"Feriha Dildar Şenkaya" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Feriha Dildar Şenkaya" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Feriha Dildar Şenkaya

Bebeklerde emme alışkanlığı ve emzik

14 Eylül 2010

Bu evrede bebek, çevresini ağız yoluyla keşfetmeye çalışır ve etrafında gördüğü cisimleri sıklıkla ağzına götürür.

Yapılan araştırmalarda emme güdüsünün bir sonucu olarak bebeklerin yaklaşık yüzde 85’inin birinci aylarında emzik kullanmaya başladığı saptanmıştır. Emzik, bebeğin doğal emme içgüdüsünü tatmin etmekte ve bebeğe güvende olduğu hissini vermektedir.
Bebek emzik emmekten mutlu oluyorsa, bu durumdan rahatsız olmaya ve bebeklerin emme zevklerini tatmin etmelerini engellemeye gerek yoktur. Ancak kimi anne-babalar, bebeklerine çok fazla emzik verirler. Bu yüzden de bebekler için emme bir vakit sonra ihtiyaç olmaktan çıkıp sakinleştirici bir araç haline gelir. Bu da bağımlılığa yol açar.
Ayrıca uzun süreli emzik alışkanlığı; diş ve çene yapısının bozulması, kulak-burun hastalıkları ve konuşma bozukluklarına yol açabilmektedir. Uzun süreli emzik kullanan bebekler, kelimelerle duygulara temas etmekten ve başka türlü problem çözme şemalarını oluşturmaktan da uzaklaşmaktadır.
Eğer emziği çok fazla kullanırsanız, yani bebeğinizin çıkardığı sesler karşısındaki ilk hareketiniz ona emzik vermek olursa, bebeğinizin ses çıkarma ve ses keşfetme ihtiyacını engelleyebilirsiniz.
Çoğu bebeğin emzik ihtiyacı, kelimeleri kullanmaya başlamadan önce yani 4-5 aylık gibiyken azalır. Ağızda bir şekil bozukluğuna yol açmaması açısından bebeğinizin ilk dişleri çıktığında yani 6-8 aylar arasında emzik kullanımını yavaş yavaş azaltabilirsiniz.
Genelde emme refleksi, çiğneme becerisinin gelişmesiyle birlikte ortadan kaybolmaya başlar. Çiğneme becerisinin gelişmeye başladığını gözlemlediğiniz dönemde çocuğunuza emzik yerine çiğnemesi için ekmek kabuğu gibi sert bir yiyecek verdiğinizde, bunu çiğnemeye çalıştığını görürsünüz. Bu açıdan çocuğunuzun emme refleksini yapay bir şekilde uzatmaktan kaçınmanız gerekir. En geç 2 yaş bitiminde emzik kullanımının tamamen bırakılması da yerinde olacaktır.
EMZİĞİ ONU SUSTURMAK İÇİN KULLANMAYIN
Bu süreçte ilk olarak bebeğinizin emmenin dışında ihtiyaçları olabileceğini, emme dışında bir faaliyetle de sakinleşebileceğini fark etmeye çalışın. En önemlisi bebeğiniz gergin, sinirli veya huysuzken, ağlıyorken, emziği susması için kullanmaya çalışmayın.
Bebeğiniz ağladığında yapmanız gereken, ona yumuşak bir şekilde yaklaşıp sakinleştirmeye çalışmaktır. Bunun için çocuğunuza müzik dinletebilir, şarkı mırıldanabilir ya da kucağınıza alıp onunla konuşabilirsiniz.
Dikkat edilmesi gereken bir nokta da şudur: Bebeğinizin gereksinimi bitmeden emziğini alırsanız, çocuğunuzun emme ve ağzından haz alma ihtiyacı devam ettiğinden parmak emmeye başlayacaktır. Ayrıca gereksiz korkutmalar, daha ciddi ruhsal gerginliklere yol açacağından, başvurulmaması gereken bir yöntemdir.
PARMAK EMMESINE SERT TEPKILER VERMEYIN
Öte yandan emzik kullanımı için annesine ihtiyaç duyduğunu fark eden bebek, kendi kendini yatıştırabilmek için daha bağımsız bir yola başvurabilir ve bu durum kendini çoğu zaman parmak emme davranışı olarak gösterebilir. Bebek, parmak emme davranışını bir kez keşfettiğinde, her ihtiyaç duyduğunda emme güdüsünü tatmin etmek amacıyla kullanabilir.
Aileler genellikle parmak emme davranışının ilk 3 ayda ortaya çıktığını belirtse de, parmak emme davranışının anne karnından itibaren görüldüğü ultrason görüntülerinden tespit edilmiştir. Uzmanların araştırmalarına göre, parmak emme davranışı beyinde salgılanan endorfin seviyesini artırmakta ve sonuç olarak bebeğin kendisini psikolojik olarak daha rahat ve güvende hissetmesini sağlamaktadır.
Halk arasında parmak emme davranışının açlıktan kaynaklandığına dair bir görüş bulunmaktadır; ancak parmak emen çocukların çoğunun bu davranışı beslenmeye bağlı olmayacak şekilde geliştirdiği belirlenmiştir.
Bunun yanı sıra bebeklerin uykuları geldiğinde ellerini ağızlarına götürmesi de uyku ve parmak emme arasında bir ilişki olduğunu ortaya koymaktadır.
Parmak emme davranışı kimi zaman ailelerde endişe uyandırabilir ve anne-babalar, çocuklarını bu davranıştan vazgeçirmeye çalışabilirler. Normal gelişen bir çocuğun 3 yaşına kadar parmak emmesinin engellemesine tepki göstermesi doğal karşılanan bir durumdur. Ancak 4 yaşına gelen çocukların yavaş yavaş bu alışkanlıktan vazgeçmesi beklenmektedir. Parmak emmeyi sürdüren çocuklarda, aileler sert tepkilerden ve ceza, yasaklama gibi kısıtlayıcı yöntemlerden uzak durmalıdır.
Eğer çocuğunuzun bu davranışı karşısında yasaklayan ve karşı çıkan tavırları sık sık sergilerseniz, bu istenmeyen davranışı onun gözünde daha mükemmel kılar ve pekiştirmiş olursunuz!

