"Ezgi Başaran" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ezgi Başaran" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ezgi Başaran

Iraklı Picasso’larla başımız dertte

24 Ocak 2010

Adana Emniyet Müdürlüğü’ne bir ihbar telefonu gelir: Gülbahçe Mahallesi’ndeki bir evde Bizans dönemine ait altın sikke ve Picasso tablosu var!
Kaçakçılık ve Organize Suçlar Şube Müdürü Ahmet Mithat Dobur bu telefonu aldıktan kısa süre sonra, yani öğle saatlerinde bir ekibini nakliyecilik işiyle uğraşan Celal Erdoğan’ın evine gönderir.
Nakliyeci Erdoğan yakın zamanda bu tablo ve sikkelerden birilerine bahsetmiş olmalı ki polisleri kapıda görünce hiç şaşırmaz, zorluk da çıkarmaz. 3 adet altın sikkeyi, yine aynı döneme ait bir papaz kolyesini sûkûnetle teslim eder. Peki Picasso nerede?
Yatak odasını işaret eder. Polisler gardırobun içinde sırtı dönük bir şekilde, kuzu gibi bekleyen tabloyu çıkarırlar. Üstünde Picasso’nun imzası, arkasında Kuveyt Müzesi’nin üç damgası vardır. 
BİR DE GÜZELCE DAMGALIYORLAR
Peki bunlar gerçek mi? Cevabı bulmak için sikkeler Müzeler Müdürlüğü’ne, tablo da Çukurova Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ne gönderilir. Aynı gün içinde tahlil sonucu Emniyet’e bildirilir: “Sikkeler ve kolye gerçek, tablo sahte!”
Hikâyenin gerisini Ahmet Mithat Bey’den dinleyelim:

Yazının devamı...

Cinsel devrim konusunu niye tartışamayalım?

17 Ocak 2010

Endişelenmekte haklıyım...
Kim olursa olsun, bugüne kadar İslam dininin statükosunu tartışmaya açan...
Bırakın dil uzatmayı, kutsal metinlere değil de uygulamaya dönük küçük önerilerde, yapıcı ve reformist eleştirilerde bulunanların başına gelenleri biliyoruz.
Bu nedenle Almanya’da yaşayan feminist avukat-yazar Seyran Ateş için endişelenmekte haklıyım.
* * *
Sebepleri sıralayayım:
*  Seyran Hanım’ın çoğunlukla Almanya’daki Türk kadınları savunan avukatlık bürosu saldırıya uğramıştı birkaç yıl önce. Büroyu kapatmak zorunda kalmıştı.

Yazının devamı...

Sıkıntılarınız yalnızca sizi ilgilendirir koçlar

10 Ocak 2010
En övündüğümüz özelliğimiz değil midir...
Refah uzak ihtimal olsa da...
Hayat süfli bir zorunluluğa dönüşse de...
Yanımızda ailemiz, bir mahallemiz ve o mahallede ailemiz kadar yakın gördüğümüz komşularımız vardır.
Öyleydi yani hayat bilgisi dersinde bize okutulan...
Genç sanatçı Ali Taptık’ın “Şaşılacak Bir Şey Yok” başlıklı sergisinde rastladığım bir fotoğraf, hayat bilgisi dersinin iyi niyetli atmasyonlar toplamı olduğunu bir kez daha kanıtlar.
Bir apartman yöneticisinin iki sakine yazdığı mektubun fotoğrafı, sözünü ettiğim.
Benim birçok arkadaşım gibi Ali’nin aynı evi paylaşan iki arkadaşı da geçen sene ekonomik kriz nedeniyle ardı sıra işten çıkarılmış. Bu meşum olayları takip eden ay aidatı biraz geciktiren Ali’nin arkadaşları bakın nasıl dostane(!) bir notla karşılaşmışlar:
“Siz ödemeleri zamanında yapmadınız. Oturduğunuz dairedeki rahatınız bu giderlerin yapılmasına bağlı. Başkaları mı sizin adınıza ödeme yapsın? Niye ve niçin yapsın? Ekonomik sıkıntılarınız sizi ilgilendirir. Bütçenizi ona göre ayarlayın ve lütfen apartman yönetimini sıkıntıda bırakmayın. 7/4/2009”
Apartman yöneticisi haklı mı? Düz ve buz gibi bir mantıkla bakarsanız haklı.
Fakat yani bir durun, soluklansınlar... Çalışma hayatlarına dünyanın gördüğü en büyük ikinci finansal krizle başlamış iki genç insana biraz destek olun, dikelsinler... Değil mi?
Dağılan popolarını toplamalarına yardım etmeyecekseniz de, zaman tanıyın.
Yok ama doğru, apartman yöneticisinin söylediği gibi sıkıntılarımız sadece bizi ilgilendirir!
Hiç “Ohoo sana da günaydın be kızım, yalnız geldik yalnız gideceğiz, ne komşusu, ne mahallesi” demeyin.
Elbette bu gerçekle yeni tanışmıyorum.
Sadece bu gerçeklerle her karşılaştığımda üzülme ve şaşırma yeteneğimi hâlâ saklı tutuyorum.
Bunun adı da gençliktir, herhalde. Ha tabii ben de acilen yaş almak, aldıkça küntleşmek, küntleştikçe her şeyi normal karşılamak isterim.

