"Ezgi Başaran" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ezgi Başaran" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ezgi Başaran

Artist kimdir açılıyorum

5 Eylül 2010
Dayatılan güçlü aktörlerden, bazen bir komediye dönüşen PR ataklarından, okuyup okuyup çözemediğim ağır, karmaşık sanat eleştirilerinden ari, sanatın her masada bir sohbet konusu olabileceğini göstermekti ‘Artist misin’in amacı.
Cinsiyet ayrımcılığına, eşcinsel haklarına, düşünce özgürlüğüne, Kürt sorununa, magazine, sanatçılar nasıl bakıyor anlamaya çalıştım.
Sahtekarlığın, aymazlığın, dedikodunun, sansürün alâsının sanat ortamında nasıl karşılık bulduğunu ortaya dökmeye gayret ettim.
Ne kadar oldu ne kadar olmadı, bilemeyeceğim.
Ama sizleri bazen şaşırtıp eğlendirdim, bazen de çok sinirlendirdim, bunu biliyorum.
Yedi yıl oldu Hürriyet’teyim, iki yıl oldu bu köşeyi yazıyorum.
’Artist misin’ diye köşe ismi olur mu demedi kimse bana...
“Bu yazılır mı yahu, kim ne der” ya da “İyi yazdın da, bu kadar sert yazılır mı” da demedi...
Beni kendi halime, deliliğime bıraktılar.
Çünkü Hürriyet Pazar’da delilere yer vardır.
Ama artık bu pazar benim için son.
Ekim ayından itibaren sizlerle yeni Radikal gazetesinde görüşürüz diye umuyorum.
Bomba gibi, bambaşka bir gazete geliyor haberiniz olsun.

HERKESİN HÜRRİYETİ KENDİNE

’Artist misin’in kepenklerini kapatmadan önce... Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Enis Berberoğlu’na...
Bana daima destek olan Hürriyet yazı işlerine...
Karşılaştığım her yerde Artist’e kafa patlattıklarını hissettiren yorumlarını hiç esirgemedikleri için Neyyire Özkan’a, Ayşen Gür’e, Ertuğrul Özkök’e, Sedat Ergin’e, Doğan Hızlan’a, İhsan Yılmaz’a, Ahmet Hakan’a, Hasan Cemal’e, Eyüp Can’a ve Kanat Atkaya’ya...
Ve tabii asıl kahramanlara: Bana sadece iş arkadaşı değil, aynı zamanda kara gün dostu olan nev-i şahsına münhasır ‘Hürriyet 5. Kat’ ekibine...
Çok teşekkürler, bol öpücükler?
Hürriyet’in 60’ıncı yılını kutlarken çıkardığımız özel koleksiyon sayısında “100 tane Hürriyet var, herkesin Hürriyet’i kendine” diye yazmıştım.
Benim Hürriyet’im okuldur, benim Hürriyet Pazar’ım artisttir!
Yazının devamı...

İstanbul gaflet uykusundan uyan

29 Ağustos 2010

Hadi iyi niyetle niyetini okuyayım: Unuttun sen onu.
Elinde dünyanın en değerli eserlerinden birini tuttuğunu, Kültür Başkenti tanıtımları için harcadığın paranın onda birini harcayarak bu müthiş eseri pazarlayabileceğini unuttun.
Divan-ı Lügati’t Türk nedir?
Kaşgarlı Mahmut’un meşhur eseri.
Hani ortaokulda bize Türklüğün tarihi anlatılırken referans gösterilen 11’inci yüzyıldan kalma elyazması kitap.
İslamiyet’i kabul eden ilk Türklerden Oğuzların 24 boyunun isimleri ve simgeleri var içinde.
Dünyada tek nüshadır bu kitap ve gerçek anlamıyla pahalar üstüdür.
Hakikaten eşsiz olduğu için değeri şudur denemiyor, sigortalanamıyor bile.
Peki nerede bu kitap?
İstanbul’da!
Fatih’te Macar Kardeşler Caddesi üstündeki Millet Kütüphanesi’nde.
Hangi Kültür Başkenti afişinde veya tanıtımında bu bilgiye rastladınız?
TÜRK OLMAK NEDİR
Millet Kütüphanesi’nin kapısında bir liste var, içeri girerken adınızı ve mesleğinizi yazıyorsunuz. Baktım benden önce 15 kişi gelmiş. Hepsi akademisyen.
Hiç turist gelmez mi buraya? Yok.
Peki nerede şu meşhur Divan-ı Lügati’t Türk?
Soldaki küçük odada.
Kütüphanenin iyi niyetli, tek güvenlik görevlisi ışığı açtı da küçük cam bir küpün içine tek sayfası açık şekilde konulmuş meşhur eseri gözlerim seçebildi.
Paha biçilemeyen böyle bir kitap Londra’daki British Museum’un, St. Petersburg’daki Hermitage’ın ya da New York’taki Metropolitan Müzesi’nin elinde olsaydı nasıl sergilenirdi?
Türk olmak nedir diye arada bir soruyoruz ya kendimize...
Tartışıyoruz ya bazen, bizi birleştiren dil midir, kan mıdır, din midir diye...
Türklükle ilgili bu en temel elyazması kitabın kötü havalandırılmış, yetersiz ışıklandırılmış, korunaksız, güvensiz durumuna, içimi titreten hal-i pür melaline bakarken kendime göre bir cevap daha buluyorum:
Türk olmak elindekinin kıymetini bilmemektir.
Türk olmak değerlerini iyi pazarlayamamaktır.
Türk olmak sonsuz bir gaflet uykusundan bir türlü uyanmamaktır.
Ne diyeyim, Allah rahatlık versin Kültür Başkenti!

