRESİZ OLARAK’ İBARESİ

Bir yerel mahkeme, Türk Medeni Kanunu’nun boşanmada verilen yoksulluk nafakasının süresiz olmasına ilişkin hükmün iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Başvuruyu sonuçlandıran Yüksek Mahkemesi kararında, boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek tarafın, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebileceğine dikkat çekti. İtiraz konusu “süresiz olarak’’ ibaresinin, alacaklının her zaman, ölünceye kadar yoksulluk nafakası alacağı anlamına gelmediğine, bu ibarenin kanuna, boşanmadan dolayı yoksulluğa düşecek eşin diğer eş tarafından, şartları bulunduğu sürece ekonomik yönden desteklenmesi ve asgari yaşam gereksinimlerinin karşılanması amacıyla konulduğu belirtildi.

EŞLER ARASINDAKİ DAYANIŞMA

Evlilik birliğinde eşler arasında geçerli dayanışma ve yardımlaşma yükümlülüğünün, evlilik birliğinin sona ermesinden sonra da kısmen devamı niteliğindeki yoksulluk nafakasının özünde, ahlaki değerler ve sosyal dayanışma düşüncesinin yer aldığı, yoksulluk nafakasının amacının, nafaka alacaklısını zenginleştirmek olmadığı belirtildi. Yoksulluk nafakasıyla, boşanma sonucunda yoksulluk içine düşen eşin asgari yaşam gereksinimlerinin karşılanmasının amaçlandığı, “Yoksulluk nafakasına hükmedilebilmesi için nafaka talep eden eşin boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek olmasının yanı sıra, nafaka talep edilen eşin de nafaka ödeyebilecek ekonomik gücünün bulunması gerekmektedir’’ ifadesine yer verildi. Boşanma sebebiyle yoksulluğa düşen eşi korumak için diğer eşin, koşulları bulunduğu sürece, herhangi bir süre sınırı olmaksızın yoksulluk nafakası vermesi öngörülen kural, Yüksek Mahkeme tarafından Anayasa’ya aykırı bulunmayarak iptal istemi reddedildi.

TEMYİZ SÜRESİ 60 GÜNE DÜŞTÜ
 

Yargıtay, yıllardır kronikleşen iş yükü sorununu çözmeye başladı. Üye ve daire sayısının artırılmasının ardından Yargıtay, 3 yılı bulan dosya inceleme sürelerini bazı dairelerde bir yıla, bazı dairelerde 6 aya, bazı dairelerde ise 60 güne kadar düşürdü. Nafaka davalarında da benzer bir iyileşme yaşanıyor. 3. Hukuk Dairesi, nafaka dosyalarını 60 günde temyiz incelemesini yaparak kararı veren mahkemeye gönderiyor. Bu daire daha önce nafaka dosyalarını 6-7 ayda karara bağlayabiliyordu.

Yazının devamı...

VELAYET

21 Mart 2013

Davalı kadın da, yaşının küçük olmasından faydalanan davacı tarafından cinsel ilişkiye zorlandığını, hamileliğinin fark edilmesi ile aileler tarafından evlendirildiklerini ancak davacının ortak konut temin etmediği gibi evlilik birliğinin devamı süresince üzerine düşen hiçbir yükümlülüğü yerine getirmemesi nedeniyle evi terk ettiğini beyan ederek boşanmalarına karar verilmesini, çocuğun velayetinin kendisine verilmesini, maddi ve manevi tazminat ile nafakaya hükmedilmesini talep etti.

BAŞKA BİRİYLE KAÇMAK

Yerel mahkeme, davalı-karşı davacının evlilik birliği devam ederken başka bir kişi ile kaçmak suretiyle evi terk etmesi ağır kusuru nedeniyle evlilik birliğinin temelinden sarsıldığı gerekçesiyle asıl davanın kabulü ile tarafların boşanmalarına ve annenin çocuğunu terk ederek evden ayrılması nedeniyle müşterek çocuğun velayetinin babaya bırakılmasına, davalı-karşı davacı kadının davasının reddine ilişkin karar verdi.