Yazının devamı...

Uzaktan baba olmak

3 Eylül 2010
İçinde bulunduğumuz yüzyılın ikinci yarısından itibaren kültürel ve ekonomik alanda yaşanan gelişim, erkeğin aile içindeki rolünde çeşitli değişikliklere yol açtı. Bundan yüzyıl öncesine kadar ailenin ekonomik kaynağı ve otoriter gücü olarak tanımlanan babalık rolü, kadının iş gücüne katılması ve evde daha az zaman geçirmesiyle birlikte değişime uğradı.
Günümüzde babaların da çocuk gelişimine destek vermesi gerektiği düşüncesi gün geçtikçe yayılıyor. Bunun sebebi sadece anneye destek vermek değil, baba ilgi ve sevgisinin çocuğun çeşitli alanlardaki gelişimini önemli ölçüde etkilemesi...
Ancak bu durum bazı ailelerde sıkıntıya yol açtı. Çeşitli sebeplerle ailelerinden uzak olan babaların, çocuklarına gerekli desteği nasıl verebilecekleri son yıllarda psikologlar ve okul danışmanlarına en çok danışılan konular arasında...

Babam neden uzakta

Babaların çocuklarından uzakta olmalarını gerektiren birçok sebep olabilir. Çok sık iş seyahatine çıkan, fazla iş mesaisi yapmak zorunda kalan veya eşinden boşanan babalar bu durumda en sık rastlanan örneklerdendir. Fakat fiziksel olarak çocuğunuzun yanında olamamak sizin bir baba olarak hâlâ onun hayatının önemli bir kısmını kaplamanıza engel değildir.
Bu tür durumlarda, öncelikle her çocuğun hayatında istikrar ve sağlam bir düzene ihtiyaç duyduğunu hatırlamalısınız. Babasıyla yeteri kadar vakit geçiremeyen çocuklar, babalarının neden uzakta olduğunu, onunla ne zaman ve nerede vakit geçireceklerini bilmek isteyecektir. Kuşkusuz çocuğunuza neden ondan uzak kalacağınızı anlatmak hem sizin hem de onun için acılı bir süreçtir. Bazı çocuklar acısını öfkeyle dışa vururken, kimi ağlayabilir ya da hiç tepki vermeyebilir. Bu konuşmayı yaparken çocuğunuza nasıl hissettiğini sormak ve düşündüklerini ifade etmesine izin verecek ortamı sağlamak çok önemlidir.
Babanın artık evde eskisi kadar olmayacağını duyan her çocuk bu konuşmadan kendine özgü sonuçlar çıkaracaktır ama hemen her çocuk öncelikle bu ayrılığın kendisini nasıl etkileyeceğini sorgular. Çoğunlukla geleceğe ve her şeyin aynı kalacağına dair güvenceler duymaya, sizin onun hayatındaki bu geçişi mümkün olduğunca pürüzsüz yapacağınıza inanmaya ihtiyaç duyacaktır.

Onunla nasıl konuşmalı

Çocuğunuzun yaşı ne olursa olsun, birlikte geçirdiğiniz vakitlerde yinelenen kimi davranışlar, çocuğunuzun sizinle ilişkisinde bir düzen oturtmasına ve sizden ne bekleyeceğini bilmesine olanak sağlar. Aslında çocuğunuz için hiçbir şey onu sevdiğinizden emin olmasından daha önemli değildir.
Örneğin, eğer çocuğunuz 1-3 yaşları arasındaysa onu havaya kaldırın ve “Babasının bu dünyada en çok sevdiği kişi kim acaba?” sorusunu sorun. Bu soru ve davranış onu her gördüğünüzde tekrarlandığında, çocuk babasının onu herkesten çok sevdiğine emin olacak ve bu küçük paylaşımı iple çekecektir.
6-7 yaşındaki çocuklarda baba ve çocuk arasında özel bir şaka, aralarındaki bağı güçlendireceği gibi birbirleriyle keyifli vakit geçirdiklerini anımsamalarına da yardımcı olacaktır.
Yetişkin bir çocuğunuz varsa, ona hayatıyla ilgili sorular sormak, hayatındaki en yeni heyecanları paylaşmak, aranızdaki güçlü anılar arasında yerini alacak ve çocuğunuzda babasıyla tekrar konuşmak ve paylaşmak için heyecan yaratacaktır.

Durumu kolaylaştırın

Çocukların babalarıyla beraber vakit geçirdiklerinde ne yapacaklarını bilecekleri küçük hatırlatmalara ihtiyaçları vardır. Ona beraberken yapabileceğiniz birkaç şeyin listesini mektup olarak gönderin ve eklemek istediği bir şey olup olmadığını sorun. Bu mektupların rahat bir dille yazılmış olması çocuğunuza da güven verecek ve sizin varlığınızı hatırlatacaktır.
Eğer çocuğunuzla her an iletişim kuramayan bir babaysanız, çocuğunuzun hayatındaki önemli günleri, çocuğunuzla görüşmeyi planladığınız tarihleri önceden işaretlediğiniz bir takvim kullanabilirsiniz. Bu özel günlerde çocuğunuzu aramak, ona bir hediye göndermek ya da kart yazmak fiziksel olarak yanında olamasanız bile her zaman çocuğunuzun yanında olduğunuzu hissettirecektir. Uzmanlar bu konuda, çocuğunuzla buluşmak için ayarladığınız bir randevunun çok zor bir durumda kalmadığınız takdirde iptal edilmemesi ya da ertelenmemesi gerektiğini belirtiyor.
Çocuğunuzla aranızda bu tür sağlam bir iletişimin sağlanmasında en büyük desteği kuşkusuz çocuğunuzun annesinden almalısınız. Ayrılmış ya da ayrı yaşıyor olsanız bile çocuğunuzun hayatına dair detayları paylaşmak ve çocuğunuzun annesi hakkında olumsuz yorumlardan kaçınmak bu süreci kolaylaştıracak, çocuğunuzun yeni düzenine adapte olmasını hızlandıracaktır.