MASALCI TEYZE CİNSEL AYRIMCILIĞA MI UĞRADI

Radyoda kendi yazdığı masalları anlatıyordu bir zamanlar. O yüzden Müzeyyen Yılmaz’ı ‘Masalcı Teyze’ olarak bilenler vardır. Bilinmeyen, Masalcı Teyze’nin aslında cinayetlere meraklı olması. 4-5 yıl önce ‘Kod Adı Ceyda’ başlıklı bir polisiye roman yazdı. Bu roman beş ciltlik maceranın ilk bölümüydü ve neredeyse hiç satmadı. Sonradan kapanan Bir Harf Yayınevi, sebep olarak Müzeyyen Hanım’a “E çünkü kadınsınız, hikaye de bir kadın üstüne kurulmuş” demiş o yıllarda. Hayda!
Müzeyyen Hanım beş ciltlik polisiyesini birkaç ay önce Hiperlink Yayınları’na götürdü. Hikayeyi çok sevdiler, yalnız küçük bir sorun vardı ama düzeltilebilirdi...
Romanın ana karakterinin kabına sığmayan genç bir kadın komiser olması iyi güzeldi de polisiye roman yazarlarının çoğu erkekti, polis teşkilatının çoğu erkekti, en önemlisi polisiye okurlarının çoğu erkekti.
Kural tanımayan genç bir kadının cinayet masasında oturup her şeyi adım adım çözmesi erkek zihniyete ters düşüyordu.
Müzeyyen Hanım’a önce, gelin adınızı saklayalım, M. Yılmaz yapalım ki bu romanı yazanın bir kadın olduğu anlaşılmasın dediler.
Yılmaz kabul etmedi. Sonra romanın adını ‘Kod Adı Ceyda’dan ‘Fırtına’ya çevirelim ki ana karakterin bir kadın olduğu anlaşılmasın dediler.
Yılmaz bunu kabul etti. Roman birkaç gün sonra ‘Fırtına’ adıyla piyasaya çıkıyor, hikayenin kalan dört cildi de ‘Tufan’, ‘Kasırga’, ‘Girdap’ ve ‘Hortum’ başlıklarıyla.
Bunun iş hayatında kadınların inceden inceye karşılaştığı travmatik cinsel ayrımcılığa iyi bir örnek olmasını geçiyorum... Çünkü üstüne söylenecek laf yok.
Peki bu devirde kadını saklamak iyi bir satış stratejisi mi onu düşünelim:
İsveçli yazar Stieg Larsson’un ‘Ejderha Dövmeli Kız’ ve ‘Ateşle Oynayan Kız’ adlı polisiye romanlarının dünyanın her yerinde yok satmasını, evrensel bir fenomene dönüşmesini neye bağlıyorlar biliyor musunuz?
Larsson’un polisiye gibi erkeklere özgü varsayılan edebi janr’ı dişileştirmesine.
Aklı Sherlock Holmes gibi çalışan, Lara Croft gibi dövüşebilen, dövmeli, piercingli Lisbeth Salander adlı kadını ana karakter yapmasına.
Kitabın isminde ve kapağında onu kullanmasına.
Kadını saklamayacaksın, dişilikten korkmayacaksın.
Bunu bilir, bunu söylerim.

Yazının devamı...

Sir Ben Kingsley Müslüman imajını değiştirebilir mi?

