"Kaan Koç" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Kaan Koç" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Kaan Koç

Yine El Clasico

29 Mart 2010

ANAFİKİR; Rijkaard’ın arka arkaya yaptığı 2 harakiri maçı F.Bahçe’ye getirdi. Daha 24. saniyede gole yaklaşan G.Saray’ın orta sahası rakibe teslim edilmişti. M. Topal ve M. Sarp’ın orta yuvarlağın gerisinde durup Elano’nun ileride yer almasıyla göbeği bomboş bırakan Rijkaard, F.Bahçe’nin her atağını kendi ceza sahası üzerinde gördü. Daum ise, Emre’nin yokluğunda Topuz’u ortaya çekip, omurga hattının ileri geri çalışabilmesini sağlıyordu. Rijkaard’ın bu ilk harakirisi, Güiza top kontrollerinde daha dikkatli olsa çok daha pahalıya patlayabilirdi. 18’de Güiza’nın temiz golüne ofsayt bayrağı kalkarken, G.Saray defansı henüz rakibi tartamadan oyunun ateşi içinde bulmuştu kendini.
 Zalim FrancoBu kadar dağınık ve kötü oynayan bir G.Saray karşısında da F.Bahçe çok iyi oynuyormuş gibi göründü. Halbuki F.Bahçe’nin tek yaptığı saha kontrolünü rakibinden çok daha iyi sağlamasıydı. Ve cezayı 70. dakikada Selçuk’un, yaklaşık 35 metreden yaptığı vuruşu amatörce içeri alan Franco kesti takımına; 1-0. 90+5’e kadar G.Saray zorlar gibi göründü skoru ama olmadı. Sahadaki herkes F.Bahçe galibiyetini istedi ve maçın adamı da Selçuk’tu dün.

Rijkaard’ın telaşı

ORTA sahasını ve oyunu kendi evinde rakibine kolayca teslim eden Rijkaard, 56’da Arda’yı oyuna sürüp Elano’yu geri çekti. Elano hamlesi yerindeydi ama ısınırken bile zorlanan Arda’nın alınması faydadan çok zarar getirdi. Çünkü G.Saray’ın sorunu top tutmak değil, baskıda adam kaçıran F.Bahçe savunmasını hızlı adamlarla zorlayamamaktı.

Anlamsızlar kulübü

1- Daum’a karşı tutunduğu aşağılayıcı tavırla 4. hakem Süleyman Abay... F.Bahçe Kulübü’nün teknik direktörüne döver gibi davranan Abay, aynı hareketi Fatih Terim, Rijkaard ya da Zico gibi isimlere yapabilir miydi?
2- Güiza’nın ikinci yarıda Elano’ya bastığı tekmeye kırmızı kartın es geçilmesi.

Yazının devamı...

Sihirli sözcük: Limit yok

26 Mart 2010

BAHİS ve şike skandallarıyla çalkalanan gündemde herkesin aklında bir soru var; bu çark nasıl dönüyor? Ama bu sorunun cevabı, bilenler için çok kolay, uzaktan seyredenler içinse hayli karışık bir görüntü sunuyor önümüze. Ve bu çarkın nasıl döndüğünü anlamak için, önce “nerelerde bu tür skandallar yaşanmaz?” sorusunu cevaplamak gerekiyor.

Avrupalı büyük bahis şirketleri riske girmez

Avrupa’da yer alan William Hill, BetWin ve Ladbrokes gibi büyük bahis şirketleri, şike ve manipülasyon ihtimallerine karşı önlem almak durumunda kalıyorlar. Bunun sebebi ise, risklerini Reasürans şirketlerine satıp, sermaye piyasalarına kotalı olmaları. Ve bu yüzden riske giremiyorlar. Hal böyle olunca da, ister tek maç ister kombine kupon yapın, size belirli bir kota getiriyorlar. Yani, her ligin risk oranına göre günlük bir “kazanç” limiti koyuyorlar ve riskli ülkelerin limitlerini düşürüyorlar.

Mesela Türkiye ligleri üzerine oynanan kuponların toplam kazanç ihtimali 20 bin sterlini geçemiyor. Bu rakam Premier Lig için 100 bine kadar çıkabiliyor. Fakat yıllar önce yaşanan bir istisna da var. William Hill şirketi, özel bir izinle İngiliz bir işadamının İngiltere-Tunus maçına çok yüksek meblağ yatırmasına olanak sağlamıştı. İşadamına da, bahisi kazandıktan sonra parası çantayla verilmiş ve bu site, İngiliz basınında “çok kazandıran” imajıyla yer almıştı. Bunun başka örneği de görülmedi.

Yazının devamı...

