Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Tantan beni karşısında görünce “Nereden  getirdiniz bunu?” diye kovaladı

Teslim olmaz bir Anka kuşu. Yükseklerde uçtu. Durdu, sustu derken yeniden doğuşu şaşırtmaz bizi. Doğasında var bu. Kendini arar bir ömür boyu Nükhet Duru. Ve bulur kendini farklı serüvenlerde.

Her yeni mücadele taze bir nefes olur, yeniden doğumdur her proje, ele avuca sığmaz bu uçarı kuş için... Renkli tüyleriyle yorulmadan hayatın yaralarını sarar. Darda kalana uçar, koşar. Bilgisi, hüneri, cüreti öyle fazla ki, avlanmaz kolay kolay. İstediğinde ulaşılmaz olur. Kendi masalını yazar ve yazdığını da yaşar... Kahramanlarını seçer, bulur. Alır, taşır. Uzaklara yolculuk yaptırır. Tekrar çağrılsın diye de tüylerinden bir demet bırakır. İşte o tüylerden bir demet sohbet size... “İstanbulname” adlı müzikaliyle Nükhet yine sahnede... 

* Nedir yıllar sonra Nükhet Duru’yu yeniden müzikal sevdasına kaptıran?
- Rahmetli Egemen Bostancı’dan sonra bu tip işler yapılmıyordu. Bir gün Türker İnanoğlu’nu ziyarete gitmiştim. “Yeniden müzikaller olmayacak mı, olamaz mı?” diye adeta dert yandım. Üzerinden bir yıl geçti, “Kız müzikalde oynayacak mısın?” diye beni aradı. Sesini duyunca ne konusunu sordum ne de rolümü, heyecanla “Tamam yolla anlaşmayı, hemen imzalıyorum” demişim.

* Konu müzikal olunca “Gözüm kapalı atlarım” diyorsun...
- Müzikalden ziyade işin içinde Türker Bey’in imzası olunca gözüm kapalı atlarım. Bilirim ki o beni kollar, bana en yakışacak işi benden bile daha iyi bilir. Zaten kendisi bugün Nükhet Duru’yu keşfeden üç kişiden biridir. Diğerlerini de sormadan söyleyeyim; Günay ve Egemen Bostancı...

* Hepsi bu piyasaya yön vermiş efsane isimler...
- Gayet tabii... Ben daha 15’imde ilk defa Çakıl’da sahneye çıktığımda hepsi şöyle bir bakıp “Heeee” demişler. Türker Bey hemen film yapmak istemişti fakat ben şarkı söyleme delisi olduğumdan kaçağa yatmıştım. Yıllar sonra televizyonda çok müthiş işlere imza atınca “Gel bakalım buraya” dediğinde de hemen gittim ve en başarılı programlarımı Erler Film çatısı altında yaptım. İnanoğlu’nun en önemli tarafı Türkiye’yi ve Türk halkını çok iyi tanıyor olması.

Tantan beni karşısında görünce “Nereden  getirdiniz bunu” diye kovaladı


POPOLARI SALLAYALIM DİYE ŞARKI YAPMIYORUM

* Biraz da tırsıyor sanatçılar Türker Bey’in adını duyunca galiba...
- (Gülüyor) Eh korkarız azıcık kendisinden. Ama zaten öyle olmasa çok kolay şımarmaya müsait bir güruhtur bizim güruhumuz. Müzisyenler olsun, oyuncular olsun çoğumuz aynıyız. Biraz yaylanırsan ben dahil hepimiz gecikebiliriz. Hiyerarşik bir durum olmalı ki yönetilebilelim. Mesela bu müzikalde söyleyeceğim şarkılar bile benden önce Türker Bey’e gidiyor.

* Son onay Türker Bey’den yani...
- Zaten benim için “Kimse anlamaz, bu yine gider olmadık şarkılar seçer, getirin önce ben dinleyeyim” diyormuş (gülüyor).

* Kızma ama adam haklı... Sadece kendi ruhunu tatmin etmek için yaptığın çok şarkı var...
- Benimkiler zamansız ve gerçek insan hikayelerinden oluşan şarkılar İzzetçiğim. Bundan 30 yıl sonra da hepsi dinlenir. Üç ay elleri kaldırıp popoları sallayalım diye şarkı yapmıyorum yani. Sabahattin Ali’den, Nazım’dan, Ümit Yaşar’dan, Yahya Kemal’den eserler okuyorum.

