"Kaan Koç" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Kaan Koç" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Kaan Koç

Sercan’ı yerle bir ettiler

10 Ocak 2010

HERKESİ bıktıran Sercan Yıldırım haberleri Bursaspor’un “Sercan Yıldırım kulübünde kalıyor” açıklamasıyla dün son buldu. Umarım bu da Sercan’ı parlatma, fiyatını yükseltme ve tok satıcıyı oynama hamlelerinden biri değildir yönetimin.
Önce, son aylarda çıkan başlıkların birkaçına bakalım; “Sercan Liverpool yolunda”, “Sercan için gizli nikah”, “Sercan mutlu”, “Sercan’dan yalanlama”, “Beşiktaş’ta Sercan zirvesi”, “Sercan’ın gönlü hangi takımda?”, “Sercan, Aslan olmaya daha yakın”, “Sercan Fener’de”...
Uzayıp gidiyor liste.
Ve biz buna “İlahi Komedya” diyoruz Dante’nin deyişiyle. Türk futbol borsası ve değerlerine çevirirsek; ilahi komedi!
Niye komedi? Beğenelim ya da beğenmeyelim, La Liga’da gol kralı olmuş Güiza’nın bonservisi 14.5 milyon Euro. Bursa ise Sercan için 12 milyon Euro istiyor. İlk yarı Güiza’nın 7 golü var. Sercan’ın 2... Fenerbahçe, Sercan’ın 3,5 katı fazla gol atan Güiza’yı satmak için mecburen oynatıyor, Bursaspor ise Sercan’a 12 milyon Euro isteyip arkasına yaslanıyor.
Çok uzağa gitmeden bu seneki “yerli flaş transferler”e bakalım. Mehmet Topuz Fenerbahçe’de etkisiz eleman. Tabata, Beşiktaş’ın altın kaplı günah keçisi. İsmail Köybaşı ise gelecek vaad eden ama kayıplarda gezen genç yetenek... Peki Sercan 12 milyon Euro’ya bir takıma gitseydi, ona ne kadar sabır gösterilirdi? O yaşta bir insanın psikolojisi bunu ne kadar taşıyabilirdi? Annesinin, “Aman oğlum çok hızlı gitme” öğüdüyle evinden çıkıp antrenmana giden bir insandan söz ediyoruz. Daha hayatında binlerce büyük sorunla karşılacak gencecik birinin, etrafındaki kişilerce Türk Spor Kamuoyu’nun en büyük sorunu haline getirilmesini yaşıyoruz. Ne yazık ki Sercan’ın değer görmesinden gurur duyan ailesi de hata edip önleyemedi bu durumu. “Çok konuşulan isimlerin içi boşalır, menajerler ve medya insanı emer sonra bir kenara atar” demedi onlara kimse. Demez de... Çünkü ortada milyon Euro’lar dönüyor.

Başarıyı değil parayı hak etmek

“İlahi Komedi” deyişimin “İlahi” kısmıyla ilgili. Her şeyden önce, Bursaspor’lu yöneticiler Sercan’ın “overrated” (abartılmış) bir oyuncu olduğunu düşünüp, onsuz hedefe gidebiliriz diye düşünüyor olabilirler. Ama yok öyle değil de, ligde tepeye oynayan ve bu şansı nadiren yakalayan bir kulüp, hesapta en büyük yeteneğini sezon ortası aç

Yazının devamı...

Geçici şöhretler mezarlığı

6 Ocak 2010
“Gazetelerin spor sayfaları 20 günden beri, ülkesi Avrupa futbolunda otuzunculuğa düşmüş bir Türkiye’de milyonluk futbolcu (!) transfer ilânları ile dolu...” diyor.
Şimdi sene 2010. Usta’nın kalemi oynadığı gün doğan çocuklar bugün 29 yaşında. Dolaşan para birimi Euro... Ve Türkiye, Avrupa (UEFA) sıralamasında 24’üncü. Dünya (FIFA) sıralamasında ise 41’inci.
29 senede, bir para birimi değişmiş. Bir de ara sıra çıkan uluslararası başarı amortileriyle birkaç basamak oynayan sıramız...
Ama asıl değişim başka bir konuda yaşanıyor bugün.
Günümüz futbolcularından hangisi yarına kalacak? Çetrefilli bir soru, yanıtlaması soranı için de zor bir soru. Aklınıza gelen ilk isimleri yazın; Semih, Nihat Kahveci, Servet Çetin, Arda Turan... Biraz iltimas geçip 50 isim saydık diyelim.