İkinci baskıya ETİK OPERASYON

Hatırlarsınız, Timaş Yayınları’ndan çıkan Kayıp Gül romanıyla ilgili bir yazı yazmıştım: Bir Bestseller Nasıl Yoktan Var Edilir? Kitapla ilgili övgülerin hangi edebi merciler tarafından söylendiğini, ön kapağın tepesine çakılan “Uluslararası Bestseller” ibaresinin hangi listeye ve satış rakamına dayandırıldığını sorgulayan bir yazıydı. Bana göre bayağı bir tüketiciyi şartlandırma yöntemi uygulanıyordu. Kitabın ikinci baskısıyla D&R raflarında karşılaştım. Tam selam verip ilerleyecektim ki, o da ne, bu Kayıp Gül benim bildiğim Kayıp Gül’den biraz farklı. Küçük bir “etik operasyon” geçirmiş diyelim: Evet, hâlâ “Türklerin Küçük Prensi” bandı baki...
Ama artık tepesinde “Uluslararası Bestseller” tabelası yok.
Yerine “31 dilde 40’ı aşkın ülkede” diye bir laf... Etkisiz ve garip bir eksiltili cümle ama en azından doğru. İkinci baskının birinci baskıya göre daha iddiasız olduğu bir kitabı da ilk kez bu örnekle görmüş olduk.

Ya intihal ya devrim

Latin Amerikalı müthiş yazar Eduardo Galeano’nun son kitabı Aynalar’ı okuyorum. Dünya tarihini bu radikal solcu, ironi ustasının elinden çıkmış küçük paragraflar halinde okumak dünyayı yeniden öğrenmek gibi.
Yalnız kitapta dünyanın en ünlü post-empresyonist ressamlarından Paul Gauguin’le ilgili olan bir bilgi kafamı fena karıştırdı.
“Tahitili kızların ressamı” olarak da bilinen Gauguin, farklı kültürleri Avrupa tuvaline taşıyan, tahta oymaların bir sanat formu olarak tanınmasında etkili olan bir sanatçıydı.
Eduardo Galeano’ya göre ise Gauguin öyle ahlak-ı fazılası kuvvetli kişilerden hiç değildi. Anlatıyor:
“Eskiden beri Afrikalı heykeltıraşlar şarkı söyleyerek yontarlar. Afrika’da övgüye ve aynı zamanda da çalmaya değer sonsuz bir sanat kaynağı doğmaya devam etmişti. Göründüğü kadarıyla oldukça dalgın bir adam olan Paul Gauguin, Kongo’dan bazı heykellere imzasını attı. Sonra bu yanlışlık bir salgına dönüştü. Picasso, Modigliani, Lee, Giacometti, Ernst, Moore ve diğer birçok Avrupalı sanatçı sık sık aynı hataya düştüler.”
Gördüğünüz gibi Galeano, Gauguin’i bir intihal furyası başlatmakla itham ediyor.
Bu ithamın ağırlığı ya da Gauguin’e son derece cesur bir ressam olarak hayran olmam değil kafamı karıştıran...
Gauguin’in neredeyse her dilde özlü sözler kitabına girmiş bir sözü vardır: “Sanat ya intihaldir ya da devrim...”
Şimdi bu sözü nasıl okumam gerektiğini çözemiyorum. Bu söz bir itiraf ya da özeleştiri miydi?
Yoksa hepimizle yüz yıldır dalga mı geçiyordu?
Yazının devamı...

Yahşi Batı’ya gidilir çünkü

3 Ocak 2010
· Komik... Filmin bir çok yeri çok ama çok güldürüyor.
· Bir çuval skeçten ek yerleri göze batan yamalı yorgan yapmamışlar. Her planına özenilmiş başı sonu belli bir film.
· Siyasi tavrı kıvamında. Belki Edward Said’in gözlerini yaşartmaz ama hakkaniyetli ve temel bir oryantalizm eleştirisi olduğu kesin. Hem doğunun hem batının stereotip safsatalarıyla güzel dalga geçiyor.
· Orta zekalı ama iyi eğitimli bir Osmanlı diplomatını canlandıran Ozan Güven’le çok iyi bir ikili olmuşlar. Paslaşmaları o kadar doğal ve kendiliğinden ki Cem’in neden arkadaşlarıyla film çekmeyi tercih ettiğini iyi anlıyorsunuz.
· Cem bu kez GORA ve AROG’taki Arif karakterinden tamamen sıyrılmış. Sesini inceltmeden, aksan yapmadan konuştuğunda çok daha komik olduğunu düşünmüşümdür. Bu filmde öyle.