22 Ağustos 2010
Sultanahmet Meydanı’na kurulmuş bin metrekarelik ‘1001 İcat’ sergisinin çadırında bir kişi var ki, başrolde?
O kişi ne serginin mimarı Bilim Teknoloji ve Medeniyet Vakfı Başkanı Prof. Salim El Hasani, ne serginin İstanbul’a gelmesi için çok uğraşan Medeniyetler İttifakı Türkiye Komitesi Başkanı Bekir Karlığa ne de sergiyi ilk kez Londra’da gezip “Halkım bunu görmeli” diyen Başbakan Erdoğan?
O kişi, İngiliz oyuncu Sir Ben Kingsley?
İslam Medeniyeti’nin altın çağını, 7-17’nci yüzyılda Müslüman bilim insanlarının buluşlarını anlatan bu sergide İngiliz oyuncunun işi ne?
Kingsley, filli su saatini, kameranın temelini oluşturan düzeneği, motorlu araçların çalışma prensibi için çok önemli olan pistonu bulan Diyarbakırlı bilim insanı El Cazari rolünde?
Serginin girişinde önce dev bir filli su saati karşılıyor sizi, sonra El Cazari’nin diğer icatlarının oyunlu sistemlerle anlatıldığı dev standın ön cephesine yerleştirilmiş ekranda Kingsley’nin, El Cazari kılığında sizi yanına davet ettiğini görüyorsunuz: “Hey sen! Yaklaş, daha da yaklaş? Tüm bilgilerini alt üst edecek şeyler anlatacağım sana? Ben kim miyim? Benim buluşlarım olmasaydı Sanayi Devrimi olmazdı, sana o kadarını söyleyebilirim?” minvalinde cümleler kurarak?
Ama Kingsley’nin asıl rolü sergi alanının arkasındaki minyatür sinemada gösterilen kısa filmde?
Bu bir sürü ödül alan filmi kısaca şöyle özetleyebilirim:
Bir kaba yarım litre ‘Harry Potter’, yarım litre de oksidentalizm (en basit haliyle oryantalizm’in tersi, Doğu’nun Batı’yla ilgili klişeleşmiş fikirleri, önyargıları) ekleyin. Buyrun size ‘1001 İcat’ sergisinin ve dolayısıyla İslam Medeniyeti’nin altın çağının lezzetli kısa filmi.
‘Harry Potter’ diyorum çünkü film üç tane saftoron ama bir o kadar da ukala İngiliz ortaokul öğrencisinin Rönesans’tan önceki karanlık çağı, bir kütüphaneye giderek araştırmaya çalışmasıyla başlıyor.

KIGSLEY’NİN SNOBLUĞU

Kütüphane görevlisi tahmin edebileceğiniz gibi Sir Ben Kingsley? Onların önüne attığı sihirli kitap açılıyor ve içinden 10’uncu, 12’nci, 15’inci yüzyıldan alimler fırlıyor, icatlarını anlatıyor. Bu esnada tabii ki bizim kütüphane görevlisi Kingsley de, El Cezeri’ye dönüşüyor.
Film için ‘oksidentalist’ dedim çünkü hem İngiliz öğrenciler hem de onların genç öğretmeni, İslam medeniyeti hakkında son derece cahil ve önyargılı resmediliyor.
Zaten Kingsley de onlara pek canayakın davranmıyor, sözleri ve bakışlarıyla küçümsüyor.
Filmdeki çok da rahatsız edici olmayan bu oksidentalizmin de Ben Kingsley’nin serginin başrolüne yerleştirilmesinin de doğru bir strateji olduğunu düşünüyorum.
Kingsley, kariyeri dışında normal hayatında da snobluğuyla bilinen bir aktör? İngiltere Kraliçesi tarafından kendisine bahşedilen ‘Sir’ ünvanını unutup ona “Bay Kingsley” diye hitap edenleri sözleriyle falakaya yatırmışlığı vardır mesela.
İslam Medeniyeti’nin önemini anlatan böyle bir serginin snob bir yanının olması, bahaneler üreten, af dileyen, ezilip büzülen bir tavırla kendini anlatmasından çok daha iyidir.
Serginin dolaştığı Batı ülkelerinde basın tarafından büyük ilgi görmesinde bu tavrın payı olduğu kesin.
Snobluk, 11 Eylül sonrasında Batılı’ya İslam’ı anlatırken önemli bir araç bence.

