"İsmet Solak" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "İsmet Solak" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

İsmet Solak

Siyasetin fotoğrafı

8 Ekim 2001
Demek ki, yapılan hesap yanlıştı.

* * *

Abant'a gitmeyenlerden Yücel Seçkiner, deklarasyona sahip çıkıyor:

‘‘Benim Genel Başkan ile görüşecek bir şeyim kalmadı. Şahsi beklentim ve talebim de yok. Türkiye iyiye gitmiyor ve yaptığımız iş doğrudur.’’

Murat Başesgioğlu
'na, ‘‘Sizi kuliste çok sıkıntılı gördüm. Bazıları AKP'ye gireceğinizi söyledi, doğru mu?’’ diye soruyorum. O sakin tabiatı ve kibar üslubu ile yanıt veriyor:

‘‘Parti, grup yöneticiliği ve bakanlık yaptım. Durum çok kötüye gidiyor İsmet Bey! AKP de teklif yaptı. Ama, önemli olan ülkenin durumudur.’’

ANAP'ın kurucu çekirdek kadrosundan Veysel Atasoy, ‘‘Parti köklerinden uzaklaştı, bunu göremiyor mu?’’ diye soruyor. Işın Çelebi, ‘‘Tren kalktı’’ derken deklarasyonu işaret ediyor. Ali Er gibi birini küstüren Mesut Bey, Ali Doğan'ı dinlemeyi acaba neden hiç düşünmüyor?

Gençlerbirliği-Galatasaray maçı öncesinde bir olay yaşanıyor. Bakanlık yapmış bir ANAP'lı, üç sıra arkadaki DSP'li arkadaşının yanına gidiyor:

‘‘Lütfen ön sıraya sen otur. Mesut Bey geliyormuş, selam vermek zorunda kalmak istemiyorum.’’

Bana bu olayı aktaran DSP'li, ‘‘Kazan bizde de kaynıyor’’ diyor:

‘‘ANAP bu, biz duru su muyuz? İnönü parti kursa, bugün 30 kişi gider.’’

Sema Pişkinsüt'
ün ayrı bir parti kurmak için çalıştığı da biliniyor!

* * *

Merkezde gözler Demirel'de. O gün, milletvekilleri ziyaretine geliyor:

‘‘Beyefendi, tüm partiler kaynıyor. Sıkıntı büyük. Hepsi çözüm arıyor.’’

Baba,
‘‘Tuz yiyen koyunlar ne yapar?’’ diye birine soruyor.

‘‘Suya doğru koşar efendim!’’

Baba işin keyfini çıkarıp, ‘‘Eyi ya işte, su benim’’ diyor.

Taze haberler geliyor. Mehmet Ali Bayar, ABD'de denk topluyor.

Dönüş ne zaman? Zamanı, zemini, kararı Baba verir!

Şemsiye hazır! Aydın'da Baba'İsmet Abi karşılıyor. Konya, Kayseri, Gaziantep, Kahramanmaraş. Nereye gitse, kongresini yapmış il teşkilatları yoluna çıkıyor. Ve Baba, her hafta kamuoyu yoklamalarını inceliyor:

‘‘Çözüm erken seçim, dediğinde destek yüzde 15 idi. Şimdi yüzde 60!’’

Peki, İnönü ne yapıyor? Tatilde herkes, ‘‘Ankara'da neler oluyor?’’ diye soruyordu. Bir gün, ‘‘Sayın İnönü, Karayalçın'a parti kuracak mı?’’ diye bir çarpıcı soruyla karşılaştım. İçimden, ‘‘Adam tam bir Baykal militanı’’ diye geçirirken üstüme geldi:

‘‘Aksine, Baykal yeniden seçilince CHP'den istifa ettim. Ama, İnönü bir türlü parti kuramıyor ve açıklamalar Karayalçın'dan geliyor. Neden?’’

Yeni oluşumun Karayalçın ve eski SHP'lilere kalacağı kuşkusu var. Oysa, durumun böyle olmadığı söyleniyor. Son aldığım bilgilere göre, program ve tüzük taslakları hazır. İnönü, Onursal Genel Başkan olacak. Genel Sekreter hiç olmayacak. Hizip ve delege ağalığı yolları tıkanacak.

40 kişilik PM, 15 kişilik MYK olacak. Her seçim öncesi, seçimi kazanınca kimin başbakan olacağı ilan edilecek. CHP'nin altıoku olmayacak, Atatürk ilkeleri ise programda yer alacak. Eskiler kurucu olmayacak. Yeni yüzler ve yeni isimlerle yeni bir program ve yepyeni bir parti kurulacak.