AMA TABİİ BUNLARI YAPARSANIZ OLMAZ

· Yahşi Batı bir Cem Yılmaz gösterisi değil. Ya ne? Film. 3 dakika oldu hala gülmedim demeyin. Bu tutum adil olmuyor.
· Yine Cem Yılmaz gösterisinin temposundan kerteriz alıp, e amma da yavaşmış, e amma da uzunmuş hezeyanlarına kapılmayın. Mantıklı olmuyor. Çünkü uzun filan değil. 122 dakika... Yani ortalama bir film ne kadar sürerse o kadar sürüyor.
· Özkan Uğur ve Demet Evgar’dan bir şey beklemeyin. Silikler ve kayda değer bir katkı sağlamıyorlar. Filmin başında kısacık bir rolü olan Demet Tuncer mesela çok daha iyi, iz bırakıyor.
· Eğlenmemeye yeminli gitmeyin. Aksini yapın, Allah aşkına kasmayın. Filmin sahipleri çıkıp da “Scorsese’nin dudağını uçuklatacak epik bir şölen yaptık” vaadinde bulunmadı, unutmayın. Kaliteli bir eğlenceliktir bu, eğlenin.

SANAT DÜŞKÜNÜ ANKARA CEVAP VERSİN

Saklayacak değilim: Ankara’dan hazzetmem. Ne zaman gitsem sıkıntıdan patlarım. Basbayağı sıkıcıdır o şehir bir İstanbullu için.
Ankaralıların “İstanbul mu Ankara mı” münazaralarında büyük bir silahmış gibi son anda zuladan çıkardıkları bir argüman vardır ki, iyice ifrit olurum.
Derler ki;
Ankara sanatın ve sanatçının yanındadır.
CSO konserlerimiz dolup taşar,
Evet belki bu şehir gridir, renksizdir ama pazar günleri buradan klasik müzik yükselir...
Tiyatroya gitmek bizler için ekmektir, sudur.
Üniversite hayatlarını Ankara’da geçiren annem ve babamdan da çok duyduğum bu sözler karşısında çürümüş bir armuta döner, laf yetiştiremezdim.
Ama bugün donanımlıyım, iki çift kelam edeceğim.
Ey Ankara!
Madem ki sanat düşkünüsün, tiyatroya gitme alışkanlığın vardır...
Öyleyse neden Türkiye’nin en köklü tiyatro kurumlarından, 46 yıllık Ankara Sanat Tiyatrosu (AST) batmak üzere?
Neden salonlarını dolduramadığı için uzun süredir SSK ve vergi borçlarını ödeyemiyor?
Bu borç nasıl oluyor da 485 bin lirayı buluyor?
E biriniz açıklasın.

VELEV Kİ ÖLDÜNÜZ

Nobelli edebiyatçı J.M. Coetzee bir dâhi. Son romanı Summertime da bunun son kanıtı.
Harikulade bir fikir üstüne inşa edilmiş türler üstü bir şaheser.
Kitapta Coetzee kendisini öldürmüş, yarattığı İngiliz edebiyatçı Vincent karakteri de onun biyografisini yazıyor. Bunu yaparken Coetzee’nin eski sevgilileriyle yapılmış röportajlardan yararlanıyor, eleştirmenlerle görüşüyor, Coetzee’nin bir yazar olarak ne zaman sağlam bastığını ne zaman ayağının kaydığını değerlendiriyor.
Görüp görebileceğiniz en cesur, en sahici, en mesafeli özeleştiri.
Kendini ölmüş farzedip hayatına ve eserlerine tepeden bakmak,
sonra da bunun romanını yazmak kaç kişinin harcıdır?
Şimdi size soruyorum, velev ki öldünüz...
Biyografiniz nasıl yazılırdı?
Coetzee’nin ve yeni yılın şerefine bugünün konusu bu olsun.
Klas bir hesaplaşma yapalım kendimizle.
Yazının devamı...

Hümanist bela peşini bırakmamış

27 Aralık 2009
Beyoğlu’ndaki Karşı Sanat labirent gibi bir apartman dairesi olarak, bir galeri için hiç de uygun değildir. Ama cesareti, siyasi sözü olan ve bunu bodoslama şekilde söylemek isteyen sanatçılara verdiği destek nedeniyle sevmişimdir. O yüzden Komet gibi bir sanatçının Yok Yok adlı sergisini Karşı’da açması harika bir jest. Takdir ettim.
Sergi de çok komik...
Komet’in en sevdiğim iğneli, ironik hali... Sergideki video için bir üniversite sınıfını basmış belli ki... Öğrencilerden Yok Yok Yok korosu yaratmış.
Sonra kendisi de onlara katılmış, tropikal ormanlardan gelen bir kuş türü gibi Yok Yok Yok diyor...
Sergiden son derece mutlu bir şekilde ayrılmak üzereyken ziyaretçi defterindeki bir yazı gözüme ilişti.
Yazı, Muğla Üniversitesi’ndeki sözleşmesi yenilenmeyen ve bu durumu 2007’de “Akademinin İnfazı” başlıklı bir sergiyle duyuran Lütfiye Bozdağ’a ait. Öğreniyoruz ki, işten atılma sürecinde meğer Komet’le ilgili çok önemli bir detay varmış. Tam “güler misin ağlar mısın” durumu. Dinleyin, bakın.