MADEM ÖYLEYDİ SONRA NİYE BÖYLE OLDU

Sergiyi gezdikten sonra bugün kullanılan ameliyat gereçlerinin tamamına yakınının 10’uncu yüzyılda El Zehravi tarafından icat edildiği, kataraktın ne olduğunun ilk kez İranlı doktor El Mevsili’nin tarif ettiği, bugünkü fotoğraf makinesinin temellerinin El Cazari tarafından atıldığı gibi bir yığın yeni bilgiyle donanıyorsunuz.
Fakat aklınıza “Madem öyleydi, sonra niye böyle oldu?” sorusu da takılmıyor değil, doğal olarak.
Yani madem dünyanın ilk üniversitesi 12’nci yüzyılda Müslüman bir kadın tarafından kuruldu sonra İslam dünyası eğitimde niye Batı’nın gerisine düştü?
Daha da önemlisi, Müslüman bilim kadınlarına ne oldu?
Madem uçmayı Batılılar’dan bin yıl önce İslam medeniyeti akıl etti, ilk uçağı niye Wright Kardeşler yaptı?
Madem kıbleyi gösteren astrolab edevatı 10’uncu yüzyılda bir Müslüman kadın tarafından icat edildi, neden 21’inci yüzyılda Endonezya’daki 200 milyon Müslüman kıbleyi tespit etmekten aciz kaldı, yanlış tarafa dönüp namaz kıldı?
Tüm bunların özünde aslında İngiliz bilim adamı Joseph Needham’ın o meşhur sorusu yatıyor: “Çin medeniyeti de İslam medeniyeti de 17’nci yüzyıla kadar Batı’ya öncülük ediyordu, öyleyse neden Rönesans Almanya-Fransa-İngiltere-Hollanda dikdörtgeninde gerçekleşti?”
Needham sorusunu serginin mimari Prof. El Hasani’ye yönelttim. Şu cevabı verdi: “Müslüman alimlerin icatlarının Avrupa Rönesansı’na büyük katkı sağladığı doğru. Yalnız, sorduğunuz sorunun cevabını sosyal, ekonomik ve siyasi tarihle ilgili kişilerin cevaplaması uygun düşer.”
Doğrusu özellikle genç Müslümanlar’a, “Sizin atalarınız böyle işler başarmıştı” diye anlatan bir sergi düzenleyen Prof. El Hasani’nin daha doyurucu bir cevap vermesini beklerdim.
Yine de gayretleri takdire şayan...
(Naçizane tavsiye: Bu konuya ilgi duyanlar Bernard Lewis’in ‘Hata Neredeydi?’ kitabını inceleyebilir.)
Yazının devamı...

Güneşin yerini değiştirdim sonra baharı getirdim

15 Ağustos 2010
Asansörden indim ve bir rüyaya adım attım. Önce bilgisayardan çeşitli kodları tuşlayarak ‘kriptolu tişört’ diktim... Sonra karanlık bir odanın zemininde dünyayı ve yıldızları gördüm, ortada duran mekanizmayı çevirerek güneşin yerini değiştirdim. Güneşin yerini değiştirdim, duyuyor musunuz?
Ardından bir teleskopla 360 derece dönerek hiç görmediğim diyarları gezebildim. Sonra çılgın bilyeleri harekete geçirdim. Evet, kırmızı ışıklı bir cam küreye dokunmamla mini minnacık bilyeler dökülmeye, önlerindeki mini minnacık basamaklardan inmeye başladı. Kendi ritimleri ve hızlarıyla olağanüstü bir melodi yarattılar, hayranlıkla izledim. Döndüm, çeşitli parfümler sıktığım kağıtları bir ağacın dallarına yerleştirilmiş sensörlere uzattım. Sensörler kokuya duyarlıymış, ağaç gözlerimin önünde çiçek açtı.
Kokulu bir kağıt parçasıyla baharı getirdim, inanabiliyor musunuz?
Bir animasyonun içinde miyim?
‘Inception’ filminde sözü edilen bir rüya katmanına mı sızdım?
Hayır, çok basit: Pera Müzesi’ne gittim, asansör konsolunda beşe bastım. İşte bu! Japon Medya Sanatları Sergisi burası. Son zamanlarda hiç bu kadar eğlenmemiştim. İnsan hem çok şaşırıyor, “Vay be!” diyor hem de kendisini bir şey sanıyor.
Bugün Pera Müzesi’ne gidin... Güler yüzlü hostesiniz Eda, serginin girişinde sizi bu oyunlu dünyaya dahil etmek için bekliyor olacak.
Tatlı rüyalar...

GÜNÜN ADAP VE ÖNEMİ

Referandumun yetmez-ama-evet’çilerine “Yetmiyorsa niye evet” diye sormak adaba aykırı... Daha doğrusu, sormasanız daha iyi çünkü mizaç olarak kırılgan, cevap veremeyince saldırgan oluyorlar.

İftar sofrasına kültürel bir hadise olarak bakmamak, oruç tutmuyorum diye iftar davetine icabet etmemek adaba aykırı... Etrafındaki hiçkimsenin oruç tutmadığı ne iftar sofraları vardır, nefistir, şendir.

Bir makaleyi ya da dijital versiyonu bulunan bir kitabı yazıcıdan basıp okumak son derece adaba aykırı... Yeşil devrimden söz edildiği, yaktığımız ampülun tasarrufunu hesap ettiğimiz bugün ekrandan okuyamıyorum bahanesiyle kağıt israfı yapmak gerçekten ayıp...