Babalar için ipuçları

* Çocuğunuzu telefonla aramadan önce onunla hangi konular hakkında konuşacağınızı kafanızda belirleyin.
* Bulunduğunuz yerden çocuğunuza resim, kartpostal, gittiğiniz bir restoranın broşürü, bulunduğunuz şehrin pulu gibi nerede olduğunuza dair ipuçları verecek eşyalar yollayın.
* Sık sık iletişimde olabilmek için teknolojiden faydalanın! Beklenmedik zamanlarda çocuğunuza onu ne kadar sevdiğinizi söyleyen kısa mesajlar ya da e-posta’lar gönderin.
* Küçük yaştaki çocuğunuz için kendinizi videoya çekerek sevdiği bir kitabı okuyun ve kaydı ona gönderin. Böylece gece yatmadan önce ona masal okuduğunuzu hayal edebilecektir.
* Yanında olamadığınız özel günlerin öncesinde ya da sonrasında küçük de olsa bir hediye ve bir tebrik kartı göndererek onunla ne kadar gurur duyduğunuzu söyleyin.
Yazının devamı...

Içimizdeki çocuk ve çocuğumuz

16 Temmuz 2010

Anne-babalar, her çocuğun şahsına münhasır olduğunu bilmeli ve buna uygun ebeveyn tutumları geliştirmelidir.

Anne-babalık sürecinde sık sık kendimizi geçmişle gelecek arasında gidip gelirken bulabiliriz. Geçmişin hesaplarını yaparken genellikle hatalarımıza, yapmak isteyip yapamadıklarımıza odaklanırız.

Günlük hayatta her tür mesleği icra etmek için belirli bir öğrenme süreci ve yeterlilik belgesi gerekir. Oysa ki anne-babalık, kendi anne-babamızdan aldığımız miraslar ile yaşamın ileriki yıllarında öğrendiklerimizi bütünleştirmeye çalıştığımız zorlu bir süreçtir.

Ebeveyn olma hakkında pek çok kaynak olmasına karşın, çoğu anne-babanın ne yapacağıyla ilgili kafa karışıklığı uzun yıllar devam eder. Aldığımız eğitim, edindiğimiz bilgi ve deneyim bizi olgunlaştırır elbette... Ama bütün bunların daha ileriki yaşlarda edinildiğini düşünürsek, o yıllara kadarki deneyimimizin referansı anne-babamızdır.

GEÇMİŞTEKİ İLİŞKİLER GELECEĞE YÖN VERİYOR

Içine doğduğumuz aileyle ilişkilerimiz, sonradan kurduğumuz ailemizde kendisini tekrar eder. Bazen bilerek bazen de farkında olmadan kendi anne-babalarımızın yansıması oluruz.

Aile terapistleri de geçmişteki insan ilişkilerinin yaşanmakta olan ilişkilerde kendini tekrarladığını savunmaktadır. Sözgelimi, aşırı ilgili annelerin genellikle kendi annelerinin ilgisiyle boğulmuş çocuklar olduklarını gözlemleriz. Bazen de annenin kendi annesi ihmalkâr ya da ilgisiz olabilir ve ilgisizlik onun karşı kutba kayarak kendi çocuğuna karşı aşırı ilgili olmasına yol açabilir.

KÜÇÜK SIYRIKLAR GÜÇ KAZANDIRIR

Ne kadar sevilirsek sevilelim, karşılanmamış ihtiyaçlarımız, gözden kaçmış duygularımız vardır. Ancak birçoğumuz, yaşamdaki bu küçük sıyrıkları bir varoluş becerisine dönüştürebiliriz.

Burada sanırım anahtar kelime “sevgi”... Eğer bir çocuk, koşulsuz sevgi ile büyütülmüş ve bunu hissedebilmişse, bireysel özelliklerinin izin verdiği oranda tüm yaşam olaylarını yeniden yorumlama ve olumlama becerisi daha fazla olur.

Bunu hep aşı ve hastalık ilişkisine benzetirim. Sağlıklı bir vücudun zayıflatılmış virüslerle büyük hastalıklara donanım kazanması gibi... Sevgi ortamındaki küçük sıyrıklar, büyük yaşam olaylarına karşı baş etme gücü kazandırır insana!

İyi bir ebeveyn olmanın anahtarı; kendi ihtiyaçlarımızla çocuklarımızın ihtiyacını ayırt etmek ve her çocuğun şahsına münhasır olduğunu bilerek buna uygun anne-
babalık tutumları geliştirmektir.

Anne-babaların çocuklarına verebilecekleri en önemli iki şeyi sembolik olarak anlatmaya çalışırsak, “kök” ve “kanat” benzetmesini kullanmamız yerinde olur. Burada kökler, çocuğa kararlı bir destek ve umursandığı duygusunun aşılanmasıdır. Kökleri geliştirmek için çocuğunuza “koşulsuz sevgi”nizi hissettirmeniz gerekir.

Kanatlar ise eğitimle, cesaretlendirmeyle ve özgür bırakmayla gelişir. Bunlar, çocuğunuzun dünyada kendi yolunu bulmasına ve kendi potansiyelini keşfetmesine yardımcı olur. Çocuğunuzun kanatlanma zamanı geldiğinde, ona sorumluluk duygusunu öğretmiş, gelişiminin belirli evrelerinde sizden uzaklaşmasına izin vermiş, kendilerine güven duyabilmelerini sağlamış olmalısınız. Sevgi, bir çocuğun köklerini geliştirmesi için kesinlikle gereklidir, ancak yeterlilik duygusunu engellememelidir.

KAYGILARIN KAYNAĞI BELKİ DE SİZSİNİZ

Bireyler ebeveyn olduklarında da içlerindeki büyümemiş çocuk bir yerlerde durur. O çocuğun ilgi isteği, yetersizlik duyguları, kaygıları, korkuları, karşılanası sevgi ihtiyacı, görünürdeki yetişkinde de var olmaya devam eder.

Çocuklarımız için kaygılandığımız, meraklandığımız, çözüm bulmaya çalıştığımız birçok durum gerçekte kimin öyküsüdür acaba? Çocuğumuzun mu yoksa içimizdeki çocuğun mu? Işte böyle bir kafa karışıklığı durumunda içinizdeki çocuğa sarılsanız bir türlü, sarılmasanız başka türlü...