ÇOCUK KİMDE KALACAK

Davalı-karşı davacı kadının kararı temyiz etmesi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesi “Ana yanında kalmasının çocuğun bedeni, fikri, ahlaki gelişmesine engel olacağı yönünde ciddi ve inandırıcı deliller bulunmadığı ve hemen meydana gelecek tehlikelerin varlığı da ispat edilmediği halde ana bakım, şefkatine muhtaç 27.01.2004 doğumlu müşterek çocuğun Türk Medeni Kanununun 182. ve 336/2. maddeleri uyarınca babanın velayetine bırakılması usul ve kanuna aykırıdır” gerekçesi ile yerel mahkeme kararını kısmen bozdu.

Yerel mahkeme önceki gerekçesini tekrarlayarak, annenin çocuğunu terk ederek evden ayrılması nedeniyle müşterek çocuğun velayetinin davacı-karşı davalı babaya bırakılmasına karar vererek velayet yönünden önceki kararında direndi. Direnme kararına itiraz eden davalı-karşı davacı kadın davayı Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna taşıdı. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ise şu gerekçeyi göstererek yerel mahkeme kararını bozdu:

“Velayet, ana babanın velayeti altındaki çocukların kişiliklerine ve mallarına ilişkin hakları, ödevleri, yetkileri ve yükümlülükleri içerir. Ergin olmayan çocuk ana babasının velayeti altındadır. Evlilik devam ettiği sürece ana ve baba velayeti birlikte kullanırlar. Ancak boşanma kararının kesinleşmesiyle birlikte evlilik birliği sona erdiğinden velayetin beraberce kullanılma olanağı kalmamaktadır. Bu durumda 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 336. maddesi uyarınca, ortak hayata son verilmiş veya ayrılık hali gerçekleşmiş ise hakim, velayeti eşlerden birine verebilir. Velayet ana babadan birinin ölümü halinde sağ kalana, boşanmada ise çocuk kendisine bırakılan tarafa aittir. Ayrılık ve boşanma durumunda velayetin düzenlenmesindeki amaç, küçüğün ileriye dönük yararlarıdır. Eş söyleyişle, velayetin düzenlenmesinde asıl olan, küçüğün yararını korumak ve geleceğini güvence altına almaktır. Bu nedenle, çocuğun fiziksel ve ruhsal gelişimini engelleyen ve süreklilik arz edeceği anlaşılan her olay, tehlikenin büyüklüğü, doğuracağı onarılması güç sonuçlar değerlendirilerek ele alınmalı ve neticeye varılmalı; velayetin belirlenmesi ve düzenlenmesinde öncelikle çocuğun yararı göz önünde tutulmalıdır. Bu kapsamda, tarafların çocuğunun cinsiyeti, doğum tarihi, eğitim durumu, kimin yanında okumakta olduğu, talepte bulunanın çocuğun eğitim durumu ile ilgilenip ilgilenmediği, sağlığı, sağlık durumuna göre tedavi olanaklarının kimin tarafından sağlanabileceği gibi özel durumuna ilişkin hususlar göz önünde tutulmalıdır. Velayetin belirlenmesi ve düzenlenmesinde ana babadan kaynaklanan özelliklerin de dikkate alınması kaçınılmazdır. Bu nedenle, mahkemece çocuğu başkasına bırakma, ihmal etme, kaçırma, iradi olarak terk etme, yönlendirme hususları ile tarafın velayet talebinin olup olmaması, şiddet uygulaması, sadakatsizliği, ekonomik durumu, mesleği, yaşadığı ortam, kötü davranışı, alkol bağımlılığı, sağlığı, dengesiz davranışları dikkate alınmalıdır. Mahkemece, açıklanan özellikler yanında mümkün oldukça çocuğun alıştığı ortamın değiştirilmemesine, kardeşlerin ayrılmamasına özen gösterilmeli, velayetin verileceği taraf yanında kalmasının çocuğun bedeni, fikri, ahlaki gelişmesine engel olup olmayacağı yönünde ciddi ve inandırıcı delil olup olmadığı veya hemen meydana gelecek tehlikenin varlığının ispat edilip edilemediği hususları da mutlaka değerlendirilmelidir.
Taraflar arasında evlilik birliğinin davalı-karşı davacı annenin ağır kusuru ile son bulduğu hususlarında uyuşmazlık bulunmadığı açıktır. Ne var ki, 27.01.2004 doğumlu T’nin yaşı dikkate alındığında annenin yakınlığına ve şefkatine muhtaç bir yaşta olduğu, benliğinin geliştiği bu yaşlarda ana yoksunluğunun derin izler bırakabileceği gözetilerek velayetin anneye bırakılması uygun olacaktır. Öte yandan davalı-karşı davacı annenin çocuğa karşı kötü davranışı ve istismarı da kanıtlanamamıştır. Hal böyle olunca; çocuğun ananın bakım ve şefkatine muhtaç olması yanında, ana ile kalmasının bedeni, fikri ve ahlaki gelişmelerine engel olacağı yönünde ciddi ve inandırıcı hiçbir delil bulunmadığı gibi hemen meydana gelecek bir tehlikenin varlığı da kanıtlanamadığından, 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 182, 136/2.maddeleri uyarınca küçüğün babanın velayetine bırakılması çocuğun yararına olmadığına göre önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.”  