Gökten elmalar düşmedi. Bunlar, siyaset fotoğrafının son kareleri!
Yazının devamı...

Saklı Dedem nerdesin?

20 Ağustos 2001
Uygarlığın henüz kirletemediği sularda saatlerce mutluluğu paylaştığımız dostlarımızla feribot sırasına girip Çanakkale'ye ulaştık.

Oradan ver elini Altınoluk!

* * *

Sağlık Bakanı Osman Durmuş, geçen haftaki yazıdan sonra çok titiz davrandı. Bakanlık kampından geceyarısı denize akıtılan atık sular konusunda 5 sayfalık faks notu çekti... Laboratuvar sonuçlarını bana iletti.

İlgisine teşekkür ediyorum, ama atık suların denize akıtılmaması gerektiğini yine de vurguluyorum. Kamp yöneticilerine de söyledim. Mikrop olmasa bile atık sular denize gidince çevreye pis kokular yayılıyor.

Dilerim, bu duyarlı yaklaşımlar temizi kirletmeden yanlışlığı temizler.

* * *

Güre sahillerinde Sarıkız Festivali'yle karşılandık. Güre Belediye Başkanı Kamil Saka'yı festivalden önce sahildeki düzenlemeler yüzünden kutladım.

Gerçekten bu yöre Altınoluk Belediyesi'ne bağlı iken mezbelelikti. Şimdi kıyı şeridi kurtarılıyor, yollar açılıyor, asfalt dökülüyor.

Sarıkız deyince Tahtakuşlar Köyü unutulur mu? Ağabeyim ile Tahtakuşlar Özel Etnografya Galerisi'ni gezdik. Galeri artık bir müze. Köy enstitüsü mezunu Ali Bey Kudar tarafından kurulan bu müze dillere destan.

Sarıkız efsanesinin rehberi de Ali Bey Kudar'ın imzasıyla 8 baskı yaptı. Kaz Dağları'ndaki Türkmen söylencesini günümüze taşıyan bu efsane ancak gezilerek görülüyor ve en tepede Sarıkız ile Cılbak Baba'nın mezarları var.

Cılbak Baba Sarı Saltuk mu? Eğer öyleyse Dobruca'daki yatır, Babaeski'deki mezar, İznik'teki türbe kime ait? Demek ki Saltuk da bir başka Yunus Emre.

Ağabeyim Mehmet Adem Solak ile Saltuk'tan girip Şeyh Bedrettin'e geçtik. Ağabeyimin ‘‘Aliş sen Bedrettin misin?’’ şiirini yeni gördüm. Önce o okudu, sonra ben.

Çocukluğumuzdan bildiğimiz bir mani okunurdu:

‘‘Dedem gelir Serez'den/ Sopası var Kirezden/ Dedem yorgun düşmüştür/ Kalkar oynar birezden.’’

Bir başka dörtlüğü de ‘‘Dedem ölmüş diyeler/ Çıkar gelir birezden.’’ diye biterdi.

Mehmet Adem Solak buradan başlayıp ‘‘Saklı Dede'mizi’’ arıyor:

‘‘Yüzün boz bir kayrak kırı/ Çiğdemi, gülü belirsiz /Kardelen, sümbül süzülmüş/ Nevruz halin bile sessiz/ Aliş sen Bedrettin misin?/ Bilinçaltına büzülmüş.

-Bedrettin miyim Amuca? /Her Nevruz'da donarım/ Doğa ile haldaş olur/ Saklı Dedem'i anarım.

Gözlerin Hıdrellez koru/ Islak yanan bir çıracık/ Sır kıpışır, yalım bakar/ Sanki uzaklar ahacık/ Aliş sen Bedrettin misin?/ Ferin dağ çavlanı akar.

-Bedrettin miyim Amuca?/ Ateş dalı Hıdrellez'de/ Bir yanım şölende hora/ Bir yanım ağlar Ferez'de.

Duruşun bir Türkmen körük/ Üfler, nen katar soluğa/ Dinler durur Del'ormanı/ Sorar ‘ne kararır kara?'/ Aliş sen Bedrettin misin?/Fısıltın nara dağlara!

-Bilmem ki neyim amuca?/ Sezinlerim sonsuzlardan/ Ergeç gelecektir dedem/ Bu yüzden nöbette devram/ Yargıda ben. Sorguda ben.

Ben herhalde Bedrettinem!’’

Yine coştuk; Saklı Dedem kim ola?
Yazının devamı...

Gökçeada'da günbatımı

13 Ağustos 2001
Çok şükür... Ben, tıpkı Nemrut Dağı'nda doğan güneşi avuçlarımla tutmuş kadar nasıl mutlu olduysam, yıllar sonra bu kez Gökçeada'da batan güneşi yüreğime bastım.