BENİM HÜMANİZMİM DE BÖYLE

Bozdağ yazmış: “Sevgili Komet, 2001’de Teşvikiye Sanat’ta açacağın serginin basın bildirisini yazmış, senin için ‘hümanist’ demiştim. Sen çok sinirlenmiştin ve Doğan Paksoy’a bu kızı mahkemeye vereceğim, bana nasıl hümanist der diye kıyameti koparmıştın.”
Bir saniyeliğine araya giriyorum... Hümanizm insanı ve insan onurunu her türlü otorite karşısında savunan, doğaüstü güçlerin etkisinden uzak durulmasını salık veren seküler bir düşünce akımı. 21’inci yüzyılda insan haklarını, cinsiyet eşitliğini, sosyal adaleti savunmak manasına da geliyor. Komet hangi temelde bu söze sinirlendi, bilmiyorum. Neyse zaten hümanist lafı Lütfiye Hanım’ın başına bakın daha neler açıyor: “Yıllar sonra akademiye geçince seninle (Komet’ten söz ediyor) ilgili yazdığım bu yazıya sinirlenen bir profesör, kendi adını bile kullanmayan bu adama (Komet) methiyeler düzen biri akademide barınmamalı, sözleşmesi yenilenmemeli diye olumsuz rapor yazmıştı.”
Bozdağ’ın başındaki resmen “hümanist bela”. İlk önce hümanist dediğin Komet’ten paparayı yiyorsun, yıllar sonra da “Komet’i hümanist diye övdüysen akademisyen olma” diyen üniversitedeki üstünden darbe!
Bayağı hayatının yönü değişiyor.
Madem ki hümanist lafı bu kadar etkilidir... Öyleyse benim de bu hafta öfkelendiğim herkese bir çift sözüm olacak:
Hümanist Bülent Arınç... Hümanist Emine Ayna... Hümanist Osman Baydemir...
Hümanist 2010 Ajansı, “Galata Kulesi/Ayasofya Camii Her Zamanki Yerinde” temalı süper hümanist bir reklam kampanyası yapmışsınız. Bravo!
Hümanist kuaför, bu saçımın hali nedir? Aşkolsun!
Hadi bakalım, başıma ne iş gelecek?

SENEYE DE YAPMAM

Galerilerin tıkandıkça, paraya sıkıştıkça depolarından çıkarttığı D Grubu sanatçılarının işlerinden derledikleri karma sergilere yine gitmem. Koleksiyoner değilim, niye gideyim. Ayrıca çoğu yavandır.

Kendisini Tanrı gibi gören küratörlerle, ahlakçı sanatçılarla tartışmadan sohbet edemedim, seneye de yapamam.

Ozan Orhon’un çıktığı Pinakyo (valla afişte barın adı aynen böyle yazıyor) adlı bara gitmedim, seneye de gitmem.

”Dört tarafımız düşmanlarla çevrili” temalı, Dan Brown’u kıskandıracak kadar girift komplo teorileriyle dolu kitapları okumadım, seneye de okumam.

Müze dükkânlarındaki takıları çok beğenmeme rağmen, biçilen yüksek fiyatlar yüzünden alamadım, seneye de alamam.

Limuzinle ve işin doğasına aykırı ölçüde dikkat çeken bir korumayla dolaşan çağdaş sanatçımız Haluk Akakçe’nin kariyer stratejisini doğru bulmadım, seneye de bulmam.

Hayatımda hep kafadan kontaklar, zırdeliler... Bir tane makul arkadaşım yok, seneye de edinemem.
Yazının devamı...

Sizi çok acayip bir gençlik kültürüyle tanıştırayım

20 Aralık 2009
Alkışlarla Yaşıyorum sitesini 5 yıl önce kuran Fatih Aker nam-ı diğer Mesut Bahtiyar 28 yaşında, Bilkent mezunu son derece zeki ve cins biri. Kendisini “insanlık eğlensin diye hizmet veren bir ruh hastası” olarak tanımlamasından anlayın.
Peki ne oldu da fenomen oldu?
Alkışlarla Yaşıyorum bildiğiniz video sitelerine benzemez.
Çünkü burada komik kazalar, sevimli hayvanlar gibi elinizi Youtube’a attığınızda yüzlercesine rastlayacağınız videolar yok.
Ya ne var? Zor bulunan, unutulmaya yüz tutmuş nostaljik çizgi filmler, Türk televizyonlarında yaşanan akıllara zarar olaylar, psikedelik şarkı klipleri, Yeşilçam’ın absürd mizahın sınırlarını zorlayan sahneleri ve nevi şahsına münhasır, enteresan insanların ev yapımı şaheser videoları var.
Fatih anlatıyor: “İçeriği üreten değil, ortaya çıkarıp sunan bir siteyiz. İnternette dağınık duran milyarlarca video var, bizim işimiz de bu milyarlarca video arasından formatımıza uyanları pirincin taşını ayıklar gibi ayıklamak. Fark yaratan ise pirinci değil, taşını kullanıyor olmamız.”