* Nazım’ın, Sabahattin Ali’nin dizelerini Türk pop müziğine ilk sokan sen misin acaba?
- Evet solist olarak benim. O konuda çok şanslıydım çünkü karşıma çıkan prodüktör ve hocalarım hep bu yönde insanlardı. Ama peşinden giderken kendi içgüdülerimi de dinleyerek hareket ettim. Daha küçücük yaşta ne yapmak istediğimi de, istemediğimi de iyi biliyordum. Pek çok ünlü ismin okuduğu ve çok tutan şarkılar bana getirildiğinde “Ayy katiyen okumam” gibi bir ukalalık içinde geziyordum.

* Daha meşhur falan değilsin tabii o dönemlerde...
- Yok ayol ne meşhuru? Daha uvertürüm, fasıldan önce çıkıyorum. Ama “Bu kızda bir şey var, buna kırkbeşlik yapalım” diyen çok oluyordu.

KOMÜNİST DEĞİL HÜMANİSTİM

* Ben assolistliğin doğuştan geldiğini sanıyordum, daha önce hiç “Uvertürden geldim” diyenine rastlamadım...
- (Gülüyor) Zaten galiba bunun tek örneği de benim Türkiye’de. Hepimiz bir yerlerden başladık, kimimiz radyoda, kimimiz kırkbeşliği tutunca... Ben gazinoda sahneye ilkten başlayıp sona kadar çıktım.

* Bu kadar önemli mi gerçekten son çıkmak?
- Benim hayatım boyunca hiiiç umurumda olmadı. Fakat ileride hayalimdeki şarkıları söylemek için kendime 100 kişilik bir yer açacağım. Öyle takılacağım, gelen gelir, dinleyen dinler, dinlemeyen dinlemez. Ben zaten hiçbir zaman star olmayı istemedim. Mecburen üzerime biçildi o kumaş. Eğer isteseydim az önce bahsettiğim gibi bir repertuvar yapmazdım. Ben elitist, nev-i şahsına münhasır, cins bir kadındım hep.

* Hâlâ da öylesin?
- Hâlâ da öyleyim, değişmem!

* Senin bir komünist tarafın var sanki...
- Komünist değil de hümanist desek...

* Gel en son anarşistte anlaşalım...
- (Gülüyor) Tabii tabii, 30 yaşıma kadar sürdü bu anarşistliğim.

Tantan beni karşısında görünce “Nereden  getirdiniz bunu” diye kovaladı

NE ZAMAN “GÜNEŞ”İ SÖYLESEM SİYASİ ŞUBE’YE GÖTÜRÜYORLARDI

* Sonra ne oldu?
- Meğer bütün cengaverliği anne olmadan önce yaşayabiliyormuş insan. 30’umda çocuğumu kucağıma alınca tam bir ödleğe dönüştüm. Herkese posta koyardım zamanında. Geçen gün eski ses tesisatçımla karşılaştım, “Beni görme diye davulun arkasına saklanırdım” dedi. Fakat Cem’den sonra tam bir pamuk oldum.

* Ben içindeki anarşist ruhtan bahsediyorum, sen sanatçı kaprisini anlatıyorsun...
- Her anlamda işte o dediğindendim ayol (gülüyor). Zaten sürekli beni alıp siyasi şubeye götürüyorlardı. Ne zaman Mehmet Teoman’ın “Güneş” şarkısını söylesem hooop Nükhet şubede! Düşünsene benim sahneden inip karakola gittiğimi. Saçım sepet gibi, kirpikler bildiğin ok, kıpkırmızı bir ruj ve pırıl pırıl bir elbise! “Yanlış kızı getirdiniz, o şarkıları söyleyen bu olamaz” diyorlardı kılığımı görünce.

* Karşılarında şuh bir “anarşist”...
- (Kahkahalar) Tabii canım. Yaşımı soruyorlar, “18” diyorum. Bir de üstüme başıma bakıp, “Bu işleri nereden bilecek” deyip yolluyorlardı beni. Ali’yi (Poyrazoğlu), Korhan’ı (Abay) ve beni aynı anda almışlardı içeri. Sonra polisler tek başımayken de tutup kolumdan götürdüler yanına. “Yapma evladım böyle şeyler, yapma canım benim” deyip durdu ama nafile. Nükhet yine bildiğini okudu!