Ve her akşam saatinde sevinçten havalara uçtum. Fırsatınız varsa hemen buraya koşun. Doyumsuz güzelliğe mutlaka yelken açın. Göreceksiniz ki, mutluluk çok uzakta değilmiş!

Biraz da sağlık nedeniyle geldiğim bu adada, ben ve eşim, sükunete demir attık. Huzur ve mutluluk sahillerinde her gün güneşin batışını yakaladık. Çok şükür, çok şükür.

* * *

Gökçeada'da dört bakanlığın dinlenme tesisleri var. Adalet Bakanlığı kampı, eski yarı açık cezaevinin ucunda. Tepenin hemen ötesinde Sağlık, Milli Eğitim ve Köy Hizmetleri kampları yan yana sıralanıyor.

Dinlenmeye de gelsek gazeteci mesleğinin gözlüğü değişik bakıyor. Burada da yanlışları yakaladık.

Sağlık Bakanlığı kampında atıksular, gece yarısı denize akıtılıyor. Pis koku etrafa yayılıyor. Adı Sağlık olan bir bakanlığa duyulan öfke ve yüksek sesle sunulan saygılar acaba Osman Durmuş'un kulaklarını çınlatıyor mu? Ayıp denen bir şey var!

Köy Hizmetleri de fosseptik sorunu yaşıyor. Atıklar hemen yakınındaki dereye akıtılıyor. Devlet Bakanı ve aziz dostum Mustafa Yılmaz'ın ilgisine ve bilgisine saygıyla sunulur.

Gökçeada ilçe merkezinin atıksuları da kentin nefes borusu olan Kaleköy Plajı'na akıtılıyor, iyi mi?

Plajın yanına, eskiden bağların olduğu alana İller Bankası kredisiyle yapılan büyük otele müşteri gelir mi?.

Belediye film festivali düzenliyor. İyi güzel de; önce bu atıksu sorununu çözüp çevreyi temizlese olmaz mı? Festival ardından nasıl olsa gelir.

* * *

Kaldığımız kamp Milli Eğitim Bakanlığı'na ait. Her yönüyle huzur verici. Bakımlı ve düzenli. Kamp müdürü, 28 yıllık öğretmen, Osman Özcan; sempatik, olgun ve çalışkan biri.

Üstelik Edirneli. Hemşeri çıktık. Sabah gün doğmadan kalkıyor, bahçede çöpleri toplatıyor, kumsalı kontrol ediyor. İnanılır gibi değil ama, binbir emekle yeşertip yaşattığı çiçekleriyle uzun uzun sohbet ediyor. Ekibi de Osman öğretmene uyumlu. Bir koşuşturmadadır ki, bu çabalar tüm konukların takdirini topluyor.

Osman Özcan, önümüzdeki yıl başka bir göreve atanıyor. Dilerim ondan sonra da bu huzur otağı doğasını ve mayasını yitirmez. Hep böyle devam eder.

* * *

Yine de öneriyorum. Gökçeada'ya mutlaka gelin. Tepeköy'de Yorgo'nun tavernasında şarabınızı yudumlayın. Zeytinli'de dibek kahvesi için. Dereköy'e geçin, Kefaloz Burnu'nda kumsala yatın, güneşle sevişin. Sonra akşam saatlerinde günbatımını seyredin. Siz de göreceksiniz ki mutluluk çok uzağınızda değilmiş.

Gelin Gökçeada'ya, mutluluk sizi bekliyor.
Yazının devamı...

Rapor...

6 Ağustos 2001
Bursa heyeti, Demirel'e bir rapor sunuyor. Temmuz 2001 tarihli rapor, ‘‘Hürmetle ellerinizden öperim, sevgi ve saygılarımı sunarım’’ diye başlıyor ve devam ediyor:

Geçen hafta Orhan Gazi'mizin beş belde ve köylerini dolaştım. Gemlik, Armutlu, Yalova ve Yenişehir'e uğradım. Döktaş Fabrikası (Koç'un) 1000 işçi çıkardı. Apeks ve Mensucat kapandı. Cargil, yüzde 30 kapasiteyle çalışıyor. Asil Çelik özelleşti, asgari ücret ödüyor. İTÜ'den sınıf arkadaşınız Orhan Öcalgiray'ın Ormo İplik Fabrikası işçi çıkarmadı.