ÇOCUKLARINIZA BEDEL ÖDETMEYİN

Kendini çocuklarına adayan ve bunu onlara söyleyen anne-baba, farkında olmadan çocuklarına bedel ödetmeye başlar. Çünkü çocuklar, ebeveynin yorgunluğuna ve üzüntüsüne neden olmaktan ötürü ağır suçluluk hisseder.

Anne-babaların, çocukları dışında kendilerine ait alanları da olmalıdır ve çocuğunuz zamanı gelip özgürleşmek istediğinde sizin ağırlığınızı omuzlarında taşımamalıdır.

Yazının devamı...

Karne zamanı

18 Haziran 2010

Okul ve ebeveynler arasındaki bu iletişimin yıl sonunda da tekrarlanması, anne-babaların sorunlu dersler hakkında öğretmenlerle görüşme ve işbirliği yapması önemlidir. Anne-babalar, çocuklarının dersleri ve başarısızlık nedenleriyle ilgili bilgi sahibi olduklarında, konuyu en uygun şekilde ele almaları ve ilişkiyi bozmadan çocuklarına yardım edebilmeleri mümkündür.
Çocuğunuzla konuşmadan önce bu soruların cevaplarını öğrenin...
? Duygusal sorunlar, öğrenmeyi ne derece etkiler?
- Çocuklar, zekâdan bağımsız olarak, hangi yaşta olursa olsunlar duygusal süreçlerine bağlı bir akademik performans gösterirler.
- Dikkat bozukluğu vb. sorunlar, bazen başarısızlık için başlı başına bir neden, bazen de pek çok şeyin sonucudur.
- Kaygı, ifade edilemeyen olumsuz duygular, özgüvenle ilgili sorunlar, büyüme ile önceliklerin değişmesi gibi ruhsal süreçler, öğrenme becerilerini ve akademik performansı doğrudan etkiler.
- Çocuğunuzun gelişimsel dönem özellikleri ve onunla kurulan ilişki kalitesinin yanı sıra aile ortamı da akademik başarısızlığa neden olacak pek çok duygusal iniş çıkışlar yaratabilir.
? Sorun, akademik mi gelişimsel mi?
Bazı çocuklar, zeki olmalarına rağmen bazı güçlükler nedeniyle akademik çalışmaların gerisinde kalabilir. Bu çocukların ileriye gitmeleri için önce var olan boşlukların tamamlanması gerekir. Eğer çocuğunuzun herhangi bir derste başarısız olmasına yol açabilecek spesifik bir sorundan şüpheleniyorsanız, okul ile işbirliği içinde bir uzmandan yardım alın.
? Çocuğunuzun problemli dersiyle ilgili okulun bir planı var mı?
Dersteki başarısızlığın akademik olduğuna kanaat getirdiyseniz, söz konusu dersle ilgili eksiklerini gidermesinde okulun ne gibi bir katkısı veya önerisi olabilir, araştırın (ek kurslar, özel ders, tavsiye edilen kitaplar vs).
? ıleriki akademik hayatında başarılı olabilmesi için çocuğunuzu evde nasıl desteklemelisiniz?
- Anne-baba olarak şu soruları sorun: Çocuğunuzun özellikle üstünde durması gereken bir konu, var mı? Bu konuda gelişimine yardımcı olabilecek oyunlar ya da projeler nelerdir?
KONUşURKEN SAKıN OLUN
Düşük notların bulunduğu bir karneyi kabullenmek elbette kolay değildir. Fakat anne-babaların karne konuşmasını yapmadan önce çocuklarının derslerindeki başarısızlığını tamamen içlerine sindirdiklerinden emin olmaları gerekir.
Anne-babalar kendi içlerindeki öfke, üzüntü veya hayal kırıklığıyla yüzleşmezlerse çocuklarıyla konuşma sırasında “Bu senin suçun”, “Derse dikkatini verseydin ve çalışsaydın karnende bu kırık(lar) olmazdı” gibi sözler sarf edebilirler. Bu sözler, genellikle çocuklar için kırıcı olur. Dahası, onların “Ben başarısızım/ yetersizim/ zeki değilim”, “Bu okul bana göre çok zor” ya da “Daha yüksek notlar alsam, anne-babam beni daha çok severdi” gibi olumsuz çıkarımlar yapmalarına yol açabilir.
Unutmayın siz çocuğunuza yüklendikçe o da sorunu dışsallaştıracaktır. Sorunu dışsallaştıran çocuklar, hep başkalarını ya da durumları suçlarlar ve kendi payları ile ilgili düşünmekten giderek uzaklaşırlar.
Başarısızlığın nedenlerini konuşurken, “Ne yapsaydı daha başarılı olabilirdi?” sorusuna birlikte cevap arayın. Elbette kendisi dışındaki diğer faktörleri de düşünün. Nedenleri bulmanız, çözüme ulaşmanızı kolaylaştırır.
Özetle çocuklarının karnelerine yorum yapmadan önce anne-babalar, mutlaka sakin ve yargılamayan bir tutum takınmalıdır.
Nedeni ne olursa olsun ya da karnede görülen başarısızlık kimin suçu olursa olsun anne-babaların çocuklarıyla karne konuşmaları yaparken üzgün ve öfkeli bir tutum takınmaları, onları daha çok yaralayacaktır.
Diğer yandan anne-babalar, çocuklarının karneleri ya da sıkıntılı olduğu derslerle ilgili kırıklıklarını, öfkelerini ve suçluluk duygularını da anlayıp kabul etmelidir. Çocuklarının ağlamaya ihtiyaçları varsa anne-babalar buna izin vermeli, onları sakinleştirdikten sonra gerçekleri konuşmalı ve gelecek için etkin planlamalar yapmalıdırlar.
EK ÇALIşMA AÇIKLAMASI
Çocukların geride kaldıkları dersleri yakalamak veya bazı eksiklikleri tamamlamak için yaz boyunca birtakım ek çalışmalar yapmaları gerekebilir. Anne-babalar, bu durumu sakin ama kararlı bir tavır içinde şöyle açıklayabilirler: “Bu yıl matematik dersinde biraz zorlandın. O yüzden bu dersin notu karnende diğer derslerinden daha düşük. Öğretmenin ve ben; gelecek yıllarda matematikte zorlanmaman için bir plan yaptık. Tatil boyunca seninle haftanın belirli gün ve saatlerinde eksik olduğun konuları çalışacağız. Yazın düzenli çalışarak hem okula eksiklerini gidermiş olarak döneceksin hem de seneye karnende bu çalışmanın karşılığını göreceksin.”

