Fatih Altaylı

Arınç parti kurmalı

9 Nisan 2005
<B>TÜRKİYE’</B>nin <B>‘kritik’</B> konularda belirlenmiş politikaları var. Bu politikalar doğru veya yanlış olabilir. Ancak bunların değiştirilmesi, bunlara yeni bir yön verilmesi ‘devlet’ ve ‘hükümet’ kararıdır.

Ege konusu da bunlardan biridir.

Türkiye, Ege konusunda Yunanistan’la sürdürülen görüşmelerde çok önemli aşamalar kaydetti.

Bugün bu konuda Türkiye’nin tezleri güçlü ve tam. Öyle ki, gerektiği takdirde Lahey Adalet Divanı’na gitmekten çekinmeyen taraf Türkiye, bu konuda kıvırmaya başlayan ise Yunan tarafı.

Hal böyleyken, Meclis Başkanı Bülent Arınç, nereden estiği belli olmayan bir düşünce açıklıyor ve ‘Ege’de ‘casus belli’yi kaldırmalıyız’ diyor.

Türkiye isterse bunu elbette kaldırabilir. Ama bu bir sohbette ele alınacak ve açıklanacak bir görüş değildir.

Doğrusunu isterseniz, ben Bülent Arınç’ın sözlerini ajanslarda görünce ‘Anlaşılan hükümet bu konuda bir adım planlıyor. Dışişleri’nin yeni planı bu olmalı’ diye düşündüm.

Ancak ertesi gün Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Arınç’ın sözleri üzerine yaptığı açıklamada, ‘Ege politikamızda bir değişiklik yok’ dedi.

Yani Arınç, Türkiye’nin aldığı ‘kurumsal’ bir karardan söz etmiyor, kendi ‘paşa gönlünden’ geçenleri dillendiriyormuş.

Arınç’ın bu tip hareketlerine alışkınız.

İç politika konularında sık sık böyle çıkışları var. Partisiyle, partisinin hükümetiyle ters düşen çıkışlar yapıyor.

Bu beni hiç ilgilendirmiyor. Kendi aralarındaki bir mesele.

Ama söz konusu dış politika olunca, bu gibi çıkışlar Türkiye’nin elini ‘zayıflatan’ kozlar haline geliyor.

Durduk yerde, Türkiye’nin dış politika duvarında bir çatlak oluşuyor.

Arınç’ın elbette bu tip fikirleri olabilir.

Ancak bunları bir politika haline getirmek ve uygulamak istiyorsa bence Meclis Başkanlığı’ndan istifa etsin.

Ya partisinde bu görüşlerini hayata geçirsin, ya da yeni bir parti kurarak ‘kendi fikirleri’ çerçevesinde politika yapsın.

Ama Türkiye’nin ‘elini yıpratmasın’.

Bu hakaretleri niye sineye çekiyorsunuz

KİMSE
yazmıyor, yine iş başa düştü derken Vatan’dan Mustafa Mutlu yazdı.

Ellerine sağlık.

Olay şu: Fenerbahçe futbol takımı eğlenmek için Cem Yılmaz’ı izlemeye gitmiş. Başlarında da başkanları.

Haliyle kameramanlar da görüntü alıyor.

Basını sık sık tehdit etmesiyle gündeme gelen Fenerbahçe Başkanı, ATV kameramanına ‘Çekme beni çekme, tokatlarım’ diyor.

Fenerbahçe Başkanı için bildik, alıştık tavır.

Ama karşı taraf, yani basın için de.

Fenerbahçe Başkanı bunlara hakaret ettikçe, bunlar bu durumu daha bir sineye çeker oluyorlar.

Ne meslek kuruluşlarından, ne bunların çalıştıkları kurumlardan, ne kendilerinden ses çıkıyor. Ya Fenerbahçe Başkanı’ndan korkuyorlar, ya da bu sözleri hak ettiklerini düşünüyorlar. Bir gün aynı muameleye benim bir arkadaşım maruz kalırsa, biz bu durumu sineye çekmeyiz, bu bilinsin.

Daha fazlasını da yazmak istemiyorum; çünkü Mustafa Mutlu çok güzel yazmış.

Ellerine sağlık.

Kurtlar Vadisi ve RTÜK

GEÇTİĞİMİZ
günlerde Vatan Gazetesi, televizyonlarda büyük reyting başarıları elde eden Kurtlar Vadisi adlı diziye ilgili röportajlar yayımladı.

Röportajların bence en ‘önemli’ bölümü, çocuk sahibi dizi oyuncularının açıklamalarıydı.

Oyunculardan büyüme çağında çocuğu olanların hiçbiri çocuklarına bu diziyi ‘izletmiyordu’.

Ve bence çok da iyi yapıyorlardı.

Çünkü daha önce de yazdığım gibi bu dizi Türkiye’ye müthiş bir kötü örnek.

RTÜK zoruyla senaryo bir miktar değiştiriliyor olsa da, sonuçta mafyayı, karanlık dünyayı yücelten, adaletin kişilerin kendi sorumluluğunda olduğunu vurgulayan, yasa ve hukuk tanımaz bir dünyayı aktaran bu ‘dizi’ her perşembe akşamı saatler boyu evlere giriyor.

Dizi başladığından beri çocukları nasıl etkilediği her gün haberlere konu oluyor.

Okul önlerinde oyuncak silahlarla kabadayılık yapan bacaksızlar, kendini Kurtlar Vadisi karakterleriyle özdeşleştirmiş ‘delikanlı’ bozmaları...

Diziden esinlenip, diziyi gerçek hayata uyarlayan ve elini kana bulayan gençler...

Bütün bunlar her gün gazetelerde, televizyonlarda ortaya çıkıyor; ama nedense RTÜK bu diziye karşı müthiş bir ‘hoşgörü’ içinde.

Dünyanın hemen her ülkesinde yayımlanan ‘çizgi filmlerde’ bile ‘çocukların gelişmesini ve ruh sağlığını olumsuz etkileyecek unsurlar’ bulma başarısını gösteren RTÜK denetçileri, her nedense Kurtlar Vadisi dizisinde ‘olumsuz’ bir şey göremiyorlar. Hatta kim bilir belki onlar bile dizinin karakterleriyle kendilerini özdeşleştirmekten hoşlanıyorlar.