Halkımız bezgin ve umutsuz. Zeytin üreticisi 50 bin aile gübre ve ilaç kullanamaz, traktörüne mazot alamaz halde. Şeker gübresi 4 milyon liradan 10 milyona, Supradyn ilaç 8 milyondan 18 milyon liraya çıkmış. Mazot 850 bin lira olmuş. Çelik üretimi yüzde 50 azaldı. Marmarabirlik, aralık ayında aldığı zeytinin yüzde 40 bedelini hálá ortaklarına ödeyemedi.

Köylerde tüpgaz 4 milyon 500 bin liradan 13 milyon 500 bine çıktığı için kadınlar yemeklerini kuzine ve peçkada (elle yapılmış fırın-ocak) pişirmeye çalışıyor. Esnaf perişan. Halk Bankası'ndan yüzde 60 faizle aldığı borcunu yüzde 90'dan ödeyemez halde. Köylü, Tarım Kredi'den yüzde 45 faizle aldığı traktör ve gübre borcunu yüzde 118'le geri ödeyememenin ıstırabını yaşıyor. Müstahsil perişan; 'Kurda kuşa yem olduk, arı bizi soktu, elim kırılsaydı da oy vermeseydim' diye yüksek sesle haykırıyorlar.

Demirel, raporu görevliye uzatırken talimat veriyor:

‘‘Bundan fotokopiler çekin... Bu, Türkiye'nin de raporudur.’’

* * *

Sakarya heyeti sırada bekliyor.

AP ve DYP dönemlerinden biliştiğim yerel siyasetçilerle selamlaşıyoruz.

İçerden davet beklerken, Recep Tayyip Erdoğan'ın şansını tartışıyorlar. Bir ara, hiç aklıma gelmeyen bir bürokrattan bahsedildiğini fark ediyorum.

Mehmet Ali Bayar'ı yere göğe sığdıramıyorlar.

Bayar, şu an ABD'de diplomat.

Dikkat ediyorum, adı Sakaryalılar kadar diğer yörelerden gelenleri de heyecanlandırıyor. Biri, ‘‘Aranan kan’’ diyor. Diğeri, ‘‘Bakalım çocuğun böyle bir niyeti var mı?’’ diye soruyor...

Haklı! Mehmet Ali'nin böyle bir niyeti, hatta bu sohbetten belki haberi bile olmayabilir. Ama siyasetin tıkandığı yerde insanların arayışları sürüp gidiyor. Solda ve dinci kesimde yeni oluşumlar gündemde. Demek ki, merkez sağda da İlhan Kesici gibi isimlere Mehmet Ali Bayar ekleniyor.

Mehmet Ali, eski AP'li Sanayi Bakanı Nuri Bayar'ın oğlu. Özelleştirme İdaresi Başkanı Uğur Bayar'ın da kardeşi.

* * *

Güniz Sokak sohbetlerinde not tutanlar da oluyor.

İşte, ‘‘Ne olacak bu memleketin hali?’’ sorusuna verilen bazı yanıtlar:

Çark dönmeye başlamalıdır. Bu ne demektir? Kriz bir kábus gibi ülkenin üstüne çökmüştür. Korku, kaygı ve endişe hákimdir. 4,5 aydır bir rahatlama da yoktur. Her şey adeta kötüye gitmektedir. Ülke bundan kurtulmalı, halk sadece krizi konuşur halden çıkmalıdır.

Bankalar, sanayi ve halk arasındaki münasebetler normale dönmelidir. Servete, sermayeye, iş hayatına ve işadamına bakış düzeltilmelidir. İdare yeniden çalışır hale gelmelidir.

Siyaset ve siyasetçiye bakış düzeltilmelidir. Geçmiş düşmanlığı ve Cumhuriyet'in horlanması mutlaka önlenmelidir. Ve nihayet, geleceğe güvenle bakılmanın yolları bulunmalıdır.

ANAP kongre yapıyor, ama ortaklık yaptığı iktidarda bunların hiçbirini yapamıyor. Sıkıntı da burada düğümleniyor.
Yazının devamı...

ANAP büyümek istiyorsa

30 Temmuz 2001
‘‘Canlanın, ANAP'ı canlandırın.’’

Yani, ‘‘Partiyi güçlü gösterin ve kongrede bol alkış sağlayın’’ demek istiyor. Siyasette şovun da yeri vardır.

Ama abartılırsa sırıtır... Komik bile kaçabilir!

* * *

Yıllardır Lütfullah Kayalar'ı izlerim. Dürüst ve temkinlidir.

Muhafazakár, ama her yeniliğe açıktır. Gelişmeleri yakından izler.

Şimdi, parti başkanlığına soyunuyor. Başka rakipleri de var.

Bizde değişim zor oluyor. Bir İsmet Paşa değişmişti. O hata, bugün bile içimizde kanayan bir büyük yara oldu!