11 Eylül’le ilgili kara mizah yapmak için hala çok erken ve adaba aykırı...

Eşcinselliği İslam dini dışında analiz etmek, haklardan söz etmek hem adaba aykırı hem de “Passé?” En liberal gazetemizde 15 gün içinde çıkan yazılardan anlaşıldığı üzere eşcinselliğin sadece müminler açısından ne ifade ettiği önemli.

Tarkan’ın albümünü beğenmemek, Şafak Sezer ve Aydemir Akbaş’ın oynadığı ‘Kolpaçino’ filmini izlememiş olmak adaba feci aykırı... “Kızım sen eğlenceden anlamıyor musun, ot musun?” diye girişiyorlar insana, dikkat, dikkat!

İKİ MEKAN İKİ HABER

Salon İKSV yenileniyor. Mimar Cem Sorguç, orayı kırıyor, burayı düzeltiyor, mekanı çok cool bir şekilde yeni sezona hazırlıyor.

İstiklal Caddesi’ndeki Arter bu aralar en çok ziyaret edilen sanat merkezi. Günde 200 kişi, gayet iyi bir rakam. Sebebi vitrinde duran Michael Seimstrefer’in şişen tankı... Rene Block’un Koç Vakfı için düzenlediği çağdaş sanat koleksiyonunun, dolayısıyla Arter’in ilk sergisinin en gösterişli ve en fırlama eseri. Herkes “Ne menem bir şey bu?” diye merakla giriyor, sonra “Biraz daha kalayım bari” diye serginin gerisini geziyor. Tabii bunda girişin bedava, içerisinin yoğun klimalı olmasının da etkisi var.
Yazının devamı...

Sanat terapisti cevaplıyor

1 Ağustos 2010
- Sevgili liseli genç, bu sistemin çürütücü etkisine rağmen sanat okumayı düşünebilecek kadar taze kalmayı başardığınız için zaten siz başlı başına mucizevi bir esersiniz. Ha, “İlla yumurtalı posterden bir şekilde yararlanmak istiyorum” diyorsanız... Yanına doğruları götürmeyen yanlışlarla dolu ÖSYS tercih kılavuzunu da iliştirerek ibretlik bir sanat eseri ortaya çıkarabilirsiniz.
Tamer Karadağlı’nın oynadığı ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’ adlı tiyatro temsiline gittim. Kendime gelemiyorum, kurye şirketimde işler durmuş vaziyette. Maddi manevi büyük zarar görmekteyim. Bir çıkış yolu lütfen?
- Ah ah ah... Sizin yaşadığınız bu iç sıkıntısının psikolojideki adı post-travmatik stres sendromudur beyefendi. Tamer Karadağlı’yı Shakespeare’in yazdığı bir oyunda sahnede gören herkesin başına gelir. Bünyenizin verdiği reaksiyon son derece normal. Bu travmanın izlerinin tamamen silinmesi 3-4 ayınızı alabilir. Bu süre zarfında bol bol iyi film izleyin, yatıp uyuyun. Bu arada sizinki hangi kurye şirketiydi? Bilelim de bir süre kullanmayalım.
Çok iyi para kazanıyorum ama mutlu değilim. Önümüzdeki sezon çok faal bir sanat insanına dönüşüp her sergi açılışına gitmeyi, böylece parama statü katmayı tasarlıyorum. Nasıl fikir?
- Oh harika fikir. Yalnız ‘Sergi Açılışlarıyla Yırtma’ adı verilen bu eylemin bir püf noktası var, atlamayın: Açılışlara gitmek ama sergilenen eserleri katiyen, göz ucuyla bile incelememek. Bunu başardığınız takdirde istediğiniz noktaya varmanız an meselesidir. Tabii o günkü burcunuz ne diyor, sergiye gitmeden ona da bir bakıverin. Faydası olur.
Tarkan’ı mı daha çok sevsem Fazıl Say’ı mı karar veremiyorum. Magazin ilaveleri de bana bu konuda yardımcı olmuyor. Kafam çok karıştı!
- Valla bu sorunuz bende karışacak kafa bile bırakmadı. Bir terapist olarak çıkmaz, ıssız, karanlık bir sokaktayım. Üşüyorum, açım, gözlerim doluyor. Gelin bir vasıta bulup sizinle Bakırköy civarında buluşalım, orada tam teşekküllü bir tesis varmış. Bahçesinde oturup o-piti-piti yaparız. Çimen, oksijen, iyi insanlar... Açılırız.

Leonardo DiCaprio muhteşemdir çünkü...

