"Gonca Vuslateri" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Gonca Vuslateri" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Gonca Vuslateri

Gonca Vuslateri

Bartu Ben geliyor

18 Ekim 2018


Hayranı olduğumuz Tolga Karaçelik’in yönettiği, senaryosunda ve başrolünde ise Bartu Küçükçağlayan adının olduğu bir projeden bahsetmek istiyorum.
Hani dizilere bu kadar fazla kafa yorduğumuz, hepimizin eleştirmen kesildiği şu yoğun gündemimize harika göndermeler yapmış Bartu... Jim Carrey, “Jim&Andy” belgeselinde izleyicinin olmak istediği şeyi düşlediği bir zamandan bahseder ve der ki: “Seyirci gamsız olmak ister.
Ben de öncelikli olarak seyirciyle kuracağım ilişkide bunu hissettirmeyi hedefledim.”
Bartu’nun “Bartu Ben”deki performansı, biraz seyircinin “izleyici kaldığı şey” karşısındaki tutumuna da ayna tutmuş. Herkesin sahneye çıkmak istediği bir toplumda, sahneye çıkmayı meslek edinmiş insanların yaşadığı travmatik her anı gülünç bir şekilde aktarmayı başarmış.
Büyük Ev Ablukada ilk çıktığında bu kadar popüler değildi.
Ama Bartu şimdi sahneye çıktığında çığlıklardan kendini duyamıyordur muhtemelen.

Yazının devamı...

Geriye sayılmış günlere veda

11 Ekim 2018


Gündüz Yıldız Koyu’na gidip, Yıldız Koyu ağacının o muhteşem boynunu öptükten sonra denizin tadını çıkarırsınız gün boyu. O koyda balıklarla yüzer, Kefaloz’a gidip dalış yaparsınız. Zeytinli’ye gider, Nostos’da tatlı yer, dibek kahvesi içersiniz. Birileri yaklaşır yanınıza. Onlar Rumca konuşur sen Türkçe, anlaşırsınız. Ortak dertleriniz vardır, sarılırsınız.
¡ ¡ ¡
Hayatınızda bir Ata Demirer varsa, size harika sofra hazırlatır. Masada Şecaattin Tanyerli çalar. Demet Akbağ bir şiir okur Oktay Rıfat’tan...
“Ağlama Ahmet ağlama
Davranma kuşağına ikide bir
Anam avradım olsun

Yazının devamı...

Gökçeada gökyüzünde bir Akyıldız

4 Ekim 2018


Ece Temelkuran’ın yıllar evvel bir dergiye hakkımda yazdığı yazı gibi uyandım o gün. “Gonca” demişti Ece, “gülün bir anıdır”. O an dedim o sabah. O an bu andır. Bunu adaya gelenler, yaşayanlar kadar bilir. Eylül fırtınasına az bir zaman kalmıştı. Yıldız Koyu’nda dalmış, balıklarla oynaşmış, dipten renkli taşlar çıkarmıştım. Setim yoktu o gün.
Terasımdaki masa sandalyeyi düzeltirken etrafta koşturan köpeklerime sesleniyordum. Hoş bir kadın geçti balkonun uzağından. Sanki gülümsedik birbirimize. Günün selamı işte. Birazdan telefonum çaldı, arayan Muammer Brav. “Gonca” dedi, “Az önce balkonunun oradan geçen arkadaşım Aşkım Akyıldız’dı.”
Aşkım Hanım’ı kitaplarından, güzel şiirlerinden bilen bilir. Mevlüt Akyıldız’ın eşidir kendisi. Öğrendim ki Mevlüt Bey ve Aşkım da yılın belirli zamanlarını bu adada geçiriyor. Hemen peşine düştüm bu güzel buluşma ihtimalinin. Telefonlaştık.
Akşamüstü Mustafa’nın Kayfesi denilen yerde günü batıracak, ardından ben her zamanki gibi Eleni’ye geçecek ve ekip arkadaşlarımla orada buluşacaktım. Ne de olsa adalıyız artık! Rutinimiz belli! Günü batırmanın zaferini kutlayacaktık!
Mevlüt Akyıldız, Türkiye’nin en değerli ressamlarından. Üstelik kendisi Denizkızı Eftalya’nın albüm kapağının tasarımcısıdır. Hani Kalan Müzik’in yıllar sonra arşivimize kazandırdığı muhteşem ses. Harika buluşma gerçekleşti. Aşkım Hanım’ın şiirlerinden, adanın öykülerinden, Mevlüt Akyıldız’ın eserlerinden, sinemanın bugünkü yerinden söz ettik uzun uzun. Mevlüt Bey’in atölyesine gittik. Deli Saraylı adlı eseri karşıladı beni kapıdan girer girmez. Sonrası yeni, eski tüm eserler üzerine konuşarak geçti. Derken Aşkım Akyıldız, bana adada yaşayan çok değerli birinden söz etti. “Gitmeden önce görmen gerekir” dedi. Tanıdıktan sonra anladım ki ölmeden önce mutlaka görmem gereken biriydi o kişi. Kamil Melih Özaltıner...

Yazının devamı...

Sanat insan içindir

20 Eylül 2018


Birincisi doğum günümü atlatmış olmak, ikincisi ise festivallerin başlaması.
Aslında tüm dünyada gösteri sanatlarının başlaması diyebiliriz.
Bilmeyenler için tekrar ve tekrar vurguluyoruz.
İKSV, 1973 yılında Dr. Nejat F. Eczacıbaşı tarafından kurulmuştur.
Festival denilen algıyı klasik müzikten sinema ve gösteri sanatlarına kadar genişleterek Türkiye’nin kültür sanatına büyük katkıda bulunan, kâr amacı gütmeyen bir vakıftır.
Evet ‘festival zamanı’ hem izleyici hem de performans sergileyecekler açısından heyecan verici.