Boşanmış çiftler arasında ‘velayet’ kavgasına son
 
Adalet Bakanlığı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, boşanmış çiftler arasında hırpalanan çocuklar için taslak hazırladı. Düzenlemeye göre, velayetini aldığı çocuğunu karşı tarafa göstermeyen anne, babalara 2 bin liraya kadar para cezasından hapse uzanan rekor cezalar getirilecek. Cezaya rağmen çocuğu göstermeyen ebeveynlerin elinden velayet alınacak.
Çocuğunu boşandığı eşinden kaçırana üç aşamalı yaptırım geliyor. Çocuğunu saklayan ebeveynin icra müdürlüğü aracılığıyla kapısı ilk çalındığında, hem icra masrafları karşılanacak hem de bin-2 bin lira arasında para cezası uygulanabilecek. Ebeveynin suçu tekrarında bir haftaya kadar “zorlama hapsi” cezası karşısına çıkacak. Tüm bu yaptırımlara rağmen çocuğunu kaçıran anne ya da babanın elinden çocuğun velayeti alınacak.

Yazının devamı...

EYLEM’Lİ AYRILIK

14 Mart 2013

Karşısına alıp konuşmak istedi ancak Erdem inkar etti evlilik dışı ilişki yaşadığını. Gün geçtikçe değişti hareketleri, eşi ve çocuğuna karşı ilgisizliği arttı.
Önce Eylem’e hakaretler ederek fiziksel şiddet uyguladı, müşterek konutu yakmaya çalıştı. Sonra bir gün Eylem evde yokken müşterek konutun kilitlerini değiştirdi. Evden kovdu Eylem’i...
Eylem şikayetçi oldu. O dönem yürürlükte bulunan 4320 sayılı yasa kapsamında koruma kararı aldı. Müşterek konutun kendisi ve çocuğuna tahsisini sağladı. Bundan sonra Erdem eve hiç uğramaz oldu.

NAFAKA DAVASI AÇTI

Ev hanımı olup herhangi bir işte çalışmadığı için kendisi ve müşterek çocuğu için nafaka davası açtı Eylem. Tedbiren nafaka bağlandı her ikisi için. Nafaka bağlandıktan birkaç ay sonra; Eylem ile ruhen ve fikren uyuşamadıklarını, dünya görüşlerinin farklı olduğunu ileri sürerek 2007 yılında boşanma davası açtı Erdem. Eşinin başka kadınlarla evlilik dışı ilişki yaşadığını, kendisine fiziksel şiddet uyguladığını, müşterek konutu yakmaya çalıştığını ve müşterek konuta aylardır uğramadığını belirten Eylem, boşanma davasını kabul etmedi.