* Ali ve Korhan’la, sizi Tantan’ın karşısına kadar çıkaracak ne yapmıştınız ki?
- “Yaşa Sevgili Dünya”yı sahneliyorduk. İddialı olacak belki biraz ama yüzyılın şovuydu resmen. Kapalı gişe oynuyorduk. Mehmet de (Teoman) “Harp ve Sulh” diye bir şarkı yazmış. Tuvaletimin üzerine geçiriyordum Deniz Gezmiş parkasını, başlıyordum “Bombalar düşmesin gül bahçelerime” diye söylemeye. Yine bir gece böyle devam ederken, polis bastı, komünizm propagandası yapıyoruz diye alıp götürdüler hepimizi. Sadettin Tantan bir parkaya bir de tuvalete baktı, “Nereden getirdiniz bunu?” dedi.

* Bir daha da korkudan giymedin herhalde parkayı...
- Giymez olur muyum ayol? Bendeki bu katır inadı olduktan sonra kimseyi dinlemem. Sen onu bunu bırak da düşünsene ne kadar güzel işler yapıyormuşuz zamanında... Millet gece kulübünde kahkahalar içinde hem tiyatro seyrediyor hem de resmen vizyonlarını genişletebiliyordu. Artık neden bu kalitede performanslar sergilenemiyor bilemiyorum. İnsanlar mı değişti acaba?

* Eskiden gece kulüplerine Nazım’lar, Sabahattin Ali’ler girebilirken; şimdi bunlar tek bir kesimin sahiplendiği olgular haline getirilmeye çalışılıyor belki de...
- Evet ama öyle olmamalı. Mesela geçen kış yoldan geçerken işte falanca gün komünizm üzerine seminer düzenliyoruz diye bir afiş gördüm. Halbuki 35 yıl önce böyle bir afiş asmak söz konusu bile değildi. Neredeyse K harfinin üstünden bile teğet geçmeye çalışırdık.

EGEMEN BOSTANCI’NIN RUHUNU GERİ GETİRİYORUZ

* Yıllar geçse de maalesef değişmeyen tek gerçek, bu topraklarda kısıtlı özgürlüklerle yaşamak zorunda olduğumuz. Bu da bizim kaderimiz deyip geçelim yeni müzikaline...
- Ah bayılacaksın “İstanbulname”ye! Caner Cindoruk’tan Kayhan Yıldızoğlu’na kadar pek çok değerli ismin bir araya geldiği 45 kişilik şahane bir kadromuz var.

* Playback mi yapacaksın?
- Aaaa ne münasebet! Londra’ya, New York’a gidip de özenerek seyrettiğimiz o performanslar vardır ya, işte “İstanbulname” onları aratmayacak kalitede bir iş. Orkestra canlı çalacak, biz de canlı canlı söyleyeceğiz.

* Danslar Broadway’i aratır ama herhalde...
- Yahu nedir senin bu terbiyesizliğin? (Gülüyor) Gel de gör canım Broadway’i arar mısın aramaz mısın... Koreografımız Selçuk Borak o kadar iyi çalışan ve çalıştıran bir adam ki, ortaya müthiş bir iş çıktı. Uzun bir aradan sonra Egemen Bostancı’nın ruhunu geri getiriyoruz.

* Uzun bir ara demişken, kaç oldun sen?
- Efendim? Anlamadım...

* Kaç yaşındasın diyorum...
- Beni boşver de, böyle devam edersen sen bir sonraki yaşını göremeyeceksin... (Kahkahalar)

SEYİRCİNİN İLGİSİNİ ÇEKMEK İÇİN CANIMIZI DİŞİMİZE TAKIYORUZ

* Biz yine sahne işlerine dönelim... Nasıl bir rolün var “İstanbulname”de?
- Karakterimin adı Uğurböceği. Zaten bütün hikaye onun ağzından anlatılıyor. Herkese uğur çiçekleri dağıtan, çok sevilen fakat kalbinde ve geçmişinde sırlar barındıran bir kadın. Bu gizemler oyun içinde ortaya çıkıyor. Ah ah! Şarkıları duyunca bayılacaksın. Hepsi sıfır, hiç duyulmamış parçalar.