ARADA BİR BABASINA MUTFAK ÇİZİYOR

Fatih pirincin taşlarını ayıklamak için bayağı mesai harcıyor aslına bakarsanız. “İnternette ne oluyorsa ben hemen oraya damlarım. Her an her yerden bir malzeme çıkabilir. Bana gelip birisi heyecanla ‘Ne buldum gel bak’ dediğinde muhakkak ben o göstereceğini günler öncesinden görmüşümdür. Bu benim için iş gibi bir şey.” Gibi bir şey tabii, mesleği mimarlık çünkü. “Aile işimiz de inşaat. Babam arada sırada gelip ‘Bilgisayar oynaman bittiğinde bana bir mutfak çizsene’ der, çizerim. Tam olarak ne yaptığımı anlamış değiller ama bir bildiği var herhalde diyerek bana destek olmaya devam ediyorlar.”
Var bir bildiği. Ana akım medyadaki hareketlenmeler onu gösteriyor. Örneğin siteyi fark eden reklamcılar Alkışlarla Yaşıyorum’dan yayılan bazı videoları baz alarak reklamlar yapmaya başladı. Beyaz’ın ve Okan Bayülgen’in programları bu sitenin daimi müşterileri arasında.
Bana göre Türkiye’de bir kısım gençlik ne düşünüyor, ne hissediyor, ne konuşuyor, neye gülüyor, neyi özlüyor, kimi yerin dibine batırıyor merak edenler için bir cevher Alkışlarla Yaşıyorum.
Günde 25 bin kişi ziyaret ediyor, videoları izliyor, yorumlar yapıyor. 80 bin üyesi Fatih ve onunla birlikte gönüllü çalışan üç-beş arkadaşına video sağlıyor. Farklı bir mizah anlayışı, dili ve kitlesi var. Ve bu kitlenin de bir gücü. Bu soğuk pazar gününde girin siteye, onlarla tanışın.
Size saçmalıklar diyarında çok eğlenceli bir gün vaat ediyorum.

Durdurun Kezban Hanım’ın dünyasını... İNECEK VAR!

Ressam Kezban Arca Batıbeki Contemporary İstanbul fuarından sonra Radikal gazetesinden Ayşegül Sönmez’e bir mülakat vermiş.
Doğrusu Batıbeki’nin sözlerine sanat dünyasından hiç ses çıkmaması beni en az o sözler kadar şaşırttı.
Ne dediğine bakalım:
Önce bir süredir ilgisini çeken “alt sınıf kadın”ın tanımını yapıyor.
Diyor ki; “Ben ortalıkta olan biriyim ve onlarla çok karşılaşırım. Her şeyden önce yardımcım öyle biri. Onun arkadaşları televizyon programlarına izleyici olarak gidiyor otobüslere binip... Orada görünür olmayı büyük bir marifet olarak nitelendiriyor.”
Sonra sanat dünyasıyla ilgili bir tespitini bizlerle paylaşıyor: “Kürt olmak ve gay olmak moda. O zaman bir numarasın, şahanesin... Penis de gösteriyorsan resminde daha ne istersin?”
Of of of... Ve la havle...
Evet, Kezban Hanım uzun süredir kayda değer, çağdaş sanat piyasasına yön veren işler yapmıyordu... Ve evet büyük ihtimalle ilgi çekmek için böyle konuştu...
Yine de bu sözleri öylesine bir safsata olarak geçiştiremeyiz. Çünkü Kezban Hanım Türkiye’deki bir zihin halini çok net ortaya koymuş, o ve onun gibi düşünen, kendisine aydın diyen bir kısım burjuva kadınların hayal ettiği dünyayı çok iyi temsil etmiş. O dünya nasıl biliyor musunuz?
Kürtlerden, gaylerden, cahillerden, kırolardan, yoksullardan ari bir dünya.
Beyaz, ayıp tarifi aşırı muhafazakar kafalarınkiyle yarışan, katı laik, steril bir dünya.
Öyleyse lütfen durdurun Kezban Hanım’ın dünyasını... Müsait bir yerde inecek var!
Işıl ışıl ama suni... Konforlu ama tekdüze... Basmakalıp ve sıradan bir dünyada yaşayamam ben.
Her şeyden önce sıkılırım. Böyle dünyadan da nasıl iyi sanat çıkar bilmem.

15 dakikada nasıl yaptılar anlamadım

O duygu yoğunluğunu yakalamayı, bu kadar öfkelenmeyi, böyle derinden kederlenip hıçkırarak ağlamayı, tepelerindeki felaket bulutunu seyircinin üstüne doğru böyle şiddetle üflemeyi nasıl başardılar?
Bülent Emin Yarar, Canan Ergüder, Görkem Yeltan, Batur Belirdi ve Bartu Küçükçağlayan? 15 dakika içinde bunu nasıl yaptılar valla bilmiyorum.
Öyle bir çarpıp geçti... Anladığım zaten amaç da o...
Bomba adlı bu 15 dakikalık oyunun yazarı ve yönetmeni Berkun Oya.
Bana göre şu anda çağdaş Türk tiyatrosunun en zihin açıcı yazarı.
Taksim’de bir cafe’de patlayan bombanın birkaç dakika öncesi ve sonrasını anlatıyor. Öncesinde herkesin tasası, telaşı başka. Sonra herkesi aynı paydada toplayan büyük bir gürültü duyuyoruz. Etraf kan revan? Oyuna bir terör eyleminin adam kayırmayan vahşeti olarak da bakabiliriz,
Gündelik fasa fisoyla geçen anlık bir hayat yaşadığımızın farkına da varabiliriz.
Bana ikisi de uyar...