ÜÇ YIL SÜRDÜ

Davaya bakan Aile Mahkemesi davacı Erdem’i daha ağır kusurlu bularak, davalı Eylem’in davayı kabul etmediğini gerekçe göstererek davayı reddetti.
Karar kesinleşti. Erdem ile Eylem yine ayrı yaşamaya devam etti. Erdem karar kesinleştikten 3 yıl sonra Türk Medeni Kanun’un 166/son maddesine istinaden ikinci kez boşanma davası açtı. Yerel Mahkeme, Türk Medeni Kanunu’nun evlilik birliğinin sarsılması hükmünü düzenleyen 166. maddesi uyarınca daha önce eşlerden biri tarafından açılmış ve red ile sonuçlanıp kesinleşmiş bir boşanma davasının mevcudiyeti ile kesinleşme tarihinden itibaren en az 3 yıl süreyle evlilik birliğinin yeniden kurulamamasının boşanma için gerekli ve yeterli olduğunu belirterek, tarafların boşanmalarına karar verdi. Ayrıca müşterek çocuk için iştirak nafakası ile davalı Eylem için yoksulluk nafakası ve maddi, manevi tazminata hükmetti.

HUKUKÇULAR KARARI BEKLİYOR

Erdem maddi ve manevi tazminat, Eylem ise kendisi için hükmedilen yoksulluk nafakasının miktarı yönünden kararı temyiz etti. Temyiz incelemesi yapan Yargıtay 2. Hukuk Dairesi; Türk Medeni Kanunu’nun 166/son maddesine dayalı bu davalarda, taraflara bir kusur yükleme imkanı olmadığını ve boşanmaya yasal koşulların gerçekleşmiş olması nedeniyle karar verildiğini, maddi ve manevi tazminatların ise kusurlu olan taraftan istenebileceğini ileri sürdü. Bu davada davacı kocaya yüklenebilecek bir kusur bulunmadığına dikkat çekerek davalı kadın yararına maddi ve manevi tazminata hükmedilmesini isabetsiz görerek Yerel Mahkeme kararını bozdu. Yerel Mahkemede yargılamaya devam edilecek. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin kararına uyacak mı direnecek mi Aile Mahkemesi? Hukukçular olarak sabırsızlıkla ve merakla bekliyoruz …

Yazının devamı...

Yeni trend ‘evlilik yorgunluğu’

7 Mart 2013

Uzmanlara göre çağımızda, evliliğin monotonlaşması, çiftlerin ayrılık sürecini hızlandıran en önemli boşanma nedenlerinden biri.
Son dönemlerde şiddetli geçimsizliğin yerini evlilik yorgunluğu aldı.
Psikologlar, evlilik yorgunluğunu; uzun yıllar devam eden, ilişkide bazı çözülemeyen ya da başa çıkılamayan problemlerin sonucunda gelinen bir nokta olarak tanımlıyorlar.
Boşanma nedenleri araştırmasına göre boşanma nedenlerinde ilk sırayı eşler arasındaki iletişim sorunları almakta, daha sonra ekonomik temelli sorunlar, çocukla ilgili sorunlar, eşlerin farklı karakter özellikleri taşıması gibi nedenler gelmektedir.
 
GİZLİ SES KAYDI DELİL SAYILIR MI

Davacı koca, meşru olmayan bir amaç için karşı cins de dahil olmak üzere arkadaşlarını müşterek konuta aldığı ve sadakat yükümlülüğüne aykırı davrandığı iddiasıyla davalı eşi aleyhine evlilik birliğinin sarsılması nedeniyle boşanma davası açtı. Davalı eş, mahkemeye sunulan ses kayıt cihazındaki kayıtların ‘özel hayatının gizliliği’ ihlal edilmek suretiyle hukuka aykırı yolla elde edildiğini, bu nedenle delil olarak kullanılamayacağını ileri sürdü.
Yerel Mahkeme, davacı eşin delil olarak sunduğu ses kaydının davalının bilgisi dışında özel hayatın gizliliği ihlal edilerek hukuk dışı yollardan oluşturulduğu, bu sebeple ses kayıt cihazındaki kayıtlara itibar edilemeyeceği gerekçesiyle davayı reddetti.