AB ilişkilerinden sorumlu olduğunda büyük bir şevkle haykıran, ‘‘AB yolu Diyarbakır'dan geçer’’ diyen Mesut Yılmaz çekilse... (Benimki bir düş.)

Kayalar, ‘‘AB yolu bu ülkenin domekratik iradesinden; milletin topyekûn vicdani kararından geçer’’ diyerek partinin başına geçse... (İyi olmaz mı?)

Heveslenmeyin... Bizde kim gitti de yerine sırasını bekleyen gelebildi?

İngiltere'de, 36 yaşındaki Muhafazakár Parti lideri, seçimi yitirdiği gün, ‘‘Başaramadım. Becerikli birine yerimi bırakıyorum’’ diyerek gitti. Seçimi rekor oyla kazanan Tony Blair de, ‘‘Bu son seçimimdi. Artık eşim ve çocuklarıma daha çok zaman ayırmak istiyorum’’ deyiverdi.

Onlarda oluyor... İnsanoğlu istiyor ve soruyor: ‘‘Neden bizde olmuyor?’’

Soruyor ama, ne mümkün?

* * *

Özal'ın yerine gelen Mesut Yılmaz'dan nasıl da umutluyduk.

Gençti. Ağzı iyi laf yapıyordu. Görüntüsü bile medeniydi.

Başkan oldu, seçime gitti. Yenildi.

Acemilik, dedik. Bir seçime daha girdi. Yine yenildi.

Haksızlığa uğradığını söyledik. Bir daha, bir daha yenildi.

Bir de baktık, Mesut Bey'in yüzü de eskimiş, ismi de.

Hele bir de Türbank ihalesi oldu ki, o gece benim içimden bile bir şeyler akıp gitti.

Bugün seçim olsa, Mesut Bey diğer ortakları gibi, çıtanın en altında kalır. Partisi zorda. Ama yine başkan olmak istiyor. Lütfullah Kayalar, temiz politikacı. Yüreği de üslubu gibi, ‘‘Bu kongrede adaylar yarışmayacak, demokrasi yarışacak’’ diyor. Delegelere sesleniyor. Ama nafile.

ANAP delegesi, CHP gibi. Mevcut lideri seçmek mecburiyetleri (!) var. Azim ve kararlı geliyorlar; listeyi tulum atarak evlerine dönecekler. Sonra da dönüp Ankara'ya bağıracaklar:

‘‘Nerde bu devlet? Bu nasıl siyaset?’’

Hoş, genel merkez kaybetme ihtimali olsa önlemini alır. Özal'dan sonraki kongrede almışlardı. İstanbul İl Kongresi'ni yöneten Mustafa Taşar söyledi:

‘‘İstanbul İl Kongresi'nde Semra Özal için hile yaptık. Sandık kapağına önceden yapıştırılan zarflar kapağa vurulunca sandığa düştü.’’

Semra
Hanım bu sayede İl Başkanı, Mesut Bey genel başkan seçilmişlerdi.

* * *

Mesut Yılmaz ekibi bugün çok daha güçlü.

Parti zayıf, ekip güçlü. Bakanların istifaları da cebinde, keh-kah!

Kayalar, hálá Batılı anlamda siyaset yapıyor. Olsun... Bu asil davranış bile, ‘‘Fazilet mücadelesi’’ sayılır. Siyaset kirlense de temiz siyaset adamlarına daima ihtiyaç vardır.

Ben, ANAP'ın silinmesini istemem. Ama dost acı söyler. Gidişat fena!

Neden? Çünkü, partiler değil liderler yıprandı.

Mesut Bey yine kazanacak. Korkarım, ANAP kaybedecek.
Yazının devamı...

Türkiye ne yapmalı?

16 Temmuz 2001
Serdar bile, ‘‘Ara rejim hükümeti gerekiyor’’ diye yazdı. İyi mi?

Hadi o yazdı. Ama, Ertuğrul Özkök bile çok önemseyip de, ‘‘Serdar haklı çıkabilir’’ deyince iş değişti. İş değişir ve orada durmak gerekir:

‘‘Serdar haklı çıkamaz, çıkmamalıdır!’’

Ertuğrul Özkök'
ün yazısını çok önemsiyorum? Çünkü...

Hürriyet'te, ‘‘Sivil Kuvvetlerin Zaferi’’ diye manşet atan Genel Yayın Yönetmeni, Ertuğrul Özkök'tür. Bu manşeti ben, ‘‘Hem kendi çocuklarıma, hem de bizden sonraki kuşaklara bırakacağımız övünç madalyası’’ gibi görüyorum.