Yazının devamı...

Bir Varmış, Bir Yokmuş

28 Mayıs 2010

Masallardaki olumsuz duyguların çocuklarını kötü etkileyeceğini düşünürler. Oysa ki masallar, çocukların bilişsel ve duygusal gelişimi desteklerken anne-baba ve çocuk arasındaki ilişkiyi de zenginleştirir.

Bir toplumda büyüyen ve yaşayan bireylerin çoğunun kısmen aşina oldukları masallar, o toplumun ortak tarihidir de aslında. Bunun yanında evrensel masallar da dünyanın farklı yerlerindeki bireylerin, belki de evrensel tarihimizin ipuçlarıdır.

Ancak bazen anne-babalar; çocuk büyütürken kendilerine okunan, anlatılan ya da bizzat okudukları masalların çoğunu çocuklarına aktarmaktan bir çekince duyarlar.

Masallardaki cadılar, çocuğu korku dolu bir hale getirecek midir? Prenses ve prens ilişkisi, gereksiz bir karşı cins merakı yani cinsel bir uyanış yaratacak mıdır?
Tüm bunlar, mükemmel çocuk yetiştirme endişesinin bir yansıması olabilir. Anne-baba, dünyanın en kusursuz çocuğunu böyle olumsuz duygularla kirleteceğini düşünür. Ya da anne-babanın kendi korku ve kaygılarının çocuk üzerindeki yansıması da olabilir.

Oysa masallar, çocuğun içinde yaşadığı toplumla ve başka toplumlarla bütünleşmesine yardım eder. 

Çocukların duygusal hayatını şekillendirir. Çocuklara değer yargılarını öğretir. Çocukların sorunlarla nasıl başa çıkabileceğine dair örnekler verir. Onlara olasılıkları gösterir ve onları ümitlendirir. Ayrıca iyi ve kötü kavramlarını onların anlayacağı şekilde biraz da abartılı bir üslupla ortaya koyar.

Masal okuma ya da anlatma esnasında, anne-baba ve çocuk arasında olumlu ve olumsuz pek çok duygunun konuşulması için bir fırsat doğacaktır. Anne-babanın hem oradaki duyguyu kabul etmesi hem günlük hayatta benzer duyguyu yaratan durumları konuşması hem de hayal ile gerçek kavramları üzerine konuşması, iletişimi derinleştirir ve zenginleştirir.

Ancak çocuğun çok rahatsız olduğu ve duymak istemediği bir masalı da zorla anlatmak ve ondan bir ders çıkarması için ısrarcı olmak da, bir fayda sağlamayacaktır.

Günümüzde klasik masalların dışında çocukların sorunlarla başa çıkmalarına yardımcı olmak için oluşturulmuş kitaplar da vardır.

Bu tür kitaplar, temel olarak çocuklara iyi bir rol model olma ve hayatın zorluklarıyla baş edebilmeleri için gerçekçi örnekler sunma amacı taşır.

Bu kitaplar; çocuklara sadece iyi rol model olmakla kalmaz, ayrıca onların nasıl düşünüp davranacaklarına dair örnekle sunar.

ERKEN DÖNEMDEN İTİBAREN NASIL KİTAPLAR OKUNMALI

Bebekler, yeni yeni adapte olmaya çalıştıkları dünyada her gün yeni şeyler öğrenirler. Renkli, parlak, hareketli ve sesli nesneler; bebeklerin oldukça ilgisini çeker.
1-3 yaş çocuklarıysa, dokunarak ve dinleyerek öğrenirler. Dil ve konuşma becerilerinin gelişebilmesi için bol miktarda kitap okumaları gerekir. Bu yaşlarda ne okumak istediklerine kendileri, karar verebilirler. Yemekler, arabalar, hayvanlar ve çocuklarla ilgili kitaplar; oldukça ilgilerini çeker. Bu yaş aralığında bir çocuğunuz varsa ona kitap alırken olayların kısa cümlelerle anlatılmasına, renkli ve bol resimlerin olmasına dikkat edin.

3-6 yaş çocukları; masallar, tekerlemeler ve kısa öykülerden çok hoşlanırlar. Herhangi bir kitabı defalarca okumanızdan çok keyif alırlar. Bu tekrarlar onlar için yararlıdır da çünkü tekrarların öğrenmeye katkısı, çok fazladır. ıçinde hayvanların, rakamların ve sayıların yer aldığı kitaplar; onlar için oldukça ilgi çekicidir.
Okul çağındaki yani 7-9 yaşlarındaki çocuklar, hâlâ somut düşünürler. Bu yaşta kahramanları çocuk olan kitaplar, ilgilerini çeker. Doğadan bahsedilen kitaplar da, hoşlarına gidebilir. 10 yaş itibariyle çocuklar soyut düşünme becerisi kazanırlar ve ilgi alanları genişler.

Bu yüzden macera ve mizah içeren kitaplar, ilgilerini çeker.

Ancak her şeyden öte çocuğun kendi bireysel meraklarını konu edinen kitapların anne-baba tarafından özenle seçilmesi gerekir. Okunan veya anlatılan öykü ile ilgili konuşmak, buradan yola çıkarak çocuğun kendi öykülerini oluşturmasına yardım etmek; bilişsel ve duygusal gelişimi desteklerken anne-baba ve çocuk arasındaki ilişkiyi de zenginleştirir.

Yazının devamı...

İzinsiz almak ne zaman ‘hırsızlık’tır?

21 Mayıs 2010

Çoğu çocuk, erken çocukluk döneminde, yuvadan ya da arkadaşının evinden bir oyuncağı izinsiz alıp evine getirmiş olabilir. Böyle bir olay karşısında anne-babalar, çocuklarının bu davranışını geleceğe taşıyabileceğinden kaygılanır.