GEREKÇE ŞÖYLE

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi davacı kocanın kararı temyiz etmesi üzerine, “Bir delilin elde edilişi, kişilerin Anayasa ile tanınmış hakların ihlali suretiyle gerçekleşmiş ise, onun hukuka aykırı olarak elde edildiğinin kabulü gerekeceğinde duraksama bulunmamaktadır. Delilin elde edilişinde hukuka uygunluk nedenleri varsa, o zaman kanuna aykırılık ortadan kalkar. Kuşkusuz Anayasaya göre; herkes özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz. Ancak, evlilik birliğinde eşlerin, evliliğin devamı süresince birbirlerine sadık kalmaları da yasal bir zorunluluktur. Eşlerden birinin, bu alana ilişkin özel yaşamı, evlilikle bir araya geldiği ve birlikte yaşadığı hayat arkadaşı olan diğer eşi de en az kendisininki kadar yakından ilgilendirir. O nedenle, evlilikte, evlilik birliğine ilişkin yasal yükümlülükler alanı, eşlerin her birinin özel yaşam alanı olmayıp, aile yaşamı alanıdır. Bu alanla ilgili de eşlerin tek tek özel yaşamlarının değil bütün olarak aile yaşamının gizliliği ve dokunulmazlığı önem ve öncelik taşır. Bu bakımdan evliliğin yasal yükümlülükler alanı, diğer eş için dokunulmaz değildir. Bu nedenle, eşinin sadakatinden kuşkulanan davacı kocanın, birlikte yaşadıkları her ikisinin de ortak mekanı olan konutta, eşinin bilgisi dışında ses kayıt cihazı yerleştirerek, eşinin aleni olmayan konuşmalarını kaydetmesinde bu suretle sadakat yükümlülüğü ile bağdaşmayan davranışlarını tespit etmesinde özel hayatın gizliliğinin ihlalinden söz edilemez ve hukuka aykırılık bulunduğu kabul olunamaz. Aksine, aile birliğine ilişkin ortak yaşanılan mekana davalının, meşru olmayan bir amaç için arkadaşlarını kabul etmesinde, aile hayatının gizliliğini ihlal söz konusudur. Bu bakımdan sözü edilen delilin elde edilişinde hukuka aykırılık bulunduğundan söz edilemez” gerekçesiyle yerel mahkeme kararını bozdu.

Yazının devamı...

O Türkan yok mu o Türkan

28 Şubat 2013

Karşısına alıp konuşmak istedi ama hakaret, tehdit ve dayağa maruz kaldı. Karnındaki çocuğunu, ailesinin iki odalı gecekonduda yedi kişi yaşadığını düşündü. Ve çaresizce kocasının hakaret, tehdit ve dayağına sesini çıkarmadı, çıkaramadı.

ÇOCUK DOĞDU ÖZÜR DİLEDİ
 
Nazlı dünyaya geldiğinde kocası özür diledi, hayatında kimsenin olmayacağını söyledi. Aralarındaki buzlar eridi. Türkan inandı, güvendi kocasına… Kocası da elini eteğini çekmiş gibi göründü başka kadınlarla evlilik dışı ilişki yaşamaktan. Her şey yolunda gidiyordu. Türkan ikinci çocuğuna hamile kalmıştı. Özden’i kucağına almak için gün sayıyordu.

HUYLU HUYUNDAN VAZGEÇMEDİ

Özden açtı gözlerini dünyaya. Henüz bir yaşına gelmemişti. Bu defa kocasının yakın bir komşusuyla ilişkisi olduğunu öğrendi. Huylu huyundan vazgeçmemişti. Eşyalarını bile toplamadan çocuklarını aldı, ailesine sığındı. Anlattı yaşadıklarını, ailesi önceleri üzülerek kabullendi kızı ve torunlarını. Ancak bir süre sonra en yakını gördüğü ailesi de gecekondularının kendilerine yetmediğini söyleyerek Türkan ve çocuklarına bakamayacaklarını söylediler.