Arması solmuş forma

Şimdi onları tüketim toplumunun koca dişlileriyle çarpıp, medya ağlarının yapışkan dokularına bölün. Hala elinizde birkaç isim kalıyorsa, onlardan da spor ruhunu bilmeyen “Prens” kademe sahiplerini çıkartın. “Her yol mübahtır” deyip rakibi yıprattığını sanırken futbolu zedeleyenleri... Prensler, Machiavelli’nin prenslerini... Elinizde ne kalır?
Cevaplayayım; arması solmuş bir forma. Sinyor Bartu’yu, Metin Oktay’ı, Lefter’i, Sanlı Kaptan’ı, Baba Hakkı’yı, Metin’i, Ali’yi, Feyyaz’ı, Rıdvan’ı, Oğuz’u... Hiç iltimas geçmeden sayacağınız birçok efsaneyi arayan bir forma kalıyor geriye. Rengi önemsiz bir forma. Kapı önünde oynarken, kendine bir efsane seçip onun izinden yürüyen ince bacaklı çocukların giymek istediği bir forma...
Ama o çocuklar, 29 yaşına gelince mahalle arasına atıveriyor Lefter’in formasını. Çünkü ağzından çıkan her söz manşet. Çünkü “önemli adamlar” oluyorlar. Bir de insan “para ederse” sormayın. 220’yle yollara düşüyor. Son gaz, istikamet; geçiçi şöhretler mezarlığı.
Oyuncuların suçu ne, dünya böyle de diyebiliriz. Mesela Metin Oktay bugün maça çıkıp, ince bir ofsayttan takımını öne geçirseydi... Sonra akşam “piero”dan yakalasaydık durumu; haksız bir gol!
Sonra ne olurdu? Böyle böyle silinirdi o efsane isimler günümüzde değil mi?
Değil... Onlar çıkıp özür dilerdi mesela. Ya da taraftara hareket çekmek yerine, gidip gönüllerini alırdı. Antrenmanda rakibin marşını duyunca çıldırmayı bırakın, o kişiyle muhabbet eder şakalaşırlardı. Sen misin beni kızdırmak isteyen deyip, bir haylazlık da onlar yapardı. Ama sevgiyle...
Çünkü “onlar” futbola sevdalıydı. Futbolun içindeki her şeye.
“Bunlar” şöhrete...
Biz seyircilere de içi boş ve boynu bükük bir forma kaldı böylece.

Yazının devamı...

Piranaların Arasında Kalmak

2 Ocak 2010

Haklı da... Çünkü Ali Turan da yönetime rest çekip adeta Kayserispor’dan istifa etti ve G.Saray’a kavuştu. Ali Turan G.Saray gibi bir kulübe gitmeyi elbette ister, hem de bir an önce... G.Saray da Ali Turan gibi bir ismi kadrosuna katmak için uğraşabilir, daha doğalı yok. Ama ortada insanın canını sıkan bir durum da var...
2 senedir Sivasspor muzdaripti bu olaydan. Takımdaki her oyuncunun adı, özellikle takımın başarısı sürdükçe, birçok kulüple anıldı.
Daha önce de Gökhan Ünal, Kayserispor’dayken Süleyman Hurma isyan etmiş ve G.Saray’ın sezon ortasında Gökhan Ünal’ı ayarttığını sonra da oyuncudan hiçbir performans alamadıklarını söylemişti.
Fenerbahçe de Beşiktaş da Galatasaray da yapıyor bunu. Neden?
“Machiavellist” bir yaklaşım mı bu? Bana öyle gelmiyor dersem yalan olur.
Ama hiçbir şey de kimsenin yanına kalmıyor futbolun terazisinde. Çünkü büyüğün de büyüğü var.
Arda’nın adı sezon başından beri gündemin baş sayfasında. Şimdilerde ise Liverpool semalarında geziniyor. İnsanın etkilenmemesi mümkün mü? Kayserispor’daki Ali için G.Saray neyse, G.Saray’daki Arda için de Liverpool odur.

Yazının devamı...