İşin iyice garip tarafı, Fatih Karaca’yı tanıyor, biliyor olmam.

Bu dizide yansıtılan dünya görüşü ve tavır ile Karaca’nın uzaktan yakından bir bağlantısı yok.

Diyeceksiniz ki, ‘Fatih, bu yazıyı yazmak için niye bu kadar bekledin’.

Çok önceleri yine yazdım. Ama açıkçası rakip bir televizyon kanalında çalıştığım için bu yazının yanlış değerlendirilmesinden korktum.

Ama beni bilen biliyor. Bu yüzden de artık dayanamadım ve yazıyorum.

Yok mu bu rezalete bir ‘duuur’ diyecek.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Milli Marşımızın ilk kelimesini hiç aklımızdan çıkarmadığımız zaman.
Yazının Devamını Oku

Tahrik etmeyin demedik mi?

8 Nisan 2005
<B>TRABZON ’</B>da meydana gelen olay, bayrak provokasyonundaki uyarımda ne kadar haklı olduğumu ortaya koydu. ‘İki velet bayrağı yere attı diye Türkiye’ye bir şey olmaz ama gaza gelirseniz bu ülkenin birliğinin temeline dinamit koyarsınız’ demiştim.

Bir tez bu kadar mı hızlı kanıtlanır. Mersin’deki bayrak rezaletinden sonra ‘goygoyculuk’ yapanlar şimdi ‘aklıselim!’ vatandaş pozlarındalar.

Bakıyorum da, Mersin’deki provokasyon sonrası ‘dolmuşa gelip’ ekranların arka fonuna bayrak koyanlar, gazetelerinin birinci sayfalarını bayrak fonuyla hazırlayanlar ‘Tahrikleri kapılmayalım’ diyorlar.

Önce kendi kendini tahrik et. Sonra milleti tahrik et. Sonra da ‘Aman tahriklere kapılmayalım’ diye sözde bir ‘sağduyu’ gösterisine giriş.

Tepeden aşağı kar topunu yuvarla, çığ haline gelince ödün patlasın.

Rüzgar ekip, fırtına biçenler şimdi şaşkın.

Akılla yapılmayan her hareketin şaşkınlıkla sonuçlanması ise çok doğal.

Ruslar her şey olabilir ama görgüsüz asla

TURİZM Bakanı Atilla Koç’un ‘izan dışı’ sözlerini duyunca eşim, ‘Devlet adamı ağzından çıkanı kulağı duyan kişiye denir’ diyerek tepkisini gösterdi.

Ancak bana sorarsanız Turizm Bakanı Koç’un sözleri bulunduğu mevki ile ilişkilendirilmemeli. Çünkü bırakın devlet adamı veya bakan olmayı ‘birazcık izan sahibi’ birisi bile Türkiye’ye her yıl milyarlarca dolar döviz bırakan, yaptıkları ticaretle ekonomik dengelerimizi düzelten ve aslında hiç de ‘sonradan görme’ olmayan bir millet için bunları söylemez.

Rus halkı için her şeyi söyleyebilirsiniz ama ‘sonradan görme’ diyemezsiniz.

Ruslara ‘sonradan görme’ demek için Tolstoy’dan, Gogol’dan, Puşkin’den, Dostoyevski’den büyük yazarlar, Çaykovski’den, Mussorsky’den büyük besteciler yetiştirmiş olmanız gerekir.

Dünyanın en büyük kültürlerinden birinin sahibi, mirasçısı ve devamı olan bir ulusa sadece ‘ekonomik’ kriterlere bakarak ‘görgüsüz’ veya ‘sonradan görme’ demek için gerçekten ‘cahil’ olmak gerekir. Kimin görgülü, kimin görgüsüz olduğunu anlamanız için size gerçek bir olayı anlatayım da görün.

Geçen yıl birkaç Türk bakandan oluşan bir heyet Japonya gezisindeydi.

Bakanlar resmi temaslarda bulunurken, eşleri de Japon hükümetinin organizasyonuyla tarihi yerleri geziyordu.

Bir tapınağın gezilmesi sırasında, içerdeki tamamı altından yapılmış heykelleri gören bir bakan eşi ‘Bunları çalıp Türkiye’ye götüreceksin. Ne para eder’ dedi.

Bu sözleri Japon tercüman bile duydu. Turizm Bakanı Atilla Koç’a sormak isterim, hangisi görgüsüzlüktür.

Gidilen ülkede parasıyla alışveriş yapmak mı, yoksa oradaki tarihi eserleri altın kaplı olmasından etkilenerek ‘çalmayı’ düşünmek mi?

Atilla Koç’un sözlerini düşününce Erkan Mumcu’nun bu ülkeye ne kadar ihanet ettiğini bir kez daha anladım.

Tencere gazeteciler

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan’la yaptığım röportajda, Erdoğan açık yüreklilikle kendisinden gazeteci gibi randevu alıp, iş takipçiliği yapan gazeteciler olduğunu söyledi.

Ben de kendisine ‘Bu isimleri açıklamalısınız’ dedim.

Günü gelince açıklayacağını söyledi.

Ben de bunları aynen yazdım.

Yıllardır kulaktan kulağa yayılan ‘İş takipçisi gazeteciler var’ dedikodusu ilk kez ‘dedikodu’ olmaktan çıkıp Başbakan ağzından ‘gerçeğe’ dönüşüyor.

Peki Türk basını ne yapıyor!

İşi sulandırmaya çalışıyor.

Bu sözlerin ardındaki gerçeği araştırmaya çalışanlar bir elin parmaklarından az. Gerisi komplo teorileri üretiyor. Başbakan’ın hedef saptırdığını, gündem yaratmaya çalıştığını söylüyor.

Kimileri ise eski ‘kin defterleri’ni açıyor, eski kuyruk acılarını ortaya koyarak bugünü ve yarını değil ‘geçmişi’, üstelik de ‘bilinen geçmişi’ anlatıyor.

Oysa benim ve bence Başbakan’ın amacı röportajın yayınlandığı günden başlayacak bir ‘beyaz sayfa’ açmak.

Başbakan bu sözleri söyleyerek ‘Bu işleri bırakın. Beni bu işlere sokmaya çalışmayın. Sabrımın sonuna geldim, açıklayıp hepinizi rezil etmek zorunda kalmak istemiyorum’ diyor.