Kırık bir aşk hikayesi

19 Mart 2010

FB basına ihtiyaç duyuyor
Ama bu “uyarı” mektubunun 2 sureti var. Birincisi, Fenerbahçe Kulübü, geri adım atmayıp yine “etik değerlere” yöneltmeye çalışıyor basını. İkincisi ise; spor basınıyla arasındaki köprüleri uzun zaman önce atan yönetim, işlerin artık düzelemez duruma geldiği günlerde, gizliden bir barış eli uzatıyor. Sadece o yazının son 2 cümlesine bakmak bile bunu anlamaya yeter; “... Ancak her şeye rağmen Türk spor basınının içinde de görevini layığıyla yerine getiren kişiler ve kurumlar da vardır. Fenerbahçe Spor Kulübü sayıları maalesef az da olsa bu kişi ve kurumların yanında olacak onları kasıtlı yalan yanlı ve masa başı haberler yapanlardan ayırt edecektir.”
Yazıda sık sık “bize sorulmadan” deniliyor. Çünkü artık yönetim basına ihtiyaç duyuyor. Çünkü atı alanın Üsküdar’ı geçmeye başladığı günlere girildi. Artık hiçkimse eleştiri oklarından kaçamıyor. Durum kritik. İyi günde düşman bellenen basın, kötü günde dost olsun isteniyor. Çünkü 3 sene üst üste şampiyonluk sözüyle başlanan sezonda, ezeli rakibin şimdilik favori... Ve GS Store’larda yeni tişörtler hazırlanıyordur mutlaka; “Her sene söz verin, biz gerçekleştirelim!” diye...

Korku imparatorluğu

BASINLA olan ilişkinin vehametini anlamak için ufak bir örneğe bakmak yeter; Fenerbahçeli bir sporcuyla konuştuğunuzda, ağzından bir şey kaçırırsa ikinci cümlesi şu oluyor; “aman başkan duymasın n’olur adımı yazma!”...
Başkanın çevresindekiler, onun yanında yapamadığı eleştirileri basınla paylaşıyor ve son söz yine aynı; “adımı yazmayın”. Tıpkı bir süre önce yazdığım “Yalanlama Makinası” başlıklı yazımda eleştirip örnek gösterdiğim durumun bir süre sonra fenerbahce.org’da “Transfer Spekülasyonları” adlı bölümün ana sayfada açılmasını sağladığı gibi, Fenerbahçe Yönetimi basında çıkan doğru eleştiri ve haberlere önem verip hataları en aza indirebilirdi. Ama bu “Yalanlama” konusunda yaptıklarını ne yazık ki daha mühim konularda başarmadılar, başaramadılar.
Belki de camia içindeki herkesten çok Fenerbahçeli olan başkan, bu tür noktalarda bir stratejist gibi değil de koyu Fenerbahçeli damarıyla davranıp uzun vadeyi planlamadı.

Yazının devamı...

13. Adam Daum olmalı

25 Şubat 2010

FENERBAHÇE, Lille karşısında Fransa’da bireysel hatalardan maçı kaybetmiş ve eline geçen fırsatları değerlendirememişti. Rövanşta ise farklı bir maç bizi bekliyor. Çünkü iki takımın da çok kritik noktalarında eksikler var ve öne çıkan etken motivasyon olacak. Bugün, turu kim daha çok isterse o geçecektir.
Özgüven ve inanç
Kimi maçlarda tamamen hareketsiz duran kimilerinde de yerine oturmayan Daum bugünkü 90 dakika içinde sonuca %70 etkili olacaktır. Soyunma odası ve antrenmandaki konuşmalardan önemlisi, sahanın kenarında takımıyla yaşamalı ve kenarda futbol oynamalı bugün. Lille teknik direktörü Garcia’nın Fransa’daki o soğukta 90 dakika oturmadan sürekli sahaya katıldığını düşünürsek, bu maçta sıra Daum’da. Takıma katılmalı ve taraftarla birlikte F.Bahçe’nin 13. oyuncusu olmalı.
Sarı lacivertliler iç saha üstünlüğünden bu sene en çok bu maçta faydalanabilir. Taraftar baskısının F.Bahçe’ye olumlu, rakibe de olumsuz yansıyacağı daha büyük bir maç şu an yok gibi görünüyor bu sene. Ve bütün taktiksel anlayışlardan önemlisi eğer F.Bahçe kadrosu da bu maça “kazanacağız” diyerek çıkarsa mutlaka kazanacaktır. Tabi ki gol yememeliler. Ama bu maçın kilit noktası, bütün eksiklere rağmen, özgüven ve konsantrasyon olacaktır. Ve herkes taşın altına elini sokup daha önce olduğu gibi kaçak oynamamalı. Çünkü yenilgiler herkesindi, olası bir zafer de yine bütün kadronun olacaktır. Bu takım Kadıköy’de kimleri eli boş gönderdi, önce onu hatırlamalı...