Graz bizi hasta ediyor

17 Aralık 2009

İlk kornerini 1. dakikada kullanan G.Saray, maç başladığında Graz’ı rahatlıkla yenebilecek  gibiydi. Ama 10. dakikadan sonra G.Saray      kalesini birkaç kez yoklayan Graz, 20’de Beichler’in golüyle öne geçti. Golün yaradılışında ise iki “tecrübeli” stoper vardı. Emre’nin zor pozisyonda Servet’e zehir gibi bıraktığı top, etkisini çabuk gösterince Lavric’in kapıp çektiği şut Aykut’tan döndü, Beichler de tamamlayıp geri kalan 70 dakikayı müsamere havasına çevirdi. 44 ve 53’te kaçırdıkları net pozisyonlar da Sturm Graz maçı 1-0 kazanıp köşesine çekildi.
Gitti ülke puanı
Galatasaray’ın tek tehlikeli pozisyonu ise, 31. dakikada Aydın’ın Schildenfeld’den aldığı topla ceza sahasına girip, kaleciyi yatırdıktan sonra son defans oyuncusunu başarıyla vurunca helak oldu. Bu Aydın adına çok üzücü bir durum. Çünkü Aydın, şimdiye kadar kendisinden çok şey beklenen ve zaman zaman da iyi şeyler yapabilen bir oyuncuydu. Bundan sonrası yine kendi elinde.
Dünkü kadroyu, G.Saray’ı ve Türk Futbolu’nu bilmeyen biri alıp okusa, maçın G.Saray adına dinamik ve tempolu geçeceğini düşünebilir. Ama yanılacağını dün çok net gördük. Sebebi ise açık; Rijkaard ara ara ne kadar zorlasa da, gençlere her zaman şans veremiyor. Çünkü günlük oynanan Türk Futbolu’nun buna tahammülü yok. Serdar, Çetin ve Aydın gibi isimler, bu gibi maçlardaki performanslarının zorlu lig maçlarında forma almaya etki edeceğine inansalardı dün çok daha zevkli bir oyun izleyebilirdik.
Sonuç olarak, dün görünürde tek kaybedilen ülke puanıydı. Bu kadar genç bir takımın neden böyle korkak, telaşlı ve bitkin olduğunu ise tekrar tekrar sorgulamak gerek. Çünkü Türk Futbolu’nun geleceği bu sorulara bağlı...

BEKLENENLER KULÜBÜ

Ayhan Akman. Gençlerle birlikte forma şansı bulan Ayhan, belki bilemediğimiz sorunlardan belki maç eksiğinden dolayı dün kötüydü. Orta sahayı hareketlendiren Ayhan’ı bekliyor taraftarlar.

Yazının devamı...

İzan ve izah

16 Aralık 2009
Ama beni en çok üzen, “eleştiri kaldıramayan saygısız bir insan” yaftasıydı. Öyle olmadığımı, hatta aksine bu tür durumlardan gurur duyduğumu 1 Kasım 2009’da yayınlanan “Arzuhal” başlıklı yazımda görebilirlerdi oysa...

Prensipler unutuldu mu?

Alıntıladığım cümlelerin yanlış anlaşılmasının ardından Attila Gökçe’yi aradım, ulaşamadım. Ben de “Tek bir futbolcu için haklı ve yerinde bularak yaptığım bir yorumu bütün analizime mal etmeniz beni kırdı. ‘Vaayy Koç’um’, ‘tamam mı Koç’um!’ gibi ifadelerinize üzüldüm. Ve kullandığım alıntı ironiden ibaretti. Niyetim ise, ‘genç kuşağın, büyüklerini hem her zaman el üstünde tutacağı hem de özgüven ve azimle kendi varoluşlarını bağımsız biçimde sürdüreceklerini’ ifade etmekti” mealinde bir mail attım. Ve teşbihte hata olmaz denildiğini, olduysa da bundan üzüntü duyduğumu söyledim.
Evet, Attila Gökçe gibi, Türk Spor Tarihi’nde önemli yer edinmiş ve birçok insana örnek olmuş bir insanın, bir ismi köşesine taşıması çok mühimdir. Ama sırf tepki görmekten korkup, bir duayenin yazdıklarını sorgulamasaydım, çok merak ediyorum bana dayak atmaya çalışır gibi gazetecilik dersi verenler, ilk prensibin saygı ve korku altında bile ezilmeyip açıksözlü davranmak olduğunu unuttular mı?
Üzüldüğüm diğer bir konu ise, Gürcan ağabeyin “Osmanlı Tokadı” siparişiydi. Kendisiyle de konuştum, bana önemli birkaç tavsiyede bulundu ve kendi yolumu çizebileceğimi, kendime has bir üslubum ve görüşüm olduğunu belirtti. İltifatlarına tekrar teşekkür ediyorum.
Ama ben, söylediklerimin ve o ironik alıntının arkasındayım. Çünkü arkasında durmazsam o zaman hakaret etmiş ve o cümleyi zannedildiği gibi “derinliksiz” bir şekilde söylemiş olurum. Ben sadece ısrarla çarpıtılan anlamların arkasında değilim...
“Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum, hiçbirinizle dövüşemem” demiş ya Turgut Uyar... Bu kez de onunla bitirmek gerekiyor sanırım. Linç fırsatı kollayıp, sözlerimi başarıyla saptıran, kendi ruhlarını yansıtan ve hakaretler yağdıranlar da K. İskender örneğindeki gibi hayal güçlerini boşa harcamasınlar... Üşenmeyip bana sorarlarsa, Turgut Uyar hakkında kitaplar dolusu bilgi veririm.
Yazının devamı...