BU KEZ ÜZERİNE KUMA GETİRDİ

Kocası alıp götürdü evine. Aylar sonra da ‘kuma’ getirdi üstüne. Yılmadı, mücadele etti. Gönderdi ‘kuma’yı... Bu defa eve uyuşturucu madde getirdiğini gördü kocasının. Polise gidecekken kapı üzerine kilitlendi. “Böyle yaşamaktansa ölürüm daha iyi” dedi. Ve 3’üncü kattan kendini aşağı bıraktı. Ölmedi, yaşadı inadına…
 
ALTI AYLIK ÖNLEYİCİ TEDBİR

Kocasından şikayetçi oldu. Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’daki koruyucu ve önleyici tedbirlerin uygulanmasını istedi. Şikayeti inceleyen Aile Mahkemesi, “Şiddet tehdidi, hakaret, aşağılama veya küçük düşürmeyi içeren söz ve davranışlarda bulunmama, şiddet mağduruna, bulunduğu konuta, okula ve işyerine yaklaşmama, şiddet mağduru kadının yakınlarına ve çocuklarına yaklaşmama, şiddet mağduru kadının şahsi eşyalarına ve ev eşyalarına zarar vermeme, bulundurulması veya taşınmasına kanunen izin verilen silahları kolluğa teslim etme, korunan kişilerin bulundukları yerlerde alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmaması ya da bu maddelerin etkisinde iken korunan kişilere ve bunların bulundukları yerlere yaklaşmama” önleyici tedbirlerinin altı ay süreyle uygulanmasına karar verdi.

KAÇINILMAZ SON ‘BOŞANMA’

Evlilik birliği temelinden sarsılmıştı. Şiddetli geçimsizlik baş göstermişti. Boşanma davası açtı Türkan. Yerel Mahkeme haklı buldu Türkan’ı. Çocuklarının velayetini verdi. Nafaka da bağladı çocuklarına. Davalı kocasını da maddi ve manevi tazminat ödemeye mahkum etti. Davalı koca yerel mahkeme kararını temyiz etti. Yargıtay da yerel mahkeme kararı doğru, Türkan haklı dedi. Yerel Mahkeme kararının onanmasına karar verdi. Türkan’ın kocası özür diledi, tekrar birleşmek istedi. Ev, araba hediye etti. Kabul etmedi Türkan.
Sonu ne olur bilinmez ama O Türkan var ya o Türkan...

Yazının devamı...

Sarsılan evlilikler

21 Şubat 2013

Diğer bir anlatımla evlilik birliğinin sarsılması nedeniyle boşanmalardan sonra en çok terk nedeniyle boşanma davaları açılmaya başlandı.
Eşlerden biri, evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemek maksadıyla diğerini terk ettiği veya haklı bir sebep olmadan ortak konuta dönmediği takdirde ayrılık, en az altı ay sürmüş ve bu durum devam etmekte ve istem üzerine hâkim tarafından yapılan ihtar sonuçsuz kalmış ise; terk edilen eş, boşanma davası açabilir. Diğerini ortak konutu terk etmeye zorlayan veya haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta dönmesini engelleyen eş de terk etmiş sayılır.
Davaya hakkı olan eşin istemi üzerine hâkim, esası incelemeden yapacağı ihtarda terk eden eşe iki ay içinde ortak konuta dönmesi gerektiği ve dönmemesi hâlinde doğacak sonuçlar hakkında uyarıda bulunur. Bu ihtar gerektiğinde ilân yoluyla yapılır. Ancak, boşanma davası açmak için belirli sürenin dördüncü ayı bitmedikçe ihtar isteminde bulunulamaz ve ihtardan sonra iki ay geçmedikçe dava açılamaz.

CİNSEL İLİŞKİYİ BEKLEMEK HAKSIZLIK

19 yaşında evlendirilen kadın evliliklerinin ilk üç ayında cinsel birliktelik olmayınca evini terk etti. Davacı koca, davalı eşinin sürekli kendisinden kaçtığını ileri sürerek terk nedeniyle boşanma davası açtı. Davaya bakan Aile Mahkemesi “Evlenmenin sosyal amacı yanında daha önemli olarak nesli devam ettirme ve cinsel arzuları tatmin etme gayesi de vardır. Kocanın fiziksel sorunu olmadığı belgelenmiştir. Cinselliği beklemek için kadını zorlamak açık bir haksızlıktır. Bu koşullar altında evliliğini devam ettirmesi beklenemez” gerekçesiyle davacı kocayı kusurlu buldu ve dava bitene kadar davalı eşine tedbir nafakası ödemesine karar verdi.