Eksikler ve diziliş

F.BAHÇE’de Santos cezalı, Vederson sakat, Uğur Boral zaten yok sol kanatta... Ortada ise Lugano ve Cristian’ın durumu şüpheli... F.Bahçe’nin aksayan yerlerinde ortaya çıkan bu kadar eksiğe bir de sağ kanat eklendi; M.Topuz ve Özer de yok. Gökhan Ünal da kurallar gereği oynayamıyor. Hücum hattında elde kalan 2 isim Güiza ve Semih.
Kumarı tutmadı

Yazının devamı...

Büyük başarı

23 Ocak 2010

FENERBAHÇE’de dün 5 oyuncu sarı kart tehlikesiyle çıktı maça. Güiza, Emre, Santos, Lugano ve Cristian olası bir sarı kart görme durumunda haftaya Sivas maçında cezalı olacaklardı. Ve Fenerbahçe en büyük başarıyı dün bu alanda yakaladı! Güiza hariç diğer tüm futbolcular Sivas’a gitmekten yırttı. Şöyle bir bakarsak, Emre’nin gördüğü kart hakemin abartması diyebiliriz. Ama! Lugano’nun orta sahada rakibinin bileğine oturması, Santos’un çift dalıp Kırkpınar’a göz kırpması ve Cristian’ın yine alakasız bir yerde kör tekme sallayışı hangi dilde açıklanır?
Christmas olsa hemen anlardık ama bu kez başka bir sebep var galiba; Sivas’ın kulak kıran soğuğu... Umarım bu büyük başarının tek sebebi budur. Başka ihtimalleri düşünmek bile istemiyorum.

REYTİNG KAYBI

DÜN maçı izleyenlerin büyük çoğunluğu, ilk yarıdan sonra muhtemelen uyuyakalmışlardır. Ama uyumayıp izlemeye devam edenler, başlarda “reyting” kaybeden fakat son 15 dakikası kalplere zarar bir maç izlediler.
Fiziksel dayanıklılığı hesaba katıp Özer’in yerine Vederson’la başlayan Daum ise, önce yorup sonra vurdu Denizlispor’u. İlk yarı yine Alex’siz yine ilham sancılarıyla kanat akınları deneyen F.Bahçe, ikinci yarı iyice oyunu karşı alana yıktı.
Gökhan oynamalı
Tribündekiler de kulaklığı takmış Galatasaray’ın İngiltere’deki transfer gelişmelerini takip ediyorken, Santos’un golüyle önce öne geçti Fenerbahçe.

Yazının devamı...

Flash Forward

21 Ocak 2010

Konunun başına dönersek bugünlerde Digitürk’ün hummalı bir çalışması var. Ligin kalitesini yükseltmeyi hedefliyorlar. Ve bu uğurda dillerde Maraton programı ve Erman Toroğlu’nun adı dolaşıyor...
Kaos ortamı oluşur
Birçok ismin görüş bildirdiği bu konuda okuduğum en güzel yazılardan biri Mehmet Demirkol’a aitti. Demirkol’un o muazzam yazısına ben de sonuna dek katılıyorum. Sivri ve sakınmayan bir dili kargaşanın arasından çekerseniz elinizde kalan tek şey daha korkak sorgulanan ve daha çok yoğunlaşan kaos ortamı olur. Çarpık görüntüleri sorgulayanlardan kibarlık bekleyip, milyonları temsil ederken yakışıksız cümleler kullanan kanaat önderlerini alkışlarsak 2015 için attığım başlıklar tozpembe kalır...
“Ligin kalitesini artırmak” garipliğini bir kenara bırakıp ticari anlamda bakarsak karar tamamen Digitürk’ün tasarrufundadır. Digitürk doğal olarak önce kendini düşünecektir.
Kadınlara ofsaytı öğretti
Öte yandan, Erman Toroğlu’nun görüşlerine katılırız ya da katılmayız. O ofsayt der biz “buz gibi gol işte” deriz. Ya da tuvalet kağıdıyla kale çizgisi çekince yadırgayabiliriz. Ama Erman Toroğlu’nun olaylara ve olgulara yaklaşırken kullandığı üslup tamamen bizdendir. Bu ülkedeki kadınlar ofsayt kuralını öğreten Erman Hoca’dır. Futbolcular maçtan sonra “bu karara federasyon ne diyecek” değil de “Erman Hoca o pozisyonu nasıl değerlendirecek” diyorsa, bu Erman Toroğlu’nun adaletine olan güveni simgeler.
Seveni kadar nefret edeni de olan isimler her zaman tepede olmuştur. Çünkü başarının ilk sonucu insanları 2’ye bölmesidir. Bu durumun en büyük örneklerinden biri olan Yılmaz Özdil için Ertuğrul Özkök şöyle yazmıştı; “Savunduğu fikri benimsemeseniz, hatta taban tabana zıt olsanız bile ilgisiz kalamıyorsunuz. Ya gizli, ya açık hayranı oluyorsunuz.”