TWITTER HALET-İ RUHİYESİNE UYGUN

15 dakikalık oyun Türkiye’de daha önce sergilenmemiş olabilir. Ama Batı’da örnek bol. Hatta New York’ta 15 dakikalık oyun festivali bile yapılıyor 1995’ten beri. Hatta tam bugünlerde off-off Broadway’de de böyle bir oyun var ve çok konuşuluyor. İtalyan tiyatrosunun radikal yazarı Dario D’Ambrosi, Shakespeare’in Romeo ve Juliet oyununu 15 dakikaya sıkıştırmış. Sebebini şöyle anlatıyor: “Tiyatro da hayat gibi hızlandı. Örneğin savaşta vurulduğunuzu düşünün, saniyeler içinde her şey bitiyor. İşte hayatın kırılganlığı... Bunu izleyiciye 2 saatlik bir oyunda veremezsiniz. Zaten bu devirde kimseyi de 2 saat oturtamıyorsunuz. Oyun hızlı, kısa, birdenbire, pat diye olmalı. Çünkü hayat böyle.”
Valla Ambrosi doğru söylüyor, meramımızı Twitter’da 140 karakterle sınırlı anlatmayı başardıktan sonra her şey kısa olsun, öz olsun, hap gibi olsun istiyoruz bu aralar.
Berkun’un Bomba’sı cuk oturdu.
Her Pazartesi saat 19.00 20.00 ve 21.00’de, garajistanbul’da.
Yazının devamı...

Hasan Cemal’le ilgili sırrı açıklıyorum

13 Aralık 2009
Yıllar önce, yıllarca birlikte çalıştığı arkadaşları onun için “Vicdanlıdır, adildir, saydamdır, doğru dürüst adamdır işte” diyor. Gazetecilikte bir Hasan Cemal ekolünden bahsediyorlar, onun rahle-i tedrisinden geçmenin nasıl bir ayrıcalık olduğunu anlatıyorlar.
Tüm bunları anlatırken... Türk basın tarihinin en ideolojik ve klas savaşlarından birinin nasıl onun etrafında döndüğünü hatırlatıyorlar.
Ve tabii hatırlarken...Bazen çok gülüyorlar, bazen de burunlarının direği sızlıyor.
Hasan Cemal, benim çok yakın arkadaşımın babasıdır. Onu, gazeteci olmamdan önce böyle bildim, böyle sevmeye başladım. Rahle-i tedrisinden hiç geçmedim, Cumhuriyet savaşının yaşandığı vakitlerde ilkokul üçüncü sınıftaydım. Anlayacağınız ben, Türkiye’deki siyasi dönüşümün de bir anlamda yansıması olan bu savaşı onun kitaplarından, gazeteciliğini de yazılarından öğrendim. Orada yoktum, öyleyse onun 40’ıncı meslek yılını kutlamak için hazırlanan bu sürpriz kitapta niye varım?

KÖR BİR MERAKLA HIRSLANARAK SORDUM

Bu yılın mayıs ayında Hasan Cemal’in eşi Ayşe Cemal “Seninle 1-2 dakika konuşalım mı?” dedi. O konuşmayı, Ayşe Cemal’in heyecanını asla unutamam. “Hasan’ın gazetecilikteki 40’ıncı yılı. Ona sürpriz bir hediye vermek istiyorum. Bu bir kitap olsun!” diye anlattı. Kitap olsun da nasıl olsun? Onunla çalışmış, onu tanıyan gazeteciler Hasan Cemal’i anlatsın. Okay Gönensin, Kanat Atkaya, Ayşe Cemal kafa patlattılar, bir liste yaptılar. 30’dan fazla gazeteci, eski genel yayın yönetmenleri, halihazırda genel yayın yönetmenleri, köşe yazarları... Onlara sorular sordum, o dönemde orada olmadığım için daha kör bir merakla, anlattıkları gazetecilik maceralarını kıskandığım için giderek artan bir hırsla sordum. Çok güzel anlattılar. Hem naif hem zekice hem de bayağı komik... İsmet Berkan ve Kerem Çalışkan bir Hasan Cemal kronolojisi yazdı. Bu arada yıllar önce Cumhuriyet’i grafik olarak baştan yaratan Bülent Erkmen tabii ki bu kitabı da tasarlayan kişi olmalıydı. Son yıllarda memlekette gördüğüm en güzel kitap kapağını yaptı. Ve tamamladık.
Bu bir Hasan Cemal kitabı. Kocasına çok âşık bir kadının sürprizi. Hasan Abi’lerini çok seven gazeteci milletinin zarif hediyesi. Türkiye’nin dördüncü kuvvetinin ağzından Türkiye’nin yakın tarihi.
Hepsi ve hiçbiri.
Bana göre çok daha temel ve basit bir manası var: Herkes ister, bir meslekte fark yaratmayı, böyle hatırlanmayı, böyle sevilmeyi. Böyle sevildiğini ömrü dahilinde bilmeyi. Herkes ister bir meslekte 40 yıl lekesiz kalmayı. Demek ki olabiliyormuş.
İyi pazarlar!(*)
(*)Hasan Cemal’den alıntıdır.