* Hiç bilindik şarkı yok mu?
- “Yangın Olur Biz Yangına Gideriz” dışında hepsi yepyeni. Fakat inan bana tüm şarkıları sanki senelerdir dinliyormuş gibi hissedeceksiniz. Müzikal tamamıyla nostaljik öğelerle dolu. 1915-20 yılları arasında Osmanlı’nın biraz deformasyona uğramış son demlerinde geçiyor. Karakterler arasında hasımlar, haraç kesenler, ortalığı boş bulup hırsızlık yapanlar ve bir de bendeniz var.

Tantan beni karşısında görünce “Nereden  getirdiniz bunu” diye kovaladı


* Sen ne işle meşgulsün?
- “Heeeyt”, “Ayrılın” falan gibi racon kesen bir çiçekçiyim. İnanılmaz komik diyaloglar ve durum komedileri var.

* Şimdiye kadar kaç müzikalde oynadın?
- Ohoo hangi birini sayayım şimdi? En sonuncusu “7 Kocalı Hürmüz”dü. Ondan önce “Cahide”yi oynamıştım. Şan Tiyatrosu’nda “7’den 77’ye” olsun, “Merhaba Müzik” olsun, “Operetler” olsun, “Carmen” olsun, pek çok müzikalde rol aldım.

* Senin bütün bu saydıkların arasında benim aklımda en çok yer eden “Saz mı Caz mı”...
- Orada Sezen’le birlikte olunca resmen kalabalıktan cam çerçeve kırılmıştı zaten.

* Bu piyasa şartlarında korkmuyor musunuz böyle büyük bir prodüksiyonun riskini almaya?
- Korkuyoruz tabii ki ama bir yandan da seyircinin ilgisini çekebilmek için canımızı dişimize takıyoruz. Şaka değil 1800 kişilik bir salonda oynayacağız. Bu ekonomik ortamda vazgeçilmez olman lazım, öyle dandik orta halli iş yapamazsın. Önemli olan seyircinin gülmesi, eğlenmesi, düşünmesi ve bilmediği şeyler öğrenip buradan mutlu çıkması.

EVET, GALİBA EVDE KALDIM!

* Alaturka bir albüm yaptığın konusunda dedikodular geliyor kulağıma...
- Hemen değil, gelecek sonbaharın projesi o. Aslında arabesk yapmamı isteyenler var. Orhan Gencebay’ın albümünde kendi yorumumla söylediğim şarkı çok beğenildi.

* Alaturka beklerken arabeskle karşılaşabiliriz yani...
- Her an her şey olabilir. Benim asıl istediğim canlı kayıtlar yaparak arkamda bir belge bırakmak.

* Seni karşımda bulmuşken aşk meşk sormadan olmaz...
- Aşk falan yok, ne yapayım?

* Evde mi kaldın Nükhet?
- Sus, kaldım galiba... (Kahkahalar) Şöyle söyleyeyim; kendi isteğimle uzunca bir süredir aşka kapalıydım ama bu yıl ufaktan kalbimin kapısını aralayabilirim. Artık hasarlarım tedavi olmuş sayılır.

EVDE OTURUP İSTİRAHAT EDECEK KADIN DEĞİLİM

* Senin muadillerin köşesine çekilip, torun torba sahibi olmuşken nedir Nükhet Duru’nun bitmek tükenmek bilmeyen enerjisinin kaynağı?
- Benim yaşam şeklim bu. Çok klişe bir söylem olacak belki ama kendimi en iyi hissettiğim yer sahne ve sanatın bir yerinde bulunmak. Öyle evde oturup, kendini dinleyip istirahat edecek kadın değilim.

* Ne olur evde otursan? En azından o güzel yemeklerinden yaparsın...
- İstemiyorum artık öyle şeyler.

* Yün de mi örmüyorsun artık?
- El işlerinden vazgeçmem. Ufak tefek arabada falan örüyorum hâlâ... Takı da yaparım, makyaj da... Fakat bunlar benim terapi kaynaklarım, yaşam biçimim değil.

* İçinde bir Derya Baykal var yani değil mi?
- Evet evet. Bir tarafım öyle her zaman. Çünkü biz kendi işlerimizi kendimiz yaparak büyüdük. Ben başladığımda ne makyöz, ne kuaför, ne de yardımcılar vardı. O yüzden hepsini kendim yapmayı, hatta yanımdakilere de yardım etmeyi ve bildiklerimi öğretmeyi çok seviyorum.

USTA YETİŞTİRİRİM BEN, ÇIRAK DEĞİL!