İş takipçisi gazeteciliği noktalamak istiyor. Ama ‘kompleks denizinde’ boğulmuş gazeteci müsveddeleri bunu anlamazlıktan geliyor. Çünkü aslında bunların hepsi ‘tencere’.

Diplerine bakınca anlıyorsunuz.

NOT: Basın Konseyi Başkanı Sevgili Oktay Ekşi, Başbakan’la yaptığı görüşmede iş takipçisi gazeteciler meselesini gündeme getirmediklerini söyledi. Yadırgadım. Mesleki etiğin en üst kuruluşunun başkanı olarak Başbakan’la görüşeceksin ama bu önemli konu gündeme gelmeyecek. Şaşırtıcı.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Bakanlar koltuk boş kalmasın diye atanmadığı zaman.
Yazının Devamını Oku

Çocuklarımızın ve çevrenin geleceği Meclis’te oylanacak

6 Nisan 2005
<B>YENİLENEBİLİR </B>enerji kaynaklarının elektrik enerjisi üretimi amaçlı kullanımına ilişkin kanun tasarısı bugün Meclis gündemine geliyor. Bu konuda daha önce çok yazdım çok konuştum. Kanun tasarısı uzun zamandır Meclis’te bekletiliyordu. Çünkü Türkiye’deki milyarlarca dolarlık ‘Termik enerji lobileri’ bu yasanın Meclis’e gelmesini engelliyorlardı.

Şimdi de büyük bir ihtimalle bu yasanın geçmesini engellemeye çalışacaklar. Çünkü bu yasa çıkarsa, bizim değil ama çocuklarımızın geleceği kurtulacak.

Neden mi? Anlatalım.

Yenilenebilir enerji demek doğal kaynaklardan rüzgar, su, yeraltı sıcak suları(jeotermal) gibi kaynaklardan üretilen, çevreye hiçbir zarar vermeyen ve tükenmeyen enerji kaynakları demek.

Bunların ilk yatırım maliyetleri diğer enerji türlerine göre bir miktar daha yüksek olsa da, uzun vadede maliyet neredeyse sıfıra yaklaştığı ve çevreye de hiçbir zarar vermediği için gelecek açısından önemli.

Bugün bir doğalgaz santralı bir kws enerjiyi 10 sente satıyor. Diyelim ki, finansman maliyetleri sıfırlandı sadece işletme ve yakıt maliyeti kaldı. O zaman da bu fiyat 4 sentin altına kolay kolay düşmüyor.

Ama bir rüzgar santralinde veya bir hidroelektrik santralında yatırımın finansmanı tamamlandıktan sonra üretilen enerjinin maliyeti 1 sente ve hatta altına iniyor.

Yani bu yasa Türkiye’nin son 10 yılda sokulduğu ‘pahalı enerji sarmalından’ çıkmasının tek yolu.

Üstelik Avrupa, sadece üretim maliyeti değil, çevre dostu olması ve çevrenin korunması ile ilgili maliyetleri düşürdüğü için ‘yenilenebilir enerji kaynaklarının’ toplam üretimdeki payını artırmak için yıllardır uğraşıyor.

Anlayacağınız bu yasanın oylamasında kalkacak parmaklar kimin Türkiye’nin ve çocuklarımızın geleceğini, kimin ise bugünkü enerji lobilerinin cebini düşündüğünü ortaya çıkaracak.

Hadi hayırlısı.

Cem Yılmaz’ı da yazsaydınız Erkan Bey

ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu kötü başladı. Kötü gidiyor. Mumcu geçen hafta sonunda ANAP Genel Başkanlığı’na seçildi. Mumcu’nun Genel Başkan seçildiği kongrede, Emre Alkin de partinin MKYK’sına, yani Merkez Karar ve Yönetim Kurulu’na girdi.

Emre Alkin adı dikkat çekiciydi.

Çünkü Alkin, hem eski DSP Genel Başkan Yardımcısı ve bakanlardan Hüsamettin Özkan’ın damadı, hem de Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanı Oğuz Satıcı’nın danışmanıydı.

Alkin’in ANAP’taki varlığı bu yüzden farklı yorumlara neden oldu.

Hem Hüsamettin Özkan gibi deneyimli bir politikacının, hem de TİM gibi iş dünyasının güçlü bir kuruluşunun Mumcu’ya ve dolayısıyla ANAP’a destek verdiği düşünüldü.

Ancak kazın ayağının öyle olmadığı kısa sürede ortaya çıktı.

Emre Alkin’in ANAP MKYK’sına seçildiğinden haberi bile yoktu. Bırakın seçilmeyi, aday olduğunu bile bilmiyordu. Kongre sırasında İtalya’da bulunan Emre Alkin, gelişmeyi Oğuz Satıcı’dan öğrendi.

Danışmanının kendisine haber vermeden siyasi bir görevi kabul etmesine anlam veremeyen Satıcı, Alkin’i arayıp durumu sorunca, Alkin’in söz konusu durumdan haberi bile olmadığı ortaya çıktı. Ve Emre Alkin, ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu’ya zehir zemberek bir mektup yazarak tepkisini gösterdi. Mektubunda ‘Bu görevi kabul etmiyorum ve seçildiğim görevden de istifa ediyorum’ dedi.

Anlaşılan o ki, Erkan Mumcu kamuoyunda beğeni toplaması muhtemel, popüler isimleri partisinin organlarına yazmış. Ama bu kişilere sorma gereği bile duymamış.

Madem öyle yapacaktı, Cem Yılmaz’ı falan da yazsaydı.

Öyle ya, o da hayli popüler.

Fenerbahçe’nin önerisi doğru, zamanı yanlış

FENERBAHÇE
yönetimi havuzdan pay alan takımların aldıkları miktarın, ligde topladıkları puanlara göre hesaplanmasını öngören sistemin Türkiye’de uygulanmasını istedi. Çeşitli paylaşım sistemleri gibi, bu da dünyanın değişik ülkelerinde uygulanıyor. Ancak dünyanın başka hiçbir ülkesinde Türkiye’deki gibi bir taraftar profili de yok, bunu unutmamak lazım. Mesela İngiltere’de de benzeri bir sistem var ve Spordan Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin ile yaptığımız bir görüşmede ben de kendisine böyle bir sistemin daha sağlıklı olacağını söylemiştim. Bu açıdan Fenerbahçe’nin önerisi tartışılabilir nitelikte ve bugünkünden daha iyi. En azından teşvik ve şikeyi yok etmese de azaltır.