Kocaman bir galibiyet

13 Aralık 2009

Deplasman karnesi çok zayıf olan Ankaragücü, biraz daha dayanabilse en az 1 puanla dönebilirdi evine. Vassell’in ilk 30 dakikada çamur içinde kalan formasını düşününce, takımının 2 golünde de büyük katkı yapması bizi şaşırtmaz. Maç başından sonuna kadar topu ayağında tutan ama yaratıcılık adına pek bir şey sergileyemeyen Fenerbahçe’ye hem attı hem de attırdı Vassell.
Fenerbahçe’de ise görünüm önceki haftalardan farklı değildi. Rakip takımların etkili stoperi Güiza, korkutan Selçuk, “profesyonel” Carlos... Herkesin oynamasını beklediği Özer ise dün hem iyiydi hem kötü. Herkesten çok koşan, çok mücadele eden ve takımını ileriye taşıyabilen Özer, son hareketleri bir türlü yapamadı.
Bunda elbette kulübün girdiği bu sıkıntılı dönemin etkisi var. Sorumluluk alamıyor, son dokunuşlarda kararsız kalıp tereddüt ediyor. Haklı da... Genç ve kendisinden çok şey beklenen biri, o rahatlığı hemen bulamaz.
Ama yine de, Alex’e attırdığı 2. goldeki ince pasıyla ve 92. dakikada çizgiden çıkarttığı topla oyunun kaderini çizdi Özer. Ve 78’de Meye’nin direkten dönen vuruşu, 79’da Konate’nin net golü kaçırmasıyla topun kimi istediği belli oldu. 88. dakikada Güiza, meşin yuvarlağı kırmayarak maçın skorunu belirledi.
Ankaragücü’nde ise bütün topları tekte yakalayan ve sektirmeyen Senecky, fırtınalar estiren Aydın ve Vassell izleyenleri gerçekten etkiledi.

RASTLANTILAR KULÜBÜ

1- İki takımın da ilk gollerinin pası topukla geldi. Birincisi Güiza’dan ikincisi Metin’den.

Yazının devamı...

“10 numara” goller

10 Aralık 2009

Benim favorim, Wolfsburg’un Bayern Münih’i 5-1 yendiği maçta Grafite’nin altıpasın önünde 3 kişiyi geçip, meşin yuvarlağı topukla tıngır mıngır kaleye gönderdiği gol.  Ama listedeki bütün isimlerden daha önemli biri var bu ödülün adında; Ferenç Puşkaş...
2006’da hayatını kaybeden efsane için Sevin Okyay o günlerde Radikal’de çok güzel bir yazı yazmıştı. O yazıda başka bir fenomen George Best’in bir anısına yer vermişti Okyay;  “Charlton, Law ve Puşkaş’la birlikte, Avustralya’da bir futbol akademisinde ders veriyorduk. Gençler ona pek saygı göstermedi, kilosu ve yaşıyla alay ettiler... Sonra, hocalardan biriyle iddiaya tutuşmalarına izin verdik, topu kale üst direğine arka arkaya 10 kez vurabilir mi diye. Elbette ihtiyar ve şişman olanı seçtiler. Law onlara, ihtiyar şişman hocanın direğe kaç kere vuracağını tahmin ettiklerini sordu. Çoğu ‘5’ten az’ dedi. Best ‘10’ dedi. İhtiyar şişman hoca topun başına geldi, ardı ardına 9 kere direği vurdu. 10’uncu atışta, topu kepçeleyip havada çevirdi, her iki omuzunda ve başında sektirdi, sonra da topuğuyla vurup üst direği buldu. Çocuklar dut yemiş bülbül gibi duruyorlardı, sonunda biri onun kim olduğunu sordu. Sizin için, adı ‘Bay Puşkaş’ dedim.”
Gol krallığında kafa kafaya oldukları bir sezon, müsait poziyondayken atmayıp Di Stefano’ya bırakmış golü ve krallığı... Yani bu ödülün “isim hakkı” da bir tek Büyük Binbaşı’ya yakışırdı. Bütün goller seninle olsun 10 numara...