BU KİTABI YAPARKEN...

Orhan Pamuk’un “Bazen öyle şeyler olur ki, bir türlü içinden çıkamaz, ‘Bu nedir kuzum?’ dersiniz. İşte öyle zamanlarda ben Hasan Cemal’in köşesine başvururum” sözünün bir gazetecinin duyabileceği en sağlam övgü olduğunu fark ettim.

Sedat Ergin’den “haber atlamamanın varlık sebebi olduğu” Cumhuriyet dönemini dinlerken imrendim.

Meral Tamer’in, Hasan Cemal’in “insanı illet eden huylarından” söz ederken değme mizah yazarlarını kıskandıracak kadar komik olduğunu gördüm.

Murat Belge’nin siyasi tartışmalarında Hasan Cemal’i çıldırtmak için neler yaptığını öğrenince çok güldüm.

Hadi Uluengin’in en son Hasan Cemal’e Cumhuriyet’ten ayrıldığını söylerken ağladığını öğrendim.

Zirvenin özeti budur arkadaşlar!
/images/100/0x0/55ea7b94f018fbb8f882e0a5
Heykel bir hafta önce saldırıya uğradı, Langelinie limanında nehrin dibine batırıldı. Sanatçı birkaç dalgıçla birlikte suya girip çıkarmak zorunda kaldı. Ne demişler; doğru söyleyeni Kopenhag kriterleri bile kurtaramaz...

192 ülke Kopenhag’daki iklim zirvesinde dünyayı kurtarmak için toplandı biliyorsunuz. Zirvede bir sürü çok hayati mesele konuşuluyor, bu meseleler konuşulurken ülkeler hayırlı bir iş için orada bulunduklarını unutup birbirlerini tepeliyor. Sıra sıra sivil toplum örgütleri bir yığın araştırmadan çıkan korkunç rakamlarla sonun başlangıcından söz ediyorlar. Ve fakat tüm bunların arasında çok iyi bildiğimiz başka bir melanet de gün gibi meydana çıkıyor: Adaletsizlik. Bütün dünya ABD’nin iki dudağının arasından çıkacak karbon gazı salımı sözünü bekliyor. Küçük ada ülkelerinin ve Afrika’nın büyük bölümünün 15 yıl sonraki hali ABD’ye bağlı. İşte bu durumu Danimarkalı sanatçı Jens Galschiot, 800 kiloluk Obez Adalet Tanrıçası heykeliyle anlatmış. İsmi “Survival of the Fattest”, yani “Şişman olan hayatta kalır.” Sanatın fevkaladeliği işte... Allah aşkına bakın, bir çuval lafa bedel değil mi bu heykel? Zirve daha iyi özetlenebilir mi?
Yazının devamı...

Jerry Hall kafasını keşfettim, çok iyi geldi

6 Aralık 2009
“Jerry Hall kafası” diye bir şey olmalı. Onun sorularıma verdiği yanıtlara bakıyorum ve bir kadının yaşlanmak, güzellik ve seksle ilgili, ancak Hall’un zihin haline ulaşabilirse hayatın lezzetini yakalayabileceğini düşünüyorum. IQ’su 146’yı vurduğundan mı, gençliğini Andy Warhol avanesiyle geçirdiğinden mi, en büyük aşkını Rolling Stones’un solisti Mick Jagger’la yaşayıp onun çocuklarını doğurduğundan mıdır bilmiyorum. Ama benim Jerry Hall kafası demeyi tercih ettiğim hale hayatta belli bir zihin tekamülünden sonra terfi edilebilir, bu kesin. Aşmak lazım yani...
Dayatılan her türlü toplumsal cinsiyet rolüne, millet bayılıyor, aç kurtlar gibi daha fazlasını istiyor diye kadınlığı sulandırmaya ve yaşlanma kompleksine en samimi haliyle “Geçiniz” diyebilmek kolay iş değil. Hele de kariyerin modellik üstüne kuruluysa. Son 1-2 senedir İngiliz basınının “Jerry Hall 50 oldu, vücut mücut kalmadı” aynı alt başlığıyla, bana göre düşmanca sayılabilecek bir sıklıkta yayınladığı selülitli fotoğraflar filan umurunda değil. “Aman vardır tabii benim de yağım selülitim. Gerçi o meşum fotoğrafların üstünde rötuş var, daha da kötü görüneyim diye. Bedenim yine de benim tahmin ettiğimden çok daha iyi dayandı. Neyse, boş ver yaşlanmak o kadar zevkli ki, bu tür şeyleri hiç kafama takamam” diyor.