Fakat Anadolu kulüplerinin ‘sempatisini’ kazanmaya yönelik böyle bir önerinin ligin ‘kritik’ bir döneminde yapılması ilginç.

Daha önce yıllar boyu ‘az pay aldığı gerekçesiyle’ havuzu bozma tehditleri savuran Fenerbahçe yönetimi, birden tavır değiştiriyor ve paylaşım sisteminde değişiklik istiyor.

Üstelik işbaşında Fenerbahçe Başkanı tarafından ‘seçtirildiği’ gazete sütunlarına yansımış bir Federasyon Başkanı varken.

Ve ligin bitmesine 9 hafta kala birdenbire Anadolu takımlarının sempatisini kazanıyor. Oysa bugün zaten değişmesi mümkün olmayan ve lig sonunda konuşulabilecek bir konu.

Açıkçası doğru bir teklif. Fenerbahçe açısından da ‘çok doğru’ bir ‘zamanlama’.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Yalan veya yanlış haberlere prim ve ödül vermediğimiz zaman.
Yazının Devamını Oku

Yazılmayan görüşmeler tehlikelidir

5 Nisan 2005
<B>BEN </B>ilk kez bir Başbakan’ın bu kadar <B>‘açık yüreklilikle’</B> konuştuğuna şahit oluyorum. Bütün eleştirilerin kendisine yöneleceğini bile bile bazı gazetecilerin <B>‘iş takibi amaçlı’</B> ziyaretlerini ifşa etti. Bu önemli adım.

Bundan sonraki adımda Başbakan’a düşen bu isimleri açıklamak olmalı. Açıklamalı ki, gerçek ‘tetikçiler’ kim, gerçek ‘iş takipçileri kim’ anlaşılsın.

İşini yapmaya, işini iyi yapmaya çalışanlar da ortaya çıksın.

Bana Başbakan’la ‘Çok sık görüşme’ suçlaması yapanlar da utansınlar.

Doğrudur, Başbakan Erdoğan’la her fırsatta mülakat yapmaya çalışıyorum. Bazen gazetem, bazen televizyonum için.

Aslına bakarsanız, Başbakan’la benden daha çok görüşenler de var. Benimkinden daha fazla çıktığı programlar da var. Ama benimkiler dikkat çekiyor.

Öyle ki, eski başbakanlardan Bülent Ecevit’in de dikkatini çekmiş.

Ve Başbakan’ın yakın çevresinden birine, ‘Sayın Başbakan’la Fatih Altaylı’nın bu yakın ilişkisi nedir?’ diye sormuş.

Kendisine verilen yanıt ilginç:

‘Altaylı’dan daha fazla görüşenler de var. Ama Fatih Bey uzun vadeli gündemi takip ediyor. Olacak olaylara ve Başbakan’ın programına bakıyor önemli dönüm noktaları için randevuyu aylar öncesinden alıyor. Siz de hep ona konuşuyor zannediyorsunuz. Ayrıca Altaylı, Tayyip Bey’le röportajlar dışında hiç görüşmez.’

Ecevit’
e verilen yanıt doğru.

Başbakan’la çok birlikte oldum. Ama bugüne kadar Başbakan’la görüşüp yazmadığım hiç olmadı.

Otel odalarında, Başbakanlık’ta gizli ‘toplantılar’ hiç yapmadım. Kendisine ne kendi adıma, ne başkalarının adına bir talep ilettim. Ama Başbakan’ın sözlerinden anlıyorum ki, böyleleri var.

Bunu açıklamak önemli.

Ama daha önemlisi günü geldiğinde ‘isimlerini’ de açıklamak.

Madem ‘Temiz Türkiye’ istiyoruz.

Her yerde ‘temizlik’ olmalı.

Basın kuruluşlarının çirkin çekişmesi

TCK’nın basınla ilgili getirdiği hükümlerin gazeteciler açısından yarattığı sakıncalar uzun uzun konuşuldu.

Kızılcahamam’da AKP’lilerle yaptığım sohbetlerde bunlar da gündeme geldi.

Başbakan’ın bazı gazetecilik örgütlerine randevu vermemesi hoş karşılanmamıştı.

Bunu da konuştuk. Burada da ilginç noktalar var. Her şeyden önce bizim ‘mesleki’ çekişmelerimizin, basının kamu kurumları karşısındaki durumunu güçleştirdiği gördüm.

Örnek mi? Anlatayım.

Basınla ilgili iki önemli meslek kuruluşunun başkanları Başbakan’dan ve Adalet Bakanı’ndan randevu istiyorlar. İkisine birlikte randevu veriliyor. Kabul etmiyorlar. Çünkü bu iki meslek örgütü birbirini rakip görüyor. Birinin başkanının olduğu yerde diğeri olmuyor. Konu Türk basını, Türk basınının özgürlüğü açısından önemliymiş önemi yok.

Önemli olan bu iki örgütün başkanlarının kendilerine verdikleri önem.

‘O geliyorsa ben gelmem.’

Anlaşılıyor ki, sık sık eleştirdiğimiz parlamento kadar olamıyoruz. Onlar bile ulusal çıkarlar söz konusu olunca siyasi çekişmeleri bırakıp ortak hareket edebiliyorlar.

Basın kuruluşları ise ‘asla’.

Yıldırım’ın seçtirdiği federasyondan ne beklenir!

TRABZONSPOR Başkanı Aktuğ ve Beşiktaş Başkanı Demirören geçtiğimiz hafta Fenerbahçe yönetimine ve bu yönetimin ‘yöntemlerine’ ilişkin ‘sert’ suçlamalarda bulundular. Ortalık karıştı. Galatasaray ise Başkan’ın ‘Fair play’ anlayışı çerçevesinde bu tartışmaya ne ‘dahil’, ne de ‘müdahil’ oldu. Dışardan izledi. Ancak Fenerbahçe yönetimi Trabzonspor ve Beşiktaş’a yanıt verirken ‘dikkat çekici’ bir biçimde Galatasaray’ı da konunun içine çekmeye çalıştı.