Ara rejim hükümetinin hem yurttaş, hem de 39 yıla varan mesleki kıdemim açısından gündeme taşınmasını, asla haklı göremem.

Sadece aş yetmez. Güven ve demokrasi olmadan yaşanmaz. Üçü de lazım!

* * *

Ülkemizde aslında ‘‘güven’’ çöktü. Bu teşhiste herkes birleşiyor. Ama çözümde ayrı düşüyoruz. 30 yılımı verdiğim Ecevit için, geçen yıl üzülerek, ‘‘Her şeyin bir zamanı var. Sizi seven herkes aynı düşünüyor Sayın Ecevit; zamanınız geldi. Lütfen çekilin!’’ diye yazmıştım.

Bunu yazarken dostluğun biteceğini biliyordum. Ama, gazeteci ve yurttaş olarak görevimi yaptığıma da inanıyordum. Ecevit benim için, ‘‘İşçi babası, esnafı ve köylü üreticiyi ezdirmeyen ve destekleyen, memuru ve emeklileri koruyup kollayan, haşhaş ve Kıbrıs kararlarıyla ulusal onurumuzu doruğa taşıyan’’ bir liderdi. Onu bu haliyle görmek içimi yakıyordu.

Aklın yolu birdir. Demirel'in tecrübesi de aynı işareti veriyor:

‘‘Sokaktaki 100 adamdan 90'ı hükümete, Meclis'e, siyasete, demokrasiye ve devlete güveni olmadığını söylüyor. Bu kurumların beşine birden sövüyor. Bu işin çözüm yeri nedir? Millet! Siyasetçi yorulup terlediyse, yıkanmalıdır. En temiz su, milletin muhabbetidir. Git millete yıkan gel. Çare seçimdir.’’

Bulgaristan seçimden çıktı. Yeni hükümeti, üstelik oradaki Türklerle kuruyorlar. Yunanistan üst üste seçimler yaptı, istikrarı buldu. İran bile seçimini yaptı. İsrail savaş ortasında, silahlar patlarken sandığa gitti.

Onlar beceriyor da, biz neden hálá ‘‘Ara rejim hükümeti’’ arıyoruz?

Bu yüzden, ‘‘Serdar haklı çıkamaz’’ diyorum. Haklı çıkmamalıdır!

* * *

Cumartesi sabahı, Kayaş'ın Gökçeyurt Köyü'ne gittik. Eski adı Nenek.

Salim Taşçı, bu köye 1 milyon 300 bin ağaç diktirmişti. Hatıra ormanları içinde Atatürk ve Bill Clinton ormanları vardı. 9 Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel adına dikilen 10 bin ağaçlık hatıra ormanında, ceviz ağaçları boy atmıştı. Görünce neşemiz arttı. Çünkü, biraz ilerde Emin Çölaşan ile benim adıma ekilen orman duruyordu. Sonraki Ertuğrul Özkök-Sedat Ergin ormanıydı.

Demirel'e bir ara, ‘‘Türkiye ne yapmalı?’’ diye sordum.

12 Temmuz 2001 tarihli bir not káğıdını uzattı:

‘‘Türkiye ne yapmalı?

1- İçine düştüğü bunalımın ne olduğunu, neden bu bunalıma düşüldüğünü dürüstçe söylemeli.

2- Bunalımın, önümüzdeki günlerdeki gelişmesini doğru tahmin etmeli.

3- Halka güven vermeli. Bu bunalımın içinden (Ne yaparak ve ne zamanda) mutlaka çıkılacağı anlatılmalı.

4- Yeni bir şevk, yeni bir kararlılık, yeni bir azim ortaya konmalı.

5- Türkiye bunları yaparken, diğer önemli sorunlarını ihmal etmemeli.

Kolumdan tutup, ‘‘Teşhisi iyi koymalı’’ dedi ve bu kez o sordu:

‘‘İki yıl önce tam kapasite çalışan fabrikalar neden kapandı?’’
Yazının devamı...

Çıldıracak gibi oluyorum!

9 Temmuz 2001
‘‘Bu dev binalar devlet parasıyla yapılıyor abi, Lale Devri sürüyor.’’

Eskişehir yolunda yükselen dev TEKEL binasını gösteriyor:

‘‘Bu bina Özal döneminde 2.5 trilyona ihale edilmişti. Şu ana kadar 100 trilyona yakın para ödendi, hálá bitmedi. Bizi, bu binalar batırıyor!’’

İşin bu yönünü düşünmemiştim. Eskiden gösterişli devlet binalarını gören Ecevit de çok üzülür, ‘‘Onlara bakarken utanıyorum’’ derdi. Peki ama, şimdi TEKEL özelleştirilirken 100 trilyon harcanan bu binayı kime satacaklar?