SEVİŞTİĞİN ADAMLA KONUŞAMAMAK ÇOK TUHAF

Yaşlanmanın zevki mi? “Tabii, tabii dur sana daha önce başka bir röportaj sırasında bulduğum yöntemle bunu anlatmaya çalışayım: Bu dünyada yarım asırı devirmişim değil mi? Bu bence büyük başarı! Kendimi kutluyorum öncelikle, bravo bana... 50 yaşındayım ve gururluyum. 50 olduğunda çevrende hâlâ bir sürü zor ve kötü şey olmaya devam ediyor ama artık sen aldırmamaya başlıyorsun. 40’tayken hâlâ umursuyorsun, 30’ken gereğinden fazla kafaya takıyorsun, 20’ler ise zaten bir kabus. Şu anda 60 yaşına gelmeyi nasıl bir sabırsızlık ve neşe içinde bekliyorum anlatamam sana. Hayat giderek daha rahatlatıcı olmaya başlıyor, inan. Bir de torunlarım olsa oh ne alâ!” Yaş alma konusunu bitirmeden iktidarsızlık mevzusunu araya sıkıştırmam şart! Çünkü takdir edersiniz ki ne Mick Jagger muhabbetinden ne de edebiyat sohbetinden sonra bu konuya dönmem hoş olmaz.
Bir ilaç firmasının iktidarsızlık konusunda bilinç oluşturma kampanyasının yüzü Jerry Hall. İktidarsızlık elçisi gibi bir şey anlayacağınız... Bir sürü yer gezip bu konuda konuşmalar yapıyor. Nereden çıktı bu iş Allahaşkına diye soruyorum. “Fen ve ilim beni hep heyecanlandırmıştır” demez mi... “İktidarsızlığın bir ilişkiye çok büyük bir yük ve stres kaynağı olduğunu gördüm yıllar içinde. Aslında temelde basit bir kan dolaşımı sorunu. Tıp da bunu ortadan kaldıracak ilaçları sunuyor.” Peki diyorum, siz ne anlatıyorsunuz iktidarsızlık konusunda konuşmalar yaptığınızda? “Tek bir amacım var, o da iktidarsızlık konusunun çiftler arasında konuşulabilir hale gelmesi. Bir adamla sevişecek kadar yakınlaşabiliyorsun ama böyle bir sorunu medeni şekilde konuşamıyorsun. Bu çok tuhaf değil mi? Yaşlanıyoruz diye seks hayatımızdan vazgeçecek de değiliz. Yeats şiirlerinde hep ne der; aşk ve hayat birbirinden ayrılamaz. Öyleyse yaşadığımız sürece sevişeceğiz, bunun önüne geçen küçük sorunları da ilaçlar sayesinde aşabiliriz.”

STONES BENİM SÜLALEMİN PARÇASI

Şükür ki lafı Yeats’le bitirdi, buradan Proust’a geçmek zor olmayacak... Jerry Hall’un en büyük tutkularından biri Fransız yazar Marcel Proust. Niye olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Zamanın kaçınılmazlığı karşısında kendine göre çok bilgece yatıştırıcılar bulan biri elbette 20’nci yüzyılın özellikle zaman mevhumu konusundaki en usta kalemi olan Proust’a aşık olmalıydı. “Ben bir kitap kurduyum. Nereye gidersem gideyim yanımda iki kitap bulundururum, biri genelde Proust olur. Çünkü Proust her ne kadar Carlyle, Emerson ve John Ruskin’den çok etkilense de eşsizdir, cesurdur, doğaya kafa tutar. Hayatın ve doğanın esasını analiz eder, sonra da bir sanat eseri olarak yeniden anlatır. Onun yaratıcı dehasından etkilenmemek mümkün mü?” diye anlatıyor. Edebiyat Jerry Hall’u heyecanlandırıyor, bu konuda söyleyecek sözü çok: “Bu aralar Seamus Heaney, Carol Ann Duffy ve Wendy Cope’un şiirlerini okuyorum. Hele Heaney’yi kendi şiirlerini okurken dinlemek ayrı bir zevk. O, şiir dinletilerine ‘seslerin müzikal bir tatmin sağlayacak şekilde dizilmesi’ diyor, ne kadar eşsiz bir anlatım değil mi...”
Hall’un en sevmediği konuyu sona sakladım. Çocuklarının babası eski sevgilisi Mick Jagger... Bu konudan sıkılıyor, artık Mick’le anılmak istemiyor, hâlâ hergün telefonda konuşsalar da bu köprünün altından çok suların aktığını anlamamızı istiyor... “Bütün Stones grubuyla hep iyi ilişkilerim oldu. Hâlâ çok iyi arkadaşız. Hatta şöyle bile söyleyebilirim; Stones benim sülalemin bir parçasıdır.”
Hall’un sözleri ve hayata bakışı bana çok iyi geldi, umarım sizin de pazar gününüze tatlılık ve neşe katar. Öptüm./images/100/0x0/55ea9aa2f018fbb8f88ad312

YAŞLI KADININ GENÇ ERKEKLE OLMASI FİKRİ İĞRENÇ

Yanda gördüğünüz fotoğraf, Chanel’in bu yıl başında çektiği reklam kampanyasından. Hall’a “Lagerfeld, bu çekim için Colette’in Cheri romanında esinlenmiş galiba. Romanda anlatıldığı gibi bir kadının kendinden yaşça genç bir erkekle olma fikri size nasıl geliyor” diye sordum. “İğrenç!” dedi ve şöyle devam etti: “Lagerfeld, Cheri romanından çok o karede Mrs Robinson’a gönderme yapıyordu. Ama bu konsept bana hiçbir haliyle yakın gelmiyor. Genç erkekleri hiç ama hiç çekici bulmuyorum, sormak istediğin buysa...”
Yazının devamı...