Hem başkanları Aziz Yıldırım, hem de diğer yöneticiler bu konuda hiçbir görüş belirtmeyen Galatasaray’ı da ‘olayın içine çekmek’ ister nitelikte suçlamalarda bulundular. Galatasaray ‘doğru’ davrandığı ve ‘centilmen’ olduğu bir olayda bile Fenerbahçe tarafından suçlandı. Bu olay bile Fenerbahçe yönetiminin nasıl bir Galatasaray kompleksi içinde olduğunu ve Galatasaray Başkanı Özhan Canaydın’ın hangi şartlarda ‘fair play’e sadık kalmaya çalıştığını gösteriyor.

Burada Fenerbahçe yönetimine ‘çekidüzen’ verme görevi aslında Futbol Federasyonu’na düşüyor. Ama bu federasyonun seçilebilmesi için Aziz Yıldırım’ın ‘Ne kadar özverili bir çalışma’ içinde olduğu hatırlanırsa bu görevin yerine getirilme ihtimalinin olmadığı da anlaşılıyor.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Koltuklar bizi değil biz koltukları şereflendirdiğimiz zaman.
Yazının Devamını Oku

Madem rezil bir partiydi, niye o kadar kaldın

4 Nisan 2005
<B>ERKAN Mumcu’</B>yu ANAP’taki günlerinden beri izlerim. Bana hep <B>‘farklı, çağdaş’</B> bir politikacı gibi görünmüştü. Ancak yanılmışım.

Ne farklı, ne de çağdaşmış.

Yanıldığımı cuma günü anladım.

ANAP’ın başına geçer geçmez, eski partisi AKP hakkında akıl almaz sözler sarf etmeye başladı.

Oysa iki yıl bakanlık koltuğunda oturduğu, genel başkanının yanında dolaştığı bir parti hakkında bu sözler yakışıksız. AKP’den çok Mumcu’nun kendini yıpratan sözler.

Özellikle, CHP’den AKP’ye geçen milletvekilleri ile ilgili ortaya attığı iddia.

Mumcu, bu transferlerin ‘para karşılığı’ yapıldığını ima eden konuşmalar yapıyor.

Olabilir. Bilmiyorum. Belki doğrudur.

Ama öyle olsa bile bundan Mumcu’ya bir prim çıkmaz.

Çünkü o zaman benim gibiler Mumcu’ya sorarlar, ‘Erkan Bey, madem bu transferler para karşılığı yapıldı ve sizin siyasi etik anlayışınız bu rezaleti kabul etmiyor. Peki o zaman bunu öğrendiğiniz anda neden partiden ayrılmadınız. Neden kıyameti o zaman koparmadınız. Para karşılığı transfer olmuş milletvekilleri ile aynı grup sıralarını aylarca paylaştınız ve hiç rahatsız olmadınız. Şimdi partiden ayrılıp başka bir partinin başına geçince mi aklınız başına geldi.’

Bu sorular aklı başında herkesin aklına geliyor.

O zaman da Erkan Mumcu ‘sıradan, alışageldik, dündür bugün bugüncü’ politikacılardan biri haline geliyor.

Mumcu’nun bu tavırları Mumcu’yu değil, Tayyip Erdoğan’ı haklı çıkarıyor...

Dünya rekoru büyürsen, PKK canlandırılır

HİÇ
sevmediğim edebiyattır ‘düğmeye basma’ edebiyatı ama son dönemde PKK ile ilgili gelişmelere bakınca ‘birilerinin düğmeye bastığına’ ben bile inanır oluyorum.

Son bir iki aydır Türkiye içindeki PKK hareketlerinde ciddi bir artış var.

Örgüt, legal uzantılarını da kullanarak giderek ‘siyasi bir tavır’ içine giriyor.

Bayrağımıza karşı yapılan ‘velet saldırısını’ benim gibi düşünenler etkisizleştirme çabasına girince tahriklerin boyutu arttırılıyor.

Son gelişme ‘kabul edilebilir’ sınırların ötesinde.

Diyarbakır’da terör örgütünün lideri adına doğum günü kutlaması yapılıyor, bu gerekçeyle bir ‘fidanlık’ oluşturuluyor. Türkiye’nin 30 bini aşkın gencecik fidanının ölümüne neden olan adamın adına fidanlar dikiliyor. Yetmiyor, Batman’da bir mezarlık kuruluyor. Terör örgütü üyeleri için.

Elbette onlar da bizim çocuklarımız, onlar da gömülecekler. Hatta cenazelerinin belediye araçları ile taşınmasına karşı çıkanlardan değilim ama bu kadarı fazla diyorum.

Çünkü bu kez hazırlanan mezarlıkta terör örgütü legalize edilmeye çalışılıyor.

Ölmüş örgüt üyelerinin mezar taşlarına doğum tarihleri ve örgüte katılış tarihleri yazılıyor. Bütün bunlar açık tahrikler.

Birileri Türkiye’nin birkaç yıldır süren huzur ortamından, dünya rekoru büyümesinden, ekonomik göstergelerin olumluya dönmesinden, toplumsal uzlaşma yolunda atılmaya çalışılan adımlardan rahatsız.

Bunun için PKK yine devreye sokuluyor.

Türkiye’de yine bir ayrışma yaratılmak isteniyor. Bakalım bu kez başarıya ulaşabilecekler mi?

Başbakan’ın ‘basın’la sorunu ne?

BAŞBAKAN ’la yaptığım sohbette Başbakan’dan randevu alamadığı için eleştiri getiren ‘bazı’ gazetecilerin veya yöneticilerin Başbakan’dan gazetecilik dışı taleplerde bulunmayı alışkanlık haline getirdikleri için ‘dışlandıklarını’ öğrendim.

Daha sonra Başbakan’ın çalışma arkadaşlarıyla yaptığım sohbette, daha ilginç bilgiler de elde ettim.

Örnek mi? Anlatayım.

Bir gün bir gazete yöneticisi Başbakan’dan randevu alıyor. Randevuya yanında ‘yabancı’ işadamlarıyla geliyor. Yabancılar büyük bir özelleştirme ihalesi ile ilgileniyorlar. Belli ki aracılık yapılıyor ve bir komisyon indirilecek. Bu kişiye bir daha randevu falan verilmiyor.

Bir diğeri 3 kez Başbakan’a geliyor, üçünde de konu ‘Star Grubu’nun satışı.

Başbakan’a gına geliyor ve onlara da bir daha randevu verilmiyor. Başbakan bunların gazetesiyle ilişkiyi ‘muhabir düzeyinde’ sürdürüyor.