Taşçı, ‘‘Özel sektör bu binayı yarı bedele, hatta dörtte bire mal eder’’ diyor ve ‘‘Bu para tuzağı binayı 100 trilyona kim alır?’’ diye soruyor.

* * *

Eskişehir yolundaki gezimiz sürüyordu:

‘‘Bir kilometre arayla; Sayıştay 35, Dışişleri ek binası 12.5 trilyon lira. Halk Bankası binası 20 trilyon, Diyanet İşleri de 10 trilyon lira.’’

Beş resmi bina için 180 trilyon lira harca. Paraları toprağa göm. Tütün ve şeker pancarı üreticisine toplam 500 trilyon desteği çok gör!

Ecevit'in tütünle ilgili 15 yıl önceki düşüncelerini, Prof. Dr. Çetin Yetkin, Yeniden Müdafaa-i Hukuk Dergisi'nin son sayısında açıkladı. Okuyun, ısrarla tekrarladığım görüşümün doğruluğuna tanık olacaksınız:

‘‘Bu Ecevit, yıllarca peşinden koştuğumuz Ecevit değil. Tam tersi!’’

Ecevit,
14 Temmuz 1986'da, Güneş Gazetesi'ndeki söyleşide şöyle diyor:

‘‘Özal iktidarı, tütün tarımına ve sigara yapımına özel ve yabancı sermayeyi açarken, bu alanda özellikle sigaradaki tekeli kaldıracağını öne sürüyor. Fakat gerçekte sonuç, bana göre o olmayacaktır. Devlet tekelinin yerini yabancı tekeli ve tröstü alacaktır.’’

Bunu, tütün yasasını veto eden Cumhurbaşkanı Sezer'i eleştiren Başbakan Ecevit söylüyor! Oysa, sürekli Bitlis tütününden yapılan sigaraları tercih ederdi. Muş'ta eşiyle, duvarlarında tütün kurutan üretici evlerine girerek onlarla kucaklaşırdı. Ne oldu o Ecevit'e? Bu hali nedir böyle?

Taşçı ile Ankara'yı gezerken, Gölbaşı'nda Ecevit'in de yakından tanıdığı eski bir dosta uğradık. Yana yakıla, o da bana soruyordu:

‘‘Yıllarını verdin İsmet Abi. Meydanlarda, ‘Bu topraklarda haşhaş ekilip ekilmeyeceğine ABD değil, Türk köylüsü karar verir' diye kükreyen Ecevit'e ne oldu? Omuzda taşıdığımız Kıbrıs Fatihi Ecevit'in sonu bu mu olacaktı?’’

Bir dönemde IMF’nin adını duysa tüyleri diken diken olan Ecevit, IMF'den mektup gelse sevinçten uçacak hale geldi. Peki, ipler kimin elinde?

Ali Kırca'nın son Siyaset Meydanı'nı izleyen herkes bunu gördü. Sevgili Toktamış Ateş'in bile sabrı taşıyordu. İçimizdeki IMF'ciler yetip artıyor!

* * *

Hayatta en çok sevdiğim insanlardan birini, Hüseyin Hüren'i yitirdim.

Halamın oğluydu. Ama, öz kardeş gibiydik. Henüz 63 yaşında ve 5 kardeşin en küçüğü idi. Uyurken gitti. Lakabı gibi, Işık içinde yatsın.

Cenaze için gece yarısı yola çıktık. TEM'de Ankara-Bolu 4, Düzce-İstanbul 6, İstanbul-Kırklareli arası 4 buçuk milyon lira. Köprü de 2 milyon. Benzin parasını katınca, salt gidiş geliş yol 200 milyon tutuyor. Öl de ölem!

Ecevit ve ortakları, gişelerde kendilerine edilen bedduaları duysalardı, bir saniye bile durmazlardı. Hakaretin, küfrün bini bir para. Ama, halkın sesine kulakları tıkalı. Rahmetli Aziz Nesin, sanki bunlar için yazmış:

‘‘İmtiyazsız sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz,

Biz bu işi çok sevdik, gitmeyiz de gitmeyiz.’’

Ne yalan söyleyeyim, gördükçe, çıldıracak gibi oluyorum.
Yazının devamı...

İsmet Solak: Asıl günahkarlar..

2 Temmuz 2001





İsmet SOLAK

TÜRK halkı kadar temiz inançlarla donanmış, herşeye ve herkese çabucak bağlanan bir toplum dünyada yoktur.

İşte, Kemal Derviş olayı. Tanımadan sevildi, kurtarıcı sanıldı.