NAFAKAYA İTİRAZ

Davacı koca tedbir nafakasına itiraz etti. Yargıtay 2’nci Hukuk Dairesi temyizde, kocanın cinsel yönden yeterliliği doktor raporuyla anlaşıldığından, ileride beraber olabilecekleri gerekçesiyle kararı bozdu. Yerel mahkeme, “Kadından taraflar arasında ne zaman kurulacağı belli olmayan cinsel ilişkiyi beklemesini istemek haksızlıktır” diyerek bozma kararına direndi. Davanın taşındığı Yargıtay Hukuk Genel Kurulu direnme kararını “Koca cinsel anlamda yeterli. İleride beraber olabilirler, kadın cinsel yakınlaşmayı beklesin” gerekçesiyle bozdu. Terk nedeniyle boşanma koşulu oluşmadığına hükmeden Hukuk Genel Kurulu, boşanma davası sonuçlanana kadar hükmedilen tedbir nafakasını da bozdu.

Yazının devamı...

ÇEKİLMEZ

14 Şubat 2013

Boşanmaların yüzde 96,7’si ‘geçimsizlik’ nedeniyle gerçekleşirken, özel boşanma nedenleri arasında ‘suç işleme’ ve ‘haysiyetsiz hayat sürdürme’ gibi nedenler, istisnai de olsa etkili oldu.

HER ZAMAN DAVA AÇABİLİR

Eşlerden biri toplum ahlakının kabul edemeyeceği ırza geçme, hırsızlık, sahtecilik, uyuşturucu madde imal veya ticareti gibi küçük düşürücü bir suç işler veya genel adaba, toplumun ahlak anlayışına aykırı hayat sürer ve bu sebeplerden ötürü onunla birlikte yaşaması diğer eşten beklenemezse, bu eş her zaman boşanma davası açabilir.

MUTLAK BOŞANMA NEDENİ DEĞİL

Eşinin, resmi belgede sahtecilik suçunu işlediği gerekçesiyle cezaevinde olduğunu iddia eden davacı kadın boşanma davası açtı. Davaya bakan yerel mahkeme kesinleşme şerhli mahkûmiyet kararının sunulmasından sonra başkaca delil toplamaksızın davalı kocanın ‘küçük düşürücü’ suç işlemesi nedeni ile tarafların boşanmasına karar verdi. Davalı koca, yerel mahkeme kararını temyiz etti. Davanın temyiz incelemesini yapan Yargıtay 2. Hukuk Dairesi “Türk Medeni Kanunu, eşlerden birinin küçük düşürücü bir suç işlemesi halinde de onunla birlikte yaşamanın diğer eşten beklenememesi koşulunu getirmiş, bu konu mutlak boşanma nedeni olmaktan çıkarılmıştır. Suç işleme halinde birliğin diğer eş için çekilmez hal aldığının kanıtlanması gerekir. O halde mahkemece davacıya delillerini ibraz için kesin önel verilmediğinden çekilmezlikle ilgili delillerini ibraz için usulüne uygun önel verilmesi, bu konuda delil ibraz ettiğinde delillerin toplanarak hep birlikte takdiri ve sonucuna göre karar verilmesi gerekir” gerekçesiyle yerel mahkeme kararını bozdu.
  
BİR KEREDEN BİR ŞEY OLMAZ

Davacı koca, eşinin başka bir erkekle yaşadığı, kendisini aldattığı gerekçesiyle haysiyetsiz hayat sürme nedeniyle (TMK 163) boşanma davası açtı. Telefon dökümünü, SMS görüşmelerini ve birlikte tatile gittiklerine ilişkin görüntüleri mahkemeye sundu.