Leonardo DiCaprio’nun çok sevdiği anneannesi muhteşem bir kadındı. Oma diye seslendiği yaşlı kadını ölmeden önce bir buluşmalarında Picasso Müzesi’ne götürürken uyarmıştı:
“Anneanneciğim biliyorum sen bir çiçek resmine baktığında çiçeği görmek istersin. Ama bu Picasso ve birazdan bizzat torunu eşliğinde müzesini gezeceğiz. Sana ‘Nasıl buldunuz?’ diye sorarsa, beğendim de.” Torun Bernard Picasso beklenen soruyu sormuştu. Leo’nun anneannesi aynen şu cevabı verdi: “Bana bu tabloda yılan var desen de inanırım, uçak var desen de.. Çünkü hiçbir şeye benzemeyen birşeye bakıyorum!”
Leo’nun başından aşağı kaynar sular dökülürken, Bernard Picasso, aslında anneanneyi pek sevmişti çünkü samimiyeti Picasso’nun ruhuna uyuyordu. Leonardo DiCaprio insanlara, zamana ve güce göre şekil değiştirmeyen dürüstlüğün müthiş bir lüks olduğunu böyle öğrendi. Birlikte üç film çektiği yönetmen Martin Scorsese’ye göre oynadığı karakterleri yaratırken de bu dürüstlüğe sırtını dayadı.
Yazının devamı...

Hüsamettin Koçan ve Ali Akay’ın orada işi ne?

25 Temmuz 2010
Bugün TV’de Gülay Göktürk’ün programında tartışılıyor: Kültür Bakanlığı olmazsa olmaz mı?
Prof. Hüsamettin Koçan ve Prof. Ali Akay dertlerini anlatmaya çalışıyor. “Sivil inisiyatif ve özel sektör çok önemli ama bazı sanat ve kültür projelerinin desteklenmesi için partilerüstü bir kamu gücü gerekiyor. Çünkü zaten kültür bugün başlı başına bir sektör ve devletin maddi manevi desteği olmadan dünyaya açılmak mümkün değil. Kültür ve sanatı desteklemek dünya arenasında güç sahibi olmanın gerek şartı haline geldi...”
Filan diye cümlelerini giderek daha da basitleştirerek anlatma gayreti içindeler.
Karşılarında kendisini liberal olarak tanımlayan, Genç Siviller’in kurucularından ve Taraf Gazetesi yazarı Yıldıray Oğur var.
“Tabii devlet sanatı desteklesin ama örneğin Yezidiler ya da Süryanilerle ilgili bir belgesel yapılacaksa... Ama yıllardır opera ve baleyi desteklediği yetmedi mi? Cumhuriyetin modernleşme ideolojisinin bir dayatması olan ve aslında bizim toplumumuz tarafından benimsenmeyen bu iki sanat koluna daha fazla niye para yatırıyoruz?”
Filan diye gülümsemesini giderek müstehzileştirerek konuşuyor.
Türkiye’de bazı liberal olduğunu iddia edenlerin ne kadar yerel, ne kadar oryantal, ne kadar sabit ve dar bir kafa yapısı olduğunu göstermek bakımından lezzeti dumanında numunelik bir konuşma...
Ben böyle numuneleri kupon niyetine biriktiriyorum kafamda, 10 yıl sonra tabak-çanak ya da ansiklopediden daha kıymetli bir mükafatım olacak, o ayrı.
Şimdi konu bu değil.
“Bizim halkımız opera baleden çakmıyor” minvalindeki sözlerinden hayatında örneğin İdobale’nin hiçbir temsiline gitmeye yeltenmediğini, dolayısıyla bu temsillere çoğunlukla yer bulunmadığını bilmesine imkân olmayan Yıldıray Oğur’un karşısında, Bayburt’ta Baksı köyünde adlı müthiş bir müze kurmuş Hüsamettin Koçan’ın ne işi var?
Ya da şöyle sorayım:
İki-üç Google sayfasına binaen Türkiye’deki sanat ortamı hakkında ahkâm kesilebileceğini düşünen biriyle iki önemli sanat eğitmeni/küratörü niye Bugün TV’de karşı karşıya gelir?
Koçan ve Akay en son ne zaman kendi rızalarıyla bulundukları bir ortamda “Opera ve baleye ne gerek var; öyle tehlikeli bir mantık ki” diye söze başlamak zorunda kaldılar?
Asıl, opera ve balenin gerekliliğinin soruşturulduğu bir yerde bulunmanın ne gereği var?
Belki basiretleri bağlandı, belki de bir eğitimci iyi niyetiyle bilgilerini halkla paylaşmak istediler.
Olabilir ama bence Türkiye entelijansiyasına ve kahir çoğunluk gazetecilerine musallat olan ‘tartışma programı fetişizmi’ en sakin ve aklı başında aydınlara da artık sirayet etmiş bulunuyor. Durum bu.