Yazının devamı...

Zararın neresinde göbek atmalı

14 Eylül 2018

Son yılların tartışılmaz tek gerçeği şu; hepimiz diziciyiz. Hiçbir hikayenin bir film dakikasında anlatılmasından yana değiliz. Mümkünse 3.5 saat anlatılsın, bakışlar yayılsın, hatta oyuncu olarak bile başarı kotamız 5 dakika boyunca aynı duyguyla hiçbir şey yapmadan bakışımız olsun derken... Artık biliyoruz ki oynayanı da, çekeni de, izleyicisi de, her ay KDV’leri hesaplayan muhasebecisi de, kanalı da istiyor ki 150 dakika iş çıkarabilelim. Her hafta!
İki Titanik üst üste izlemek gibi biliyorsunuz, özetiyle birlikte.
Halbuki sinemanın (sinema demek gerek ekran işlerinin ilk ismi olduğundan) izleyicinin düşüyle, kendiyle çatışmasıyla arasında bir konu bağıdır diziler, filmler. Tıpkı tiyatro gibi. Oysa yaklaşık 10 yıldır “Hay Allah, niye böyle bitti” denilen bir film duydunuz mu? “La La Land” bile iki finalli bitti maşallah.
Uzun uzun anlatıyoruz her şeyi. Her şeyi ama! Üstelik sınırlı kelimelerle. Çünkü sansür her yerimizde. Etrafta bitmeyen bir toplum huzuru konuşması. İnanılmaz şaşırıyorum ben. Kim bu mutlular? Bizim adımıza karar verip verip duruyorlar?
Ne geliyorsa başımıza mutluluktan geliyor, ben diyeyim size. Çünkü toplum hüzünlü toplum. Zaman hüzünlü zaman. Huzur kısmını ben kaçırıyorum. Bir genç olarak neyin bana örnek olup olmadığına karar verebilmek, talep etmek istiyorum. Neyse efendim...
Bu mutlular bize bakıp üzülüyorlar bence. “Huzurları kaçık” diye üzülüyorlar. Bana bakıp dertleniyorlar mı mesela?
Bir insanın derdini topluma örnek olma düşüncesiyle terazide dengeleyip anlatmak her zaman zordur. Bir taraf ağır basacaktır çünkü ve biz de o ağırlığı anlatırız zaten. Hayat, biraz da bu hikayeleri anlatmak için “bir sahnedir”. Bir suçluyu da anlatır sanat, yalnızı da, esnafı da. İnsanı tarif eder neticede. Her hikayenin kendi kelimesi, nezaketi, kabalığı, çığlığı, sessizliği vardır. E şimdi 150 dakika olmuş işlerde bunlar nasıl anlatılacak?

Yazının devamı...

Hani benim mizahım nerde

6 Eylül 2018


Kütüphaneyi karıştırırken Henri Bergson’un “Gülme” adlı kitabı gözüme çarptı.
Halihazırda muhteşem bir ekiple komedi filmi çekiyorum, dedim ki şu kitaba bir daha bakayım. Bu tiyatrocuların el kitabı olsa da, bence gülmeyi seven her insanın okuyacağı türden bir kitap. Yüzleşebildiğimiz kadarıyla tanığız zaten ne kadar az güldüğümüze.

NELERE GÜLÜYORDUK

Ülkece güldüğümüz ortak konuları evimize televizyon getirdi. Fakat bazı tiyatroların, özellikle Devlet Tiyatrosu’nun girmediği köy de kalmamıştır. Yıllarca Devlet Tiyatrosu’nda çalışan Gülenay Kalkan, çekim yaptığımız yerde sohbet ederken dedi ki: “Köye Hamlet götürdüğünü bilirim tiyatronun...”

Yazının devamı...

Bir eylül ihtarnamesi

30 Ağustos 2018


Ben hiç eylülde doğmadım aslında.
Kesinlikle kabul etmiyorum bunu.
Eylülde doğmam için önce mutlu bir çocukluğum olması gerekir.
Yazık ki tam bir kış çocuğuyum. Ayım günüm belli değil.
Tek bir sözü söylemek için gelmiş ve çok da kalıcı değilmiş gibidir yüzüm.
Herkes söylediklerime gülümser benim. Şaka yaptığımdan değil, mutlu olduğumdan gülmem gerektiğini söylerler. Hiç gülmem. Mutlu değilimdir, komiğimdir ama.

Yazının devamı...

Harbiye Açıkhava ferahladı

16 Ağustos 2018


“Ah, ah annem
Bugün öldüm ben
Bir düğmeyle
Delip geçti tam göğsümden” diye akan “Sözde Namus” şarkısı ile kadınları haykırdı avaz avaz.
Anton Çehov’un 1800’lü yıllarda yarattığı matemli kadın kostümünün günümüz uyarlaması gibi görünen simsiyah elbisesi, pırlantalarla kaplı takılarının arasından, bir fısıltıyla, belki ışıklar arasından seçtiği bir çift göze “Üstünden geçtiler kalbimin, kıramazsın” dedi.
Kristali ters dönmüş mitolojik bir varlığın, Hades’in kapısında sevdiğiyle yüzleşmesi gibi, diyecekleri bitene kadar sahnedeki gökgürültüsü bir an olsun bitmedi. Ne kadar kıyamet varsa hepsine ayna tuttu.

Yazının devamı...