Yazının devamı...

Ligin kralları

14 Ocak 2010

NBA’de Kobe Bryant zirvenin hakimi oldu. Lebron ikincilikte kaldı. İkili bir çok takımı da solladı.

Eğlenmek, tuttuğunuz takımın rakiplerini yenmek ve bilgi almak artık çok kolay. Sanal alemde bunlar rahatlıkla gerçekleşirken, NBA.com bu konuda başı çekiyor… Her takım için geçerli olan duvar kağıtlarından, maç özetlerine, sezon öncesi ve içi bilet satışları bilgilerinden, dergi ve makalelere kadar çok şey sizi bekliyor. Kulüplere ait sitelerin, NBA.com sayfasının altında bulunması erişim açısından kolaylık sağlıyor. Fakat bir de dezavantajı var, araştırmacılar için. Alexa’dan (reyting sıralamasını çıkaran servis) hangi sayfanın kaç kez tıklandığını, hangi ülkelerden daha yoğun ziyaret olduğunu göremiyorsunuz. Yine de, en güvenilir adres NBA’in resmi internet sitesi.

Hidayet devleri SOLLADI

1- Kobe Bryant
2- LeBron James
3- Allen Iverson
4- Tracy McGrady

Yazının devamı...

Kırık kalpler kulübü

13 Ocak 2010

FENERBAHÇE’deki çöküş ve vefasızlık Marco Aurelio ile başladı. Oyuncuların gönderiliş şekilleri hiç doğru değildi. Aynı şekilde Appiah’ı da kötü gönderdiler. Maldonado’ya yapılanlar bir başka durum. F.Bahçe’nin son birkaç yılına bakın. Appiah, ben, Maldonado, Josico, Aurelio, Luis Aragones, şimdi de Roberto Carlos. Hepsi FIFA’lık oldular. Yani hepimiz haksısız, bir tek onlar haklı. Fenerbahçe Kulübü birisi ile olmak istemeyince duygusuzca kapıyı gösteriyor.”

Milliyet’ten Mehmet Çiftçi’ye konuşan Edu böyle söylüyor. Ama bir konuda yanılıyor Edu. Kendi deyimiyle “vefasızlık ve çöküş” Aurelio ile başlamadı. Daha önce Ortega, Anelka, Van Hooijdonk ve Washington başta olmak üzere birçok oyuncu kalbi kırık gönderilmişti. Fenerbahçe’ye her anlamda vizyon dersi veren Zico’nun da nasıl gittiği hala akıllarda. Bir de Semih var...

Ya oyna ya terk et

Carlos ve Aragones hariç diğer bütün isimlere bakınca ortada bir sorun var. Futbolculara “kimse bu kulüpten büyük değildir!” tavrıyla yaklaşılıyor. Belki güzel. Fakat aradaki denge kurulamıyor. “Fenerbahçe hepinizden büyüktür” düsturu bir anda “ya oyna ya terk et!” anlayışına dönüşüyor. Kulüp bazlı düşününce buna da “doğrusu bu zaten” diyebilirsiniz. Ama Fenerbahçe, tanıtım ve reklam kelimelerinin dünyayı döndürdüğü bir çağda yapıyor bunu. Transferlerin son yıllarda sönükleşmesi bu yüzden. Çünkü “reklamın iyisi kötüsü olmaz” lafı koca bir yalan. Oluyor!

“Davalıyız!”

Arkasına milyonları almış kanaat liderlerinin duygusal davranmak gibi bir lüksleri yok. Öyleyse bu kadar pürüzlü ilişkiler neden?

Kurumsallaşma ve tesisleşme açısından Aziz Yıldırım’la birlikte çağ atlayan Fenerbahçe, iş sahaya gelince bir türlü aynı tabloyu çizemedi. Aziz Yıldırım’ın hem Avrupa hem de Türkiye adına verdiği sözlerin pek çoğu gerçekleşmedi. Ve zaman geçti, geçiyor... Geçtikçe de hem yönetimin kendi içinde hem de taraftarların aklında yasak bir soru çınlayıp duruyor; “yine mi hüsran?..” Kaybedilen özgüvenle birlikte telaş ve sert manevralar ortaya çıkıyor. “Kupa gidiyor” diyor birisi, “hemen gönderelim şu Edu’yu!”... Sonra Fenerbahçe’yle anılan tek kelime; “davalıyız!” Gidenler yeni kulüplerinde oynamaya başlıyor.Fenerbahçe de daha çok paraya daha kötü transferler yapmaya...

Yazının devamı...