Oysa erken dönemde, istediğine sahip olabileceğini düşünmek, gelişimsel sürecin gereğidir. O yüzden çocuklar, kendi oyuncaklarından ya da eşyalarından daha güzelini gördüklerinde bunları izinsiz alır, bunu ahlak dışı bir davranış olarak görmezler.

Bu dönemde “mülkiyet kavramı” daha gelişmediğinden başka birinin eşyasını izinsiz almak, onlara kötü bir davranış olarak gelmez.

İzinsiz eşya alma davranışının bir uyum ve davranış bozukluğu olarak değerlendirilebilmesi için çocukların ilkokul çağına gelmiş olması gerekir.

Çocuğunuza beğendiği veya oynamak istediği şeyi elde edebilmesi için neler yapabileceğini anlatın. Örneğin arkadaşının oyuncağını almak istiyorsa “Başkasının oyuncağını izin almadan alamazsın, ama izin istersen belki sana verebilir” diyebilirsiniz.

ANNESİYLE ARASINDA KOPUKLUK OLABİLİR Mİ

Çocuk için anlamlandıramadığı şeyleri kabul etmek çok zordur. Bu nedenle aynı kuralı pek çok kez tekrarlamanız gerekebilir. Ancak bu davranışın sık tekrar edilmesi ya da okul çağına kadar devam etmesi durumunda, yani davranışın nedenlerini merak etmenin gerekliliği doğar.

Burada çocuk, aslında çaldığı nesneyle değil, kişilerle ilgilenmektedir. Asıl aradıkları şey, sevgi nesnesidir. Çaldıkları da aslında kendilerine zevk veren renkli bir kalem, lezzetli bir elma ya da arkadaşının bisikleti değildir. Bu şekilde çalma davranışı gösteren çocuklar, çaldıkları şeyleri beğendikleri için çalmazlar.

Bu çocukların anneleriyle duygusal ilişkilerinde bazı eksiklikler olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Anneleri; yanlarında değildir, uzaktadır. Belki de çocuklarının yanındadır, mükemmel bir annedir ve çocuğuna sınırsız sevgi vermektedir. Ancak çocuğun bakış açısından durum öyle değildir, eksik olan bir şey vardır.

ÇALMA DAVRANIŞINA YOL AÇAN TUTUMLAR

Çocuk, bir şeyi izinsiz alırken aslında neyin eksikliğini taşıyordu?

Öfke ve ifade edilemeyen diğer olumsuz duyguların ya da bastırılmış merakların yarattığı kaygı, çalma davranışını tetikliyor olabilir mi?

Dürtülerini denetleyememek, çalma davranışının nedeni olabilir mi?

Tüm bunların cevabı, çocuğun kendi yaşam öyküsünde saklıdır elbette. Ancak ne tür tutumların çalma davranışına neden olduğunu genellemek mümkün.

Anne-baba tutumları: Anne-babalar, çocuklarına karşı aşırı disiplinli ve katı tutumlar sergiledikleri, onları kardeşleri ya da başkalarının çocuklarıyla kıyasladıkları takdirde bu durum çocuklarını çalma davranışına meyilli hale getirebilir. Anne-babalar ekonomik zorluklar yaşıyorlarsa, bu da çocukları çalmaya yönlendirebilir.

Kıskançlık ve rekabet: Çocuklar, kendilerine örnek gösterilen kardeşlerini ya da yaşıtlarını kıskanabilirler ve yaşadıkları rekabet duygusunu bastırabilmek için çalma davranışı gösterebilirler. 

Sevgisizlik ve ilgisizlik:

Çocuklar, yeterince sevilmediklerini, duygusal anlamda yeterince ilgi görmediklerini düşünürlerse, başkalarının eşyalarını izinsiz alarak sevgi açlığını gidermeye çalışırlar. 

Değersizlik duygusu ve öz güven eksikliği: Kendilerini yetersiz hisseden çocuklar, beğendikleri eşyaları çalarak kendilerini değerli kılmaya çalışabilirler.

Eğer anne-babalar, çocuklarında çalma davranışı gözlemliyorlarsa, yanlış tutumlarda bulunup durumu daha da zorlaştırmamak için bir uzmana başvurup çalma davranışının altında yatan nedenleri bulmalı ve bu nedenleri ortadan kaldıracak şekilde tutumlarını değiştirmelidir.

EBEVEYNLER NELERE DİKKAT ETMELİ

Çocukları böyle bir sorun yaşayan anne-babalar, şunlara dikkat etmeli:

Çocuklarını yargılamamak ve suçlamamak

Çocuklarını aşağılamamak, küçük düşürmemek

Çocuklarının bu davranışını başkalarının yanında konuşmamak

Çocuklarının çalma davranışı nedeniyle telaşa kapılmamak

Çocuklarını çalma davranışından vazgeçirmek için onlara şiddet uygulamamak ancak net sınırlar koymak

Yazının devamı...

Ortancayım, neredeyim?

16 Nisan 2010
Bu yüzden anne-babalar, ortanca çocuğun “arada kalmışlık” hissini anlamalı, ailede en az kardeşleri kadar önemli bir yeri olduğunu ona hissettirmelidir. Kardeşlerin kıyafetlerini kullandırtmaktansa, imkânlar dahilinde onlara kendi seçimlerini yapma fırsatı da tanınmalıdır.