Bir başka sıkıntı ise geçmişte AKP ve Erdoğan’a destek veren ama bugün karşı olan gazeteciler.

Bunlar geçmişteki yakınlıklarının semeresini bugün görmek istiyor, Başbakan’a yakın ayrıcalıklı bir gazeteciler grubu oluşturmak istiyorlar. Başbakan kendilerini arasın, yanında taşısın istiyorlar. Bu da yapılmıyor.

Başbakan’ın şöyle düşündüğü söyleniyor: ‘Geçmişte bu arkadaşlar, biz de siyasilerin kendine yakın gazeteciler oluşturmasına karşı çıktık, bunun yanlış olduğunu söyledik. Şimdi biz bunu nasıl yaparız. Aynı yanlışı nasıl tekrarlarız. Bu arkadaşlar da o günkü fikirlerinde samimi iseler bu düşünceye kapılmazlar. Yok eğer kapılırlarsa onların ayrıcalıklı gazetecilik sistemine değil, ayrıcalıklı gazeteci olamadıkları için o günkü duruma karşı çıktıkları anlaşılır ki, zaten bu kafadaki adamlardan bir şey olmaz.’

Başbakan’la basın arasındaki ilişkilerdeki sorunların temelinde bunlar var. Ama bence Başbakan doğru yolda.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Dürüstlüğün meyvesinin zor olgunlaştığını ama çok lezzetli olduğunu unutmadığımız zaman.
Yazının Devamını Oku

Bu veto kötü niyetliyi durdurmaz

2 Nisan 2005
<B>CUMHURBAŞKANI Sezer,</B> bazı medya kuruluşlarının tamamının yabancılara satılmasına imkán sağlayacak yasayı veto etti. <br><br>Eline sağlık, Türkiye kurtuldu. Aslına bakarsanız bugün de, Türkiye’de yabancıların medyanın ‘tamamını’ kontrol altına almasını engelleyecek hiçbir şey yok.

Çünkü örtülü patronaj var.

Cumhurbaşkanı sorsun bakalım Show TV kimin.

Mehmet Emin Karamehmet’in diyeceksiniz.

Hadi gelin iddiaya girelim. Bence değil. Sayın Cumhurbaşkanı isterse RTÜK’e sorsun.

Peki ‘kötü niyetli’ yabancılar aynen Mehmet Emin Karamehmet gibi ‘gizli patronaj’ yoluyla televizyonlara sahip olamazlar mı?

Bal gibi olurlar.

Oysa veto edilen yasa kötü niyetlileri değil, iyi niyetli gerçek yatırımcıların gelişini engelleyecek.

Kötü niyetli, eğer gelecekse ‘gizli’ olarak zaten gelir.

Ama bu yasa olmayınca şeffaf, sadece kár amaçlı global sermaye gelmez.

Üstelik de, AB’ye girmeye hazırlanan bir ülkede, böyle bir yasak anlayışını uzan süre sürdüremezsiniz.

Sadece boşa zaman kaybeder, devletin elindeki malların değerini bulmamasına neden olursunuz o kadar.

Türkiye eğer ulusal çıkarlarını korumak istiyorsa yabancıyı değil, öncelikle gizli patronajı engellemeli.

Asıl tehlike orada.

TTB ve sağlık bezirgánları

GAZETELERİN sağlık haberlerinin, sağlık haberi ve vatandaşa yararlı bir hizmet mi, yoksa tam aksine vatandaşlara kötülük mü olduğunu bir türlü kestiremiyorum.

Çünkü bu haberler kötü niyetli hekim veya hekimciklerin ve bazı hastane veya kliniklerin suiistimallerine çok açık.

Üstelik de, okurların sağlık gibi önemli bir konuda sömürülmelerine yol açabiliyor.

Geçtiğimiz haftalarda bir gazetede bir hekimle röportaj yapılmış.

Bana ulaşan bilgilere göre bu röportaja konu olan hekim külliyen ‘sallıyor’.

Tıp literatüründe olmayan bir dalda ‘üst ihtisas’ yaptığını söylüyor.

Öğretim üyeliği yapmadığı halde öğretim üyesi olduğunu iddia ediyor. Türkiye’de öğretim üyeliği yapıp yapmadığı kolayca ortaya çıkabileceği için, yurtdışında bir tıp fakültesinin adını veriyor. Ve daha da ileri giderek part time görev yaptığı bir tanı merkezini sanki tedavi merkeziymiş gibi ‘tanıtıyor’.

Haberi yapan gazeteci arkadaşımız da bunları ‘yutuyor’.

Bu sadece bir örnek.

Kim bilir bu ‘tıp köşelerinde’ daha neler oluyor, ne palavralar okurlara yutturuluyor.

Vatandaşların sömürülmesine kim bilir nasıl alet olunuyor.

Aslında gazetelerin bu konuya daha özenli ve daha araştırmacı yaklaşmaları gerek.

Ama konu gazetelerin ‘izanına’ bırakılmayacak kadar önemli. Bu yüzden de burada asıl görev Türk Tabipler Birliği’ne düşüyor.

Gazete köşelerinin ‘tıp etiğine’ aykırı bir biçimde kullanılmasına, buralarda yazı yazan veya röportaj veren doktorların ‘liyakatlarına’ ilişkin olarak TTB dikkatli olmalı.

Bunları izleyip, buralarda vatandaşın kandırılmasının hatta dolandırılmasının önüne geçmeli.

Gerek gördüğü hallerde gazeteleri uyarmalı, Basın Konseyi’ni harekete geçirmeli.

Yoksa yakında gazeteler ‘sağlık bezirgánlarının’ oyuncağı haline gelecek.

Kuyuya bir daha taş atmak

EKMEK
yeniden poşete giriyormuş. Yine saçmalığın daniskası.

Yıllar önce başlatılan, hiçbir işe yaramayan, astarı yüzünden pahalıya gelen ‘yanlış’ bir uygulama.

Bu iş daha önce denendi. Aylarca uğraşıldı. Olmadı. Hem lojistik olarak olmadı, hem de halk benimsemedi.

Bunun Avrupa Birliği veya dünya standartlarını yakalamakla da ilgisi yok.

Çünkü dünyanın hiçbir yerinde böyle bir uygulama yok.