SADAKATSİZLİK VAR

Aile Mahkemesi davacı kocanın talebini yerinde gördü ve kadının haysiyetsiz hayat sürdüğü gerekçesiyle tarafların boşanmasına karar verdi. Yerel mahkeme kararını “Mutat olmayan saatlerde ve yoğun bir şekilde yapılan görüşmelerin hayatın olağan akışına uygun görülemeyeceği, keza dosyaya ibraz edilen mesaj dökümleri de gözetildiğinde, davalı kadın ile başka erkek arasında bir ilişkinin yaşandığının anlaşıldığı, davalının evli bir kadın olduğu düşünüldüğünde bu davranışların ‘sadakatsizlik’ olduğu anlaşılmış; davacının haklı olduğu, evlilik birliğinin temelinde sarsıldığı, davalının kusurlu davranışları ile buna sebebiyet verdiği, davacının davasının kabulü ile tarafların boşanmalarına karar verilmesi gerekmiştir” gerekçesine dayandırdı.

ALDATMA SABİT SÜREKLİLİK YOK

Ancak Yargıtay 2. Hukuk Dairesi davalı kadının kararı temyiz etmesi üzerine “ Davacı kocanın boşanma davası ‘haysiyetsiz hayat sürme’ sebebine dayanmaktadır. Haysiyetsiz hayat sürmenin varlığından söz edilebilmesi için ve bu sebeple boşanma kararı verilebilmesi için eşin sosyal hayatta, toplumun genel değer yargıları ile çatışan olumsuz nitelikte kabul edilen davranışının süreklilik göstermesi ve bu davranışın diğer eş için birlikte yaşamayı ondan beklenemez hale getirmesi gereklidir. Süreklilik göstermeyen bir defalık bir davranış Türk Medeni Kanunu’nun 166’ıncı maddesindeki evlilik birliğini temelden sarsılması durumu için yeterli olabilirse de haysiyetsiz hayat sürme sebebine dayalı boşanma kararı için yeterli değildir. Davalı kadının bir başka erkekle cep telefonu ile konuştuğu ve mesajlaştığı, toplanan delillerle anlaşılmaktadır. Davalı kadının gerçekleşen bu davranışı davacı koca bakımından birlikte yaşamayı ondan beklenemez duruma getirmiş ise de sürekliliği olmadığı anlaşıldığından haysiyetsiz hayat sürme ile Medeni Kanun’un 163’inci maddesindeki boşanma sebebi sabit kabul edilerek yazılı şekilde hüküm kurulması doğru bulunmamıştır” kanaatiyle yerel mahkeme kararını bozdu.
  
ÖNCE ÖZEL SEBEP
 
Davacı kadın, Aile Mahkemesi’nde dava açarak; zina, olmazsa hayata kast, bu da olmazsa pek kötü davranış, bunun da kabul edilmemesi halinde haysiyetsiz hayat sürme, bu da kabul edilmediği takdirde evlilik birliğinin temelinden sarsılması sebebiyle boşanmalarına karar verilmesini talep etti. Yapılan yargılama sonunda Yerel Mahkeme, evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedeniyle tarafların boşanmalarına karar verdi.

SONUCA GÖRE KARAR

Davalı eşin yerel mahkeme kararını temyiz etmesi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, “Zina, hayata kast, pek kötü muamele ve haysiyetsiz hayat sürme özel boşanma sebebi yanında genel boşanma (TMK m. 166/1) sebebi de oluşturur. Böyle bir durum karşısında kalan eş, dilerse bu özel sebeplerin yanında genel sebebe, dilerse birine veya birkaçına birlikte dayanarak boşanma talep edebilir. Hem özel hem de genel sebebe dayanılarak boşanma davası açılmış ise, doğuracakları hukuki sonuçlar farklı olacağından öncelikle özel boşanma sebeplerinin bulunup bulunmadığı belirlenmeli, özel sebep varsa, bu sebebe dayanılarak, özel boşanma sebeplerinin gerçekleşmemesi veya özel sebebe dayalı dava hakkının düşmüş olması halinde, deliller, genel boşanma sebebi çerçevesinde değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmelidir” şeklinde görüş bildirerek yerel mahkeme kararını bozdu.

Yazının devamı...