Kaç kardeş oldukları, kaçıncı kardeş olarak doğdukları, çocukların gelişim ve davranışlarını etkileyen önemli faktörlerdendir. Kalabalık ailelerde ortanca çocuk, konumundan dolayı bazı zorlanmalar yaşayabilir. Elbette anne-baba tutumları, diğer kardeşlerin özellikleri ve çocuğun bireysel yatkınlıkları da durumunu belirlemekte etkendir. “Çocuğun doğum sırası tek başına bir psikolojik zorluk oluşturur” denemez.
Peki “ortanca çocuk sendromu” diye bir kavram var mıdır? Tutum ve davranışları aile koşullarına göre değişmekle birlikte, ortanca çocuklar çoğu kez aynı anda iki kişiyle mücadele ederler. Bu iki kişi, ortanca çocuğun kardeşleridir: Bir tanesi, kendisinden çok daha fazla ayrıcalığı ve özgürlüğü olduğunu düşündüğü büyük kardeşi; öbürü de sonradan gelip kendisinin yerini almaya çalıştığını düşündüğü küçük kardeşi...
Ortanca çocuklar, kardeşleri arasında sıkışmış gibidirler. Kendilerini büyük ve küçük kardeşlerinin hak ve ayrıcalıklarından yoksun hissedebilirler. Anne-babalarının “O senin abin/ablan, ona karşı saygılı ol” ve “Kardeşin daha küçük, onu idare etmelisin” cümleleri karşısında çelişkiler yaşayabilirler. Ortanca çocukların aynı anda bütün rollerin üstesinden gelmesi beklenebilir.

BÜYÜK MÜYÜM YOKSA KÜÇÜK MÜ

“Sen bu işin altından kalkamazsın, henüz yaşın küçük, bırak ağabeyin yapsın”, “Bu davranışlarından artık vazgeç, koca adam oldun, bak kendinden küçük kardeşin var”... Birbiriyle çelişen bu iki cümle ile karşı karşıya kalan ortanca çocuklar, ne yapacaklarını şaşırabilir, aile içindeki konumlarını bulmakta zorlanabilirler. Bunun sonucunda bazen dış görünüşleriyle dikkat çekmek isteyebilirler.
Ortanca çocuklar, rekabet edebilecek kadar güçlü ve yetenekli ise büyük kardeşiyle öne çıkma yarışına girebilir ya da bunu yaşıt ilişkilerine genelleyerek arkadaşlarıyla sürekli rekabet içinde olabilir. Yeterince önemsenmediklerini ve diğer kardeşleri kadar yetenekli olmadıklarını düşünüp tepkisel davranabilecekleri gibi mücadele etmektense yenilgiyi kabul ederek karamsar bir yapı da geliştirebilirler.

DEZAVANTAJ AVANTAJA DÖNER

Anne-babalar, ortanca çocukları büyük kardeşleriyle kıyaslamamalı, küçük kardeşlerinden çok daha büyük görmemelidir. Her bir kardeş, diğeriyle eşit değerde ve konumda görülerek büyütülmelidir. Anne-babalar ortanca çocukları yeri geldiğinde “büyük çocuk”, yeri geldiğinde “küçük çocuk” diye nitelemektense “çocuklarımızdan biri, kardeşlerden biri” olarak nitelemelidir.
Ortanca çocuk olmak, çocukların gelişim döneminde kafa karışıklığı yaratabilir. Ancak sağlıklı ailelerde bu durumu kazanca dönüştürmek de olasıdır. Öncelikle anne-babalar, ortanca çocuklar doğduğunda ilk çocuklarına göre daha tecrübelidir. Bu yüzden çocuk yetiştirme konusunda daha az kaygılıdırlar. Bu durum, ortanca çocuklar için büyük avantajdır. Ayrıca anne-babaların ortanca çocuklara ilk çocuklarına yaklaştıklarından daha ılımlı yaklaşmaları, ortanca çocukların otoriteyle problem yaşama ihtimalini düşürür. Aile içinde kendilerine yer edinebilmek için verdikleri mücadeleler sonucunda ise aile içinde en aktif ve en başarılı birey haline gelebilirler. Yani zorlanarak verdikleri bu mücadeleler, onların lehine sonuçlanabilir.
Yazının devamı...

Erken dönemde güvenli bağ oluşturma

3 Mart 2010
Bebekler tahmin edilen ve tekrarlanan ilgilenilme deneyimleriyle “güvenli üs”lerini oluşturur. Çocuklar da bebeklikten itibaren içselleştirdikleri güvenlik modeli sayesinde çevrelerindeki yeniliklikleri keşfetmeye başlar.

Güvenli bağlanma, sosyal, duygusal ve zihinsel olarak çocukların olumlu yönde gelişmesiyle yakından ilişkilidir. Araştırmalar, ebeveyn-çocuk ilişkisinin, çocuğun kendi yaşıtlarıyla ilişki kurabilmesi, dünyayı keşfetmek için kendini güvende hissedebilmesi, gerginlik karşısında sağlam durabilmesi ve duygularını dengeleyebilmesi için önemli olduğunu göstermiştir. Ayrıca ileride diğer insanlarla ilişki kurabilme yeteneklerinin gelişimi için de ebeveyn-çocuk ilişkisi belirleyicidir. Bağlanma, çocuğun dünyayı nasıl algıladığını belirler.
Bir insanın kişiliğinin oluşumunda, kendi kişilik özellikleri ve doğuştan getirdiği miraslarının yanı sıra büyüdüğü aile ve yaşıtlarıyla ilişkileri de belirleyici rol oynar.
Çocuğun halihazırda sahip olduğu özellikler, onun gelişiminde önemli bir yere sahiptir. Bunun yanında, yaşadıkça edindiği deneyimler de çocuğun bazı genlerinin aktifleşmesinde ve beyninin şekillenmesinde etkili olur. Genlerimiz ve çevremiz etkişileşime geçerek bizim kim olduğumuzu belirler.
Bebeğin erken dönemde anneyle kurduğu bağlanma ilişkisi, gelişiminde en önemli güçlerden biridir. ınsanlar, bağımlı canlılar olarak dünyaya gelir. Bunun yanında beynimiz fazlasıyla sosyalliğe duyarlıdır. Donanım ve gelişim, kurulan ilişkilerle şekillenir ve gelişir. Bu yüzden erken dönemde bağlanma deneyimleri ileriki yaşamımızı şekillendirmemiz açısından önemlidir.
Bazı insanlar, bağlanma ile yapılmış araştırmaları düşünerek erken dönem yıllarının bizim kaderimizi belirlediğini düşünür. Oysa biz biliyoruz ki, ebeveyn-çocuk ilişkisi değişkendir ve değiştirebilmek bizim elimizdedir. Asıl önemlisi çocuğunuzla olan ilişkinizi değerlendirip, eksiklerinizin farkına varmanız ve ilişkinizi nasıl daha iyi ve sağlıklı hale getirebileceğiniz hakkında düşünmenizdir.