İyi ki ANAP Grubu'nda konuştu. Asıl düşüncelerini orada ortaya saçtı:

‘‘Ben, aslında Özal'a hayranım. Onu hep hayranlıkla izledim.’’

Hem, 'Sosyal demokrat olduğunu, Ecevit'e saygı duyduğunu' söylüyor, hem de Özal'a hayranlığını açıklıyor iyi mi?

Özal'a benzediği inkar edilemez. Zam üstüne zam yapıyor. Fakat, Özal'dan daha acımasız. Özal, zam yapıp kepçeyle boşaltırdı. Ama çalışanlara kaşıkla da olsa pay dağıtırdı. Derviş pinti, zırnık koklatmıyor! Şunu ekliyor:

‘‘1980 sonrasında Türkiye'de çok güzel işler yapıldı.’’

Doğru! Genç cumhuriyetimizin bütün kazanımları, ahlaki değerlerimiz ve ulusal geleneklerimiz o dönemde yıkılmaya başladı. Benimki belki bir düş. Ama, Özal'dan bugüne ulaşan dönemi ülkemizin hayatından silip atmak mümkün olsaydı, gözümü kırpmadan bunu yapardım.

O zaman kurtarıcı aramazdık. Kendi kendimizi kurtarmayı denerdik.

* * *

Erbakan'ı da hayret ve ibretle izliyoruz. Yine etekleri tutuştu.

Ellerinden tutup yetiştirdiği ve yemin ettirdiği adamlar onu dinlemiyor.

Telaşa kapıldı. Nişan, nikáh demeden koşuşturuyor.

Cami cami dolaşıp gösteriş namazları kılıyor. Koltuk alttan kayıyor.

1970'lerde de böyleydi. Bir seçim gezisinde, rahmetli Mustafa Ekmekçi ile Erbakan'ı izlerken saymıştık. Bir günde 7 defa namaz kılmıştı.

Bir MSP yöneticisine sorunca, ‘‘Kaza namazıdır’’ demişti. Ama, yüzünü yana kaçırarak kıkır kıkır da gülmüştü.

Bence en büyük günahkar, dini siyasete alet edenler.

Erbakan bunu hep yapıyor. Azıtıyor. İşi parti kapattıracak boyutlara taşıyor. Sonra ‘‘Demokrasi, hukuk’’ diye bağırıyor. Recep Tayyip Erdoğan da aynı yolun yolcusu. ‘Yenilikçi’ pozları atmasına kulak asmayın. Şaşıyorum... 68 kuşağının devrimcileri, dönekler ve entellerden kurucu olanlar varmış!

Cami avlusunda siyasi demeçler veren ve temiz inançlı insanlarımızın ak oylarına göz dikenleri sevmiyorum. Erbakan, Hamidiye Camii'nden çıkıyor. Gözleri dışa fırlamış adamları da, ‘‘Erbakan nerede, biz oradayız’’ diye bağırıyor. Ayıp be, kalbi temiz inanç erbabına karşı ayıp.

* * *

Yapıp ediyorlar. Yasaları çiğniyor, partilerini kapattırıyorlar. Sonra da dama çıkan kediler gibi, ciyak ciyak bağırıyorlar.

Ağızlarından çıkanı kulakları bile duymuyor:

‘‘Bu karar siyasidir. Bu karar benim şeref madalyamdır.’’

Hoppalaa... Peki kardeşim, partiniz her kapandığında yaygara yapacağınıza Anayasa ve ve yasalara uymayı neden hiç düşünmüyorsunuz?

Geçen gün, Erzurum Milletvekili, eski FP'li Lütfü Esengün'ü dinledim:

‘‘Bu böyle gitmez. Türkiye'de Anayasa Mahkemesi dahil herkes, her kurum ve kuruluş hizaya girecektir.’’

Peki Lütfü Bey, siz hiç hizaya girdiniz mi?

Bu ülkede, laik cumhuriyeti yıkamayacağınızı hálá öğrenemediniz mi?

Belki, Mustafa Koç gibi işadamlarının hazırlattığı Anayasa taslaklarına kanıyorsunuz. (Koç ve arkadaşları, ‘Atatürk ilke ve devrimlerine bağlılık’ hükmünün Anayasa'dan çıkarılmasını istiyor.) Bunu mu bekliyorsunuz?

Bu olmayacak duadır efendiler, burası Türkiye. Anlayın artık!

Düz yolda giderken, ‘girilmez’ işaretli yere sapıyorsunuz. Ve duvara tosluyorsunuz. Her seferinde aynı hata. Düz gidin canım, düzgün gidin!

Yazının devamı...