Bir Kutluğ Ataman bombası geliyor

İstanbul Modern, Hüseyin Çağlayan sergisinden sonra sezonu Kutluğ Ataman’la açacak. 9 Kasım’daki bu sergi birçok sebepten çok önemli.
BİR: Ataman’ın dünyada açtığı en büyük kariyer sergisi olacak. Daha önce üçü yeni 11 adet eseri hiç aynı mekânda sergilenmedi.
İKİ: Ataman’ın travesti arkadaşı Ceyhan Fırat’la gerçekleştirdiği ve bu topraklarda pornografik bulunan ama MOMA’nın daimi koleksiyonuna kattığı ‘Ruhuma Asla’ adlı videosu da Türkiye’de bir müzede gösterilmiş olacak.
ÜÇ: İstanbul Modern ilk kez bir serginin yurtdışında tanıtımı için ciddi bir PR bütçesi ayırdı. Ataman’ın yurtdışındaki bilinirliği bu tanıtım atağını kolaylaştırıyor elbette. Ama daha mühimi, bu özel gayret vesilesiyle İstanbul’a gelecek olan yabancı koleksiyonerin Türkiye’deki başka birçok çağdaş sanatçıya da erişiminin sağlanması. Piyasanın çıtasının yükselmesi.
Yani şu anda İstanbul’un en çok konuşulan sergisi Hüseyin Çağlayan’ınki olabilir ama sonbaharı bekleyin.
Henüz bir şey görmediniz.
Yazının devamı...

Blair’i mesih yapmayın bizde ne cehverler var

18 Temmuz 2010
Eğer İngiltere’nin eski başbakanı ben olsaydım, bütün sıkıcı bürokratik işlerden kurtulduğumda, sorumluluklarımı devrettiğimde bazen bir davette görünmem ya da ayaküstü 20 dakikalık bir konuşma yapmam için yüzbinlerce pound teklif edilirdi.
E böylece kendimi bir başbakanken olduğumdan çok daha önemli hissederdim; para çoğunlukla makamdan daha işlevsel bir ego pompası olabilir.
Bakın aylardır beklenen anı kitabına Blair’ın seçtiği başlığa: The Journey (Yolculuk)...
Sanırsınız ki kendisi İşçi Partili bir başbakan olarak ülkesini savaşa sokan kişi değil de, peygamberdir! Ama hakkı var; dediğim gibi biri bana da hatıratımı yazmam için 4.6 milyon Pound verse büyük bir hazret olduğuma kani olurum. Fakat belli ki yayınevi Random House’da akl-ı selim görevliler mevcut: “Böyle başlık mı olur, eski başbakana mı kitap basıyoruz 21. yüzyıl mesihine mi?” demişler.
Tevazu gösterip değiştirdiler başlığı: ‘Yolculuk (The Journey)’ değil ‘Bir Yolculuk (A Journey)’ artık. Yine de bana göre olmamış. Hazır değiştiriyorsun başlığı, bari okutacak, kışkırtacak, merak uyandıran bir kelime seç! Örneğin Yaşar Büyükanıt Paşa ‘Dolmabahçe’, Deniz Baykal ‘Komplo’, Süleyman Demirel ‘Darbeder’, Hilmi Özkök Paşa ‘Mülayim’ diye kitap yazsa alıp okumaz mısınız?
Random House buradaki cevherin farkına varsa Blair’e 10 milyon lira yatırdığına feci yanmaz mı?

Çağlayan’ın kalabalığı

Herkes özenli giyinmişti ve çoğunluk buzlu roze şarap içiyordu. Cepheleşme oldu. Hizip de vardı gösteriş de. Kıskananlarla küçümseyenler yan yana duruyordu. Hüseyin Çağlayan’ın İstanbul Modern’deki sergisinin açılışı tam anlamıyla seyirlik olaydı. Serginin düzenlemesi ve kurgusu bence müthiş ama seyirlik olay olan kısım sergiden çok açılıştaki kalabalığın kıvamı ve muhteviyatı:
Benim ‘kadük sanat insanı’ olarak tanımladığım tür, “Kıyafetten sergi mi açılır, burası müze mi podyum mu” tonuyla konuşuyordu.
‘Haset Heveskar’ tür, “Yahu İTKİB bana da yıllardır milyonlarca dolar destek verse, ben de yaparım böyle sergi” diye burun bükmekteydi.
Bir de tabii İstanbul Modern’e daha önce sadece kafesinin manzarası için uğramış olan iyi niyetli tekstilciler vardı ki Hüseyin’e hayranlıklarını sergi alanında adım başı fotoğraf çektirerek gösterdiler.
Açıkçası ben çok eğlendim, bir sergi açılışında bu kadar eğlenmek de tuhaf ama neyse, canım sağolsun. Böyle açılışlar şehrimize sık düşmüyor.
Yazının devamı...