Elbette poşet içinde, káğıt veya naylon torba içinde satılan ekmekler de var ama açık satılan ekmekler de yasak değil.

Fırınların sıkı denetlenmesi elbette bir dünya standardı. Tüm gıda maddeleri gibi ekmeğin de hijyenik koşullarda üretilmesi ve nakledilmesi de öyle.

Ama bunun poşete sokulması daha önce denenmiş beyhude bir uygulama.

Birkaç poşet imalatçısı dışında kimseye de faydası yok.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Kaybetmeyi göze aldığımız şeylere daha fazla sahip olduğumuzu anladığımız zaman.
Yazının Devamını Oku

İslami holdingler sonunda araştırılıyor

1 Nisan 2005
<B>CHP </B>milletvekili <B>Bihlun Tamaylıgil </B>aradı. Ve bir müjde verdi. <br><br><B>‘Fatih Bey, siz yıllardır konuyla ilgileniyorsunuz. Sonunda Meclis’te İslami holdingler olarak bilinen kuruluşlarla ilgili olarak bir Araştırma Komisyonu kurulmasına karar verildi’ </B>dedi. İlginç ve önemli bir gelişme.

Çünkü Türkiye’de devlet kurumları, SPK’nın yaptığı bir iki cılız uyarı haricinde bu ‘saadet zincirlerinin’ üzerine gitmedi.

Milyarlarca mark ve Euro toplandı. Bunların bir bölümü çarçur edildi, önemli bir bölümü de bu işleri organize edenlerin cebine indi.

Yurtdışında yaşayıp, alın teriyle kazandığı parayı milli veya dini duygularla bunlara kaptıran vatandaşlarımızın sayısı ise belirsiz.

Tamaylıgil’e bu konunun üzerine gitmekte neden bu kadar geç kalındığını sordum.

‘Bugüne kadar bu konuda çok girişimde bulunduk. Ama ne yazık ki, son olarak Meclis’te çalışacak yer olmadığı bahanesiyle bu girişimlerimiz engellendi’ dedi.

Açıkçası şaşırdım.

Çünkü bizzat Başbakan Erdoğan, bir yıl kadar önce yaptığımız bir sohbette bu konudaki duyarlılığını net bir şekilde söylemiş ve bunların üzerine gidilmesi gerektiğini belirtmişti.

Başbakan bunları söylerken yanımızda yanlış hatırlamıyorsam İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, Sağlık Bakanı Recep Akdağ ve Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik de vardı.

Demek ki, Başbakan’ın yerinde hassasiyetleri milletvekillerinin hassasiyetleriyle örtüşmeyebiliyordu.

Tamaylıgil’e nasıl bir çalışma yapacaklarını sordum:

‘Olayın boyutunu bulmaya çalışacağız. Açık söylemek gerekirse mağdurların büyük bölümü korkudan ortaya çıkmıyor. Kaç kişi kaç para kaybetti. Bu paralar nerede bunları bulmaya çalışacağız. Sonrasında gerekirse bir yasa teklifi ile bu işin önünün alınması ve kontrolünün sağlanmasını sağlamaya çalışacağız’ dedi.

Türkiye’nin 15 yılı aşkın bir süredir büyük kayıplarına neden olan bir meselenin üzerine geç de olsa gidiliyor olması sevindirici.

Bonozedelere CHP desteği

CHP
milletvekili Bihlun Tamaylıgil ile sohbetimizde, CHP’nin ‘Hazine bonosu mağdurları’ için de bir çalışma yaptığını öğrendim.

Biliyorsunuz, İmar Bankası yüzlerce milyon dolarlık Hazine bonosu satmış ancak bankaya el konulmasından sonra bankanın bu bonoları satmaya yetkisi olmadığı ve buradan bono alanların aslında ‘hava aldığı’ ortaya çıkmıştı.

Ancak vatandaşın bu konuda hiçbir günahı yoktu.

Çünkü vatandaş kimin neye izni olduğunu bilemezdi. Vatandaşın mağduriyetinin nedeni kamu kurumlarının ‘görevini iyi yapmamış olmasıydı’.

CHP şimdi bu konuda da bir girişimde bulunmaya hazırlanıyor.

Finansal Hizmetler Kanunu Meclis’e sevk edilirken, CHP yasaya Hazine bonosu alarak mağdur olan vatandaşların bu mağduriyetlerinin giderilmesine olanak sağlayacak bir ‘geçici madde’ hazırlıyormuş.

Umarım bu gerçekleşebilir.

Ve yine umarım ilgili kuruluşlar böyle bir geçici maddeyi ilerde bir gün koymayı gerektirmeyecek ‘sorumluluk’ içinde hareket ederler.

Bu kaymakam bir gün vali olacak

ORHAN Pamuk hakkında yazdığıma, yazacağıma pişman olmak üzereyim.

Biz adamın sözlerini eleştirdik, olay bir anda ‘linç kampanyasına’ dönüştü.

Her işte ifratla tefrit arasında kalıyoruz.

Okul müdürleri kitaplarının okula girişini yasakladılar, sözde milliyetçiler mitingler düzenleyip türlü terbiyesizlik yaptılar.

Hadi onlar sivil tepki deyip boş verelim, şimdi de devletin kaymakamı Pamuk’un kitaplarını toplatmak üzere ‘resmi’ yazı yazıyor. Yahu kitaptan ne istiyorsunuz. Adamın kitaplarının ‘okunabilir olmamak’ dışında ne suçu var.

Bu şuursuzlar bir sözde entelektüeli durduk yerde kahraman yapacaklar.

Buraya kadar okuduğunuz satırlar aslında dün yayınlanacaktı.

Yazının bu bölümü yer darlığına kurban gidince, akşam saatlerinde Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül’e ‘olayı’ sorma fırsatını bulduk.

Kaymakam’ın yaptığının yanlışlığı konusunda hiç şüphesi yoktu:

‘Ama bakın devlet gereğini yaptı. Vali olayı haber alır almaz Kaymakam’ın yazısını durdurdu’ dedi.

Orası öyle ama ya Kaymakam’ın sorumsuzluğu. Mektep medrese görmüş, sınavla devlet memuru olmuş, ardından kaymakam olarak atanacak liyakate geldiği düşünülmüş zatın yaptığına bakın. Sanırsın ki devlet görevlisi değil, derebeyi.