2009 Yılın Takımı

UEFA’nın oylamaya açtığı takımda benim oylarım; J. Cesar, Maicon, Puyol, Vidic, Schafer, Hamsik, Xavi, Gourcuff, Iniesta, İbra ve Messi gibi biraz alternatif bir kadroya gitti. Teknik direktör olarak da Lucescu... Hüzünlü bir iç çekişle hatırlıyorum da, 2002 yılında bu kadroda Rüştü ve Şenol Hoca da vardı. Şimdi ise adaylar arasında bize en yakın olan isim Mesut Özil. Tabii bir de Ribery var. Kontratağa çıkar gibi bu ülkeden hızla geçip giden Yaralı Yüz...

‘Atilla’nın Kılıcı

Türk sporunun duayen isimlerinden Atilla Gökçe, geçtiğimiz günlerde köşesinden bana bir güzel sallamış. Fenerbahçe-Kasımpaşa maçında Yılmaz Vural’ın antifutbol oynattığını ve Kasımpaşa’nın oyununu görmezden gelip tek taraflı baktığımı yazmış.

Yazının devamı...

Avrupa iyi tanır onu

4 Aralık 2009

Dün Mustafa Sarp, Mehmet Topal ve Gökhan’ın sakatlığından sonra giren Barış’a emanet edilen orta sahayı Panathinaikos her atağında çok rahat geçti. Ama buna rağmen, Sarp ve Topal dün iyi bir maç çıkardı. Bu tezat durumun sebebi, iki futbolcunun top rakipteyken defans dörtlüsüne iyice yaklaşıp rakibi önde karşılamamasıydı.
Elano takım oyuncusu
Arda ve Elano’nun özellikle ilk yarıdaki hırslı ve becerikli performanslarını herkes özlemişti. Bir parantez açarsak, Arda uzun zamandır süren kötü performansının çok üstüne çıkıp kusursuza yakın oynadı. Elano ise aslında iyi bir takım oyuncusu. Ondan Lincoln, Alex ya da Hagi gibi 2-3 kişiyi geçip rakibi kanser eden paslar atmasını, maç içinde bir anda büyük patlamalar yapmasını bekleyemezsiniz.
Panathinaikos ise sürekli ortadan defansın arkasına sarkmayı denedi. Kimi zaman tehlikelere dönüşen bu strateji de ya Servet’in yerinde müdahaleleri ya da Leo Franco’nun korkutan çıkışlarıyla bertaraf edildi.
Baros çok arandı
Galatasaray, 19’daki şık vuruşu ofsayt olduğu için sayılmayan Mustafa Sarp’ın 49. dakikadaki vuruşu Gilberto’ya çarpıp gol olunca hakettiği skora kavuşarak öne geçti. Ama en önemlisi, dün özellikle bir futbolcuyu, birkaç haftadır da olduğu gibi, çok aradı Galatasaray; Milan Baros. Özellikle Arda ve Kewell’ın yarattığı önemli anlarda Nonda hem pozisyon hem vuruş anlamında yetersiz kaldı. Kongo’lu oyuncu, hücuma çıkarken top tutma anlamında duvar gibi sağlam olsa da Baros’un sürat ve rakibi dağıtan çabukluğunu çok aratıyor.
Golden sonra biraz parlayıp Galatasaray defansını zorlayan Panathinaikos, “artık zor” diyerek kazanma hırsını iyice kaybedince hem Galatasaray camiası hem futbol takımı hakettiği galibiyeti aldı.

Geri Dönenler Kulübü

Yazının devamı...