Bir Türk kadınının mutluluk projesiyle imtihanı

11 Temmuz 2010
Amerikalı Gretchen Rubin yazmış, Amerika’da yok satmış. ‘Mutluluk Projesi’ adlı bu kitabı elime aldım ve hayatını ödül-ceza endazesi üstüne oturtan ortalama bir insan olarak mutluluğu bir proje gibi düşünürsem, kitaptaki öğütlere harfiyen uyarsam, kendime ‘yıldızlı pekiyi’ler verirsem yüzde yüz mutluluğu belki bu kez yakalayabileceğimi hissettim. İşe koyuldum:

Dırdırı bırak: Peki bırakayım da içime mi atayım? Deniz Baykal’ın iki ay sonra Meclis’te karşılaştığı Nesrin Baytok’un elini sıkmaması, ona uluslararası arenada yok sayılan KKTC muamelesi yapması olacak iş mi? Sadece iki kişinin özel gayretiyle inilecek bela kuyusundaki çamurun faturası niye kadın tarafına kesiliyor diye konuşamayacak, şikayetimi eşe dosta sesli ifade edemeyeceksem hastalanırım ben. Dırdır benim ilacım, bırakamam. Geç!

Sürüncemede kalmış bir işi hallet: Peki halledeyim de bu memlekette muntazam vatandaş olmak kolay mı mesela? Yeni taşındığım evin doğalgaz sözleşmesini üzerime geçirmek için mesai saatleri içinde 175 dakika sıra bekleyip başvurumu yaptım. İki gün sonra evime gelen görevli, pipete benzer küçük bir borunun bir ucuna hava üfleyip diğer ucunu vanaya bağlamak suretiyle iptidai ötesi bir ‘ölçüm’ yaptı. Ağzından “Kaçırıyor” kelimesinin çıkmasıyla adamcağızın ensesini görmem arasında birkaç saniye ya vardır ya yoktur. Ne kaçırıyor? Ben herhalde! Ardından çağırdığım üç farklı doğalgaz ustası hiçbir yerde kaçak bulamadıklarını, İGDAŞ’ın pipetinin tıkalı olmasının mutat bir vaka olduğunu belirtti. Halledemem ben hiçbir işi, hallederken mutsuz oluyorum. Sürünceme iyidir. Tabii ki geç!

Şükretme listesi yap: Peki şükredeyim halime de resmen utanıyorum yahu! Hastanede mobbing’e uğramayan bir hemşire, kocasını şehit veren genç bir Kardelen, Güneydoğu’da yaşamadığımdan bir anda terörü bitirecek bir takas malı olmadığım için şükür mü edeyim? Hayat sanki bireysel, sanki kendi şehirli, steril fanusumda paçayı sıyırabilecek miyim? Yok ya! Batıyorsak, hep beraber olur bu işler. Hemen geç!

Mutluluk satın al: Ben ancak ‘tartışmamayı’ satın alabiliyorum. İndirim istediğimde bana bir çuval dolusu mükemmel sebep gösteren tezgâhtardan, ucuza kaçtığımda mutlaka bozuk çıkan bir malın doğru kullanım özelliklerini anlatan yetkiliden kaçarım. İndirimsiz, pazarlıksız belki çoklukla kazık yiyerek, tartışmamayı seçiyorum. Fakat sanıyorum yazar Rubin’in bu maddede öğütlediği beni mutlu edecek kurslar bulmak, tatiller yaratmak filandı. Olamadı. Demek ki geç!

Ruhani bir lider bul: Çok güzel söylüyorsun bulayım da algı ayarlarımla oynadılar, lider nedir unutturdular, nasıl olacak? Ülkemde yaşıtlarım ölürken liderim ve lider adayım konuyu çömelme-dikelme minvalinde bir halkoyunundan söz eder gibi çözmeye kalkarsa, ne maddi ne ruhani bir lider bulamam. Kimseye güvenenem. Geç geç!

Başarısızlığın keyfini çıkar: Mutluluğu projeye dönüştüren sevgili Rubin, galiba bu projede başarabildiğim tek şey başarısızlığın keyfini çıkarmak oldu. Denedim olmadı. Biz seninle başka ülkelerin kadınlarıyız. Bir kere ben her şeyden önce mutluluğu hak etmediğimi düşünüyorum; annem de öyledir, teyzelerim de, kuzenim de. Biz bu ülkede böyle yetiştik, acı çekmenin kadınlığa ait doğal ve asil bir duruş; mutluluğun bencillik olduğuna inandırıldık. E zaten imkânlarımız da ancak buna elverdi. Yavaşça geçelim!
Yazının devamı...