* Hiç Nükhet Duru’nun elinden tuttuğu birini göremedik ama...
- Nankör! Ben ilan etmeyi sevmem ama pek çok genç arkadaşıma yardımcı olmak için çalıştım. Sakın sorma, isim falan da vermem, onlar kendilerini bilirler. Ayrıca usta yetiştiririm ben, çırak değil.

* Senin elinden tutan var mıydı?
- Aynı jenerasyondaki arkadaşlarla birbirimize yardım ederdik herhalde.

* Nükhet’ciğim dikkat et kekeliyorsun...
- O dönemde herkes kendi derdiyle meşgulken, kimsenin “gel de seninle şöyle bir şey yapalım” diyecek hali yoktu.

* Son albümünde Sezen sana çok yardım etti.
- Tabii canım. Ölçü dışı bir şey o.

Tantan beni karşısında görünce “Nereden  getirdiniz bunu” diye kovaladı

NİLÜFER ESKİDEN GERİDE DURURDU ZAMANLA SICACIK ÇOK TATLI OLDU

* Bunca yıl Sezen sana hiç şarkı vermemişken, ne oldu da şimdi işler değişti? Eskiden rakiptiniz de çocuklar büyüyünce birden “Biz bize kaldık, konken oynayalım” mı dediniz?
- Senin bu fesatlığın ne olacak İzzet? Hiç öyle bir durum yok. Sezen stüdyoda sürekli üretiyor. Biz çok eğlenen, gezen, dışarı çıkınca da durmadan yakalanan arkadaşlarız. O yüzden artık evde takılıyoruz. Çünkü iki kadeh içince ruh gibi oluyoruz.

* Direk dansı yapıyormuş galiba Sezen sana...
- (Kahkahalar) O işlere ben bakıyorum, direk dansını yapan benim. Aramızda çok güzel eğleniyoruz. Hatta ilerleyen yıllarda daha da iyi arkadaş olduk. Mesela Nilüfer de eskiden geride dururdu. O da şimdi sıcacık, çok tatlı oldu.

ÖYLE DEMEK İSTEMİYORUM AMA AJDA ABLAMIZDI TABİİ Kİ

* Nilüfer, Sezen ve sen 3 yapraklı yonca mı oluyorsunuz?
- Aynen öyle canım. Çıktığımız yıl itibariyle o ismi yakıştırmışlardı bize. Aslında dört yapraklı derlerdi ama Ajda bizim öncümüzdü her zaman.

* “Ablamızdı” mı diyorsun yani?
- Öyle demek istemiyorum ama aynı yılların içinde olmamıza rağmen ablamızdı tabii ki. Sezen ve Nilüfer’le bir araya geldiğimizde çok gülüyoruz. Üçümüzün kedi aşığı olması da cabası...

* Çocukların dedikodusunu yapıyor musunuz?
- Dedikodu falan değil, evlatlarımıza methiyeler düzüyoruz. Birimiz çocuğunu methettikçe, diğeri kendininkini daha çok anlatmaya başlıyor...

* Sezen’le yan yana gelince sizinkilerin kız arkadaşlarını çekiştiriyor musunuz?
- (Kahkahalar) Ah ah hem de nasıl?



* Hanginiz daha kötü kaynanasınız?
- Ben galiba. Sezen hepsini muck muck öpüyor. Ben direkt “Bunu istemiyorum” diyorum. Bir keresinde Mithat’a böyle yapınca çocukcağız “Neyini gördün?” diye sordu, ben de “Bilmiyorum. İçgüdülerim öyle söylüyor” diye cevap verdim.

* Kendi oğlun yetmiyor bir de Mithatcan’ın gönül işlerine mi karışıyorsun?
- Karışırım tabii ayol! Ben onu daha anasının karnındaykenden bilirim. Sezen’in hamileliğinin son döneminde “Saz mı Caz mı” müzikalinde birlikte oynuyorduk. Hatta rol icabı ben Sezen’i kıskanıp finalde karnıma yastık koyardım. Hâl böyle olunca Mithat Can’a en az Cem kadar laf söylemeye hakkım var.

* Oğlun Cem ne diyor senin “iç işlerine” karışmana?
- İtiraf etmek gerekirse Cem’e pek karışamıyorum. Mithat Can daha yumuşak huylu. Benimki direkt “Höört!” yapıyor. “Emrin olur canım” deyip oturuyorum. (Kahkahalar)

X