Hukuk tanımadığı gibi, yol yordam ve sorumluluk duygusu da olmadan kendi başına ‘kitap toplatma kararı’ veriyor.

Peki bunun bir müeyyidesi yok mu?

Böylesi bir kaymakam o koltukta oturmaya devam edecek, yıllar geçtikçe terfi almaya ve bir gün karşımıza ‘vali’ hatta belki de ‘müsteşar’ olarak çıkmaya hak mı kazanacak!

Bu olacak şey mi!

Bunu yapan bir siyasi olsaydı yerden yere vurulurdu.

‘Memur dokunulmazlığı’ bu kadar mı ‘dokunulmaz’.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Aklımızın sesi korkularımızın sesini bastırdığı zaman.
Yazının Devamını Oku

Ciner’e hayırlı olsuna gideceğim

31 Mart 2005
<B>SONUNDA ‘Olması gereken oluyor.’</B> <B>Turgay Ciner,</B> Sabah Gazetesi’ni ve ATV’yi satın alıyor. <br><br>Anlaşmaya varılmak üzere olduğunu bir ayı aşkın süredir biliyordum. Ancak yazarsam bazı çevrelerin <B>‘İşi bozmak istiyor’</B> suçlamasıyla karşılaşacağım için yazmadım. Fiyat 435 milyon dolar.

10 yılda ödenecek. Ödeme boyunca vadeli miktara libor artı yüzde 0,65 oranında faiz uygulanacak.

Çok olumlu bir gelişme.

Böylece Turgay Ciner de ‘basın patronları’ sınıfına girecek.

Hoş gelir, sefa gelir.

Geçen hafta Ankara uçağında karşılaştığım Ergun Babahan’a ‘Gazeteyi satın alma işi ne alemde. İş bitmişti ama bir türlü sonuçlanmadı. Durum ne?’ diye sormuştum.

Ergun da ‘Her şeyde anlaşıldı gibi ama bürokrasi işte’ demişti.

Bana gelen bilgilere göreyse ‘teminat’ konusunda bir ‘anlaşmazlık’ söz konusuydu.

Ciner, 435 milyon dolarlık anlaşmaya karşılık Sabah ve ATV’yi teminat göstermek istiyordu.

TMSF ise Ciner’in şahsi kefaletini ve diğer varlıklarını teminat göstermesini talep ediyordu.

Anladığım kadarıyla burada da bir uzlaşma olmuş.

Anlaşma imzalandığı gün Turgay Ciner’den ‘kiracı’ diye bahsetmeye son vereceğim.

Ve bir hayırlı olsun ziyareti yapacağım.

Benim zorlamamla da olsa, devletin alacağının 435 milyon dolarını tahsil etmesine imkan sağlayan ‘yeni basın patronunu’ kutlamak gerek.

Devletin kasasına 3.5 milyar dolar

DİNÇ Bilgin ve Mehmet Emin Karamehmet hakkında yazarken ‘bazıları’ benim için ’tetikçi’ diye yazdı.

Bazılarınız da buna inandı.

Ama beni bilirsiniz, tınmadım. Kim olduğumu, ne olduğumu ve neyi niçin yaptığımı bildiğim için ‘umursamadım’.

Bıkmadan usanmadan yazdım.

Hakkımda asılsız dedikodular üretildi, gazete sütunlarından karalandım, hayatım zehir edilmeye çalışıldı.

Ama sonunda ne oldu!

Benim dediğime gelindi.

Çukurova Grubu benim ‘Bu anlaşma yürümez’ dediğim anlaşmaya uymadı ve sonunda benim en başta söylediğime gelindi. Turkcell hisseleri Sonera’ya satılma aşamasına gelindi.

Alınacak para 3.1 milyar dolar.

Devlet Karamehmet’ten 15 yılda tahsil edeceği parayı çok çok daha kısa sürede alacak. Devletin kasasına 3.1 milyar dolar girecek.

Keza Dinç Bilgin.

Bilgin’
in milyar doları bulan borcu Sabah ve ATV’nin kiralanmasıyla tahsil edilecekti.

Yılda 10 milyon dolar. O miktar da şimdiye kadar hiç ödenmedi ya. Diyelim ki, 10-10 ödenecek. Tahsilat 100 yıl sürecekti.

Şimdi o paranın 435 milyon doları 10 yıl içinde tahsil edilecek.

Yani burada yaza yaza devletin kasasına bence hiçbir zaman tahsil edilemeyecek olan ‘3.5 milyar doları’ sokmuş oldum.

Az para mı? Hata mı ettim? Siz buna tetikçilik demeye devam edecek misiniz?

Edin öyleyse. Çok da umurumdaydı!

Rum gemileri gelir ama

GÖRÜLEN
o ki, Türkiye Ankara Anlaşması’nın AB’nin yeni üyelerini de kapsayacak şekilde ‘genişletilmesine’ olanak sağlayacak ‘ek protokolü’ imzalayacak.

Çünkü AB bu konuda kararlı. Güney Kıbrıs’ı tanımamız anlamına gelecek bu protokol imzalanmadan görüşmeler başlamayacak. Hırvatistan’la görüşmelerin başlatılmaması aslında ‘Türkiye’ye gözdağıydı’.

Ek protokol imzalanacak ama Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, ‘Kıbrıs Rum gemileri Türk limanlarına giremez’ diyor.

Bu olabilir bir şey değil.

Ha anlaşmayı imzalamamışsınız, ha Rum gemilerini limanlara sokmamışsınız aynı şey.

Ancak devlet yönetimi ‘çözüm üretme’ sanatıdır.

Burada da ‘basit’ ama ‘etkili’ çözümler üretilebilir.

Rum gemilerini Türk limanlarına sokarsınız ama ‘limandaki doluluk’ nedeniyle yükleme boşaltma yapmasını geciktirirsiniz.

Gemiyi 15 gün liman dışında bekletirsiniz.

Bu durum gemilerin maliyetlerine yansır. Bu gemiler ya Türkiye için navlunlarını artırmak veya Türkiye için yük almamaya başlarlar.

Avrupa ülkelerinde benzer uygulamalar geçmişte çok yapıldı.

Kimse de gıkını çıkaramaz.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Karar verip sonra düşünmek yerine, önce düşünüp sonra karar vermeyi öğrendiğimiz zaman.
Yazının Devamını Oku