UYUM, DENGE VE TUTARLILIK

Güvenli bağlanmanın oluşumu için gerekli üç ana öğe vardır. Bunlar, uyum, denge ve tutarlılıktır. Bu öğeler bir arada olduğunda bebek anneye bağlanır, kendini güvende hisseder ve annesi tarafından anlaşıldığını anlar. Uyumu sağlamak için bebeğinizin sözel olmayan işaretlerini anlamanız gereklidir. Bu sayede bebeğiniz anlaşıldığını ve size bağlandığını hisseder.
Aranızdaki uyum ise bebeğinizin duygusal ve vücut dengesini kurmasına yardımcı olur.
Bebeğinizin isteklerine karşı tutarlı olmanız da onun kendi içinde bütünleşmesini ve etrafındakilere bağlanmasını sağlar. Bağlanma yenidoğan beyni için gereklidir ve çocuğunuzu güvende kılar. Bu sayede çocuğunuz büyüdükçe ebeveynden kolayca ayrışabilir, ihtiyaç duyduğunda sakinleşmek için tekrar anne-babasının güvenli kollarına gelebilir ve anne-baba ile kurduğu bu güven ilişkisini model olarak içselleştirir.
Bebekte güvenlik duygusu, tekrar edilmiş deneyimlerle pekiştirilerek ve bağlanma figürü ile ilişki kurularak oluşur. Bu sayede bebek sağlıklı bir birey olarak büyür, çevresini keşfetmeye motive olur ve diğer insanlarla ilişki kurmaya başlar.
Güvenli bağlanma için gerekli olan ana öğeler karşılandığında bebek, sağlıklı bağlanma geliştirir ve büyüdükçe içselleştirdiği bu bağlanma sayesinde yenilerini kurmaya başlar.
Örneğin, babası tarafından ilgilenilen 4 aylık bir kız çocuğunu düşünerek güvenli bağlanmayı açıklayalım: Bebek acıkır ve ağlamaya başlar. Babası onu ağlarken gördüğünde hemen yaptığı işi bırakıp yanına gelir ve sorunun ne olduğunu anlamaya çalışır. Bunu yaparken onu nazikçe kucağına alır ve göz göze gelerek yumuşak bir ses tonuyla “Ne oldu? Neyi var benim kızımın? Babanın seninle oynamasını mı istiyorsun, yoksa karnın mı acıktı? Bana anlatmak istediğin bu mu canım?” gibi cümleler kullanarak onu rahatlamaya çalışır. Unutmayın, bebekler konuşulan dili anlamasalar da kelimelerdeki vurguları anlarlar ve ona göre tepki verirler. Baba, kızı kucağındayken mutfağa gider ve ona mamasını hazırlar, bu sırada onunla sakin bir ses tonuyla konuşmaya da devam eder. Mamayı hazırladıktan sonra rahatça oturur ve onu beslemeye başlar. Bebek bu sürede babasının gözlerine bakarak mamasını yer, hem mamadan hem de babasıyla olan şefkatli iletişimden tatmin olur, kendini iyi hisseder.
Bebeğin sıkıntısıyla ilgili verdiği sinyaller, babası tarafından hemen algılanmış, doğru şekilde anlaşılmış ve hemen karşılanmıştır. Bebek bu deneyimiyle öğrenir ki babası onun ne hissettiğini bilir, saygı duyar ve bu konuda gerekeni yapar. Hayatında onun için önemli olan biri tarafından anlaşıldığını hisseder. Buna benzer deneyimler tekrarlandıkça bebek babasıyla bir bağ kurar ve zamanla bu bağı içselleştirir. Bu tür deneyimler, bebeğin kendi dünyasında büyük bir etki yaratır: “Eğer ben iletişime geçersem, dünya bana istediğimi elde etmem için bir yol bulur.”
Bu sayede güvenli bağlanma gelişmeye başlar. Araştırmalara göre, erken dönemde güvenli bağlanma kuran çocukların liderlik özelliklerine sahip olduğu görülmüştür.

SİZ NASIL BİR BAĞ KURDUNUZ

Bazı durumlarda aileler bebeklerinin güvenli bağlanma için ihtiyaç duyduğu öğeleri karşılayamayabilir. Bu tür durumlarda bebekler güvenli olmayan bir bağlanma geliştirirler ve bu durum onların ileriki yaşamlarında kuracakları ilişkileri için de belirleyici olur. Unutmayın ki, bağlanma hayat boyunca değişkenlik gösterme potansiyeline sahiptir. Çocuk-ebeveyn ilişkisi zaman içinde nasıl değişirse bağlanma deneyimleri de aynı derecede değişkenlik gösterir. Bu yüzden ilk yıllarda sağlıklı bağlanma kuramayan aileler, çocuklarının gelişimi ve onlarla olan iletişimlerinin sağlıklı olması için bunun önemini anladıklarında değişime motive olurlar.
Çocuğunuzun hayatında pozitif bir değişim yaratmanız için hiçbir zaman geç kalmış sayılmazsınız!
Siz nasıl bir bağlanma kurdunuz? Bunu düşünmek için aşağıdaki sorular size yol gösterici olabilir:
* Çocuğunuz size yakın olmak istediğinde ona nasıl karşılık verdiniz? Üzgün olduğunda ve rahatlamaya ihtiyaç duyduğunda ona nasıl yaklaştınız? Sizinle ilişkisi onun için güvenli üs olarak tanımlanır mı sizce?
* Çocuğunuzun büyüdükçe yeni şeyler keşfetmesini nasıl desteklediniz? Çocuğunuzun güvenli bağlanmasını geliştirmesi ve gerektiğinde kendi başına hareket etmesi için sizinle olan ilişkisini nasıl geliştirebilirsiniz?
* Siz çocuğunuzla olan ilişkinizde güvenli bağlanma için gerekli olan öğelerden hangilerinin bulunduğunu düşünüyorsunuz? Bu öğelerden hangileri çocuğunuzu büyütürken sizi zorladı? Çocuğunuzla olan iletişiminizi nasıl geliştirebilirsiniz?
Yazının devamı...